Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Şubat 2012 Salı

HAMZA İNCE: Vuruldu Geceler— MEHMET RAYMAN: Kaput Bezi


VURULDU GECELER



Yalnızlığı suda yakarak
Küflenmiş acılara üşümeyi takan
Yorgun çocuk yaşam direncinden
Coşmaz sokaklar çorak tarla rengi
Çürük kökte yarık ayak
Cellatın suratına bırakıyor kan
Telaşlı bir sonla
Sesiz bir öcü
Dona kayıtlıyor kan
Doyarsız bir kışın kar savurmasında
Ölen çocukların bedeni

Hazan toplayıp gitti yapraklarını
Sığınaklar yurtsuz bir kürdistan
Ah çekmeyen bebe bedenleri
Orta yerine düştü insan sufatına
Vuruldu gece küflenmiş acılarda
Hayat üşümeyi taktı
Yakıldı kutsal düşte umut
Kurşun izi ırmağın ağzında
Taktı üşümeyi
Yalnızlığı suda yakarak


HAMZA İNCE



KAPUT BEZİ



önce bize gelir
yer içer uzanır sedire
sabah olunca çıkar sokaklara
izini belli etmez kimselere

hiç tanımadığımız biri olur
akşam eve dönünce
hemen dilini çıkarır
başlar bizimle alay etmeye
dut mevsimi gelince sevinir
gözleri kapalı yürür
şiirin bile aklı ermez onun gidişine
o yüzden hep mutludur ipek böceği

dut yemiş gibi
isteğe bağlı pirim öde
ölüm öncesi verirler eline
iki metre kaput bezini.


MEHMET RAYMAN

BEKİR KOÇAK: Asla Ve Asla Ve Asla


ASLA VE ASLA VE ASLA




dün ve yarın
bu iki sözcükte saklı her şey
değerin yüceliği
ya da ihanetin zehri
öyle bir kuşak mı desem
geçmişe gözleri kapalı
geleceği hokus pokus şans kapısı
emeğe dönük sırtlar
tere yabancı
gökten zembille inmiş tarih
yırtılmış sayfa sayfa
aşkları günübirlik
sabah başladıysa her şey
bitebilir akşama
oyun oynanıyor herkes sus pus
yeni cephelerinde zamanın
kan ve namus
konuşun mezarlar
herkesin görevden kaçtığı
leylası yitik gençlik
çok kırıldık çocuklar
size sakladığımız düşler
işgale uğrar gibi birer birer
ateşin ve suyun hışmında
korkunun dili bilenen
üç beş dizelik şiirle yüzü gülen
uçurumlara memleketi
gözyaşlarına bizleri
günbegün kilitleyen

kimse kimsenin yerinde değil
yalnızlıkları karartıyor geceler
ne varsa şizofren tutamak
eski günler saklandıkça keşkelere
söyletecekler bizlere illa ki
göğe bakıyorlar varız
altında üstünde yerin
ağaçta kuşlarda bile
ne kadar istiyorlar yokluğumuzu
umudun ardında ayak seslerimiz
fırtınalı günler dağarcığımızda
kendine kol kanat
sevincimiz bir arada
uzak doğmalara

asla ve asla ve asla
kabulümüz değil inkar
hayatın dumanı tepesinde
elde cemre ışığı
tomurcuğuna bakmalısın dalların
canımız yansa da çocuklar
bu can değil mi ki tende
yarınlar için elbette umut var


BEKİR KOÇAK

OSMAN COŞKUN: Lügâtsız— İSA TEKİN: Yarınlar Ülkesine Gidiyorum



LÜGÂTSIZ...



birilerine
ya da
yalnız birine anlatılacak
bir şeylerimiz
ya da
bir şeyimiz vardır sadece

adı aşk olsun
sevda olsun
ve ya tut ucundan şunu
beraber kaldıralım olsun adı
ne olursa olsun
özlemeye acıkmak
ekmeğe doymak gibidir sevgili
hasrete düğümleniyor bütün sözcükler
sus olup kalıyorum,
şehir birazdan buza kesecek
ellerimi al
düşlerimi
tut ellerimi
yak düşlerimi
ısıt kendini

şehir birazdan sana hasret duyacak
bütün kuşlar tanık
failim gök yüzüyse, mekanım gözlerin olacak...
al yak beni sevgili
karanlığın aydınlansın
küllerimi savur ebesinin fizanına
adım kalsın yalnız tarih kitaplarına

sakın gelme
ellerimi bir gece yarısı aramasında kaybettim saçlarında
şefkat bekleme artık
o lügatlarda karşılığı olmayan bir sözdür sadece...


OSMAN COŞKUN 


YARINLAR ÜLKESİNE GİDİYORUM

FOTOĞRAF: SAVAŞ ODABAŞ

Artık her an düşünmeyeceğim
Yaralamıyacağım serçe yüreğimi
İhanetlerden, iğrençliklerden uzak
Kahpeliğin ve ihanetin ödüllendirilmediği
Yarınlar ülkesine gidiyorum
Aşkın ve sevginin yüceliğinde
Onurun ve dürüstlüğün kutsallığında
Umutların ve sevginin her sabah
Güneş ile doğduğu ve yeşerdiği
Yarınlar ülkesine gidiyorum

Aşkımı, sevgimi, anılarımı
Yükledim serçe yüreğime
Tüm kötülükleri ve ihanetleri
Geride bırakarak sonsuzluğa
Yarınlar ülkesine gidiyorum
Belki başka bir gezegende
Belki başka bir dünyada
Belki başka bir ülkede
Hep umudunu taşıdığım
Yarınlar ülkesine gidiyor


İSA TEKİN



SEVGİNAZ İNAL: Asma Dalı



ASMA DALI



aynada ki küçük kız,
bize ayıplar öğretildi
eteğini ört,gömünü koru
benim gömüm yok çok şükür
sevdiğim asma dalı
tadı mayhoş,tadı bir hoş...

öyle saf bakma küçük kız
dünya yeterince kirli
abi dediklerinden korunaklan önce
aldığın elma tadı
tadı mayhoş,tadı bir hoş...
çingenelik senin de ruhunda var
bakışlarından belli
senin annen baban vardı değil mi?
bende varında üstü
o yüzden tekin olmadım bir türlü
erkil yanlarımı büyütüyorum gizlice
sevdiğim asma dalı
tadı mayhoş,tadı bir hoş...

aynada ki küçük kız
sen benim yarım mısın?
şu sıralar öyle çok bölündüm ki
kadın yanım ayrı, kız yanım ayrı, çocuk yanım ayrı
eril tuğlalar örüyorum yaşama
sevdiğim asma dalı
tadı mayhoş,tadı bir hoş...
aynanın içinden nanik yapma bana
senin ailen vardı değil mi?
çocuklarını bırakmışlarda oraya...
beni avutmaya gelmişlermiş
oysa yaşam ikimizi de sobelemiş
sevdiğim asma dalı
tadı mayhoş,tadı bir hoş...

aynada ki küçük kız
o boynundaki de ne?
ip çocuklukta atlamak içindir
dur yapma! ! !
hani benim yarımdın?
benim çocuk yanımdın...
ah sevdiğim asma dalı
tadı mayhoş, tadı bir hoş...


SEVGİNAZ İNAL

MEHMET GİRGİN: Şubatı Atmayın, Biriktirin— CİHAN ALKAN: Sövgü — HAKAN KAYA: Başkaldırı




ŞUBATI ATMAYIN, BİRİKTİRİN
YA DA BİR KADINI KUŞATIN AMA İŞGAL ETMEYİN


FOTOKOLAJ: ADNAN DURMAZ


Ölmek gizlenmektir hayata
Gözlerini yummak, kırpmaktır bir aşkı
Yaşamak yaşlı bir ağaçtır kuş ağzında
Kollarımız yasemen ya sevgi kokar
Boynumuz uzar, kıldan ince köprüler kurarız hayata
Aşkın toprağı ve gurbeti yolculuktur başka aşklara

Aşk Afrikalılaşmaktır


MEHMET GİRGİN 


 SÖVGÜ
 


                           cennete uçuyordu kuşlar
uçsuz bucaksız yokluğundan havalanarak
             geride kanat sesleri
             geride yarım kalmış yanık dualar
             geride sol avucumda bir boşluk
             bırakarak
havaya kaldırıyorum sol elimi
söze nereden başlayacağımı
b i l m e d e n.

CİHAN ALKAN


BAŞKALDIRI



Hissettikten sonra bir ülkeyi
bütün umursamazlığın biter
ayaklanırsın!
gelişip çoğalan KARANLIĞA!
gözlerinin aydınlığı yeter
yüreğinin başkaldırışını,
artık susturamazsın !


HAKAN KAYA

ADNAN DURMAZ:“Beni Sevdiğim Yaratır”



“BENİ SEVDİĞİM YARATIR”


Kenanlı Yusuf zindana konunca Züleyha’ya ayrılık ağır gelmeğe başladı.
Evi barkı ona zindan gibi dar göründü. Her gece zindana gidiyordu.
Birisi ona dedi ki: 'Aşk ateşi seni yak¬mamış, sevgi bahçesinin meyvasını tatma¬mışsın.
Bu gayet güzel bahçeli saraydan uzak kalıp suçlular gibi ne vakte kadar zindanda oturacaksın?

Züleyha cevap verdi: 'Dostun cemalin¬den uzak kalınca, bütün âlem sahası bana karınca gözü gibi dar gelir.
Eğer onunla beraber bir karınca gö¬züne yerleşsem, bu bana yüzlerce bağlı bah¬çeli saraydan daha hoş, daha ferah gelmekte!

Cami-Salaman ve Absal



Yeryüzünde aşka dair söylenmedik söz kaldı mı? Belki kalmadı. Kalmasa da, hâlâ, başka bir biçimde aynı anlama gelen cümleler söylenmeye devam ediyor. Aciz bir biçimde, insan yaşadığı duyguyu ifade edemedikçe, ısrarla başka sözcüklerle anlatmayı, yeniden deniyor. Mevlana, kendisine aşkı soranlara; ”ben ol da gör” diyerek, sözün aczini dile getirmiyor mu? Fuzuli; 'Aşk imiş her ne var ise âlemde, ilim bir kıyl ü kal imiş ancak' (Âlemde ne varsa aşktır, ilim bir dedikodu-falanca şunu dedi, filanca bunu dedi-dan ibarettir) derken, her ne kadar İslam tasavvufundaki âlemlerin yaratılmasının nedenini aşk olarak gören anlayışı dile getirse de, biz burada şöyle bir düşünce geliştirebiliriz.

Bilim insanın yaşamını kolaylaştıran buluşlar yaptı. Buzdolabı, kalorifer, araba, uçak, bilimin on binlerce yılda ortaya koyduğu, insanlığın yaşamını kolaylaştırma amaçlı buluşlardır. Ancak insan yemek yiyen, otobüse binen, bir canlı değildir yalnızca. İnsan bilimin ürettiği malzemeleri kullanarak mutlu olamaz. ”Dünyanın en güzel yeri sizce neresidir?” dediğimizde herkes farklı bir yanıt verecektir. ”Herkesin maddi anlamda düşlediği yaşam biçimi nedir?” dediğimizde de, çoğunluk hep, lüks evler, arabalar, deniz kıyıları vb sayabilir. Ancak düşlenen kentlerde, parasal sorunu olmayan nice insan var ki, sürekli ruh hekimlerine gitmekte, depresyon geçirmekte, bunalımlarından çıkamayıp, intihar etmektedir. Dünyanın en güzel yeri saydığımız yerlerde de insanlar mutsuz olabiliyor yani. Bilim, insana belki daha kolay ve rahat bir yaşam sunabiliyor; ama mutluluk, aşk, huzur gibi kavramları sunamıyor. Burada sözü edilen teknolojinin dışında, egemen ideolojilerin geliştirdiği felsefe, sanat, gibi etkinlikler de, o ideolojinin amaçlarına uygun olarak, insanlara mutluluk değil mutsuzluk getirir ancak. Yirminci yüzyılda burjuva düşünürlerinin ürettiği felsefeler varoluşçulukta olduğu gibi, insanı ancak, kendi değerlerini ”hiç”leyen bir bataklığa saplamayı amaçlamaktadır. Sanat, ilk çağlardan bu yana, insanın yaşamını “güzelleştirme” yolunda yapılan etkinliklerdir. Bir sınıfın diğer sınıfı sömürdüğü zamanlarda, egemen olanların sanatı, ancak dar bir çevreye hitap eden bir yapıdadır. Bunun örneklerini, Osmanlı divan şiirinden, son yüzyılda ortaya çıkan bir takım sanat akımlarına kadar görebiliriz. Kaldı ki bununla da yetinmeyip, geniş yığınların sanatını yok etmek, yozlaştırmak için her yola başvurmuşlardır. Evreni aşkla görenler, kuşkusuz ki onlardan daha mutlu ve huzurlu olabilirler. Kapitalist sistem doğanın düşmanıdır ve Tanrı kavramını tanımaz. Doğaya ve Tanrı’ya daha yakın olan, hayatın ortasında aciz bırakılmış kitleler, bulutlara, kuşlara, tanrıya daha yakındırlar; bu yüzden de aşk ancak onların yüreklerini vatan kılabilir kendine.

