Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Kasım 2012 Çarşamba

TEMEL DEMİRER- Cehennem, Sanatın Olmadığı Yerdir!




CEHENNEM, 
SANATIN OLMADIĞI YERDİR![1]





“İnsanda derin,
zengin iki tarla var.
Biri Sanat’tır,
sevgi öteki.”[2]

“Sanat ve Barış” eksenli konuşmama; Urla’nın karşı yakasındaki bir hemşerimizi, Yorgo Seferis’i saygıyla anarak başlayayım…

Çağan Irmak’ın boğazımıza düğümlenerek izlediğimiz ‘Dedemin İnsanları’ filmindeki komşularımızdan birisidir; bizdendir; Anadolu’ludur Seferis…

Asıl adı, Giorgios Stylianou Seferiades’di… 13 Mart 1900’de Urla’da doğdu. Yaşamının ilk on dört yılını Urla’nın İskele mahallesinde geçirdi. Yani kadim Urlalılardandı; genellikle ölüm ve yabancılaşma konularında yazardı.

Yapıtları arasında ‘Dönemeç’, ‘Sarnıç’, ‘Ardıç Kuşu’, ‘Seyir Defteri’ zikredilmeden geçilmemesi gerekenlerdendir...

1963’de Nobel edebiyat ödülü aldı.

Şiirlerinde mitolojik öğeleri kullanırdı. Doğup büyüdüğü yerle ilgili yazdıkları, gerçekten okunmaya değer…

20 Eylül 1971’de Atina’da kaybettiğimiz O; her gerçek sanatçı gibi, halkların kardeşliğini ve barışı savunurdu…

“Barış İçin Sanat; Irkçılığa Hayır!” alt başlıklı konuşmama onu (ve elbette benzerlerini) selamlayarak başlayayım…

Rengi, dili, dini, ırkı, patronu, vatanı, önyargıları, ötekisi yoktur sanatın ve olamaz da…

Sanatı sanat yapan rengi, dili, dini, ırkı, patronu, vatanı, önyargıları, ötekisi olmayan enternasyonalist, evrensel karakteridir…

Sanat, savaşa, önyargılara, haksızlıklara karşı çıktı hep; tıpkı Chaz Bufe’nin uyarısındaki üzere: “Geleneksel Değerler; milletimizi çimento gibi birbirine bağlayan değerler; bilinmeyene karşı duyulan korku; dine inanmayanlara karşı duyulan nefret; anti-entelektüellik; ırkçılık; cinsiyetçilik; eşcinsel düşmanlığı; cinsel bastırma; insan vücudundan iğrenme ve korkma; kendini ahlâklı zannedenlerin iğrenç cinsellik takıntısı; acının sadistçe eziyetinden zevk alma; bir cehalet-iyidir, akıl-değil-iman felsefesi; imanı gerçeklere tercih etme, çoğunluğun zorbalığına körü körüne inanma; sansür; enayilik; hükümeti düşünmeden destekleme, özellikle de savaş zamanlarında; katliama sevinmek; güçlü liderleri koyun gibi özlemek; yılışıklık; çevreye ve başkalarına ne zarar gelirse gelsin 1 kuruş para kazanma isteği; üstlere karşı dalkavukluk; astlara karşı kabadayılık; dar din -ahlâkından- bir santim sapan herkese karşı anlayışsız yaklaşım; -ahlâksız- olana acı çektirme isteği; ve şiddeti, baskıyı, işkenceyi, hapsi ve idamı kullanarak onları -ahlâklı- yapma isteği. Eğer bu geleneksel değerlerimiz olmasaydı, insanlık daha iyi yerlerde olabilirdi…”

Seferis’in kentinde, evrensel sanatın, doğası gereği barışa mündemiç olduğundan söz ederken, ne yazık ki; savaşın, yoksulluğun, militarist sermaye birikiminin, milliyetçi çılgınlığın, ırkçılığın kapitalizm damgalı yerküresinde yaşatıldığımızdan da söz etmek, bunu “es” geçmemek durumundayım…

Çünkü “Kapitalizm, ücretli emek sömürüsüne dayanan, yegâne ereği kâr etmek ve kârı artırmak olan, canlı olan her şeyi ölü nesnelere, metalara dönüştüren, kullanım değerinin yerini değişim değerinin aldığı, var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için sürekli büyümek zorunda olan, toplumun temel üretici güçlerinin ve yaşam araçlarının dar bir sermaye sınıfının elinde olduğu, her türlü ahlâki değere yabancılaşmış [ahlâk dışı değil, ahlâksız], parasal ve maddi olan, hesaplanabilir-ölçülebilir olan dışında hiçbir insani değere itibar etmeyen, eşyanın onu üreten insandan daha değerli sayıldığı, ekonomik olanın, politik, sosyal ve kültürel olanın önüne geçtiği, araçlarla amaçların ters-yüz olduğu, öküzün arabanın arkasına koşulduğu… tuhaf bir uygarlıktır,”[3]diye tarif edilmesi mümkün olan bir çürümenin ortasındayız…

Bu vahşet deryasında insan(lık)a ait olan ender şeylerden birisi hâlâ sanattır…

SANATIN SAFI: SAVAŞ KARŞI BARIŞTIR!

Sanat, savaşın dünyasında barış safındadır…

Sanat Napolyon’un, “Savaşı zenginler çıkarır, fakirler ölür,” sözüyle; Pierre Proudhon’un, “Savaş ilanlarının gerisinde ekonomik nedenler yatar,” saptamasının işaret ettiği gerçeğin farkında olduğu için savaşın karşısında; barışın safındadır…

Hem de Mark Twain’in, “Savaş Duası”ndaki ironisinin acılarını iliklerine dek duyarak:
“Ey Yüce Tanrımız, bombalarımızla onların askerlerini kana bulayıp lime lime etmemize yardım et; güler yüzlü ovalarını kahraman ölülerinin solgun yığınıyla kaplamamıza yardım et; silahların sesini yaralıların iniltileriyle boğmamıza yardım et; bir ateş fırtınasıyla o mütevazı evlerini yerle bir etmemize yardım et; yılmaz dullarının yüreklerini çaresiz bir acıyla kavurmamıza yardım et; onların küçük çocuklarıyla birlikte perişan topraklarda harabeler arasında kimsesiz, aç, susuz, paçavralar içinde orta yerde yuvasız kalıvermelerine yardım et; yazın yakıp kavuran sıcağının, kışın buza kesen rüzgârlarının yardımıyla umudunu yitirmiş, acıdan bitap düşmüş, sana bir mezarın huzuru için yalvarsınlar ve sana tapan bizim adımıza onları reddet; umutlarını havaya uçur, hayatlarını karart, bu acı yolculuklarını uzat, adımlarını ağırlaştır, yollarını onların gözyaşlarıyla sula, bembeyaz karı yaralı ayaklarının kanıyla lekele! Sevginin ve merhametin kaynağına, ıstırap çekenlerin yegâne dostu ve sığınağına yakarıyor, aciz ve nadim yüreklerimizle aman diliyoruz. Dualarımızı kabul et, Yüce Tanrı, kabul et ki bütün methüsenalar, zafer ve şeref sonsuza dek senin olsun. Amin…”

Evet, evet sanat; Goya’nın, İspanyolların Fransız Ordusu tarafından kurşuna dizildiği -“Savaşın Felaketleri Serisi”ndeki- ‘Haklı mı Haksız mı?’ adlı gravüründe; Picasso’nun ‘Guernica’sında; Nâzım Hikmet’in “Çocuklar şeker de yiyebilsin” dizelerinde somutlandığı üzere, barıştan yanadır…

Çünkü sanat; insan(lık)ın başkaldıran insan yanıdır; vicdanı ve yüreği daima ezilenlerle çarpan ahlâkıdır!

Kolay mı? Çağlar boyu hiç ıslah olmayan sanat, sarayda da, kilisede de, köy meydanında da, her yerde hep egemene muhalif, kızdıran, eğiten, yol gösteren özellikleriyle insan(lık)tan yana oldu…

Gün geldi politik bir eylem olarak sorular sordu, yanıtlar üretti, hep gerçek hayat içinde oldu.

Asla satılmadı; satın alınamadı… Alınıp-satılan ise sanat olmadı; olamadı! Siz bakmayın Sinan Çetin’in, “Sanat kâr için, kâr benim için, sanat benim için…”[4]utanmazlığını sanatkârlık olarak sunmaya kalkışan aymazlığına… Ya da Cem Erciyes’in, “Sanatta parayı veren içeriği de belirler mi?” sorusuna Fehmi Koru’nun, “Sonuçta ‘parayı basan kararı da verir’ gerçekliği önemli,” densiz yanıtına…

Paranın egemenliğine teslim olan sıradanlık ve biat sanat değildir; olamaz da… “Parayı veren düdüğü çalar mı” meselesine gelince. Çalar tabii ama çaldığı sadece düdük olur, ama asla sanat ol(a)maz!

Bunlar böyle olsa da V. İ. Lenin’in, “Özel mülkiyetin temel olduğu bir toplumda, sanatçı pazara göre yapıt üretir, müşterilere ihtiyacı vardır,” uyarısını görmezden gelemeyiz…

Tıpkı Alfredo Baeza’nın, ‘Noviembre’ filminde haykırışı gibi: “Zavallı sanatım! Sanat artık yok! Artık sadece, sanat ticareti, sanat borsası, ya da sanatı teşvik ticareti olacak! Bir başka banka hesabı daha, sayıları toplama sanatı. Ama biz buna alet olmayacağız! Çünkü bizler özgürüz! Bizler, sanatın kalpleri değiştirebileceğine inanıyoruz… Ve onlara güç verebileceğine… Sanat, insanlara yaşadıklarını hissettirebilir. Sanat, erkek ve kadının ruhuna erişebilir. Sanat, topluma şuur getirir. Bizleri daha iyi birer birey yapar. Sanat, evrensel olabilir. Sınırsız, her türlü dinden ve ırktan bağımsız. Sanat, bir silah olabilir. Ama bir dekor asla!”

Evet sanat “dekor” olmadığı için savaş yanlılarının, egemenlerin baskı ve saldırısı altındadır…

Bunlar böyleyken; gelin sanatı, nasıl bir yerkürede konuştuğumuza ilişkin acı(klı) gerçekleri de anımsayalım/ anımsatalım…

SAVAŞ VE YOKSULLUK DÜNYASI

Sürdürülemez kapitalizmin vahşet, dehşet dünyasındayız!

‘Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2010 verilerine göre, 100 büyük silah üreticisinin toplam satışı 411 milyar doları ulaştı. Bu rakam on yılda silah ticaret hacminin yüzde 60 büyüdüğünü gösteriyor.

SIPRI’nin silah üreticisi şirketler sıralamasına göre, satış rakamlarında geçmiş yıllarda olduğu gibi Amerikan Lockheed şirketi 35 milyar 700 milyon dolarlık cirosuyla gene birinci sırada yer alıyor.

İkinci sırada ise 32 milyar 900 milyon dolarlık cirosuyla, İsveç’ten Bofors ve Hagglund şirketlerinin de içinde yer aldığı İngiliz BAE Systems geliyor. Üçüncü sıradaki şirket ise 31 milyar 400 milyon dolarlık cirosuyla Amerikan Boeing şirketi.