Belki de aşka dair söylenmedik söz, söylenmiş olanlardan çok daha fazladır kim bilir. Çünkü aşk, her insan nasıl benzersizse, her insanda farklı yaşanan bir duygu değil midir? Her insan kendini farklı sözlerle ifade eder. Aslolan da söz değil, bize o sözleri söyleten duyguları yaşıyor olmamız değil mi. Söz ki, insanın yaşadığı içsel fırtınaları anlatmakta hiçbir zaman yeterli olmayacak.

Bilim sınıflı toplumlarda egemen sınıfların elinde, insanlığın rahatını huzurunu düşünerek işleyemez. Kapitalist toplumda insan değil, sömürü söz konusudur. İnsan mutluluğu ise asla önemsenemez. Bilim insanlığın hizmetinde olduğu zaman gerçekten de, iç dünyamıza yansıyan güzellikler üretiliyor olacaktır. İnsanı sömürme temeli üzerinde yükselen her sistemde, kadın–erkek, ana-baba-çocuk, seven–sevilen ilişkileri de, dostluk arkadaşlık, aşk gibi duygular da, onları sakatlamak üzere kurgulanmış koşulların avuçlarına doğacaktır. Bundandır, aşklar hep yalan çıkar; dostlarsa hep sahtekâr. Sonuçta, sürekli olarak mutsuzluklar, düş kırıklıkları yaşanır. Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde” sözü, bu âlem için geçerliliğini kaybeder. Âlem çünkü, insanın insanı kul ettiği, çocukların başına bombalar yağdırılan, para adındaki puta milyarlarca insanın sabah akşam secde ettirildiği bir âlemdir. Orada aşk olsa olsa, bu sisteme karşı savaşmakla sağlığına kavuşup, anlamını bulabilir. Bunu görmezden gelerek, aşk üzerine, inci gibi söz dizen zamanımızın şair ve yazarları, yalnızca, insanların karşısına sistemin bir aldatmaca olarak koyduğu sanal bir aşkın belleklere daha bir çivi gibi çakılmasına yardım etmektedirler. Filmlerde, kitaplarda anlatılan, dizelere dökülen aşk, kapitalist sistemde milyonlarca insanı kandırmaya yarayan bir hayaldir yalnızca, bir hastalıktır. Maksim Gorki’nin ”Yazarlar insan ruhunun mimarlarıdır” sözündeki gibi şairin ve yazarın bir görevi de, ruhlarımızı sağaltmak olmalıdır. Dünya piyasalarında en çok satan postmodern kitaplar nasıl ki, sakat bir aşkı insanların bilincine allayıp pullayıp giydiriyorsa, bizde de bunun benzerlerini adım başı görmek olası. Hatta diyebiliriz ki, doğru olan istisnadır. Arzu, güçlü istek anlamına gelen bir söz olarak, aşk için kullanıldığında çoğu zaman cinsel isteğin bir ifadesidir. Örneğin, insana düşünmemesini buyuran Orhan Veli neyin temsilcisi olabilirdi.
“Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor "

Bu örneği o kadar çoğaltabiliriz ki. Ancak, zamanımızın yazıcılarının sadece düşünmeyen, arzu eden insan tiplemesinin mimarlığında, sistemin iyi birer temsilcisi olduklarını söylememiz ve bu örnek, konu hakkında başka söze gereksinim bırakmıyor sanırım.

“Bu sistemde aşk olmaz mı?” gibi bir soru, bu sisteme rağmen aşk hep var olacaktır biçiminde yanıtlanmalıdır. Evet, sistem, insanlık dışı bir sömürü düzeni olunca, insanı insanlıktan çıkartmanın tüm koşullarını sürekli hazırlamaktadır. Her sistem de her canlı gibi ölüm korkusunu yaşar sürekli. Nedense, diktatörler, zorbalar, halktan daha çok korkar ölümden. Onların bu dünyada sonsuza kadar kalacakmış gibi yaptıkları her şey, tarihin çöplüğüne gömülecektir; bilirler bunu. Bu da zulümlerini daha bir arttırır. Çünkü yaşam biçimleridir zulüm, zulmederek daha çok yaşayacaklarını sanırlar. İşte tam da bu noktada, aşktır kalabalıkların, milyonların direncine verdikleri sabırlı su. Başkaları için ağlamanın, yanmanın, direnmenin, savaşmanın, ölmenin güzelliğini bilen insanlar, aşka layıktır. Bencillikle işi olmayan bu yüce duyguyu sökemedi zorba sistemler insanlığın sinesinden. Aksine, öyle bir duygu ki, bencil yanlarımızı onardı kalbimize düştüğü zaman. Yoksulların en büyük zenginliği oldu ilk insandan bu yana. Milyonlarca türküye, ağıda döktük, efsaneler yarattık aşka dair. Ona sığındık yalnızken; kimsesizken kimsemiz oldu,yaramızı yar ettik,sabır taşlarını çatlata çatlata bekledik, özledik, aradık…

“İnsan çift yaratılmış” derdi eskiler. Herkese göre deliydi ama yâriydi yârinin kimisi… “Tencere kapak” benzetmesini yaptılar maşukunu bulan âşıklar için. Her insanın bir insanı var mıydı sahiden. Yani bu zamanda bu düzende, bize en çok uyan birileri olur muydu? ”eş ruh” diye bir aldatmaca uydurdu batı kaynaklı düşünce sistemi. Olaya daha nesnel bakmak gerekiyor. İnsanın bir benzeri, eşi olur mu?

“Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak. İki gönül, iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz. iki kandilin yağ konan kapları birbirine bitişik değildir ama ışıkları birbirine katışmış birleşmiştir. Hiçbir âşık yoktur ki sevgilisinin vuslatını ara¬sın, dilesin de sevgilisi onu aramasın, dilemesin! Fakat aşk, âşıkların vücudunu inceltir, zayıflatır; sevgililerin vücutlarınıysa güzelleştirir, semirtir!

“Bu gönülden sevgi şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır.
Gönlünde Tanrı sevgisi arttı mı şüphe yok ki Tanrı seni seviyor.” 
diyor Mevlana. Bize diyecek söz bırakmayacak kadar güzel söylüyor. Eğer sen gerçekten doğru olanı bulup sevmişsen, o da seni sever. Burada Marks’ın ünlü sözünü alalım: “İnsanı insan olarak düşünün ve onun dünya ile ilişkileri de insanca olsun,o zaman sevgiyi sadece sevgiyle,güveni güvenle...değiştirebilirsiniz.” diye başlıyor Marks, yani sevginin karşılığı sevgiden başka bir şey olursa, o sevgi satın alınmış demektir, sevgi değildir.

(Burada Halil Cibran’ın şu sözlerini anımsıyoruz;  ”Karşısındakine kendinden başka hiç bir şey vermez Sevgi, ve kendinden başka hiç bir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir, ne de kendisine sahip olunabilir; Çünkü Sevgi, kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.” )

Marks devam ediyor; ”Eğer sanattan tad almak istiyorsanız, sanatkârca eğitilmiş olmanız gerekir, eğer başka insanları etkilemek istiyorsanız, onlar üzerinde gerçekten uyarıcı ve geliştirici etki yapan bir kişi olmalısınız. İnsanlarla ve doğayla olan her ilişkiniz, sizin iradenizin nesnesi olan, gerçek bireysel yaşamınızın en net yansıması olmalıdır.” Sanatkârca kendini eğitmemiş birinin sanatkârlık taslaması, sanatkârlık yapmaya kalkması soytarılıktan başka bir şey olamaz. Bu anlamda, zamanımızda pek çok sanatçıyı(!) bu kategoriye sokmak mümkün. İnsanları etkilemek için bir takım oyunlara girmenin de hiçbir anlamı olmaz. Böyle bir davranış olsa olsa şaklabanlık olabilir. ”Eğer sevginiz sevgi doğurmuyorsa bu, sevginizin, sevgi üretmediği anlamını taşır. Eğer seven kişi olarak yaşamınızı ortaya koyuyor ama sevilen bir kişi olamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür. Bu bir talihsizliktir,mutsuzluktur” diye bitiriyor Marks sözünü. Sevginiz, karşı taraf üzerinde, doğal ve kendiliğinden bir akış sağlamalıdır, bunun dışındaki her çaba, boşuna olacaktır. Ben bu alıntıyı bu biçimde yorumladım. Sana ait yârse eğer, o da seni arıyordur ve ilgiler mutlaka karşılıklı olacaktır.

Mevlana diyor ki; ”Tek elin sesi çıkmaz. öbür elin olmadıkça, İki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda! Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerde o susamış, diye ağlar, inler! Bizdeki bu susuzluk, suyun bizi çekmesinden ileri gelir.. biz suyunuz, su bizim!  Tanrı hikmeti ezelde bizi birbirimize âşık etti. O ezelî hükme göre kâinatın büyük zerreleri çift çifttir ve her cüz'ü de kendi çiftine âşıktır.Âlemde her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini İster. Kehribar, nasıl saman çöpünü çekerse her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini çeker.”

Mana âleminin sarrafı olarak adlandırılan gönül adamı,
gökyüzünü erkeğe, yeryüzünü kadına benzeterek devam ediyor; ”Bu iki güzel, birbirlerinden süt emmeseler, bir¬birlerini sevip koçmasalar nasıl olur da birbirlerinin muradına dolanırlardı? Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harareti olmasa yerden ne hâsıl olur? Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlansın diyedir. Bu birlikte âlem beka bulsun diye Tanrı erkekle kadına da birbirlerine karşı bir meyil verdi. Her cüz'e de, diğer bir cüz'e meyil verdi., ikisinin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut bulur.”

Bütün bunlar kuşkusuz güzel sözler. Ancak gerçekten de, bir yerlerde bizi bekleyen ve arayan bir yârimiz var mı? İslam inancındaki, ruhlar yaratıldığında, ruhumuzun tanış olduğu sevgili var mı gerçekten. Eğer varsa, insanların çoğu bunu bilmiyor. Eğer varsa, neden bu dünyada karşılaşmak ihtimali, neredeyse imkânsız denilecek ölçüde zayıftır. Eğer aynı zaman diliminde dünyaya gelmişsek, kim bilir, nerededir, hangi ülkededir. Belki bir genelevde saat başı bir başka insana satılan kadının eş ruhu, Paris’te bir kilisede rahiptir; belki Afrika’da bir ülkede açlıktan öleli çok zaman olmuştur. Kim bilir belki de, birlikte olduğumuz kişinin ta kendisidir.

“Tüm diğer konularda değersiz ve yararsız biri olsam da, en azından seven ve sevileni kolaylıkla ayırt edebilme yetisi, her nasılsa bana tanrı tarafından verilmiştir.” Diyen Sokrates’e göre; ”Eros mitolojik olarak konuşulduğu zaman bile, bir tanrı değildir. Tanrılar yetkindirler, oysa Eros'un kendisinin bir yetkinliği yoktur ve yetkin olan bir şey, her ne olursa olsun, zorunlu olarak, aşktan yoksundur. Aşkın özü daha çok yetkinliğin karşıtıdır: Yetersizlik, eksiklik, yoksunluktur, eksiklik bilinci ve gerçekleşme ve tamamlanma arzusudur. Aşk sevilenin eksikliğidir ve tanrılar hiçbir şeyin eksikliğini duymazlar
.
Tanrı değilse eğer. Eros nedir? Hâlâ söylenceye dayanarak konuşan Sokrates, Eros’a büyük bir tin ya da daimon adını verir. Bir başka deyişle Eros ne tanrı ne de insan olup, tanrılarla insan arasında bulunan, 'aradaki uzayı (mekânı) dolduran ve bütünü kendisinde birleştiren' bir şeydir.”

İslam Tasavvufunda ise “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım.” kudsî hâdisine dayarak, yaradılışın gayesi aşktır. Kur’an’da Âraf,172’de “Hani Rabbin, Ademoğulları'ndan onların bellerinden soylarını dışarı aldı ve 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diyerek kendilerini birbirine şahit tutmuştu da onlar da 'Evet şahidiz' demişlerdi. Allah kıyamet günü şöyle diyemeyesiniz diye bunu böyle yaptı; 'bizim bundan haberimiz yoktu’ ” biçiminde anlatılan, ezel meclisinde, Allah’ın ruhlarla yaptığı bir tür sözleşme vardır. Orada ruhların birbirini gördüğü belirtilip ve bu dünyada karşılaşınca, birbirini bulacak olan âşıklar, dostlar biçiminde yorumlanır bu ayet. Sonuçta,”âlemde ne varsa aşktır” İslam tasavvufuna göre.

Sokrates’in düşüncesi de bundan çok uzak değil görüldüğü gibi. İslam Tasavvufunda,”vahdet-i vücut” olarak adlandırılan ilahi aşktır. Sokrates ise “Tanrılarla insanlar arasındaki boşluğu dolduran ve bütünü kendisinde birleştiren” bir unsur olarak söz eder aşktan.

DNA’larımızın, dedelerimizden bize gelen bir takım özellikler ve hastalıklar gibi, ezel meclisinde, bu dünyada bize en uygun, diğer yarımız olan insan için de kodlandığını belirten zamanımızın bir takım yazıcıları, yeryüzünde insanı biçimlendiren koşulları tümüyle reddeden bir anlayışın savunuculuğuna düşüyorlar. (Zamanımızda bilim DNA’lara, genlere müdahale ederek hastalıkları ortaya çıkmadan yok etme noktasına gelmiştir.) Bu tıpkı, insanın başına gelen bütün olumsuzlukların, savaşların, belaların sorumluluğunu, kadere yüklemekle aynı şey oluyor. İnsanın insanı kul ettiği, insanın yaşam biçimini, insanın isteklerini, zevklerini, dünyaya bakışını belirlediği zamanlarda, bu dünyada olan her şeyin sorumluğunu, doğmadan önce belirlenmiş olan yazgıya yükleyen, ”şükürcü” anlayışla aynı konuma düşmüş oluyorlar. Filmlerde gösterilen çok zenginle çok yoksulun aşkı ne yazık ki bu dünyanın koşullarına pek uygun düşmüyor.

Sokrates aşka dair gayet akla uygun tespitler yapıyor: ”Aşk her zaman bir şeyin aşkıdır Zorunlu olarak bir nesneye doğru yöneltilmiş durumdadır. Sevmek demek bir şeyi sevmek demektir. Ancak aşkın nesnesi nedir? Çok yalın olarak, insanın gereksindiği, arzu ettiği ve istediği şeydir. İnsan zaten sahip olduğu bir şeyi gereksinmediği, istemediği ve arzu etmediğine göre, aşk her zaman insanın henüz sahip olmadığı bir şeye yönelmiştir” Burada biz şunu söyleyebiliriz: çoğu insan için aşk, bu dünyada yaşamını araç yaparak yöneldiği amaçtır. Farkında olmadan kölesi olduğu, istekler, giderek büyür ve, onun tüm varlığını gasbeden bir canavar olur. İslam dininde “nefis” denilen, bu hırs yüklü istekler, asıl aşktan bizi yoksun bırakan hastalıklarımızdır. Çoğu insan hayat boyu insanları sömürür, haksızlık yapar, rüşvet alır, haksız kazanç yolları bulur, para kazanır; ama o parayı yiyemeden de ölür. Onlar için aşk, bu yaşamlarını gasbeden çılgın tutkudan başkası değildir. Böyleleri için, karşı cinsten kendilerine en uygun kişinin fiyatı, ya paradır, ya gösterişli meslek diploması vb. Elbette onlar için de bu dünyada, satın alabilecekleri, biçilmiş kaftan, tencere kapak kişiler vardır. Bu dünyada, karşı cinsten, herkese en çok uyan birisi elbette vardır. Olmaması akla ve bilime aykırı olurdu. Sokrates’in bu konuda söyledikleri şöyle devam ediyor: ”Aşk iyi, yararlı ve hayırlı olan bir şeye duyulan arzudur; doğamız itibariyle, eksikliğini duyduğumuz, gereksindiğimiz, eşdeyişle doğamız itibariyle bizim bir parçamız olan ve bizi tamamlayacak bir şeye duyulan sevgidir. İnsansal aşk. İnsan için iyi olana duyulan sevgiden başka bir şey değildir, insanın doğal ereği ve hedefine doğru yönsemesidir, her bireyin doğuştan getirdiği, kendini-gerçekleştirme gereksinim ve isteğidir” Aslolan da bu değil mi: insanın kendini gerçekleştirmesi. İnsanın, yeryüzünde benzeri olmayan bir varlık olarak, kendi dışında önüne konulmuş yasa, kural ölçülerin duvarlarını aşarak “kendi” olabilmesi. Bu elbette, insanı var eden koşullar dâhilinde oldukça zor. Beğenilerimiz ve zevklerimiz bile dışardan bize veriliyorken, kendi iyi’mizi, güzel’imizi, aşk’ımızı var edebilmek hiç de kolay değil.

Bizim en büyük eksikliğimizdir aşk, bundan olmalı yaşam boyu bitmeyen susuzluğumuz olması.Büyük bir kendini tamamlama çabası içinde çırpınarak yaşanan mutsuzluğumuz ve mutluluğumuz..Sokrates tam da bunu anlatıyor; ”Eksikliğini duyduğumuz, doğamıza uyan bir şeye duyulan arzu olarak görüldüğünde, aşk bizim dışımızda bulunan bir mutlak diye sunulmuş bir şeye duyulan aşk değildir, tam tersine, bizim doğamızın bir parçası olan, ve onu tamamlayan bir şeye duyulan aşktır. Çok yalın olarak, eksikli ve sonlu oluşumuza ilişkin bilinçliliğin doğurduğu gerçekleşme aşkıdır.”

Çoğu insan arayışının farkında bile olmadan aramaktadır kendisini tamamlayacak olan diğer parçasını. Eksikli yanı sürekli sancıyarak ve kanayarak yaşanan bir maceradır insan ömrü. Bizim diğer parçamız olan kişi de, kendi diğer parçasını arayarak, kendini tamamlama, gerçekleştirme sancılarını yaşar. Biz kendimizin diğer yarısını çeken bir mıknatıs gibi yaşarız; böyle olunca da, ne yaşı başı vardır aşkın, ne de insanların koyduğu denklik kurallarını tanır. Mevlana; “Âlemde her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini İster. Kehribar, nasıl saman çöpünü çekerse her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini çeker. Gökyüzü yere merhaba der, demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle Öyleyim.” diyordu. Sonsuz bir arayıştır işte bu macera, yurtsuzların yurdunu aramasına benzer. Âşık yana yana arar maşukunu, bir garip yolculuktur. Mevlana şöyle diyor; ”Sevgililerin aşkı, onların yanaklarını parlatır; âşıkların aşkı, âşıkların canlarını yakar, yandırır! Kehribar, niyazdan müstağni gibi davranan bir âsıktır., o uzun yola düşen, o uzun yolda savaşansa saman çöpü!..”

Hüsrev ü Şirin’in başlangıcında; ”Hayvan gibi yalnız yemek ile, uyku ile kalma; bir kediye de olsa gönül bağla! Senin bir kediye âşık olman, kendi kendine aslan olmadan daha iyidir.” diyen Nizami’nin Mevlana’nın biraz önceki sözlerine çok benzeyen sözleri aynı şeyi pekiştiriyor; ”Eğer bir taşın sinesine aşk düşerse, bir cevhere âşık olmaya hak kazanır. Eğer mıkna¬tıs, âşık olmasaydı, o şevk ile demiri nasıl kapardı? Eğer yolunun üzerinde aşk olmasaydı, kehrubar saman çöpünü aramazdı. Ne kadar taş ve ne kadar cevher vardır, yerlerinde öylece dururlar, ne demiri ne de samanı kapmazlar. Her bir cevher —ki bunlar sayısızdır— kendi merkezine meyleder”

Bizim için, önceden hazırlanmış, buluştuğumuz zaman her şeyin, yerini bulup oturacağı; gerekli bütünlüğün oluşacağı bir insanın varlığına inanmak mümkün olabilirdi; eğer ki, aşk ilişkisinin doğasına ters olarak, karşımızdaki insanı olduğundan farklı göremeseydik. Sevgili daima en mükemmel olan değil midir? Onda kusurlar bile bir özellik oluvermez mi çoğu zaman. Onu tanıdığımız anda, karşımızda, bütün gizemleri ve güzellikleriyle, keşfedilmeyi bekleyen bir dünya değil midir sevgili. Başka olandır o,en farklı olandır; ve böylece başlar Şeyh Galib’in “Aşk”ına ateş denizlerini aşmayı göze aldıran yolculuk. Aşkın doğasında bu var; ancak, gerçekte olanla, bizim, aklımızı bir tarafa atarak, gönlümüzde, düş dünyamızda yeniden var ettiğimiz aynı varlık değildir. Ama eğer, şansımız yaver gider de, yârimiz, onun varlığına attığımız her adımda, bizi şaşırtarak, tam da umduğumuz gibi çıkarsa, işte buna mucize denir. Belki de, bütünlenip tamamlanma böyle bir şeydir. İki taraf da karşılıklı tamamlanıp, kendini gerçekleştiriyor, Mevlana’nın kandilleri gibi, birlikte ışık saçarak. ”Çünkü tüm insanlar gerçekten iyi olanı, eşdeyişle doğaları itibariyle kendilerinin bir parçası ve kendilerinin olan bir şeyi severler ve bu nedenle, iyi bir şey yaratır ve arkalarında iyi bir şey bırakırlarken, sevdiklerini korur ve ölümsüzleştirirlerken, gerçekte kendilerini yaratmakta, korumakta ve ölümsüzleştirmektedirler” diyor Sokrates.

Bir insanı değiştirerek, kendi insanımız kılmanın mümkün olamayacağını, söyleyebiliriz burada. Bir insanı, kendinden başka bir insan yapmak, kafamızdaki kalıplara uydurmak olanaksızdır. Bunu kendisi istese bile, başaramayacaktır. O yalnızca bizimle tamamlandığında kendisi olabilen bir varlıksa, bizim yârimiz demektir.