En büyük 10 silah satıcısı ülke: 1. ABD; 2. Rusya; 3. Almanya; 4. Çin; 5. İngiltere; 6. Fransa; 7. İsveç; 8. İtalya; 9. İspanya; 10. Hollanda... Dünya silah pazarında en büyük paya sahip olan şirketler de Amerikan. SIPRI’nin listesine göre silah ticaretini elinde tutan 100 şirketten 44’ü Amerikalı ve bunlar toplam silah ticaretinin yüzde 60’nı elinde tutuyor. Ülke nüfusuna oranla en büyük satıcılar listesi: 1. İsveç; 2. İsrail; 3. Rusya; 4. Hollanda; 5. Norveç; 6. Almanya; 7. ABD; 8. İsviçre; 9. İngiltere; 10. Ürdün.

Avrupa’dan Havacılık ve Uzay Ajansı EADS 16 milyar 400 milyon dolarlık cirosuyla kıtada birinci, 100 şirket arasında ise yedinci sırada. Silah dışsatımını elinde tutan 100 büyük şirket içinde Rusya’dan da sekiz şirket bulunuyor.

Avrupalı şirketler arasında yavaş da olsa satışını sürekli artıran şirketlerden biri de İsveç’ten Saab. 2009’da 2.6 milyar dolarlık sayışla 31. sırada yer alan Saab 2010’da 2.8 milyar dolarlık cirosuyla 28. sıraya yükseldi.

Bu arada ülke nüfusuna göre silah satışında İsveç’in birinci olması da dikkat çekicidir.

SIPRI’nin silah transferiyle ilgili raporu, 2007-2011 kesitindeki silah alımında ilk beşin Asya ülkeleri olduğunu ortaya koyarken; aynı yıllar arasında uluslararası silah piyasasının hacmi yüzde 24 büyüdü.

Bunlara eklenmesi gereken; Türkiye’nin askeri harcamalarının 2008’de 16 milyar 767 milyon dolarken bu rakam 2011’de 18 milyar 687 milyon dolara yükselmesi… Türkiye’nin askeri harcamaları 2002’de 21 milyar 202 milyon dolarla rekor kırmıştı. 2005’te 16 milyar 537 milyon dolara kadar düşen askeri harcamalar yeniden yükselişe geçti. SIPRI raporuna göre 1988’de gayri safi milli hasılanın yüzde 2.9’u askeri harcamalara giderken, bu oran 1997’de yüzde 4.1’e kadar yükseldi. 2002’de yüzde 3.9’a düşen askeri harcamaların payı, 2010’da yüzde 2.4’e geriledi. Türk Lirası cinsinden ise harcamaların sürekli artması dikkat çekiyor. 2002’de 13 milyon 641 bin TL olan savunma harcamaları 2011’de 29 milyon 934 bin TL’ye ulaşmış durumda…

Böylesine, tepeden tırnağa silahlanan dünyada yoksulluk da, müthiş bir hızla büyümektedir…

Hızla birkaç veri sıralayayım: Batı ve merkez Afrika ülkelerinde 10 milyon insan ölümle karşı karşıya. BM’ye göre 8 Afrika ülkesinde 1 milyonu çocuk tam 10 milyon insan tehlike altında!

‘Rusya Federal İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, 145 milyonluk ülkede yoksulluk sınırı altında yaşayanların oranı yüzde 12.8’e, yani 18.1 milyona ulaştı!

Dünyada, hâlen 1.6 milyardan fazla insanın hiç elektrik kullanmadığı hesaplanıyor. ‘Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre, Hindistan’ın nüfusunun yüzde 25’ini oluşturan 288.8 milyon kişi elektriksiz yaşıyor. Bangladeş’in nüfusunun yüzde 59’u (95.7 milyon kişi), Endonezya’nın nüfusunun yüzde 36’sı (81.8 milyon kişi), Nijerya’nın nüfusunun yüzde 49’u (76.4 milyon kişi), Habeşistan’ın nüfusunun yüzde 83’ü (68.7 milyon kişi) elektrik kullanamıyor!

Verili tabloda ırkçı ötekileştirmenin önemli iki silahının, iki temel ayağının da “milliyet” ile “dini aidiyet” olduğunu eklemeden geçmeyelim! Militarist birikimin, askeri harcamaların tırmandırıldığı ve milliyetçi çılgınlığın körüklendiği tabloda Türk(iye) toplumuna göz atarsak…

TIRMAN(DIRIL)AN ASKERİ HARCAMALAR, MİLLİYETÇİ ÇILGINLIK!

Öncelikle milliyetçiliğin, egemen sınıfların çıkarlarını bütün toplumun çıkarları olarak göstermesini sağlayan bir örtü olduğunun altını çizmek gerek...

“Milli çıkar”, “milli birlik” söylemleri, toplum içinde farklı çıkarlara sahip sınıflar olduğunu gizler. Cumhuriyetin kuruluş sürecinin en gözde sloganı “sınıfsız, zümresiz kaynaşmış bir kitleyiz” idi. Üstelik bu slogan sadece cumhuriyet burjuvazisinin çıkarlarını bütün halkın çıkarı gibi göstermekle kalmıyor, ötekileştirilenlerin, Kürtlerin inkârına dayanıyordu.

Bugün bir yandan dünyanın en zenginleri listesine giren milyar dolarlık burjuvalarımız ve günde bir doları dahi bulamayan, açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insanımız var. Ama yine de milliyetçi söylem ve politikalar hem Kürt sorunu üzerinden, hem de son zamanlarda yine gündeme oturan Suriye ya da Kıbrıs meselesi örneğinde olduğu gibi komşularla sorunlar üzerinden ülkeyi yönetenlerin egemenliklerini sürdürmelerinin temel araçlarından biri olmayı sürdürüyorken; asılsız “düşmanlıklar” ile askeri harcamalar tırmandırılıyor…

Nurhan Yentürk’ün hazırladığı “Askeri ve İç Güvenlik Harcamalarını İzleme Kılavuzu”nda yer alan bu bilgi, Türkiye’nin askeri harcamalarının somut göstergesi…

Çalışmaya göre, 1990’lardan itibaren Türkiye’de askeri harcamalar önce ciddi bir artış gösterdi. 2000’lerin başında GSYH’nin yüzde 4’üne ulaştı. 20 yılın tepe noktasıydı bu… Son artış 2009’da gerçekleşti…2010’da askeri harcamaların GSYH’nın yüzde 2.5’ini oluşturuyordu. Araştırmada, askeri harcamalardan ayrı olarak, iç güvenlik harcamaları da GSYH’nin yüzde 1.2’sine ulaşıyor. Türkiye’nin askeri ve iç güvenlik harcamaları toplamının 2010’da milli gelirin yüzde 3.7’sine denk olduğu sonucu ortaya çıkıyordu. Sınır tanımayan silahlanmaya koşut olarak, asılsız “düşmanlık”lar ve ötekileştirilmelerle körüklenen milliyetçi, zenofobik çılgınlık da öne çıkıyor…

Bilinir zenofobi (xenophobia), Yunanca “xenos” (yabancı) ve “phobos” (korku) sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş, “yabancı korkusu/ nefreti” anlamında kullanılan bir sözcüktür. Prof. Dr. Bengi Semerci’ye göre “gerçekçi olmayan bir korku ile bir başka dine, kültüre, etnik kökene sahip olanlara karşı oluşan düşünce ve davranışları anlatır. Hedef alınanlara ilişkin korku genellikle gerçekçi olmadığı gibi birtakım varsayımlarla, yanlış inançlarla ilişkilidir. Aynı zamanda kendi kültürünü, ırkını, dinini üstün görmeyle de bağlantılıdır” ve coğrafyamızda da şu kareleri öne çıkarmaktadır:

i) Mersin’in Arslanköy Beldesi’nde, Türk kökenli dünürlerinin düğününe davet edilen Kürt aileler, Kürtçe konuştukları için saldırıya uğradı… “Burası Arslanköy’dür, burada Kürtçe konuşamazsınız,” diyerek öldüresiye dövülenlerin 1’i ağır 11 yaralandı...[5]
ii) 12 Mart 2012’de Kütahya’nın Emet ilçesinde Kürt işçilerle ilçede oturan bir genç arasında sokaktaki “omuz atma” tartışması, Kürtlere yönelik saldırılara neden oldu.[6]
iii) Sarıyer’de oturan Ermeni kökenli E.A. Taksim’deki Hocalı katliamını protesto etmek amacıyla düzenlenen miting sonrasında avukat komşusu tarafından tehdide maruz kaldığını açıkladı ve önceden de “.. ‘Taşnak kırıntısı’, ‘Ermeni ajanı’, ‘Senin sonun darağacı’, ‘Erivan’a git’ gibi tehditlere maruz kaldığı”nı söyledi...[7]

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’nin Abdi İpekçi’deki Kutlu Doğum Haftası etkinliğindeki konuşmasında, “İmam Hatip’ler, bu ülkenin ve bu milletin gözbebeği olacaktır,” diyerek “dindar ve kindar bir nesil” çığırtkanlığına soyunduğu koordinatlarda bunlar tesadüf değil!

Türkiye’de insan(lık)a ait her şey savaş yanlılarının, egemenlerin baskı ve saldırısı altındadır…

Sorunla ilgili olarak İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in bir süre önce yaptığı o malum ve meş’um konuşma geliyor aklıma…

Hatırlanacağı üzere İçişleri Bakanı bazı sanatçıları; “terörün arka bahçesi” olarak tanımlamış, “Şiirle, resimle, sanatla da teröre destek olunabilir” demişti ve ondan sonra yapılan operasyonlar sanatçıları da kapsar duruma gelmişti.

Mevcut iktidar, baskı oluşturarak ve tüm kurumlarda, tam bir hâkimiyet sağlayarak toplumu kendi ideolojisi doğrultusunda dönüştürme ve yeniden biçimlendirme peşinde.

Gözaltı ve tutuklamalarla oluşturmaya çalıştığı baskı ve korku cenderesiyle her alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da sansür ve otosansürün yaygınlaşmasını amaçlıyor.

“Bu ülkede sanata, düşünceye ve ifade özgürlüğüne pranga vurma girişimleri hiç eksik olmadı zaten. Türkiye tarihi itibariyle sanatla, yazarla, düşünürle hep sorun yaşamış bir ülke oldu. Bu alanda devlet geleneği olarak sicili hayli kabarık olan Türkiye’de bugün otoriterleşme yönündeki reflekslerin daha fazla ortaya çıktığı bir süreç yaşanıyor. Bu durum yaşamın her alanına yansıyor. (…)

Sanat, etkileyici ve dönüştürücü bir işleve sahiptir. İnsanın davranışlarına ve eylemlerine yansır. Bu durum bile toplumun gelişmesini istemeyenler için düşünceyi kısıtlamaya, sanatı düşman görmeye yeterli bir sebeptir. Mevcut sistemin meşruluğunu benimsetmek ve onu sürekli kılmak için ülke içindeki tüm bilgi alışveriş ve kitle iletişimini de elinde tutma ve denetimi altına almayı istiyor. Böylelikle tek tip düşünen her sunulanı kabullenen, her türlü yalan-yanlış bilgiyle manipüle edilmiş insanlar yetiştirmeyi amaçlıyor. Bunu açıkça, açık yüreklilikle söyleyemedikleri, ortaya koyamadıkları için, kendilerini değil de devleti korumaya çalıştıklarını ileri sürerler, ‘devlet elden gidiyor’ diye felaket tellallığı yaparlar.