İlişkilerinin başlangıcında, sürekli kavga eden insanlar tanıdım. Sürekli kavga eden, başkalarının ne diyeceğini umursamadan birbirini kıran, rezil olan arkadaşlarım oldu. Özellikle, bir çift var ki, bu yazının yazılmasına neden olan onlardır. Anımsıyorum; İzmir’de iki dersane öğretmeni olarak tanışmışlardı. Kadın felsefe öğretmeni, erkek tarih öğretmeniydi. Kavgalı bir ilişkiydi onlarınki. Defalarca ayrılıp, sonra yeniden bir araya gelmişlerdi. Kadının ailesi öğretmen kökenli, erkeğin ailesi gecekonduluydu. Biri alevi diğeri sünni kökenliydi; ama önemsemedikleri bir durumdu bu. Sonra erkek, İzmir’den, İstanbul’a gitti. Bu gidişle, aynı zamanda kadını terk etmiş de oluyordu. Fakat çok zaman geçmedi, kadın da onun peşinden İstanbul’a gidip, orada bir dersanede çalışmaya başladı. Yedi-sekiz ay sonra da, bir yaz günü evlendiler İzmir’de. Kadın, erkeğin ailesini sevmiyordu başından beri. Bunu da sürekli olarak belli ediyordu. Çok bir zaman geçmedi, birkaç ay sonra, erkeğin İstanbul’da evini önce terk ettiğini; bir ay kadar sonra da, geri döndüğünü. Bir süre sonra, erkeğin İzmir'deki ailesinin evinde aileyle birlikte, mahalleye rezil olurcasına bir kavga edildiği duyuldu. Kavga sonucunda, gecenin bir yarısı erkeğin ailesi, gelinlerini evden kovmuşlardı. Tam bir rezalet. Eşi de ağzını bile açmamıştı. Buna benzer olayları pek çok insan yaşamış; yaşamayan azınlık da defalarca tanık olmuştur.

Arkadaşım, yaşadığı aile faciasından sonra, biraz kendine gelebilmek için, benim yaşadığım bozkır köyüne geldi. Gezdik, tozduk, konuştuk, tartıştık. Kaçınılmaz olarak boşanacak ve bir daha da arkasına bakmayacaktı. Döndükten bir süre sonra, eşiyle tekrar aynı eve yerleştikleri haberi duyuldu. Bu olayla birlikte de, evin tek oğlu olan arkadaşımın ailesiyle arasındaki köprüler tümden yıkıldı. Öyle ya, eşinden memnun olmayıp bunu ailesiyle paylaşarak cephe oluşturan bir insan ailesine ne diyecekti ki. Ailesiyle birlikte, eşini sokağa atmıştı.

Beş yıl kadar bir zaman sonra onların ziyaretine gittim. Zaman içinde çok uyumlu bir ilişki geliştirmişlerdi. Son derece birbirini tamamlayan iki insan vardı şimdi. Anlaşılan o ki, bir ağaç büyütürcesine emek verilerek, iki insan birbirini yeniden yaratıyordu. Çocuğun önce emeklemesi, sonra düşe kalka yürümeyi öğrenmesi gibi, iki insanın sevgisi de, ancak bin bir güçlüğü yenerek, koşmayı başarabiliyordu. Sokrates bu saptamayı şöyle destekliyor; ”Bu, hiç kuşkusuz, seven ya da sevilen*söz konusu olduğu sürece, sevgi ilişkisinin daha az maieutik (x) olduğu anlamına gelmez. Çünkü, seven her ne denli sevgiliyi, kendi iyi imgesine dönüştürmeye çalışırsa da, bunu sevgiliyi. Onun doğası İtibariyle olma gereksinimi duyduğundan farklı bir şeye dönüştürerek yapmaz. Herhangi bir doyurucu ilişkinin temeli, seven ve sevgilinin ortak olarak (iyi) bir şeye sahip olmaları ve büyük ölçüde aynı şeyi sevmeleri ve istemeleridir, bu nedenle seven sevgiliyi kendi iyisine dönüştürerek, ona zarar vermez, ancak daha çok, onun tam anlamıyla gerçekleşmesi için, doğası itibariyle olması gerekene dönüştürerek, yardımcı olur. Seven bunu. Kendi iyi anlayışını sevgiliye hile ile kabul ettirerek değil de. Onun kendisi için gerçekten de iyi olanı elde edebilecek, kendisi sevgilinin bunu elde etmesinde salt bir vesile olacak biçimde, kendisine doğru dönmesini sağlayarak yapar. Eğer durum böyle olmasaydı, aşk ilişkisi meyvesiz kalacaktı, çünkü ilişkide ortaya çıkan iyileşme ve gelişme, kişinin bizzat kendi gelişmesi değilse, hiçbir biçimde gerçek bir gelişme değildir. Aşk ilişkisi hem seven hem de sevilen tarafında doğurtucu ya da üretici kalmalıdır: Hem seven hem de sevilen diğerinin kendi kişisel gelişmesi, ortak iyiye doğru karşılıklı bir ilerleme için bir vesile, bir fırsattır.” O halde insanların başlangıçta, kimseden utanmadan, yaptıkları onca kavga ve rezillik, hayalimizde yeniden oluşturduğumuz sevgilinin gerçeğiyle buluşma sürecinde ortaya çıkan hayal kırıklıklarının bir sonucu olduğu gibi, aynı zamanda karşılıklı birbirine nüfuz etme, bir tür uç noktalarda sınama değil midir. Biz aynı zamanda da kendimizi sınıyoruz o zaman. Sadece sınamakla kalmıyor, dönüştürüyoruz da, hem kendimizi, hem de karşımızdakini. Bu dönüşümde, zaten, değişmesi mümkün olan fazlalıklarımız değişiyor. Eğer ki, kişinin “kendi”ne dair bir değişme veya değiştirilme söz konusu olursa, işte o zaman, ilişki bitiyor.”Aşk ilişkisi, doğası gereği, sorgulayıcı ve çürütücüdür. Her şeyden önce, aşk bir anlamda kuşkudan, sevgiliyi sorgulamadan, incelemeden ve sevgiliye ilişkin bir araştırmadan oluşur, çünkü seven sevgilisinde kendisini tamamlayacak, gerçekleştirecek olan şeyi aramaktadır; bu nedenle seven gerçek sevgilisini bulmak ereğiyle, bıkıp usanmadan insanları sınar ve inceler ve eğer talihi yaver gider de, aradığı sevgiliyi bulabilirse, onun gerçekten araştırmasının gerçek nesnesi olup olmadığını anlamak -gerçekte, onu (iyiye ilişkin) yeni araştırmasının nesnesi yapabilmek- için, bu kez de sevgiliyi inceler. İkinci olarak, aşk sorgulayıcı ve çürütücüdür, çünkü insanın kendisiyle olan bir ilişkisi olarak bile. Aşk doğası gereği, insanın kendisi ve kendi gerçekleşmesi için kaçınılmaz bir arayıştır: Bir sorgulama ve kuşkulanma (ben altı üstü bu kadar mıyım? Ben yalnızca bunlardan mı ibaretim?) , bir araştırma (Ben neyim? Ne olmam gerekir?) , bir yâdsıma (Şu an bende ortaya çıkmış kişi, kesinlikle yeterli biri değildir!) ve gelişmeyi isteme sürecidir.” Diyor buna Sokrates.

Sokrates’ten bu kadar alıntı yaptıktan sonra, çok başka bir yer ve zamandan uzak doğudan Me-Ti’nin sözlerine kulak verelim; ”Burada üzerine çok şey söylenebileceğinden kuşku etmediğim bedensel zevklerden söz etmiyorum. Amacım, üzerine söylenebilecek pek bir şey olmayan aşktan söz etmek de değil. Dünya, bu iki olguyla da yetinebilirdi. Ama sevgi bir üretim olgusu olduğu için, onu ayrıca ele almak gere¬kir. Sevgi, iyi ya da kötü yönde olmak üzere, sevenleri ve sevilenleri değiştirir. Daha dışardan bakıldığında sevenler yüksek bir düzenin üreticileri olarak görünürler. Tutkuludurlar ve engel tanımazlar; yumuşak başlıdırlar, ama zayıf değildirler. Her zaman ne gibi sevecen davranışlarda bulunabileceklerini araştırırlar (ve bunu yalnız sevdikleri için değil, herkes için yaparlar) . Sevgileri için sürekli olarak yapıcıdırlar, sanki bir gün gelip de tarihini yazacakmışçasına, o sevgiyi tarihsel kılarlar. Sevenler için hiç yanlış yapmamakla, tek bir yanlış yapmak arasındaki fark, çok büyüktür — oysa dünya, böyle bir fark üzerinde rahatlıkla durmayabilir. Sevgilerini olağanüstü kıldıklarında, teşekkür edecekleri yalnızca kendileridir; başarısızlığa uğradıklarında ise, nasıl halkın yöneticileri, halkın kusurlarını ileri sürerek kendilerini aklayamazlarsa, sevenler de sevdiklerinin kusurlarıyla kendilerini aklayamazlar. Sevenlerin üstlendikleri görevler, kendilerine karşı görevlerdir; bu görevlerin yüklediği borçları yerine getirmek için gösterdikleri titizliği kimse gösteremez. Sevenlerin başkalarının ciddiye almadığı pek çok şeyi, en küçük dokunmaları ve en algılanamaz gibi görünen sesleri bile ciddiye almaları, gerek sevginin, gerekse başka büyük üretimlerin özünden ileri gelir. Sevenler arasından en iyileri, sevgileri ile başka üretimler arasında tam bir uyum sağlamayı başarırlar; o zaman sevecenlikleri genel bir nitelik kazanır, yaratıcı yetenekleri çoğunluğa yarar sağlar ve bu türden sevenler, üretici olan ne varsa desteklerler.” Bu sözlere katacak bir yorum bulamıyorum.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin” Diye başlayan dizelerin şairi çağımızın büyük aşığı Aragon, Elsa’ya “zaman sensin” diye sesleniyor ve ekliyor “zaman kadındır” Zaman, öldüren ve yaşatandır. Her şey zaman içinde büyür ve gelişir; yaşlanır ve ölür. Zaman üretken ve doğurgandır. Elsa’yı, daha doğrusu kadını, zamanla özdeş kılıyor Aragon. Kadın üreten ve var edendir, sevginin mimarı odur. Aşk onun dâhilinde var olur ve büyür. Aşk onun dâhilinde sonsuz olur veya ölür. Her insanın bir insanı var mıdır? Sorusuna karşılık, Aragon’un aşk üzerine söyledikleri oldukça önemlidir. CREMIEUX’in büyük ozanla yaptığı söyleşinin bir yerinde şöyle diyor Usta: ”Önce kavramlar üstünde anlaşmak gerekiyor, yoksa söylenenler açıklığa kavuşamaz. Sözlüğe, örneğin Larousse'a bakacak olursanız, gizemcilik, ilahi düşüncelere dalarak yetkinleşme yoludur. Şiirimin amacının, tuttuğu yolun bu olmadığı biliniyor. Le Fou d'Elsa'yı gizemli anlatıma yaklaştıran tipik anlatımı, Arap gizemcilerinde şöyle bir araştıralım. Arap gizemcilerinin en büyüklerinden biri olan İbni Arabî der ki 'bir varlık gerçekte, yaratıcısından başka kimseyi sevmez’ İşte, başka başka biçimlerde anlaşılabilecek bir söz. Ben kendi adıma, sevdiğimi tanıyorum, ama yaratıcımı tanımıyorum. İbni Arabî’nin bu düşüncesini gerçeğe daha uygun bir hale getirmek için cümleyi tersine çevirip şunu söylemek gerekmez miydi...'Beni sevdiğim yaratır.' İşte bu, ayakları üstüne oturtulmuş gizemli düşüncedir”

Bu söz üzerine, bu konuda söylenecek başka bir söz olduğunu sanmıyorum. İnsanın birer tüketim nesnesi, aşk da dâhil tüm duygularının sökülmeye çalışıldığı zamanlarda, gerçekten de insanı sevdiği yaratır, çiçeklerin yeniden açmasını sağlayan yağmur gibi, güneş gibi. Bütün dayatmalara rağmen, kimsenin uğramadığı yıkıntılardan yükselen çiçekler gibi aşk, en büyük başkaldırıdır. Başkaları için ağlamayı, yanmayı, direnmeyi, savaşmayı, ölmeyi bilen insanlar olduğu sürece, aşka mahcup olmayacaktır insanlık. Şu an, bir yerlerde nasıl, öpüşür gibi usul usul yağıyorsa yağmurlar ve bir yerlerde güneş olanca güzelliğiyle kucaklıyorsa şafakları, aşklar da öylesine aşk gibi yaşanmaya devam ediyor, birbirini aşkla yeniden yaratan sevgililerde, yeniden, yeniden, yeniden…

ADNAN DURMAZ



NOT:Adnan Durmaz'ın yazıları tamamen veya kısmen, kaynak belirtilmeden başka bir yerde yayınlanamaz.  

KAYNAKLAR:
Mevlana,Mesnevi,Veled İzbudak,Milli Eğitim Basımevi,İst.1966
Cami, Salaman ve Absal, Abdülvehhab Tarzi,MEB Yayınları, İstanbul, 1985
Sokrates ve İnsan Sevgisi,Laszıo Versenyı,Çev.Ahmet Cevizci,Gündoğan Yay,Ank.1988
Türkçe Kur'an-ı Kerim (Diyanet Meali)
Bertolt Brecht,Me-Ti’nin Özdeyişler Kitabı,Çev.Ahmet Cemal,Alan yayıncılık,Ankara,1977
Hüsrev ve Şirin Nizami, <Çeviren: Sabri Sevsevil>, 1955, 469 S., MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri: 29.
Ermiş (The Prophet) Halil Cibran, <Çeviren: Aytunç Altındal>, Ekim 1982 (3. Baskı) , 80 S., 350 TL, Havass
K. Marx, 1844 El Yazmaları, Çev. M. Belge, Birikim Yayınları, İstanbul, 2000
Luis Aragon,Gerçekçiliğin Boyutları,Çev.Erdoğan Alkan,de yay.İst.1985 

TEMEL DEMİRER: Şiir Ve Şair Üstüne Düşünceler




RESİM:ORHAN TAYLAN

ŞİİR VE ŞAİR ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER[1]

“İşte yine bahar geldi.
Yeryüzüne şiirler söyleyen
bir çocuk gibi.”
[1]

Hem kendisi, hem de başkaları olabilmek gibi benzersiz bir ayrıcalığa sahip olan şair, “Dilin simyageridir,” Melih Cevdet Anday’ın deyişiyle…
Sonra da Turgenyev’e göre, “Şiir, ilâhların dilidir.”
Cervantes’e göre, “Şiir, yalnızlığın dostudur.”
Montaigne için ise,  “Büyük şiir düşüncelerimizi doyurmaz, allak bullak eder.”
Nihayet “Şiir, felsefenin kahramanıdır… Şiir demek ruhu coşturma sanatı demektir,” Novalis’in altını çizdiği üzere…

Sadece bu kadar da değil; Nesrin Kültür Kiraz’ın, “Sevmeyeceksen insanı, şiir sana ne yapsın ey insan?” ya da Haydar Ergülen’in “Kimsenin kimseye gözü değmeyecekse şiir niye?” dizelerindeki soruları sorarak betimlenmesi mümkün olan şiir; aşkı, hayatı, insanı ve özgürlüğü savunup, onun için başkaldırıyorsa cidden şiirdir.
Bu bağlamda Celal Sılay’ın dizesindeki üzere, “Şair bütün yolların son durağıdır,” dik durup, diz çökmediği sürece…

* * * * *

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ‘Karagün Dostu’nda, “Biliyorum/ matarada su/ torbada ekmek/ ve kemerde kurşun değil şiir/ ama yine de/ matarasında su/ torbasında ekmek/ ve kemerinde kurşun kalmamışları/ ayakta tutabilir
biliyorum/ şiirle şarkıyla olacak iş değil bu/ dalda narı/ tarlada ekini kızartmaz güvercin gurultusu/ ama yine de/ diler arasında bıçak gibi parlar kavgada/şiirin doğrultusu
göz güzü görmez olmuş/ tek bir ışık bile yok/ yürek bir yaralı şahindir/ döner boşlukta
belki bir şiir/ belki bir şiir kırıntısı/ çalar kapımızı umutsuz karanlıkta/
yoklar yüreğimizi/ iğilir yaramıza/ dağıtır korkumuzu
ve karşı tepelerden/ gürül gürül bir kalk borusu,” dizeleriyle betimlenen şiirin önemi yaşamsaldır…

Ülkü Tamer’in, “Şiiri yaşamak - şiirle yaşamak” bütünselliğinde irdelediği konuda Tevfik Fikret, Federico García Lorca, Sandor Petöfi, Nâzım Hikmet Ran, Melih Cevdet Anday, Can Yücel, Ahmed Arif, Orhan Veli Kanık, Thiago de Mello, Arif Damar, A. Kadir, Arkadaş Zekai Özger, V. Mayakovski, A. Hicri İzgören, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nihat Behram, Louis Aragon, Nicolas Guillen, Pierre Jean de Béranger, Johannes R. Becher, Nikolay Vaptsarov vd. isimleri ve 12 Eylül darbesinin Yaşar Miraç’ın kitaplarını sıkıyönetim boyunca, yedi yıl yasakladığını anımsamak yeter de artar bile…

* * * * *

Kolay mı?
“Şiirin izi ortaya çıktığı çağdan sürülebilir. Çağ, şiire bir sahnedir. Şiiri çağı yazmaz. Her çağ kendi üzerine yansımış şiiri görür. Her çağın gördüğü şiir vardır. Şiir, şiirler olarak görünebilir. Şiirin bin bir yüzü düşer kağıtlara. Yazılara. Tüketilemez şiir.
Kendini sürekli çoğaltır. Şairlere dadanır. Yazıcılara abanır. Zor yakalatır kendini. Kılıktan kılığa girer. Çağlarda farklı yüzleriyle ortaya çıkar. Çağ şiiri belirleyemez. Şiire kanal açar yalnızca. Şiire kanal koyar. Şiir o kanallardan akar. Çağ, şiir sonrasıdır. Şiiri taşır. Şiiri dile getirenler, onu çağa emanet ederler. Çağ onları ilerdeki çağlara taşır ya da taşıyamayıp, bitirir. Çağlar kapanır ama şiir sürekli açılır…
Şiirin açığa çıkardığı hakikât onu görebilenlerin hakikâtidir…
Şiir yazılamaz, yazdırılır? Şiir yaşamdan tüter.”[3]

Tam da bunun için Veysel Çolak’ın işaret ettiği gibi, “Şiir en az bir kişi tarafından okunup algılanınca yazılma süreci tamamlanmış olur…
Şiirin oluşumu için gerekli olan temel öğeler; yoğunlaşma, bellek, inan, ritim ve esin…
Şiir, uzun bir yolculuk…
Yazara göre şiir de insandan yana yeni olanı sunmalı, dilde, yapımda, biçimde, yaşamda bir gelecek tasarımı olmalı. Şiir olanı değil olması gerekeni ortaya koymalı…
Şairler bir anlamda da serüven tutkusu olan kişiler. Bu zor ve uzak yerlere yapılan bir serüven…”
Kesinlikle unutulmamalıdır ki, “Şiir üstüne düşünmek, yalnızca sözcüklerle uğraşmak ya da bir yapı kurma çabası değildir; yeryüzündeki bütün canlıları, doğayı ve evreni anlamaya çalışmaktır.”[4]

Nihayet “Şiir evrene karşı bir tutum olarak bir yaşama olanağıdır. Evrene atılan bir çığlık olarak içtendir. İnsanın bedeni, duyguları, aklıyla attığı şiir çığlığı, insan var oluşunun vicdanının çığlığıdır. Şiiri, şiirin kendi vicdanı arar. Neden? İnsan vicdanı şiiri aradığı için. Neden? Şiir vicdanı insanı aradığı için. Şiir, nicedir söylüyorum, sıradan, düz bir yaşamı yarma hareketidir,” Ahmet İnam’ın dediği gibi…
Böyle olunca da insanî ve insana özgü olan her şey için direnenlerin, baş kaldıranların safındadır şiir…

* * * * *

Mesela Almanya’da Hitler faşizmine başkaldıran direniş ozanlarından Bertolt Brecht, R. Bêcher, Erich Weinert gibi…
Almanya’da Hitler’e karşı haykırılan direniş şiirleri, 1939’da patlayan II. Dünya savaşıyla birlikte başlamaz, daha 1933’lerde başa geçen yönetime karşı, ilk direniş ürünlerini vermeye başlar.
Söz konusu şiirlerin coşkuyla dillendirdikleri direniş, yalnızca Almanya’yla sınırlı değildi: Faşizmle boğuşan bütün halklarla da bir dayanışma ve bütünlük içindeydi...
Bu ozanlar, Almanya dışında da olsa, bulundukları ülkeler zapt edildiği için, tutuklandılar. Toplama kamplarına kapatıldılar. Çoğu zaman şiirlerini yazacak kağıt-kalem bile bulamadılar! Ve bilindiği gibi bu gencecik ozanlar; toplama kamplarında ya da mapushanelerde, sorgusuz sualsiz, ya gaz odalarında ya da yaylım ateşleriyle yok edildiler...
Örneğin 1942 yılında kurşuna dizilen David Pliskine gibi…
Veya “Yazık kahramanlara gerek duyan ülkeye”...
“Önce ekmek, sonra ahlâk”...
“Banka kurmanın yanında/ banka soymak nedir ki!”
“İyiliğe rağbet yoksa,/ hiç kimse uzun süre iyi olamaz”…
“Bugün her buluş/ bir zafer çığlığıyla karşılanıyor,/ ama çok geçmeden bu çığlık/ bir korku çığlığına dönüşüyor”…
“İnsan nedir bilmem, ama/ Fiyatını sor, söyleyeyim hemen”…

“Bana bir iyilik yap, bu kadar çok sevme beni,” diye haykıran komünist Bertolt Brecht gibi…

Yalnız Hitler faşizmi karşısında mı direniştir şiir? Elbette ki hayır.
Örneğin “Koşan elbet varır; düşen kalkar,” diyen Tevfik Fikret…
O, şiirlerindeki erdemli, yürek dolusu seslenişi ve düşüncelerindeki, haksızlığa karşı koyuşuyla tanınıyor. “Kıran kırana da olsa/ kırıl, düş,/ fakat sakın eğilme...” diye haykırıyordu.
Yaşamı sürecinde, yobazlıklara, bağnazlıklara, zorbalıklara, haksızlıklara karşı durmuştu. Siyasi erkin buyurganlığına tepkili olmuştu. 1867’de doğdu, 19 Ağustos 1915’te daha 48 yaşındayken öldü.