Oysa demokrasinin özelliklerinden biri de, siyasi otoritenin kendi görüşünün dışına taşan görüşlerin de seslendirilmesine olanak sağlamaktır. Bu her türden ifade alanı için, kültür, sanat ve bilim için de geçerlidir.

Evet. Söz konusu olan sanat ise, muhalif kavramına gerek bile duyulmayabilir; çünkü muhaliflik onun doğasında zaten vardır. Buna bağlı olarak sanatçının aydın sorumluluğu ve duruşu, toplumsal bilince yansır. Diğer bireylerce örnek alınır. Savunduğu değerler, daha çok geçerlilik kazanır niteliksel gelişmelere öncülük eder, evrensel gidişi yönlendirir. Bu duruş sıkıntılı dönemlerde ayrı bir önem kazanır. Böyle bir ortamda gösterilecek tavır etkin bir uyarıcı işlevi görür.

Sanat doğası gereği zaten muhalif olduğuna göre tekçi paradigmaya, yasakçı, baskıcı zihniyete ve onun cenderesine karşı durmak sanatın ve sanatçının boynuna borçtur.”[8]

“MUHAFAZAKÂR SANAT”

Özellikle de “muhafazakâr kültür ve sanat” dayatmaları devreye sokulurken…

Hatırlayın: 29 Nisan 2012’de AKP Genel Merkez Gençlik Kolları’nın 3. Olağan Kongresi’ndeki konuşmasında Başbakan Erdoğan, tiyatroların özelleştirileceği vurgusuyla şunları demişti:[9]

“O zavallılara acıyoruz: Bu tarihte ne destanlar yazılmış, medeniyetimizden haberi yok. Bunlar tarihin kendilerinin doğumu ile başladığını sanıyorlar. Bu zihniyet Türkiye’de eğitimi de sanatı da özgürlükleri de demokrasiyi de kısırlaştırmış bir zihniyettir. Bugün bile bu despotların bize ve millete nasıl tepeden baktıklarını zaman zaman görüyorsunuz. ‘Her şeyi biliyor’ edasıyla despot aydınların bizlere nasıl akıl vermeye çalıştığını görüyor ve kusura bakmasınlar belki biraz ağır tonajlı olacak bu ama ifade, o zavallılara acıyoruz.

Tiyatro sizin tekelinizde mi? İşte en son İstanbul’da Şehir Tiyatroları meselesinde o despot anlayış, o kibirli tavır bir kez daha tezahür etti. Şehir Tiyatroları’nda yapılan bir yönetmelik değişikliği üzerinden hem bizi, hem tüm muhafazakârları aşağılamaya ve küçümsemeye başladılar. Allah aşkına soruyorum; Siz kimsiniz? Siz her konuda söz söyleme ehliyetini nereden alıyorsunuz? Bu ülkede tiyatro, sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söyleme ehliyetine sahip olan sadece sizler misiniz? Geçti o günler. Despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme, azarlama devri geride kalmıştır.
İstediğimiz oyunlara destek veririz: Gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında devlet eliyle tiyatroculuk olmaz... Özel bir yönetim değil, tiyatroları özelleştirmeye götürmek. Bunu teklif edeceğim. Özelleştirmek suretiyle buyurun istediğiniz gibi tiyatrolarınızı oynayın. Destek gerekirse, gerektiği zaman bizler de hükümet olarak istediğimiz oyunlara sponsor olur, desteğimizi veririz”!

Alın size “dindar ve kindar” bir nesil yetiştirmek isteyenlerin muhafazakâr sanat “tasarı”mı! Aslında bunu saklamıyorlar da! Bakın Beşir Ayvazoğlu ne diyor:

“Türkiye’de tiyatro, adam yerine konulmayan halkı ‘adam’ etmek, ‘haddini bildirmek’ için kurulmuş devlet cihazlarından biridir. Tanzimatçılar tiyatroya ‘mekteb-i edeb’ derler, köklü halk tiyatrolarımız olan Karagöz, ortaoyunu ve meddahlığı küçümserlerdi.

Aydınlar başından beri tiyatroyu bütün meselelerimizi hâlledecek mucizeli bir formül, sihirli bir anahtar olarak görmüşlerdir. Bu formülü yahut anahtarı bize Antoinelar, Carl Ebertler verecek, kapıları kolayca açıp Avrupa’nın ‘ışıklı’ dünyasına zahmetsizce girecektik. Tiyatroda da, sinemada da hiçbir zaman yerli bir dil aramak gibi bir kaygı taşımayan Muhsin Ertuğrul’un Tiyatro Âdâbı, diktatörlüğün aydın despotizmi olarak tiyatrodaki görünüşüydü; ‘eğlence yeri’ değil, ‘büyüklerin mektebi’ olan tiyatroya en temiz elbiselerinizi giyip gidecek, gürültüsüzce oturacak, ‘Perdenin açılacağını ihbar eden işaretten sonra, perde kapanıncaya kadar artık bir kelime bile konuşma­dan’ seyredecek, ister beğenin ister beğenmeyin, alkışlayacaktınız. Göreviniz bu idi. Beğendiğinizi istediğiniz kadar gösterebilirdiniz; beğenmediğinizi ifade etmeniz yasaktı. Çünkü ‘Bir milletin bilgi ve anlayış seviyesi sanat eserlerine ve sanatkârlarına gösterdiği alâka ile ölçülür’dü. Halk cahil olduğuna göre, kendisine sunulanı beğenmekten başka yolu yoktu.

Tiyatrocular, köprülerin altından çok suların aktığını kabul etmek zorundadırlar.”

Aynı konuda Mümtaz’er Türköne de şöyle çıkarıyor dilinin altındaki baklayı: “Türkiye’nin eski elitleri miadını doldurdu. Yeni elitler artık onların ayrıcalıklarına, dokunulmazlıklarına ve belki de en önemlisi arpalıklarına son veriyor. ‘Muhafazakâr sanat’ tartışması da, bu elit değişiminin sonuçlarından biri. Yeni elitler kendi estetik dünyalarını inşa ediyor. ‘Sanat devrimci midir, muhafazakâr mı?’ ikileminin bu sınıfsal değişim karşısında hiçbir anlamı yok. Asıl soru: Türkiye’nin yeni elitleri kim? Sanat eninde sonunda kendi içinde rekabet edecek. Yeni elitlerin estetik ihtiyaçlarını karşılamak için seferber olacak. Ortaya çıkan sonuç da, muhafazakâr elitlerin tercih ettiği sanat olacak…”

Esasında AKP’liler şöyle düşünüyorlar: Medyayı dize getirdik... Ekonomiyi biz yönlendiriyoruz… Dünyaya nizam veriyoruz… Polis tamam, yargı tamam, asker tamam... Üniversitelere egemeniz... Çankaya bizde, hükümet bizde, Meclis bizde... Gündemi biz belirliyoruz… Tarihi yeniden biz yazıyoruz… Ve fakat... Sıra tiyatroya gelince... İşte orada yokuz. Ne iş?
Durum, tamı tamına bu ve böyle…

Aslı sorulursa, İstanbul Şehir Tiyatroları eksenli çekişmenin tarafları “sanatçı” ile “idareci” gibi görünse de aslında çatışan, “özgürlük” ile “sansür”dür.

“Hayat bir tiyatro, tiyatro ise gerçek hayat”ise zorlu soru şudur:
Sahnede gerçek hayatın ne kadarını görmek istiyoruz?

AKP, şimdi bize tek parti Türkiye’sinin cevabını veriyor: “Hiç!”

Özetin, özeti “Muhafazakâr kültür ve sanat diye tabir edilen şeyin, şimdiye kadar sürdüğü gibi, bir tür ‘paralel bir toplum’da sessiz sedasız yürütülen sosyal bir faaliyet olmaktan çıkarılarak siyasal programın bir parçası mertebesine yükselmesi ve ana akım hâline getirilmesi amaçlanıyor.”[10]

TİYATRO NEYE YARAR? VEYA BARIŞ VE TİYATRO!

Antikçağlardan itibaren tiyatro daima açılım, diyalog, eleştirel bir düşünce mabedi olmuş... AKP’nin tiyatroyu hedefe koyması boşa değil!

Engin Alkan’ın deyişiyle, “Tiyatro varoluşu gereği politiktir ama tiyatronun mücadele ettiği şey bağnazlık, gericilik ve özgürlükleri kısıtlayan her türlü tavır ve refleksle mücadeledir. Tiyatro haksızlıkları görür, toplumu kendi bilinçaltı ile yüzleştirip ve tarih içinde toplumun aydınlanmasında katkıda bulunur. Bunun için bu politik bir tavırdır.”

Kolay mı? Tiyatro, hem sanattır, hem edebiyattır hem de politikadır. Çünkü insanı yansıtır. Hem gerçektir hem de sanal. Tiyatro hem insanın, yaşamın kendisidir hem de insanın, yaşamın kendisi değildir. Bu nedenle de ölümsüzdür!

Tam bu noktada Muhsin Ertuğrul’un sözlerine kulak kabartmak gerektiğini düşünüyorum:

“Kuruldukları günden bu yana tiyatrolar hürriyetlerini, özgürlüklerini muhafaza etmişlerdir. Çünkü tiyatro, Aristophanes zamanından beri topluma önderlik eder, devleti hükümeti idare edenleri denetler. Her konuda yol gösterir. Görevi, gerçeği, güzeli, iyiyi tanıtmaktır. Hiçbir devirde tiyatro, bu hükümet dışı eleştirme, denetleme yönünü kaybetmemiştir. En koyu istibdat altında bile tiyatro, her yerde, her zaman hürriyetini korumuştur. Önce bilinmesi gereken şey şudur: Tiyatro, hükümetlerin üstünde bir kurumdur. Toplum ona ancak ‘hürriyet’i, özgür çalışması için ödenek verir.
Şehir meclisi üyelerinden birkaçı, eğer tiyatroyu özel çiftlikleri, sanatçılarını da parayla tutulmuş kâhyaları sanıyorlarsa, uyansınlar. Bu tiyatro sanatçılarındır. Belediyeyle ilgisi, şehirliden vergiyi belediye topladığı ve tiyatro toplumun hizmetinde olduğu, bu vergiden payına düşeni belediye kanalıyla aldığı içindir. Tiyatro; hükümetlerin veya belediyelerin lütfuyla yaşayan bir arpalık değildir. Aldığı ödenek; topluma verdiği yüksek ruh ziyafetinin, seyirciye yaptığı eğitim ve kültür görevinin karşılığıdır.”[11]

Tam da bunlardan ötürü, hem sanat, hem edebiyat, hem de politika olan “Tiyatro neye yarar?” sorusuna verilebilecek yanıt: “Barışa, kardeşliğe, eşitliğe, özgürlüğe, adalete ve başkaldırıya”dır…

Bir an hatırlayın: Emperyalist-kapitalizmin eseri olan I. ve II. Dünya Savaşı tiyatrocuları öylesine düş kırıklığına uğratmıştır ki, ‘Dünya Tiyatro Günü’ bildirileriyle insanlığı sürekli olarak uyarmayı görev bilmişlerdir.