Yenilikçi şiirimizin öncüsü Tevfik Fikret, “Servet-i Fünun” dergisinin de kurucularındandı. Şiirlerindeki yenilikçi, devrimci ve değişimci bakış onun aydınlanmacı ve farklı düşünce yapısındandı. Yeni edebiyatın doğuş kıvılcımı da bu farklı düşüncelerdendi.
Tevfik Fikret, sanatı, eserleri ve düşünceleriyle toplumda beğeniyle izlenmiş ve örnek alınmıştı. “Han-ı Yağma” adlı şiiri dün olduğu gibi günümüzde de ilgiyle okunan, taşlama sanatının güzel bir örneğidir. “Yiğin efendiler yiğin/Bu han-ı iştiha sizin/ çatlayıncaya, patlayıncaya/ tıksırıncaya kadar yiğin” diye haykırıyordu.
Ya da “Sen zanneder misin ki benim hep elemlerim,/ Heyhat!.. Ben nevaibi eyyamı inlerim,” diyordu…[5]
* * * * *
Tevfik Fikret’in, Bertolt Brecht’in öncesinde “Özgürlük ve sevmek/ bu ikisi de gerek bana!/ Aşkım için, yaşamım/ feda olsun,/ özgürlük uğruna aşkım” diyen bir Sandor Petöfi var.
Hani ‘Çağımızın Şairlerine’, “Öyle kolay sanma sen bu işi, kardeşim,/ hemen kalkışma tellerden şarkılar döktürmeye!/ Sazı bir kere eline almaya göresin,/ bir görev yüklendin demektir, bilesin,/ çok ağır bir görev, ve belâlı.//
Ey şairler, gireceksiniz halkla kol kola,/ alevlerin, fırtınaların içinden geçeceksiniz,/ hiç durmadan yürüyeceksiniz, ama hiç durmadan;/ alçaktır halkın bayrağını elinden düşüren de,/ şurda, geride, bir kenarda gizli gizli,/ bir parça dinleneyim, diyen de alçak./
Halk bakacak, görecek, anlayacak,/ acı çeken kim, başkaldıran kim, dövüşen kim,/ kim işi oluruna bırakmış,/ kim günü gün eden,/ kim şarlatan,/ kim korkak!”
dizelerinin isyancı ozanı…
Sandor Petöfi’ye, yalnızca Macaristan’ın yetiştirdiği birkaç büyük ozandan biri olarak bakılmıyor. Bütün Avrupa ülkelerinde de, Hugo’ların, Byron ve Heine’lerin yanında anılıyordu adı. Üstelik yalnızca bir ozan değildi o, aynı zamanda katıksız bir devrimciydi... Hatta yaşamını gencecikken, daha yirmi altı yaşında, ülkesinin kurtuluşu için verdi...

Petöfi yoksul bir aileden geliyordu. Okulu da çok erken bıraktı. Bu kararında yoksulluğunun etkisi olduğu kadar, ülkesini ve halkını yakından tanıma tutkusu da vardı. Bu yüzden Macaristan’ı karış karış gezmeye başladı.

Böylece Petöfi; hem halkını, hem de sorunlarını çok daha yakından tanıdı: Halk, Habsburg’un dayattığı feodal yönetimin boyunduruğu altında inim inim inliyordu. Hâliyle Petöfi; acımasızca ezilip sömürülen bu yoksul halkının çektiği çilelerin bilinciyle bütünleşti; onlarla mayalandı...
Bu bilinç, içinde yaşadığı halkın acıları ve düşünceleriyle içselleşen Petöfi’nin sanat yaşamını ve yapıtlarını yönlendirmeye başladı... Böylece şiirlerinde “yapmacık bir biçem” (üslup) yerine, halk şiirinin en doğal ve yalın biçemini ve dilini benimsedi.

Petöfi’nin ilk amacı “Özgürlük, bütün dünya halklarının özgürlüğü”ydü…
Petöfi bu konuda kadar çok yazıp söyledi ki, artık sonunda, katıksız “bir özgürlük şairi” olarak edebiyat dünyasında hak ettiği seçkin yeri bulmuş oldu.
Ne var ki Petöfi’nin algıladığı özgürlük, günümüz ya da onun çağdaşı olan yazarların, ozanların anladığı şekilde değildi. “Liberaller” denen bu zevat için özgürlük; tıka basa mal edinme, kapitali gönlünce büyütme, emekçileri, hâliyle halkları sonuna dek sömürme demekti.

Oysa Petofi, özgürlük kavramını Babeuf’ün gözleriyle algılıyordu. Yani tek başına soyut bir özgürlüğün onun gözünde bir anlamı yoktu. Zaten böyle bir özgürlük insanın amacı da olmamalıydı. Çünkü özgürlüğün gerçek amacı, toplumsal bir mutluluğa, insanlar arasında tam bir eşitliğe ulaşmak olmalıydı.Yani özgürlük bir yol, bir araçtı… Bu düşüncesini “Apôtre” adlı şiirinde açık seçik dillendirdi:
“Hepimizin tek amacı neydi?/ Mutluluk, değil mi?/ Ne ulaştırır bizi ona ? Özgürlük!/ Özgürlük için savaşalım öyleyse…”

1823-1849 yılları arasında yaşayan Sandor Petöfi; 1848 Devrimi sırasında, hem halkın belleğine kazınan toplumcu şiirleriyle, hem bedenen katılımıyla önemli bir yönlendirici oldu... Ülkesi Macaristan’a, karısı Julia’ya ve bütün halkların özgürlüğüne karşı beslediği aşklarını dillendirdi şiirlerinde...

Bu önsezili ve dünyaca tanınan devrimci evrensel şair; ‘Kafamı Bozan Düşünce’ şiirinde aynen öngördüğü gibi, yirmi altı yaşındayken, vatanının bağımsızlığı için savaşırken öldü...

Gerçekten de Kazaklara karşı savaşırken, diğer yoldaşları gibi altında atı yoktu! Ailesine para göndermek için onu satmak zorunda kalmıştı! Tek başına atsız savaşırken, 1849 yılında, daha yirmi altı yaşındayken savaş alanında vuruldu. Ve ölüsü de bulunamadı. Şiirlerinin birinde öngördüğü gibi, büyük bir olasılıkla toplu bir mezara gömüldü...
O, ‘Düş...’ başlıklı dizelerinde, “Düş dediğin,/ En güzel armağanı doğa anamızın.// Ama benim düşlerim bir başkadır: Düşlerimde ben bütün tutsak halkların,/ Zincirlerini kırarım çatır çatır!” diye haykırırken; O, ‘Köleydik, İnsan Olduk İnsan’da ekler:
“Artık öyle fazla kızmıyorum insanlara epeydir,/ Yalnızca çok gücendim onlara, çok kırgınım.../ Çünkü öylesine pısmışlar ki habire susuyorlar.../ Oysa kapmış mutluluğunu, mallanmış başkaları!/ Yahu verin şu aldıklarınızı diye gürlemiyorlar./ O yüzden zaten, bin yıllardır hiç dinmiyor acıları.
Gene de inanıyorum gelecek o anlı şanlı günlere,/ Yakındır, diyorum insanlığın Altınçağı./ Hele bir uyanmaya görsün halklar./ Toz toprak içinde ezilmiş başlarını/ Şöyle bir kaldırıp diklensinler:/ ‘Köleydik, insan olduk insan!’ diye,/ Dünyayı gümbür gümbür inletsinler!”[6]

* * * * *

Sandor Petöfi’nin katledildiği gibi, Federico García Lorca da, İspanya İç Savaşı’nın hemen başlangıcında, Franco’nun faşistlerinin kurşunlarıyla öldürüldü.

Pablo Neruda’nın, “İncelikle dehanın, kanatlı yürekle billur çağlayanın Lorca’daki bir araya gelişini hiç görmedim... Bütün İspanya ozanlarının en sevileni, en arananı ve inanılmaz neşesiyle en ‘çocuk’ olanıydı,” diye betimlediği Lorca, 1936’da, İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesine üç gün kala Madrid’den memleketi Granada’ya dönerken Franco yanlısı milliyetçi milislerce kurşuna dizilmişti.

Granadalı tarihçi Miguel Caballero Perez’in, polis ve ordu arşivlerinde yaptığı üç yıllık bir araştırma sonucunda yayımladığı ‘García Lorca’nın Son 13 Saati’ başlıklı kitabı, hem Lorca’yı kurşuna dizen idam mangasında yer alan altı polis ve gönüllünün kimliklerini belirliyor, hem de ozanın gömüldüğü yeri saptıyor.

Kitapta, idam mangasındaki kişilerden Antonio Benavides adlı bir gönüllü, “O koca kafalının kafasına sıktım bir tane” diye böbürlenmiş sonradan…

Şimdilik, ozanın ‘Sessizlik, Son Türkü’ şiirinin dizelerini Cevat Çapan’ın Türkçesiyle mırıldanmayı yeğliyorum:
‘İşte iniyor gece.// Vuruyor ay ışınları/ akşamın örsüne.// İşte iniyor gece.// Giyinmiş ulu bir ağaç/ türkülerin sözlerini.// İşte iniyor gece.// Gelirsen beni görmeye/ rüzgârlı yollar boyunca.// İşte iniyor gece.// Bakacaksın ağlıyorum/ koca kavakların dibinde./ Esmerim oy/ koca kavakların dibinde…”[7]

Evet 18 Ağustos, XX. yüzyıl İspanyol şiirinin en büyük ozanı Federico García Lorca’nın ölüm yıldönümüdür.

Katledildiğinde 36 yaşındaydı Lorca. “Evet, cinayet Granada’da işlendi, şiir tarihinin en büyük cinayetlerinden biri. Ve kurban, insancıl bütün değerlerin, iyi-güzel-doğru bütün niteliklerin simgesi, olağanüstü bir ozan.
Bir görevlidir ozan, tarihsel ve toplumsal oluşumların, gerekliliklerin bulup seçtiği bir görevli. Kendi şiir tarihinden, kendi halkından süzüp damıttığı birtakım yaşamsal özleri yoğurup biçimleyerek kendi geleceğine ve insanın geleceğine taşımakla görevli. Bu güç, bu kutsal işin üstesinden gelebilenler her ülkede, her çağda parmakla gösterilecek kadar az yetişen seçkinlerdir. İşte Lorca da İspanyol dilinin, İspanyol şiirinin özel olarak yaratılmış seçkinlerinden biriydi.”[8]
İşte, “Yeşil seni seviyorum yeşil./ Yeşil rüzgâr./ Yeşil dallar” ya da “Deniz gülümsüyor uzaktan./ Dişleri köpükten, dudakları gök,” çarpıcı betimlemeleriyle García Lorca’nın ‘Cante Jondo’sundan ‘Şaşırtı’ şiiri:
“Ölmüş, sokakta kalakalmış,/ göğsünde bir hançer./ Kimse tanımıyor onu./ Nasıl da titriyor fener!/ Anacığım./ Nasıl da titriyor/ sokak feneri!/ Gün doğuyordu. Kimseler/ yansımadı sert havada/ açık kalmış gözlerine./ Ölmüş, sokakta kalakalmış,/ göğsünde bir hançer,/ hem de tanımıyor onu kimseler.”[9]

Evet A. Hicri İzgören, ‘Irmakları Olan Bir Yürek’in başlıklı yazısında işaret ettiği üzere, “Kendi mezar çukurunu kazdırdılar ve kurşuna dizdiler…
Ölüm fermanının çıkarılmasına gerekçe olarak, sivil muhafızlar için yazdığı şiir gösterilir:
“Karadır atları, kapkara/ nalları kapkara demir/ pelerinlerinde parıldar, mürekkep ve mum lekeleri/ hepsinin de kurşundan beyni/ yoldan aşağı çıkageldiler/ o çılgınlar, o gececiler/ boğdular geçtikleri yeri...”

Usta bir şairdi García Lorca… Pablo Neruda, “Lorca’yı İspanya’nın soluğunu kesmek için öldürdüler. Bu ölümün duruşmasında birbiriyle uzlaştırılamaz iki İspanya vardı: Korkunç çatal tırnaklı lanetli cinayetlerin zehirli İspanya’sı ve karşısındaki İspanya: Yaşama onuru ve ruhuyla gülen, sevginin, geleceğin parıltılı İspanya’sı... Lorca’nın İspanya’sı,” diyordu bir konuşmasında Onun için…

Arif Damar’ın deyişiyle: “Onu halk çok sevmişti. Şiirlerinde bir şairin bireysel duygularıyla bütün bir halkın duyguları birbirine karışır. İnce bir lirizm vardır. Acıyı, ölümü, aşkı ve İspanya’yı söyler. Hem yerel, hem de bir dünya şairidir O.” Bu yüzden yazdığı şiirler zamana ve yıllara dayanıklıdır.

Adnan Özer, Lorca’nın söylemini bir delikanlı duyarlığına benzetir: “...Lorca insanla şair arasında durur, şairlerin katlanılması zor bencillikleri, toplumsal yaşayış dışı tasarımları karşısında insana dönüktür. Bir uzlaştırıcıdır. Din, aşk, doğa, şiir sanatına ilişkin şair sırlarını paylaşmak ister okuyucuyla. Neruda bunu erkekçe yapar, Lorca’ysa narin bir delikanlı duyarlılığıyla. Bunu yaparken de tıpkı Nâzım Hikmet gibi kulağımızın hemen kapacağını da tutturur.”
Turgut Uyar’ın O’nun için yazdığı bir şiirde dediği gibi:
“Artık kat’iyen biliyoruz/ halk adına dökülen kan/ sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır, dişlerin arasında/ İspanya’da ve her yerde...”

* * * * *

Ve kendini “Sevdalınız komünisttir”, “Beni partim yarattı” diye tanımlayıp, “Ben yanmasam/ sen yanmasan/ nasıl çıkar/ karanlıklar aydınlığa,” gerçeğini hepimize anımsatan Nâzım Hikmet Ran’ın altı özenle çizilmesi gereken; “Göğsümde 15 yara var!/ Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!/ Kalbim yine çarpıyor,/ kalbim yine çarpacak!!!”
“1921/ Kanunisani 28/ Karadeniz/ Burjuvazi/ Biz/ Onbeş kasap çengelinde sallanan/ Onbeş kesik baş/ Onbeş arkadaş/ Yoldaş/ Bunların sen isimlerini aklında tutma/ fakat/ 28 Kanunisaniyi unutma…”
“Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz/ Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz/ Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını//
Bir çelik aynadır gözlerimiz,/ Onbeşler’in resmini/ görmek isteyenlere…” dizeleri olduğunu belirterek Onun şiirinde sosyalist mücadele ve isyanın rolünün; aşk ve hayat kadar kilit önemde olduğu görülmelidir.

Ayrıca Onun şiirinde -doğal olarak- doğanın önemli bir yeri var. Yani Nâzım Hikmet’in şiiri insanı toplumsallığı ve tarihselliği kadar içinde yaşadığı doğa bakımından ele alır. Bu noktada özellikle ağaç, hem birey olarak insanı simgeler hem de insanın doğayla ilişkisini ifade eder. Öyle ki öldükten sonra da ağaçlar, örneğin bir çınar ağacı insanın yanında durabilir. 8 Eylül 1958 tarihli şiir, güz başlarında güneyde yazılmış. Denize, kuma, güneşe, ağaca bulanan şair, ölümü de doğaya karışıp gitmek olarak görür: “Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara/ alışıyorum, gülüm/ iyice alışıyorum/ denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara/karışıp gitmenin zamanı geldi.”

Nâzım Hikmet’in şiirinde dünyanın ve insanlığın durumu kadar, evrende olası dünyalara ve insanlara yönelik ilgisi de dile gelir. Bu konuda özellikle ‘Kosmosun Kardeşliği Adına’ başlıklı şiiri akla gelebilir.

‘Yolculuk’ ve ‘Vera’ya’ başlıklı şiirlerinde şairin dünya ötesi insan ve kültürlere yönelik düşüncesi ve yaklaşımıyla karşılaşırız. Bir bakıma öteki dünyalardaki yaşam düşüncesi, şairin siyasal ütopyasıyla da şekillenir: “Yolcular füzelerden/ çoktan indi içimdeki yıldıza/ düşümde işittiğim dille konuşuyorlar/ komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok.”

Bir başka deyişle, ‘Davet’ şiirinde dile gelmiş olan hasretin gerçekleşmesine ilişkin bir umut ve inanç söz konusu. Kulluktan özgürlüğe geçilmesi, el kapılarının kapanması, yani büyük insanlığın insanca yaşamaya başlamasından bahsediliyor. Bu bağlamda Nâzım Hikmet’in siyasal tasarımını yalnızca yeryüzü bağlamında değil, enternasyonalist bir bağlamda işlediğini görürüz.
“alamanlar 18 yaşında bir kız astılar./ 18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır/ astılar onu.
moskova’dandı./ gençti, partizandı./ sevdi, anladı, inandı/ ve geçti harekete.../ /
boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun./ Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan/ ve hayata seslendi İNSAN:
‘- Kardeşler/ hoşça kalın./ Kardeşler/ kavga sonuna kadar./ Duyuyorum nal seslerini/ geliyor bizimkiler!’…” dizelerindeki üzere direncin ve teslim alınmazlığın yanında saf bağlayan Onun şiiri büyük insanlığın umudunu ve hasretini dile getirir.[10]

‘Neyi Bildirir Sayılar’ın da büyük insanlığa seslenen O, “Sayılar bebelerin kundakları/ sayılar tabutları şehirlerin/ öldürülmüş, öldürülebilecek olan/ sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir/ /
Yıl 1962/ 62 yılında iki avcı uçağını sofraya koysak/ çevirsek ete ekmeğe şaraba salataya/ 40 milyon adam doyasıya yer içer/ 40 milyon kediye de artar ekmekten etten/ kediler salata yemez şarap içmez/ kedileri ben kattım ziyafete/ 2 balistik füze yakıp kül eder 150 kitaplığı daha kurulmadan onlar/ 2 bombardıman uçağı 4 sağlık evini yükler yanına bombalarının/ /
62’de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 12 milyar dolar yılda/ 10 yılda 120 bin milyar/ yıldızların sayısına yakın mı bilmem/ 120 bin milyar yahut 150 milyon yapılmamış ev...” derken ve de hep eşitlikçi özgürlüğe mündemiç hasretlerinin altını çizerken; bunu da ‘Bütün Yolculuk Boyunca Hasret Ayrılmadı Benden’ başlıklı dizelerinde şöyle dillendirir:
“Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden/ gölgem gibi demiyorum/ çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da
Ellerim ayaklarım gibi de değil/ uykudayken yitirirsin elini ayağını/ ben hasreti uykuda da yitirmiyordum
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden/ açlıktı, susuzluktu demiyorum/ sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil/ giderilmesi imkânsız bir şey/ ne sevinç ne keder/ şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz/ içimdeydi dışımdaydı
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden/ zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan/ hasretten gayrı…”

Gerçekten de O hasretle kavrulur.
Örneğin 1954’te yakın dostu Zekeriya Sertel ile birlikte Varşova’ya gittiğinde, Chopin’in müze hâline getirilen evinde bir konser dinler. Konser çıkışı Sertel Chopin’in George Sand ile aşkından söz etmeye başlar. Ardından Polonyalılar için Chopin’in öneminden bahsederlerken, “Biliyorsun, Chopin’i hiç unutmadılar, onunla gurur duyuyorlardı. Paris’e bir heyet yolladılar. Kendisini yurda davet etmek istiyorlardı. Ona hediye olarak bir torba içinde vatan toprağı yollamışlardı," der Zekeriya Sertel.
Nâzım Hikmet bunları dinlerken derin düşüncelere dalıp, “Zekeriya” der, “Elbet bir gün bize de bir torba vatan toprağı getiren olur, değil mi?”[11]

* * * * *

Nâzım Hikmet’in dizeleri, aşk ve hayata dair hikâyesi olan bir şiirin (ve şairin) kalıcı olabileceğini kanıtlarken; “Hikâyesi olan şiirler yaşıyor,” Refik Durbaş’ın dediği gibi…

‘Hasretinden Prangalar Eskittim’in, ‘Otuz Üç Kurşun’un şairi, “Kalbim dinamit kuyusu” diye haykıran ve “Akşam erken iner/ mahpushaneye./ İner, yedi kol demiri,/ Yedi kapıya./ Birden, ağlamaklı olur bahçe/ Karşıda duvar dibinde./ Üç dal gece sefası,/ Üç kök hercai menekşe,” dizelerindeki yaşanmış içtenliğin ozanı Kürt komünisti Ahmed Arif de, hikâyesi olan bir TKP’liydi…

Hayatının bir hikâyesini kendisine anlattırırsak:
“Ankara’dan beni iki komiser, dört polis götürdü. Serçe kadar canım vardı. Boğazımda kanama vardı. Hastaydım. Ekmek çiğneyemez, yemek yiyemezdim. Zaten zayıf bir çocuktum, büsbütün zayıflamışım. İşte böyle bir günde götürdüler beni...

Trenle gidiyoruz. Kompartımanda bir teyze ile bir amca var. Amca galiba demiryolu emeklisi... Yanılmıyorsam kızlarına gidiyorlar. Bir de ben ve dört görevli... Polislerin kocaman tabancaları var, neredeyse dizlerine ulaşacak... Teyze ile konuşuyorlar. Polisler, ‘Koyun tüccarıyız, Erzurum’a gittik, hayvan aldık, İstanbul’da satacağız’ falan diyorlar. Teyze yutmadı tabii... Bu arada da psikolojik bir terör var. Polisin biri gazete okuyor, bir yandan da konuşuyor: ‘Adamın dişinin altına cereyan veriyorlar. Işıklı odaya bir girdi mi hâli dumandır.’

Ben hem polisi dinliyor, hem işkenceyi düşünüyorum. Aklıma Fontamara geliyor, Çan Kay Şek’i öldürmek için kendisini arabanın altına atan Çen geliyor. Çen de benim gibi bir felsefe öğrencisi... Kendimi onunla ölçüyorum. Ona göre benim durumum daha iyi...
Bu arada polisler horlamaya başladı. Bunun üzerine o teyze fısıltıyla bana sordu: ‘Oğlum nedir hâlin?’ Şimdi cevap olarak ne diyeyim? Siyasi desem olmaz, üniversite öğrencisi, o da olmaz... Eylemci desem, sosyalistim desem... Tutmayacak... O kadıncağıza bunlar ne ifade edecek?
Müthiş bir sıkıntı çektim 5-10 saniye... Birden ‘Sevdadır bu teyze’ deyiverdim. Nasıl aydınlandı kadıncağızın yüzü... Beni kucaklayıp öpmek istedi. Bir sevgili, bir anne gibiydi. Ömrümce böyle bir anneye, bir ablaya hasret kaldım.

Çıkınını açtı, para vermek istedi bana. Almadım. Cebimde de beş liram var. Keşke alsaydım, ama çok utandım. O da garip...”[12]
Tam da bunun için yazabilmiştir ‘Terketmedi Sevdan Beni’yi Ahmed Arif…

Ya da ‘Telgrafhane’de, “Uyuyamayacaksın/ Memleketin hâli/ Seni seslerle uyandıracak/ Oturup yazacaksın
Çünkü sen/ Artık o sen değilsin/ Sen şimdi/ Issız bir telgrafhane gibisin/ Durmadan sesler alacak/ Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın/ Düzelmeden memleketin hâli/ Düzelmeden dünyanın hâli/ Gözüne uyku giremez ki
Uyuyamayacak/ Bir sis çanı gibi gecenin içinden/ Ta gün ışıyıncaya kadar/ Vakur, metin, sade/ Çalacaksın,” dizeleriyle Melih Cevdet Anday…

Sennur Sezer’in ifadesiyle, Onu uzun süre düşüncenin şiirdeki payı yüzünden edebiyat dünyamız umursamadı (ilk şiir ödülü 1976) Ceza kanunu maddeleri ve mahkemelerse hep ciddiye aldı: 1956 yılında yayımlanan Yan yana kitabı Ceza Yasası’nın 142. maddesine aykırı görülerek toplandı: “Bu gürül gürül otların yanı başında/ağacın gölgesine değdi değecek/ Tam şeftalinin kokusu başlarken/ Öpüşmeye kıl kadar bitişik/ Akarsuyun burnunun dibinde // Bu zulüm, bu haksızlık, bu işkence”.
Mahkemede beraat etti. Yıllar sonra yargılanan şiirlerinden söz ettiğimizde, beraatını, şiirin zaferi olarak niteleyecekti. Bir şiirin ne söylediği kadar nasıl söylediğine dikkat etmek zorundaydık. Çünkü gerçek şiir suçlanamazdı. Suçlansa bile sonuçta kazanırdı. Şiir mahkûm edilemezdi.
Bir şair “Bu akşam da gönlümüzce bitmediyse gün/ Suçun yarısı bizim yarısı günün” mü demeli yoksa “Bu akşam da gönlümüzce bitmediyse gün/ Demek tümü omuzlarımızda yükün” mü? Anday bu iki yargıyı ardı ardına söyleyebilirdi.