Örneğin 1967 yılı bildirisinde, Bertolt Brecht’in eşi ve ‘Berliner Ensemble’ın ünlü oyuncusu Helena Weigel, “tiyatro ve tiyatroya yakın sanatların, insan topluluklarına karşı üstlerine aldıkları görev ve sorumluluklara yeterince önem vermediğini” vurguladıktan sonra, tartışmasını şöyle sürdürüyordu:
“Bizler, tiyatro insanları, kendimize özgü araçlarla dünyamızı yaşanabilir bir duruma getirmeye çalışıyoruz. Tiyatro ile ilgilenmemizin anlamı, yine ve her zamankinden çok, insana barış dolu bir ‘bugün’ ile insanın insan için yardım, dayanışma kaynağı olacağı dostluk dolu bir gelecek hazırlamaktır.”

Weigel’in “barış” özlemine, Miguel Angel Asturias imzasını taşıyan 1968 yılı bildirisinde “Kardeşi kardeşe öldürten savaşlara, insanın yok edilmesine, ırk kırımına ve insanları ortadan kaldırmanın bir başka biçimi olan ekonomik tıkanıklığa karşı çıkma” çağrısı eklenir. Peter Brook’un yazdığı 1969 yılı bildirisinde ise tiyatronun ilerici-devrimci niteliği vurgulanmaktadır.

Tiyatronun ilerici gücünün devlet gücüyle bastırılmaya kalkışılması Eugene Ionesco tarafından -1976 bildirisinde- şöyle eleştiriliyor: “Politikanın kuruntulu, temelsiz düşünceli kimseleri, tiyatroyu ellerine geçirmek ve onu kendi amaçları için araç gibi kullanmak istemişlerdir. (...) Toplumun yapma bir üstün kuruluşudur devlet. Toplum değildir.(...) Politika adamları tiyatro sanatının hizmetinde olmalıdırlar. Bütün çabaları, tiyatro sanatının özgür gelişmesini sağlamak olmalıdır.”

Bertolt Brecht, Dünya Tiyatro Günü oluşturulmadan önce ölmüştü. Bu nedenle bir tiyatro bildirisi yok. Ancak Helena Weigel 1967 yılındaki bildirisinde Brecht’in sözlerine de yer veriyor. Tiyatro yoluyla dünyayı onarma adına, tüm sanat insanlarının yapması gereken -emekçi sınıfından yana- bir “seçim”den söz ediyor Brecht: “Sanat da seçimini yapmalıdır. Sanat ya körü körüne bir inanışla kaderini bir azınlığa bağlar ve onun aracı olur ya da çoğunluğun tarafına geçerek kaderini ona bağlar. Ya insanları düşlere sürükler ve onları uyutur, bilgisizliği arttırır ya da insanları gerçeklere yöneltip bilgiyi çoğaltır. Ya yıkıcı yanları ağır basan güçlere ya da yapıcı ve ilerici güçlere seslenir,” diye…[12]

SANATIN SAFI: EZİLENLERİN BARIŞI(=İSYAN)DIR!

Diyeceklerimi tamamlıyorum…

Sanat, şimdi hemen Suriye’ye yönelik savaş çığırtkanlığının karşına dikilmelidir!

Sanat, Kürecik’teki ABD üssüne “Hayır” demelidir!

Sanat, Kıbrıs’ta kardeşliği savunup, işgale karşı çıkmalıdır!

Sanat, Ahbarik Hrant’ı kurşunlayanları; Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta Alevileri kavuran yangını çıkaranları; cins ayrımcılığını; kadınlara yönelik ataerkil şiddeti; “iş kazası” denen cinayetleri lanetlemelidir!

Sanat, Bingöl’ün Genç ilçesi Yolaçtı Köyü kırsalında 24 Nisan 2012 gecesi çıkan çatışmada ölen Jandarma Komando Er Sinan Şen’in annesi Maviş Şen’in, Kemerburgaz’daki evlerinde başsağlığına gelen komşularının taziyelerini kabul sırasında, “Ben vatan sağ olsun diyemiyorum. Demeyeceğim, Demem. Bunu herkes duysun” diyen haykırşına ve “Vatan sağ olsun diyorlar. Bitmiyor o yüzden. Niye bizim çocuklarımız gidince vatan sağoluyor?”[13]haklı sorusuna kulak vermelidir!

Sanat, “Kandil’den gelen 7 kişiye ceza yağdı… Mahkeme sanıklara 9 ila 15 yıl arasında ceza verdi…”[14]haberindeki adaletsizliğe itiraz etmelidir!

Sanat, ‘The Economist’in ‘İsyan Günleri’ başlıklı haberindeki, “Yeni protesto dalgası, Türkiye’nin kendi Kürtlerini yatıştırmaktan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor,” yorumuna kafa yormalıdır!

Sanat, “Ne söylense sanki duyan yok, gören yok” diye haykıran Yaşar Kemal’in ‘Bu Bir Çağrıdır’ başlığıyla, barış çağrılarını, uyarılarını dillendirdiği saptamalarına kulak vermelidir:

“Ey Türk halkı, Kürt halkı, bu toprakların kültür zenginliği olan bütün halklar, sözüm hepinizedir. Yirmi yıldan fazladır bu ülkede herkesin onuruyla, barış içinde yaşaması için çağrıda bulundum… Bu kardeş kavgasında, binlerce binlerce gencimizi toprağa verdik. Çok kötülük, zulüm oldu. Bu savaş bin yıllık kardeşliğin önünü kesti. Dostluk topraklarına öfke ve kin tohumları serpildi (…) Bugün bir umutsuzluk yeli ortalığı kasıp kavuruyor. Ben diyorum ki kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde… Ülkenin onuru dürüst bir demokratik düzenin kurulması için aklımızla, yüreğimizle el ele verelim. Bu bir çağrıdır. Sözüm sizedir…
Şu Kürtlerin dilini versek, kültürünün gelişmesine yardımcı olsak ne zararımız olur? (…) Bir de Kürtlere insan haklarını verirsek sonunda bağımsızlık isterler, deniyor. Şimdi Kürtlere insani haklarını vermeden isteyemezler mi? Üstelik insanlık karşısında haklı çıkamazlar mı? (…) Hani Kürt realitesini tanımıştık? Tanımak böyle mi olur? Ülke kan gölüne dönüştürülerek mi olur?”[15]

“Kürt sorunu Türkiye’nin çağdaşlık sorunudur, Kürt sorunu Türkiye’nin demokrasi sorunudur, Türkiye’nin bütünlüğünün korunması gerekir ve bir kardeş kavgasında kazanan olmaz… Türkler de Kürtler de bu savaşın bitmesini istiyor…”

Nihayet sanat, neo-liberal talanın yol açtığı adaletsizliklere, eşitsizliklere başkaldıran Wall Street’i İşgal Et’ direnişçilerinin safında olmalıdır!

Daha ne diyeyim?

Sanat bunlar için değil ise, ne içindir ki?

O hâlde Robert Heinlein’in, “Ne zaman bir hükümet, ya da bir cami/ kilise, kölelerine, ‘Bunu okuyamazsınız, bunu göremezsiniz, bunu bilmeniz yasak’ dese, nedenleri ne kadar kutsal olursa olsun, sonuç zorbalık ve baskıdır. Aklı kandırılmış bir adamı kontrol etmek için çok az bir güç gerekir. Aksine, özgür bir insanı, aklı özgür bir insanı hiçbir kuvvet kontrol edemez. Ne işkence, ne fisyon bombaları, ne de bir başka şey. Özgür bir insanı fethedemezsiniz; yapabileceğiniz tek şey onu öldürmektir”; Luis Buñuel’in, “Alışılmış ahlâka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlâksal pisliğine karşıyım. Burjuva ahlâkı, benim için ahlâksızlığın ta kendisidir; çünkü ters kurumlar üzerine kuruludur: Din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri!” uyarılarını asla “es” geçmeyin!

Bir de Bernard Shaw’ın, “Mâkul kişiler kendilerini dünyaya uyarlarlar. Mâkul olmayanlar ise dünyayı kendilerine uyarlamakta ısrar ederler. Bu nedenle tüm ilerlemeler mâkul olmayan kişiler sayesinde gerçekleşir,” betimlemesiyle; Melisa Gürpınar’ın, ‘Gezintiler’ başlıklı dizelerindeki haykırışı da unutmayın asla:

“Daha dün/ ezberimdeydi/ yanık kuşlar ağıdı./
Haykırdım yol boyunca/ çağırmak için/ açları ve tokları/ barışın sofrasına kendimce./
Neyleyim/ göz gözü görmez oldu/ bir anda,/ boğuldu sesim/ dumanlar arasında.
Yalnızca karaltısı kaldı/ ardında duvarların,/ silahı satanlarla/ aracıların…”

Ve nihayet tüm bunlar tek bir gerçeği muştular: Cehennem, sanatın olmadığı yerdir!


TEMEL DEMİRER

N O T L A R

[1]19 Mayıs 2012 tarihinde, ‘Urla II. Toprak Sahne Tiyatro Festivali’nde yapılan konuşma… İnsancıl Dergisi, Yıl:22, No:266, Eylül 2012…
[2]Charles Baudelaire.
[3]Fikret Başkaya, Yeni Paradigmayı Oluşturmak, Özgür Üniversite Yay., 2011, s.84.
[4]“… ‘Sanatım’ Benim, Güzel Banknotum!”, Birgün, 1 Mayıs 2012, s.2.
[5]“Kürtçe Konuşunca Linç Edildiler”, OzgurlukcuSol, 8 Kasım 2011.
[6]“Kütahya’da Gergin Gece”, Cumhuriyet, 14 Mart 2012, s.5.
[7]Burcu Karakaş, “Avukattan Ermeni Komşuya Tehdit”, Milliyet, 1 Mart 2012.
[8]A. Hicri İzgören, “Sanatçıların Tavrı Cenderede”, Gündem, 16 Şubat 2012, s.15.
[9]“Tiyatroları özelleştireceğiz” sözleri tartışılan Başbakan Erdoğan’ın gençlik yıllarında tiyatro yaptığı ortaya çıktı. ‘Milat’ gazetesi yazarı İsa Tatlıcan’ın iddiasına göre Erdoğan, henüz 23 yaşında Milli Selamet Partisi Gençlik Komisyonu Başkanı’yken ‘Mas-kom-yah’ (Açılımı ‘mason, komünist, Yahudiydi’) adlı bir oyunu yazıp yönetti, oyunda aynı zamanda ‘İyi Evlat’ adı verilen başrolü oynadı. (Yurdagül Şimşek, “Tiyatronun Özelleştirme Modeli Yok”, Radikal, 3 Mayıs 2012, s.35.)
[10]Nuray Sancar, “Muhafazakâr Sanat da Neyin nesi?”, Evrensel Hayat, 22 Nisan 2012, s.8.
[11]Muhsin Ertuğrul, “Perde Açılıyor”, Türk Tiyatrosu, No:364, Ekim 1965, s.1-3.
[12]Ayşegül Yüksel, “Sahneden İnsanlığa Çağrı”, Cumhuriyet, 27 Mart 2012, s.16.
[13]Şahismail Gezici, “Niye Bizim Çocuklarımız Gidince Vatan Sağ Oluyor?”, Milliyet, 26 Nisan 2012, s.19.
[14]“Kandil’den Gelen 7 Kişiye Ceza Yağdı”, Milliyet, 25 Nisan 2012, s.23.
[15]Yaşar Kemal, Bu Bir Çağrıdır, Yapı Kredi Yay., 2011.


TURGAY ULU: Würzburg – Berlin Mülteci/Göçmen Yürüyüşünden Tanıklıklar-2






WÜRZBURG — BERLİN
MÜLTECİ / GÖÇMEN 
YÜRÜYÜŞÜNDEN TANIKLIKLAR-II





Yürüyüşün Leipzig Duruşması






Bu akşam özgürlük yürüyüşümüzün 17. gününü tamamladık. Dün akşamki toplantımız oldukça kalabalık geçti. Yürüyüşümüzden ilk defa haberdar olanlar vardı. Onlardan birisi bize bu yürüyüşümüzle bir sonuç alamayacağımızı söylüyordu. Almanya'da bazı yasaların mültecilerin yaşamlarını kısıtladığını kabul ediyordu ama bunları değiştirmenin imkânsız olduğunu söylüyordu. Mültecilerin buralara gelip kötü şeyler yaptığını ve dolayısıyla mültecileri sınırlandıran bu yasaların gerekli olduğunu söylüyordu. Adam İngilizce konuşuyordu fakat daha sonra o kişinin Türkiyeli biri olduğunu öğrendik. Tahminimize göre bu adam sağ görüşlü bir adamdı. Onun sorularına gerekli cevapları verdik. İnsanların yaşadıkları yerlerden göç etmelerinin nedenlerini anlattık. Haksız savaşları ve insanlık dışı uygulamaları yapanların kapitalist sistemin kendisi olduğunu ve bu sonuçlara yol açanın kapitalizmin kendisinin olduğunu söyledik. İnsanların kötü yaşam alışkanlıklarına sahip olmalarının da nedeninin kapitalist sömürü düzeni olduğunu anlattık. Fakat bu adam bizi fazlaca dinlemedi ve toplantıyı kaçar gibi terk ederek gitti.
    
Dün akşam gene ateşin etrafında sohbetlerimizi yaptık. Her gün yeni insanlarla tanışmak ve yeni sohbetler etmek güzel. Dün akşam bir öğretmenle sohbet ettik. Onunla pedagoji üzerine sohbet ettik. Resmi tarih ve resmi eğitim sisteminin insanları nasıl yanlış bilinçlendirdiğini konuştuk. Biz ateş başında sohbet ederken Karawane gazetesinin yeni sayısı geldi. Bu gazetedeki başyazımı ve şiirimi okuyanlar benim yanıma gelerek tebriklerini iletiyorlardı. Özellikle Almanyalı olan destekçilerimiz bu yazıyı ve şiiri çok beğendiler. Ayrıca fotoğraftaki 10 dilde yazılı olan "özgürlük" pankartı çok ilgi gördü.
    
Bu sabah, büyük çadırı ve diğer malzemeleri birlikte topladık. Çok fazla görünen malzemeler karınca gibi çalışan insanların ellerinde çabucak toplanıverdi. Akşamdan bize geleceğini söyleyen ZDF televizyonundan bir ekip geldi. Yol boyunca bizimle röportajlar yapıp çekimler yaptılar. Bu gün yaklaşık 8 km yürüdük. Pankartlarımız, sloganlarımız ve bildirilerimizle birlikte, yürüyerek Grünau mülteci kampına geldik.
    
Kampın önünde pankartlarımızı yerlere serdik, sloganlarımızı attık. Daha sonra içerde Türkçe bilen mülteciler varsa konuşayım diye kapıya yöneldim ve kapıda bekleyen sikruti bana kimlik sordu. Elimdeki bambu ağacından yapılma bastonumu göstererek şimdilik kimliğimin bu olduğunu söyledim. Adam biraz şaşırdı ve bunun bir kimlik yerine geçmeyeceğini ve dolayısıyla beni içeri almayacağını söyledi. Ancak içerden gelen bir mülteci bize kampın kapısını ardına kadar açtı ve hep birlikte içeriye daldık. Çaldığımız kapılardan bazıları açılmadı. Bazıları da açıp geri kapattılar, insanlar korkuyorlardı. Bizimle konuşurlarsa başlarına kötü şeylerin geleceğini düşünüyorlardı. Bazı kapılar ise merakla açıldı ve bizi dinlediler. Daha sonra aşağıya inip bizimle sohbet ettiler. Onlara broşür ve bildirilerimizi verdik. Neden Berlin'e yürüdüğümüzü anlattık onlara. Bizi desteklediklerini söylediler. Bu kampta Türkçe konuşan biri yoktu. Arapça konuşanlar vardı, Almanca konuşanlar vardı ve Farsça konuşanlar vardı. Hep birlikte yardımlaşarak sohbet ettik onlarla. Kosova’dan gelenlerle konuştuk biraz. Bizim protesto yürüyüşünü desteklediklerini söylediler. Broşür ve gazetelerimizden onlara verdik.
  
Bir kaç saat bu kampın önünde etkinlik gerçekleştirdikten sonra Leipzig'in merkezine doğru yürümeye başladık. Pankartlarımız ve sloganlarımızla birilikte yürüyerek ve yol boyunca bildirilerimizi dağıtarak konaklayacağımız yere geldik. Konaklayacağımız yerdeki binanın tepesinde bir kara kızıl renkli bayrak dalgalanıyordu. Burada çamaşırlarımızı topluca bir çamaşır makinesine attık ve burada tuvalet ve banyo da var.
    
Evet, şu anda Leipzig şehrinin merkezinde bir yerde konakladık. Ama bu sefer Leipzig'de yargılanan biz değiliz, bu sefer biz onları yargılıyoruz. Dünya emekçi sınıflarını, mültecileri ve tüm ezilenleri neden sınırlara hapsettiklerinin hesabını arıyoruz onlardan. Koydukları sınırları ve yasaları, yürüyüşümüzle çiğneyerek kırıyoruz. Aslında geçmiş tarihte faşizme karşı mücadele edenleri ve ayaklanma örgütleyen Dimitrov'u da burada yargılarlarken, Dimitrov da onların mahkemelerini tanımadığını söylemişti ve faşizme karşı mücadele etmenin meşru olduğunu söylemişti. Kendisinin komünist dünya görüşünü savunduğunu söylemişti. Bunun bir hayat biçimi olduğunu söylemiş ve bu kimliğini ısrarla savunmuştu. O da yargılanan durumundan çıkmış ve yargılayan haline gelmişti. Yargılamalardan söz açmışken çok uzun cezalara bizi çarptıran Türkiye mahkemelerinde yaptığımız yargılayan savunmaları ve direnişleri de burada anmadan geçmeyelim. Bir de Sacco ve Vanzetti'nin yargılanmalarında aldıkları baş eğmez tutumları da unutmayalım. Onlar daima bizim için örnek bir tutum sergileyenler olarak hafızamızda kalacaktır. Dimitrov ve sosyalizm denemeleriyle ilgili olarak bu yazıyı okuyan her kes farlı bir görüşe sahip olabilir. Sosyalizm denemelerinde eleştirilecek şey çoktur. Leipzig yargılamalarını burada yazı konusu yapmamız yalınıca geçtiğimiz şehir isminin anımsatması dolayısıyladır. Sosyalizm denemelerine karşı eleştirel analizler yapmak bu yazının konusu değildir. Bu nedenle bu yazıyı okuyanlar yanlış bir ön yargıya kapılmasınlar isteriz. Ancak uğradığımız mülteci kamplarında Yugoslavya, Azerbaycan vb. yerlerden gelmiş olanlara eski sistemle şimdiki sistem arasındaki farkı soruyorum ve onların hepsi şu cevabı veriyorlar: "Komünist dönem bu günkü dönemden daha iyiydi". Sosyalizm denemelerinin en kötü biçimi bile kapitalizmle kıyaslanmayacak bir farklılık oluşturuyormuş. İki sistem arasındaki farkı sorduğumuz her kes eskiden iş, konut, eğitim ve sağlık sorunlarının olmadığını söylüyorlardı. Ancak şu anda iş, konut, ulaşım, eğitim, sağlık gibi temel insan yaşamıyla ilgili her şeyin büyük problem olduğunu söylüyorlar. Mesela, bugün gittiğimiz mülteci kampında konuştuğumuz Kosovalı birine aynı soruyu sorduk. Adam hiç yorumsuz olarak bize şunu söyledi: "Tito döneminde her şey iyiydi, insanlar birbiriyle savaşmıyorlardı. Ama Tito öldükten sonra her şey tersine döndü ve tüm ulusal etnik çatışmalar bundan sonra başladı". Tito ya da Dimitrov'la ilgili elbette ki eleştirel görüşlerimiz var, ancak bu yazının konusu bu değil bu nedenle bu konuya girmek gerekli değil şu an için.
    
Yürüyüşümüzün işleyişi bir demokrasi örneği oluşturuyor diyebiliriz. Bu gün gelen ZDF televizyonuyla röportaj yapan arkadaş yürüyüşümüze sonradan katılan bir arkadaştı. Ne söyleyeceği konusunda hiç bir sakınca görmeden arkadaşın bu televizyon ekibiyle konuşması sağlandı. Ne söylediğini bilmiyoruz. Ama "acaba yanlış şeyler söyler mi" diye hiç düşünmedik. İnanıyoruz ki arkadaş pratik olarak yaşadığı mülteci kampı ve izolasyon koşullarıyla ilgili gerekli şeyleri söylemiştir ve neden böyle bir yürüyüş yaptığımızı ve taleplerimizin ne olduğunu onlara açıklamıştır. Bizimle görüşmek isteyen irili ufaklı basınla konuşmaları genelde İngilizce ya da Almanca bilenlerimiz yapıyor.
    
Bu gün bir sevindirici haber daha aldık. Osnabrück'ten geçen yürüyüşümüzün diğer bir kolu olan otobüs yolculuğuna Bramcshe mülteci kampından 7 kişi katılmış. Böylece otobüste giden mülteci sayısı 16'ya yükselmiş bulunuyor. Bu sayının ilerleyen günlerde daha da artacağını tahmin ediyoruz. 
    
Evet, yarın Leipzig sokaklarını işgal edeceğiz. Buradaki etkinliklerimizde bize destek vermek için Samba müzik grubu da müzik etkinliği gerçekleştirecek. Bu arada Berlin'de kendilerini haberdar ettiğimiz Berlin Emek Ve Demokrasi Platformu da oradaki çadırımızı ziyaret ederek bizim eylemimizi destekleme kararı almış. Yolumuz açık ve geniş olsun.
   
Yaşasın İnsanlaşma Ve Ortaklaşma Mücadelemiz

TURGAY ULU
Leipzig  
24 Eylül 2012



Bin Kişiyle Yürüyerek Leipzig Caddelerini Özgürleştirdik



    


Bugün özgürlük yürüyüşümüzün 18. gününü bitirdik. Leipzig'in beş kilometre dışına doğru çıkarak çadırımızı kurduk. Büyük çadırı açmayı yeni bitirmiştik ki yağmur başladı. Ama yağmur bizi ıslatmaya fırsat bulamadı. O başlamadan biz çadırı kurduk ve çantalarımızı otodan alarak çadırın içine taşıdık. Bu gün hepimizde biraz yorgunluk var, zira Leipzig caddelerini aşındırdık bu gün.
    
Dün akşam konakladığımız yerde Uricialo'nun filmini de izleme şansımız oldu. Uricialo, yakılarak öldürülen bir mülteciydi. Onun trajik hikâyesi her kesi hüzünlendirdi.
     