Türkiye’de hemen herkes “tel örgünün deliğinde buluşan parmakları” onun dizeleriyle tanıdı. Bir çift güvercinin havalanmasıyla, karanfillerin yanık yanık kokuşuyla idama giden insanların gecelerini hatırlamayı, hapishaneleri düşünmeyi onunla öğrendik. Barışı kısacık özetlemeyi de “Selamını kurda kuşa ilettim/Almayana darılmadım ettim/ Bir elmayı kırk kişiye pay ettim”.
Melih Cevdet Anday’ın şiirleri bir film kadar aydınlık insan görünümleri yansıtır. Karacaoğlan’dan Troya’ya öyküler, maden ocağındaki göçükten gelinlik kızın ölümüne acılar. Ama benim gözdem onun barışı anlatışıdır: “ O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör/ Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör/ Seyreyle gülü bülbülü/ Çifter çifter aylar gökyüzünde/ Her gece ayın on dördü”

Bu ışıl ışıl dünyada çocukların uçak seslerinden korktukları günleri anımsamasını istemez: “Kuşlar geçecek damların üstünden/ Kuşlar konacak dallara/ Kanat seslerini duyup uyanırlarsa/ Gene kuşlarla uyusun çocuklar/ Olanı biteni anlatma.”
Onun “barış” diye anlattığı yeni bir çağdır. “Yeni bir gün başlıyor demek/ Yeryüzünde korkusuz yaşamak/ İki milyar kişiye bir dünya/ İki milyar kişiye iki milyar ekmek”
Melih Cevdet Anday, insanlığın barışı özlerken, eşitliği özgürlüğü de gözden kaçırmaz. Köroğlu’nun Pir Sultan Abdal’ın adını anar: “Yazık olur bu düş yarı kalırsa/ Barış günü insan hakkı yenirse/ Köroğlu’nun sözü dinlenmelidir/ Sivas ilinin Banaz köyünden Pir Sultan Abdal dirilmelidir/ Ah günüm yetse görmeye seni/ Seni övmeye gücüm yetse/ Barış çağı altın çağ/ Son ozanı ben olayım bu özlemin/ Bu özlem bitse”.
Melih Cevdet Anday görmedi barışın geldiğini, göremedi. Onun bıraktığı yerden bu özlemi söylemeyi sürdürüyoruz Onun dizeleriyle: “O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör/ Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör/ Seyreyle deli ozanı/ Baştan başa sevda, baştan başa tutku/ Dili baldan tatlı”![13]

* * * * *

Sonra “Ne zormuş yonca yolması/ Bizim memlekette adam olması,” dizelerinin Can (Yücel) Babası…
“Açıldı nefesim, fikrim, canevim/ Hayatta ben en çok babamı sevdim.”
“Bahar mıdır bizi bu hâle getiren?/ Galiba./ Ben her bahar aşık olmam ama/ Her bahar gitmek isterim./ Gittiğim olmadı hiç./ Ama olsun… istemek de güzel”
 “Yalnızlığım benim sidikli kontesim/ Ne kadar rezil olursak o kadar iyi./ / Yalnızlığım benim süpürge saçlım/ Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi”…
“Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”...
“Köpek, mülkün sahibi değil köpeğidir”...
“Bayram nedir ki dedim kendi kendime/ Bayram bir ömürdür ben gibi bir deliye”…
“Her şey bozuk/ yine de bozuk para yok”...
"Türkiye’de en çok basılan kitap/ Ne Yaşar/ Ne Aziz/ Ne Kur’an-ı Kerim/ Türkiye’de en çok basılan eser/Sansürdür kardeşim, sansür!”
“Cümlemiz cümle değildir,/ Çoğumuz bir kelime bile etmez,/ Ümmîdirler kendileri,/ Bakmayın aydından saydıklarına!”
“öyle keyifli yazıyorum ki/ bu adamlar hem üniversitede var/ hem gastede yazar/ hem de bozarlar/ asaf savaş sakat/ ve belgeli murat/ bu murat belgeli murat/ çok ingilizce bilir/ ama hel’sinkiyle güvey girer/ bu özel üniversite randevucuları/ aydın doğan solcuları/ dünyaya birşey öğreteceklerini sanırlar/ ekonomi ekonomi diye/ kendilerini unuttukları gibi/ bizleri de unuturlar/ / adları lazım değil esasında/ kendileri lazımlık” dizeleriyle müsemma O…

Aslı sorulursa “Argo ve küfür bir arınma işlemidir Can Yücel’de. Kötülüğe, kötü düzene karşı aşılanmak için kutsal’ı delik deşik eder.”
Hatırlanacağı üzere Can Yücel, 12 Eylül günlerinde, siyaseten değil, “genel ahlâka aykırı davranışla” yargılanır; Türkçedeki bir kelime nedeniyle... (“Türkçede göte göt denir” dediği için!)
“Yücel’in şiirindeki küfür ve argo dili, rezaleti savunma durumu ve ironik bakış, viktoryen kültürüne karşı ortaya çıkar. Can Yücel’in şiirinde konuşan anlatıcı-ben için dünyaya başkaldıran özne de denmiştir.”[14]
Onu şiiri, egemenin suratına indirilmiş bir şamardır; bir isyan ateşi; bir başkaldırı çağrısı; bir hücum borusudur…

Nihayetinde “Şiir bize yangın yerlerini anlatır. Ruhlarımızın anlam veremediği fırtınaları, kaçtığımız delikleri, mazeretlerimizi, geciktirdiğimiz fasılları, düşüşlerimizi, kalkışlarımızı, yenilişlerimizi, zavallılığımızı, erdemlerimizi, budalalıklarımızı. Şairlerin mezarlarını parçaladığınız zaman bütün bunları yok sayıyor, umursamıyorsunuz demektir. Kısaca insanlığınızı, kendinizi yok sayıyorsunuz demektir bu,” Müge İplikçi’nin işaret ettiği üzere…
Tam da bunun için saldırdılar Can Babanın mezarına; eşi Güler Yücel’ın, “Can’ının yandığına eminim” dediği üzere…
AKP İlçe Başkanı’nın “Biz kimsenin içkisiyle uğraşacak değiliz ama milletimizin inançlarına, geleneklerine, manevi duygularına küfretmeye, hakaret etmeye kalkışmalarına da sessiz kalacak değiliz” demeci patlatması ardından, ellerinde baltalarıyla geldiler…
Mehmet Aksoy’un, “İçindeki çocuğu daima canlı tutan bir adamdı Can Yücel.” “Şimdi Can Yücel mezarında bile dik duruyor, bize o güzelim basbariton sesiyle şiirler söylüyor. Haklılığın, doğruluğun, umudun, sevginin, özgür düşüncenin sesi o”…
Doğan Hızlan’ın, “Ben buna barbarlık diyorum ve şaire saygıdan öte ölüye saygı diye bir durum söz konusu ise yapılan daha vahim ve daha büyük bir ayıptır”
Sunay Akın’ın, “Bu, bir sanat eserine, sanatçıya saldırıdır. Ha Sivas’ta şairleri yakmışsınız, ha bir şairin mezar taşını kırmışsınız, aynı şey”…
TYS’nin, “Sevgili Can Yücel, cennet onlarındır, cehennem senin. Hep onun zehir zemberek aleviyle yazdın. O cehennemin ateşidir onların cennetlerini de ışıtan. Senin toprağın, senin cennetin yeryüzü şairlerinin uçsuz bucaksız yürekleridir. O toprağı hiç kimse yağmalayamaz. Sen güzel uyu, barbarları biz bekleriz”… dediği bir saldırıya kaldı bizim Can Baba…
Ama unuttukları bir şey var: Can Babanın şiiri baş eğmezliğin, teslim alınamazlığın can damarıdır, tahammülü olmayanlara inat, dik durmayı, vazgeçmemeyi ve diklenmeyi öğretir hâlâ insan(lar)a…

* * * * *

Evet nihayetinde bizim şiirimiz “Gün doğmadan./ daha bembeyazken çıkacaksın yola/ Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;/ Sevineceksin./ Ağları silkeledikçe /Deniz gelecek eline pul pul”// Heeeey!/ Ne duruyorsun be, at kendini denize;/ Geride bekleyenin varmış, aldırma;/ Görmüyor musun, her yanda hürriyet;/ Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;/ Git gidebildiğin yere,” der Orhan Veli gibi ‘Hürriyete Doğru’sunda…

Sonra ekler Arif Damar’la, “Anadolu’yu sevmek cesaret ister/ Adım başında yoksulluk/ Adım başında keder/ ve kelepçe/ Adım başında”

‘Bir Ağıt’ında A. Kadir’le, “Kim demiş ölüm var diye bize/ Kardeş kardeş atan bu yürek bizim/ Bize ölüm yok/ Bize ölüm yok/ Bu yürek hiç durmayacak/ Bu yürek hiç susmayacak/ Ve doruklarda açan/ Bu kırmızı gül hiç solmayacak”

“Vedalık’ında Nikolay Vaptsarov’un, “Bazen ziyaret edeceğim düşlerini/ davetsiz konuk gibi, hiç istenmeyen./ Dışarda yol ortasında bırakma beni/ kapını sürgüleme, lütfen”

Sevdadır’ında, “Göğü kucaklayıp getirdim sana/ kokla/ açılırsın”… ‘Aşkla Sana’ da, "alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü/ kanla yıkayan dostum/ senin/ uyurken dudağında gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun/ şimdi dingin gövdende/ uğultuyla büyüyen sessizlik/ birgün benim elimde/ patlamaya sabırsız mavzer olsun/ / başını omzuma yasla/ göğsümde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun,” diye Arkadaş Zekai Özger’le birlikte…

TEMEL DEMİRER
N O T L A R
[1]18 Eylül 2011 tarihinde ‘II. İstanbul Tavır Kültür Sanat Festivali’nin, “Toplumcu Gerçekçi Şiirin Günümüzdeki Önemi ve Genç Şairlerle Sohbet” oturumunda yapılan konuşma… İnsancıl Dergisi, No:259, Şubat 2012…
[2]Rainer Maria Rilke.
[3]Ahmet İnam, “Şiir Üstüne Birkaç Tüttürme”, Akşam, 7 Ağustos 2011, s.10.
[4]Turgay Fişekçi, “Ozanlar Arasında”, Cumhuriyet, 10 Ağustos 2011, s.15.
[5]İ. Gürşen Kafkas, “Şiirde, Düşüncede Yenileşme ve Tevfik Fikret”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2011, s.14.
[6]Yaşar Atan, “Şiirlerde Şahlanan Özgürlük”, Evrensel Hayat, 7 Ağustos 2011, s.6.
[7]Celâl Üster, “Hayır, Asla Bulamadılar Beni...”, Cumhuriyet, No:1119, 28 Temmuz 2011, s.6.
[8]Sait Maden, “Cinayet Granada’da İşlendi”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2011, s.14.
[9]Federico García Lorca, Bütün Şiirler, çev: Sait Maden, Çekirdek Yay.
[10]Mustafa Günay, “Şair, Büyük İnsanlığa Sesleniyor Hâlâ”, Cumhuriyet Kitap, No:1100, 17 Mart 2011, s.18-19.
[11]Hıfzı Topuz, Hava Kurşun Gibi Ağır - Nâzım Hikmet’in Romanı, Remzi Kitabevi, 2011.
[12]Refik Durbaş, Kalbim Dinamit Kuyusu, Cumhuriyet Kitapları.
[13]Sennur Sezer, “Melih Cevdet’i Özlüyorum”, Evrensel Hayat, 4 Eylül 2011, s.5.
[14]Yücel Kayıran, “Viktoryen Kültürüne Başkaldırı”, Radikal Kitap, Yıl:10, No:545, 26 Ağustos 2011, s.4-5.