Dün akşam gerçekleştirdiğimiz toplantının büyük bir bölümünü, bizim yürüyüşümüzde konuşmak isteyen bir SPD yetkilisinin konuşmasına izin verip vermeyeceğimize ayırdık. Onun bizim yürüyüşümüzden faydalanarak kendi partisinin propagandasını yapacağı yönünde düşüncelerimiz vardı. Arkadaşların bir kesimi konuşmasını savundu. Bir kesim konuşmasında kendi parti propagandasını yapacağını düşünerek teklifin reddedilmesini savundu. Bir kısmımızda konuşmasının şarta bağlanmasını savunduk. SPD parlamentoda olan büyük bir partidir. Bu parti iddia ettiği gibi sosyal demokrat bir parti değildir. Zira artık dünyada sosyal demokrat akım kalmadı çünkü kapitalist emperyalist sistem, sosyalizm tehlikesini önlemek için geliştirmiş olduğu "sosyal devlet" uygulamasından artık vazgeçiyor. Dolayısıyla dünyada sosyal demokrat bir akımı gerektiren bir nesnel zemin bulunmuyor artık. SPD'nin yerel bir yetkilisi olan bu kişi eğer parlamentoda, mülteciler için geçerli olan eyalet dışına çıkma yasağının kaldırılması yönünde parlamentoya bir önerge verdirecekse konuşsun diye düşündük ve çoğunluk da bu görüşü mantıklı buldu.
    
Dün akşamki toplantımız sırasında yeni bir haber daha aldık. Würzburg'tan Berlin'e doğru başlatmış olduğumuz özgürlük yürüyüşü kervanımıza 10 kişi daha katılmak istediklerini bildirdiler. Onları, bulundukları kamptan alması için bir otobüs tutmayı kararlaştırdık. Sayımız çoğalacağı için yeni bir çadır bulmayı ve yeni bir oto bulmayı gerekli gördük. Bunun için neler yapabileceğimizi konuştuk.
    
Dün akşam bizimle bir basın toplantısı yapılması teklifinde bulunan basın kuruluşlarıyla buluşmak için sabah ilk iş olarak Karl Heine Platz meydanına yürüdük. Burada basın mensupları bizi bekliyorlardı. Basınla konuşacak kişileri belirlemiştik önceden. Farsça konuşanları seçtik çünkü çevirmen yalnızca Farsçadan Almancaya çevirmesini biliyor. Karl Heine Plats meydanına kadar yürüdük ve orada bulunan demirlere pankartlarınızı açtık. Basın toplantımız devam ederken bizim bulunduğumuz noktaya beş dakika uzaklıkta bir yerde Nazilerin toplandığı haberi ulaştırıldı bize. Bu konuda insanları bilgilendirdik ama kimsenin telaşa kapılmamasını önerdik. Biz rutin işimize devam ettik. Basın mensupları, yürüyüşün amacı ve gidişatıyla ilgili, polisin tutumuyla ilgili çeşitli sorular yönelttiler. Basın toplantısının ilerleyen saatlerinde alana toplanan kitlenin sayısında belirgin bir artı oldu.
     
Meydandaki basın açıklamasını bitirdikten ve konuşmaları tamamladıktan sonra, belediye binasına doğru yürümeye başladık. Meydanda toplanan yüzlerin bir kısmı tanıdık geldi. Onların bir kısmıyla daha önce yapmış olduğumuz No Border kampından ve ya Braek İsolation kampından tanışıyorduk. Tanıdıklarla kucaklaşıp hasret giderdik. Yürüyüşümüz boyunca Nazilerin karşımıza çıkacağını bekliyorduk ama onlar çıkmaya cesaret edemediler galiba. Daha önceki girişimlerinden ders almışlar gibi görünüyor. Belediye binasının önüne geldiğimizde iki genç arkadaş ellerindeki pankartı yüksek bir yere asınca kitle onları alkış tufanına tuttu. Polisin yukarı tırmanan arkadaşı aşağıya indirmeye çalışması polis kontrolüne karşı atılan sloganlarla engellendi. Arkadaşlar yukarıda gerekli gösteriyi yaptıktan sonra aşağıya indiler. Ayrıca yol boyunca polisin bir kaç kişiye kimlik kontrolü yapma girişimi de müdahaleyle engellendi. Belediye binasının önünde öğlen yemeğine kadar gösterimize devam ettik. Öğlen saatlerinde yemek ekibi yemekleri getirdi, sandviç biçiminde hazırlanmış olan ekmeklerimizi yiyerek belediyenin önünden ayrılmaya ve Torgewerstr deki mülteci kampına doğru yürümeye başladık. Yol güzergâhı boyunca ellerimizdeki Karawane gazetemizin yeni sayısını, broşür ve bildirilerimizi dağıttık. Mülteci kampına doğru yürüyüşümüz sırasında katılımcıların sayısı biraz daha artmıştı. Bisikletleriyle birlikte katılanlar da vardı. Kitlenin sayısı sabit değildi. Bazen yükseliyordu ama bazen da düşüyordu sayı. Ama beş yüzle bin arasında değişen rakamda insan olduğunu söylemek mümkündür.
     
Geldiğimiz mülteci kampının etrafı tel örgülerle çevriliydi. Büyükçe iki bina vardı yan yana. Binalardan biri boştu. Mültecilerin bulunduğu diğer binada insanlar vardı. Arapça bilenlere rastladık ve Arapça bilen arkadaşı yönlendirerek onlarla konuşmasını sağladık. Mülteci kampına kalabalık bir kitleyle gelmemizden dolayı olay yerine çok sayıda polis otosu sevk edilmişti. Buradaki bekleyişimiz sırasında bir müzik grubu bize nefis parçalar çaldılar. Yol boyunca zaten Samba müzik grubu trampet ve davullarıyla bize eşlik etmişlerdi.
    
Bekleme süresi boyunca yeni insanlarla tanışmış olduk. Bir Hindistanlı arkadaş yaklaşıp nereli olduğumu sordu ve onunla tanıştık. O da eskiden Marksistmiş ama şimdi kendisini Marksist olarak tanımlamıyor fakat Marksist hareketlere ilgi duyuyor. Bağlantı kurmak istedi ve mail adresi alışverişinde bulunduk.
    
Yürüyüş boyunca megafonlu araçtan konuşmalar sürekli yapıldı. İranlı bir arkadaş Karawane gazetesinde yayınlanan şiirimi okudu. Arkadaş bu şiiri Farsçaya çevirmekteymiş. Yürüyüşümüzle ilgili epeyce sanat eseri ortaya çıkacak gibi görünüyor. Yürüyüş boyunca bizimle birlikte yürüyen bir Alman arkadaş, kendi bestelediği müzik eşliğinde bir kısa film yapmış, filmi internete koymadan önce bizden uygun olup olmadığına dair görüş almak için filmi bize izlettirdi. Güzel bir çalışma olmuş. Başkaca çekim yapanlar da var.
    
Biz mülteci kampına doğru yürürken bir caddeden geçtik ve bu cadde göçmenlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları bir caddeydi. Bu caddeden geçerken yol kenarında iki nazinin olduğu bilgisi geldi. İki nazi deşifre edilmişti. Onların aleyhine çok yoğun bir slogan dalgası başladı. Hemen olay yerine çok sayıda polis geldi. İki nazinin etrafına koruma çemberi kurdular. Nazilerin ellerinde içki şişeleri vardı. Kendi kendilerine bir şeyler konuşuyorlardı. Kısa bir süre sonra iki nazi yol üzerinden uzaklaştırıldı. 
    
Berlin'de bulunan çadırda işler biraz yoğun durumda ve orada bulunan arkadaşlar işleri yetiştiremiyorlar. Bu nedenle arkadaşlarımızdan birini bu akşam Berlin çadırındaki işleri organize etmesi için gönderdik. Biz Berlin'e yaklaştığımızda o da bize katılarak yürüyüşe devam edecek.
    
Yağmur dindi ve biz her akşam yakmış olduğumuz ateşi bu akşam da yaktık. Etrafında oturduk sohbet ediyoruz. Bir yandan da ben küçük laptopta bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. Bir Iraklı arkadaş karpuz dilimledi ve ateş etrafında oturmakta olanlara dağıtmaya başladı. Bu sırada bir haber aldık. Bir mülteci kampında bir kişi daha intihar girişiminde bulunmuş. Çok sayıda tablet içmiş ve şu anda hastahanede koma halinde yatıyormuş. Artık bu tip haberler bize hemen ulaşıyor. Çünkü devlet mülteci kamplarında kalan insanların sorunlarıyla ilgilenmiyor. İnsanları bu kamplara hapsederek psikolojilerini bozuyor. Bizim yürüyüşümüz tüm saklı kalan şeyleri deşifre etmeye devam ediyor.
    
Bugün Leipzig'teki tüm antifaşistler bizimle dayanışma halindeydi. Her kes elinden gelen ne varsa yapıyordu. Malzeme sağlamak, yatacak yer sağlamak, araç sağlamak gibi birçok teknik sorunların çözülmesinde yardımcı oluyorlardı. Tabii ki aynı zamanda olası faşist saldırılara karşı savunma hazırlıkları da yapılıyordu.
    
Günün yorgunluğu var üzerimizde. Ama bu yorgunluk tatlı bir yorgunluk. Yalnız olmadığımızı görmek bize coşku veriyor. Şehrin sokaklarını özgürleştiriyoruz. Geçtiğimiz yollarda bazı binaların balkonlarından bizi alkışlayanlar oluyor. Bazı işyerlerinden de bize zafer işareti yaparak desteklerini ifade edenler oluyor.
    
25.9.2012
    Turgay Ulu
    Leipzig
    
    

Yürüyüşte Aldığımız Ölüm Haberleri



   


Bugün özgürlük yürüyüşümüzün 20. gününü bitirdik. Bugün yaklaşık olarak 30 kilometre yürüdük. Her gün aynı mesafeyi yürümüyoruz. Günlük olarak yürüdüğümüz mesafe yirmi ile otuz kilometre arasında değişiyor.  Bu akşam, Bergwitz köyünde kurduk çadırımızı.
    
Bu sabah yürümeye başladığımız saatlerde, daha önce Bayern şehrindeki bir mülteci kampında intihar eden bir mültecinin ölüm haberi geldi. Yürüyüşümüz sırasında mola verdiğimiz bir zamanda, ölen arkadaş için bir bildiri kaleme aldık.  Almanya'da ve Avrupa'nın diğer ülkelerinde bulunan mülteci kamplarındaki intiharlar yeni yaşanmıyor. Daha önce de çok sayıda buna benzer intihar vakaları gerçekleşti. Fakat bu intihar haberleri kamuoyuna yansımıyor. Çünkü mülteci kampları gözden ırak yerlerde bulunuyor ve insanların buralarda nasıl yaşadıkları pek bilinmiyor. Bu intiharların ve mülteci kamplarındaki ölümlerin nedeni, mültecilerin içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları izolasyon sistemidir.  Mülteci kamplarında yaşanan ölümlerin hiç birisi doğal ölümler değildir. Bu ölümler kapitalist izolasyon sisteminin gerçekleştirdiği katliamlardır. Ama bu katliamlar artık gizli saklı kalmayacak.

Bizim yürüyüşümüz, haksızlıklara uğrayanların ama sesi duyulmayanların seslerini sokaklara taşıyor. Kaçak göçmenlerin intihar girişimleri yollarda yakalandıkları başka ülkelerde de sık sık yaşanmaktadır. Ama bunlar kamuoyuna yansımıyor, ancak çok sayıda ölüm olduğunda basına yansıyor ve bu haberler alışılmış bir haber özelliğinin ötesine geçmiyor. Göç yollarında çok sayıda intihar girişiminde bulunan insanlara tanık olduk. Mülteciler her gün yüz yüze kaldıkları aşağılayıcı uygulamalar ve yaşam koşullarına dayanamayarak intihar girişiminde bulunuyorlar. Çünkü mültecilerin bir kimlik ve aidiyetleri bulunmuyor. Kendilerini hiç bir yere ait olarak göremiyorlar. Kendi gelecekleri ile ilgili karar verebilecekleri koşullar onların ellerinden alınmıştır. Gelecekten bir beklentileri yok ve gelecekle ilgili her hangi bir umut ve planları bulunmuyor. Bu koşullar altında, bu izolasyona karşı mücadele etmeyen insanların intihar gibi kendilerine zarar veren girişimlerde bulunmaları anlaşılır bir durumdur. İntihar eden kişiler değil, onları intihara sürükleyen izolasyon sistemini yaratan kapitalizm suçludur. Bizim eylemlerimiz, bu suçları deşifre ederek açığa çıkartıyor ve buna karşı mücadeleden başka bir yol olmadığını işaret ediyor. Doğal olmayan bu ölümlerin hesabını soracağız ve katliamların devam etmemesi için mücadelemizi yükselteceğiz. Mülteci kamplarının boğucu ortamında bekleyen insanlara çağrımız şudur ki; durarak ölmektense yürüyerek özgürleşelim. Sizi intihara sürükleyen koşullara karşı mücadele edin ve sokaklara çıkın. Kenedinize zarar vermeyin, sizi izolasyon koşullarında yaşamaya mahkûm eden bu sistemden hesap sormak için mücadeleye katılın. 
    
Berlin'e doğru özgürlük yürüyüşü eylemini başlattığımızdan bu yana, Almanya'daki mülteci kamplarındaki durum ve mültecilerin sorunları artık kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı. Buna parlamento da dâhildir.
    
Dün akşam gerçekleştirdiğimiz toplantıda bizim adımıza bizim dışımızdan birilerinin söz ve karar vermemesiyle ilgili yazdığımız bildiriyi kamuoyuna gönderemedik, saat çok geç olmuştu ve internet bağlantısı kuramadık. Bu gün öğrendiğimize göre parlamentoda konuşan kişi çok önemli şeyler söylememiş. Ayrıca bu kişiyle kurduğumuz telefon bağlantısında kendisinin zaten yürüyüşten fazla bilgisi olmadığı ve bu konuda bir şey söylemeyeceğini bildirdi. Parlamentodaki partilerden biri yemek paketleriyle ilgili bir değişikliğe gidebilecekleri yönünde bir şeyler söylemiş. Bu konuyla ilgili olarak aslında yarınki basında haberler çıkacak ve biz daha ayrıntılı bilgileri esas olarak yarın alabileceğiz.
    
Yürüyüşümüzün bu aşamasında şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki; Almanya'daki mültecilerin durumu ile ilgili şimdiye kadar hiç olmayan bir şekilde kamuoyunda bir gündem oluştu. Mültecilerin kendileri de artık düşünmeye başladılar ve içinde bulundukları çaresizlik ve sessizliği aslında kırabileceklerini görmeye başladılar. Diğer yandan kamuoyunda da bu konuda şimdiye kadar hiç olmayan düzeyde bir duyarlılık oluştu. Yürüyüşümüz henüz sonuçlanmadan aslında iyi işler başardığını söyleyebiliriz. Her gün yeni bir insandan ya da yeni bir kurumdan yürüyüşümüzle ilgili tebrik ve destek mesajları alıyoruz. Bugün İsviçre'de bulunan bir politik mülteciden eylemimizle ilgili tebrik ve destek mesajları aldık. Ayrıca AFİF’ten ve Berin'de kurulan emek ve demokrasi platformundan destek mesajları aldık. Almanya'da bulunan antifaşistler ve diğer tek tek insanlar zaten bize desteklerini sunuyorlar.
    
Dün gece çok yağmur yağdı, çadırın bazı yerlerinden su damladı ve biraz üşüdük. Ama sabah saatlerinde hava iyiydi. Şansımız iyi gitti, bugün yürüyüş sırasında yağmur yağmadı. Hava bir güneşli, bir bulutlu oldu. Dün ve bugünkü yürüyüşümüzde artık sürekli söylediğimiz Çav Bella şarkısı her kesin kulaklarında yer etti. Hatta bazı insanlar Türkçe sözlerden bir kısmını ezberlediler. Artık Çav Bella şarkısını ıslıkla da söylemeye başladık. Bir kaç kişi hep birlikte ıslıkla Çav Bella'yı çalıyoruz ve bu güzel bir melodi oluşturuyor. Geçtiğimiz çarşılardaki insanlar da melodiyi duyduklarında bize selam verip gülümsüyorlar.
    
Her akşam gerçekleştirdiğimiz toplantı şu anda devam ediyor. Yeni aldığımız bir habere göre, intihar ederek hastanede öldüğü söylenen arkadaş henüz ölmemiş, şu anda hastanede koma halindeymiş. Umarız arkadaş hayata döner. Bu tip haberler bizim kapitalizme karşı olan öfkemizi artırıyor.
    
Bugün yürüyüşümüz sırasında, güneşin tam batmak üzere olduğu bir saatte çok güzel doğa manzaraları gördük. Bizim yürüyüş halindeki görüntümüzün gölgeleri tarlaya yansımıştı. Hemen yanımızda sürekli yürüyen kameraman arkadaşa haber verdim ve bu manzarayı kameraya aldı. Ellerinde fotoğraf makinesi bulunan arkadaşlar da bu manzarayı kaçırmak istemediler ve makinelerini çalıştırdılar.
    
Bu gün yürüyüşümüze iki yeni arkadaş daha katıldılar. Daha önce uğradığımız mülteci kamplarından birinden iki arkadaş bu gün yürüyüşe dâhil oldular. Böylece yürüyüşte yer alan farklı ülkelerden gelen bizlere yeni bir renk daha eklenmiş oldu.

27.9.2012
Turgay Ulu
Bergwitz




Yürüyüşün Filmleri


    


Bu akşam yürüyüşümüzün 21. gününü tamamladık. Wittenberg'te antifaların ayarladığı bir binada konaklıyoruz. Konakladığımız binalardan bazıları, orada bulunan kiliselere ait oluyor. Şimdi konakladığımız bina da böyle binalardan birisidir.
    
Kısa sayılmayacak bir zamandan beri özgürlük yürüyüşünü sürdürenler olarak bir aradayız. Bazı gazetelerde bu yürüyüşü kimi kurumların organize ettiğine dair yanlış haberler çıktı. Tüm bildirilerimizde de yansıttığımız gibi, bu yürüyüşü organize edenler ve yapanlar tamamen mülteci kamplarında kalan bizleriz. Elbette ki bizi destekleyen çok sayıda kurum var. Ama yürüyüşün öznesi biz mülteci kamplarında kalan mültecileriz. Artık eylemciler olarak bir aile gibi olduk. Bu nedenle bizimle ilgili olarak çıkan yanlış haberler hemen tepki alıyor. Bu haberlerden bazılarına yalanlama açıklaması yapıyoruz, bazılarını da okuyup geçiyoruz. Artık bu tip yanlış haber yapanların kendileri düşünsün neden böyle bir şey yapmaya ihtiyaç duyduklarını. Bazı gazetelerin de bu duruma uzak oldukları için ve bilgi yetersizliklerinden dolayı böylesi haberler yaptıklarını düşünüyoruz.
  
Özgürlük yürüyüşümüzle ilgili olarak çok sayıda görsel malzeme de birikmiş oldu. Şimdiye kadar kısa ya da orta uzunlukta çeşitli filmler de yapıldı. Özgürlük yürüyüşümüz başlamadan önce gerçekleştirmiş olduğumuz Break İsolation kampında "Ebryo der Freiheit" adlı bir film yapmıştık. Bu filmde isolasyon ve özgürlük meselesini işlemiştik. Özgürlük yürüyüşümüz başladıktan sonra da bazı filmler yapıldı. Bunlardan kısa olanı internete verildi. Almanyalı bir arkadaş kendi çekimleri ve kendi bestelediği müzik eşliğinde yapmış olduğu filmi internet ortamına aktardı. Başından beri bizimle birlikte yürüyen İtalyalı bir arkadaşımız da özgürlük yürüyüşüyle ilgili yaptığı filmin Leipzig'e kadar olan bölümünü tamamladı. Bu akşam onu izledik ve bu bölüm internet ortamına aktarılacak.  Bundan başka sürekli kameralarıyla bizimle birlikte yürüyen iki arkadaş daha var, onlar nasıl bir sürpriz yapacaklar onu henüz bilmiyoruz. Böylece yazılı ve görsel olarak tüm yöntemleri kullanarak özgürlük yürüyüşümüzün etki alanını geniş tutmuş oluyoruz.
    
Bugün 10 kilometre gibi kısa bir mesafeyi yürüdük. Konaklamış olduğumuz Wittenberg şehrinde iki gün kalacağız. Bu gün şehir meydanında bir miting gerçekleştirdik. Konuşmalarımızı yapıp bildirilerimizi dağıttık. Yarın da şehir meydanında çeşitli eylemler gerçekleştireceğiz. Önümüzdeki bir kaç mülteci kampına da arkadaşlarımız gidip ön yoklama yaptılar. Bu mülteci kamplarını da ziyaret edeceğiz.
    
Bu sabah, yola çıkarken gene büyük televizyonlardan birisi geldi ve bizimle ilgili çekimler yapıp, röportajlar gerçekleştirdi. Artık Berlin'e 5 ya da 6 Ekim'de ulaşacağız. Mesafe yaklaştıkça medya ve kamuoyu bize olan ilgisini artırmış bulunuyor.
    
Daha önce Berlin'den bizim yürüyüşümüzle dayanışmak için yürüyenlerden biri tekrar geri geldi ve bizimle yürümeye başladı. Şilili olan bu arkadaşın kulaklarında Meksikalı devrimci ressam Frida Kahlo'nun resminin nakışlı olduğu küpeler vardı. Devrimci simgeler veya devrimci marşlar, şarkılar bizi ortak noktalarda buluşturmaya devam ediyor. Farklı dillerde seslendirdiğimiz Çav Bella şarkısına, yeni katılan arkadaşlarımız sayesinde Fransızca versiyonu da eklenmiş oldu. Ayrıca Fransızca bir slogan da atıyoruz artık.
    
Dün akşam konaklayacağımız yere giderken yolda bir ceviz ağacına rastladık. Bu ağacın cevizleri oldukça büyüktü. Yere dökülmüş olan büyük cevizlerden topladık. Kutsal asamız bu cevizleri kırmaya da yardımcı oluyor. Doğa anayla barışıklığımız devam ediyor. Biz doğaya bir zarar vermediğimiz için o da bize karşı hürmetli davranıyor. Ürünlerini bizlerden esirgemiyor. Yollarda konakladığımız yerlerde çöpleri yerlere atmıyoruz. Bu konuda belli bir alışkanlık artık oturmuş bulunuyor. Artık Marksist hareketlerin doğanın korunması, feminizm, din ve devlet meseleleriyle ilgili yeniden düşünmesi ve açılımlar yapması gerekir.
    
Bu gün miting sırasında sohbet ettiğimiz bir Almanyalı öğretmen arkadaşla devlet meselesi üzerine sohbet ettik. Ben elimdeki tebeşirle, oturduğumuz betonun üzerine orak çekiç amblemi çizmiştim. Bu amblemin ne anlama geldiği üzerine esprili sohbetler yaparken söz devlet meselesine geldi. Arkadaş Marksizmin devleti savunduğunu iddia ediyordu. Bu nedenle kendisini Marksist ya da komünist olarak değil, anarşist olarak tanımladığını söylüyordu. Ben de arkadaşa Marks'ın hangi kitabında komünizmde devletin varlığından söz ettiğini sordum. Fakat arkadaş bu konuya bir açıklama getiremedi çünkü o Marks'ın kitaplarını fazlaca okumadığını söylüyordu. Avrupa solunda sosyalizm ve komünizm arasındaki farkın ne olduğuna dair kafalar oldukça karışık. Komünistlerin devleti savunduklarına dair bir ön yargı oluşmuş ve bunu kırmak çok kolay olamayacak gibi görünüyor. Kafaların karışık olduğu diğer bir konu ise; baştan ayağa militarist bir şekilde örgütlenmiş olan kapitalist devlet mekanizmasının dağınık ve belli bir örgütlenmesi olmayan kuvvetlerle nasıl yıkılacağıdır. Şimdi bunlar eylem sırasında tartışılan konular.

29.9.2012
Turgay Ulu
Wittenberg




Bir Yürüyüş Eyledik Möhlau Mülteci Kampına






Bugün özgürlük yürüyüşümüzün 22. gününü tamamladık. Şu anda bulunduğumuz Wittenberg kentinde iki gün kaldık. Burada çeşitli etkinlikler gerçekleştirdik. Bu gün, sabah saatlerinde kent meydanında bir basın toplantısı düzenledik. Büyük gazete ve televizyonlardan ekipler gelmişlerdi. Hazırlamış olduğumuz metni okuduktan sonra basın çalışanlarının sordukları soruları cevaplandırdık. Toplandığımız yerin tam karşısında, tarihinin çok eskilere dayandığını öğrendiğimiz Luther kilisesi vardı. Bu meydana pankartlarımızı açtık. Meydan'da bulunan bir otodan sürekli protest müzik çalınıyordu. Bu etkinliğimiz yaklaşık olarak öğlen saatlerine kadar sürdü. Öğlen saatinde, konakladığımız yere yakın olan meydandan gruplar halinde gelerek yemeğimizi yedik ve hızla meydana geri döndük. Çünkü öğlenden sonra Möhlau mülteci kampına gidecektik. Pankartlarımızı alanda bekleterek gidip yemeklerimizi yedik ve alana geri döndük. Gideceğimiz Möhlau mülteci kampı, bulunduğumuz yere yaklaşık olarak 30 kilometre uzaklıktaydı. Oraya arabalarla gitmeyi kararlaştırdık. Sayımız fazla olduğu için birkaç araç gerekiyordu. Bir kaç otomobil ve bir de büyük minibüs ayarladık ve Möhlau mülteci kampına gitmek için yola koyulduk. Möhlau mülteci kampı şehirden oldukça uzakta ve ıssız bir yerde kurulmuş bir kamp. Oraya vardığımızda karşımızda izole edilmiş büyükçe bir bina gördük. Çok katlı bir binaydı burası. Etrafta hiç kimse görünmüyordu. Kuş uçmaz kervan geçmez dedikleri yerlerden biri bu olsa gerek. Kampın bahçesine kadar girdik. Yanımızda getirmiş olduğumuz pankartları kampın önüne serdik ve araçtaki mikrofondan kamplardaki kötü yaşam koşulları ve mültecilerin sorunlarıyla ilgili konuşmalar yaptık. Daha sonra içerde yaşamakta olan mültecilerden bir kaç kişi dışarıya çıktılar. Onları daha önceden ziyaret etmiş ve onlarla tanışık olan bir arkadaşımız aracılığıyla binanın üst katlarında bulunan bir odanın camlarından pankartımızı sarkıttık. Bu ıssız binayı deşifre operasyonumuzdu bu.
    
Möhlau mülteci kampındaki insanlarla sohbet ettik. Biz tam kampın bahçesine girdiğimizde karşıdan bir bayan, elindeki arabasının içinde taşıdığı bebeğiyle birlikte kampın çıkış kapısına doğru yürüyordu. Bizim yürüyüşümüze destek veren Şilili bayan arkadaşla birlikte, karşımıza çıkan bu kamp sakiniyle sohbet etmeyi denedik. Rastladığımız bu arkadaş Almanca bilmiyordu. Görünümünden Vietnamlı olduğunu tahmin ettim ve kendisine nereli olduğunu sordum. Gerçekten de Vietnamlıymış bu arkadaş. Kampın çok ıssız bir yerde bulunduğunu ve alışveriş yapabilmek için çok uzun bir mesafeyi yürüyerek gitmek zorunda kaldığını anlatıyordu bize. Bisiklete de binemiyor çünkü onun bir bebeği var ve bu kampta yaşayan tek bayan durumunda.
    
Möhlau mülteci kampında yaşayan bir Afrikalı arkadaş bu kampta 15 yıldır yaşıyormuş. Bunu duyduğum zaman bir şaşkınlık geçirdim. Ona 15 yıl Türkiye'de politik nedenlerle hapis yattığımı anlattım ve kendisinin de aslında burada hapis hayatı yaşadığını anlattım. O da bana bu kampın aslında hapishaneden kötü olduğunu anlattı. Hapishanede yatacağın süreyi biliyorsun diyordu, ama burada ne kadar kalacağın konusunda hiç bir fikir yürütemiyorsun diyordu.
     
Iraklı Kürtlerden olan bir kaç arkadaşla daha sohbet ettik, onlar da kimisi 3 yıl kimisi 2 yıldır bu kampta yaşıyorlarmış. Başka biriyle daha tanıştık ki, o bu kampta doğmuş ve 18 yıldır bu kampta yaşıyor, o şimdi 18 yaşında bir insan. Bütün ömrü bu kampta geçmiş. Ama o günlerin nasıl geçtiğini uzaktan bakan birisi hissedemez. Iraklı bir Kürt arkadaş, burada bir Yugoslavyalı ile evlendiğini ve şimdi eşinin Yugoslavya'ya iade edileceğini söylüyordu. Elinden hiç bir şey gelmiyor. "Kaderime boyun eğmekten başka çarem yok" diyor.
    
Yanımızda getirdiğimiz Karawane gazetemizin son sayısını Möhlau mülteci kampındaki mültecilere dağıttık. Gazetenin başyazısında neden Berlin'e yürüdüğümüzü anlatmıştık. İnsanlar bu yazıyı okudular ve aslında kendileri de yürümek istediklerini söylediler fakat onlara çok randevu veriliyormuş bu nedenle kamptan ayrılamadıklarını söylediler. Irak'ın Süleymaniye kentinden olan bir mülteci arkadaş Karawane gazetesindeki yazıyı çok beğendiğini söyledi ve benim telefon numaramı almak istediğini söyledi. Onunla telefon ve hotmail alışverişinde bulunduk.
    
Möhlau mülteci kampının pencerelerine ve çatılarına pankartlarımızı astık, sloganlarımızı attık. Kampın ıssızlığını açığa çıkardık. Büyük televizyon ve gazeteci ekipleri de bizimle birlikte gelmişlerdi. Burada yaşayan mülteciler kötü yaşam koşullarını deşifre etme şansını yakaladılar. Onlarla tek tek röportajlar yapıldı ve fotoğraf çekimi yapıldı.
    
Möhlau kampının bahçesinde rastladığımız Vietnamlı kadın ve çocuğu bizim ilgilimizden oldukça memnun kalmıştı. Bu arada kadının oğlunun ismi Haydar'dı. Haydar isminin Türkiye'de çok kullanıldığını söyledim ve karşılıklı güldük neşelendik. Kamp baskınımız sonuçlanıncaya kadar Vietnamlı kadın yanımızdan ayrılmadı.
    
Wittenberg kentinde yalnızca mülteci kampı baskını gerçekleştirmedik. Diğer resmi kurumların üstüne de yürüyüşler gerçekleştirdik. Buradaki yürüyüşlerimize yaklaşık 150 kişi katıldı. Wittenberg eski bir yerleşim yeri ama çok büyük bir şehir değil. Biz Luther kilisesinin karşısında gösteri yaparken yeni bir destekçi geldi. Direk gelip tanıştı. Adımı söyleyince arkadaş çantasından bir dosya çıkardı ve dosyada, daha önce Bramsche kampında benimle yapılmış bir röportajın fotokopisi vardı. Neden bunu aldığını sordum. Bana röportajda söylenen şeyleri enteresan bulduğunu söyledi. Arkadaş, Almanya'da legal bir parti olan MLPD partisindenmiş. O da bizimle birlikte Möhlau mülteci kampına geldi ve resimler çekti. Onunla dünya devrimci hareketi üzerine sohbetler ettik. Yürüyüşümüzün artık her kesimin dikkatini çektiğini görmüş olduk. Ona partisinin başkanının geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye gittiğini anlattım. Fakat onun bundan haberi yokmuş, bu haberim onu sevindirdi. Ona, özgürlük yürüyüşümüze neden yeterli ilgiyi göstermediklerini sordum. Kendilerinin her yerde şubelerinin olmadığını ve uzak yoldan buralara gelmenin çok masraflı olduğunu anlattı. Ama bizim yürüyüşümüz pratik ve politik olarak ciddi bir etki yarattı, bu nedenle hiç bir bahane bize olan ilgiyi engelleyemiyor artık. Bu arkadaş politik bir arkadaş olduğu için özellikle yürüyüşümüzle ilgili tüm haberleri izlemiş ve belli bir ön bilinçle gelmiş ziyaretimize. Berlin'e vardığımızda da evine gidebileceğimi söyledi.
     
Bu gün ayrıca yeni olarak Meksikalı ziyaretçilerimiz vardı. Başında fötr tipi şapka olan bir erkekle, yöresel kıyafetler içinde bir kadın gelmişlerdi. Şilili arkadaş beni onlarla tanıştırdı. Onlara Markos'la ilgili kitaplar okuduğumu söyledim ve onlar da bana Marcos'un görüşlerini beğenip beğenmediğimi sordular. Onlara Meksika'da Zapataların yaptığı yürüyüş gibi yürüyüşleri biz de denemeye çalışıyoruz dedim. Onların yaşadıkları ve değer verdikleri birilerinden haberdar olduğumuzu hissedince yüzleri güldü ve bize çok sıcak davrandılar. Meksikalılar burada çalışma amacıyla bulunduklarını anlattılar ve bizim yürüyüşümüzü duyunca destek vermek istemişler.
    
İki gün konakladığımız yerde yataklar vardı ve duş imkânı vardı. Bu koşular bizi biraz dinlendirdi. Yarın tekrar yola çıkacağız. Önümüzde çok uzun olmayan bir yol var ama Berlin'e yaklaştıkça eylem ve etkinliklerin sayısı artacak diye tahmin ediyoruz.

29.9.2012
Turgay Ulu
Wittenberg 


TURGAY ULU