Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

30 Haziran 2013 Pazar

YAVUZ AKÖZEL: Can Yücel’e Doğru Uzun İnce Bir Yol-I



CAN YÜCEL’E DOĞRU 
UZUN İNCE BİR YOL - I






Datça’ya gitmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Kocaeli-Değirmendere’de Türkan Hanımın deniz kıyısındaki dairesinde, İzmit Körfezine inen akşamın kızıllığını efsunlanmışcasına gözlemeye dalmışken “Sen bir de Datça’da güneşin hem doğuşunu hem de batışını gözle! Sadece efsunlanmaz, yeminle söylüyorum çarpılırsın!” diye, sevecenlikle kulağıma fısıldadı. 

Datça! Sadece haritalarda imrenerek  parmağımla işaretlediğim,benim için gizemli bir cennet!

“Datça mı dediniz?” diye biraz da heyecanla sordum.

“Evet! Datça dedim!” Yakında gideceğim de! Orada ufak, ucuz ama denize iki adımlık uzaklıkta bir daire kiralamışım yıllardır ve yıllardır gider gelirim.”

Hemen program değişikliği yaptık.Önce Urla’ya benim evime gidip üç-beş gün kalacaktık ve sonra ver elini Datça!

O günüm  nasıl geçti siz tahmin ediniz. Kafamın içerisnde bir Datça panoraması sürekli renkleniyor. Masmavi uçsuz bucaksız Ege ve Akdeniz. Her iki denizin birbirine kavuştuğu o görkemli birleşmenin olağanüstülüğü. Güneşin Yunan adası Smri (Simi) üzerinden doğuşu ve batışını  mandolin eşliğindeki bir Yunan ezgisinde Hacamat Dağının zirvesine  oturmuş da izliyor, dinliyorum. Sanki Orhan Veli’nin şiirinde olduğu gibi; hani o şöyle yazmıştı ya: “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı/Önce hafiften bir rüzgar esiyor/yavaş yavaş sallanıyor yapraklar ağaçlarda.”

Datçaya ilişkin fazla bir bilgim yoktu. Sadece tuzu kuru arkadaşların anlattıklarıyla bir Datça tablosu çizmiştim belleğimde. Oteller, pansiyonlar oldukça pahalıydı ve bizim gibi altta kalmışların bunun üstesinden gelebilmek anlaşıldığı üzre olanak dışıydı. İşte şimdi üstesinden gelebileceğim oldukça mantıklı bir fırsat çıkmıştı karşıma! Elbetteki bu durumu değerlendirmem gerekiyordu.

Akşamdan herşey hazırlandı ve sabahın köründe Ataman abi, kızkardeşi Türkan hanım ve ben!... Emektar 1997 model VW Polo’nun gazına bastım. Güneş İzmit körfezinin üzerinde kıpkızıldı, bir şilep tam karşı kıyıdaki  Petkim’e  ağır ağır yanaşıyordu, saçları ak-pak olmuş yaşlı bir çift el ele tutuşmuş, yorgun adımlarla yürüyüş yapıyorlardı. Merhaba.. Merhaba.. Martılar sabahın bu ilk ışıltısıyla birlik nafakalarını çıkarmak için habire suya pike yapıp duruyorlar. Ara sıra bir balık gökyüzüne sıçrayıp yeniden suya dalıyor. Merhaba.. Merhaba diyorum, bu güzel güne... Ve elveda Değirmendere. Sizlere de upuzun bir ömür diliyorum, elele, birlikte bir ömür! Ey güzel insanlar!

İstikamet Bursa, Balıkesir üzerinden İzmir/Urla!

Çok ülkeler gördüm, zorunluluktan tabii ki! Ama Türkiye bambaşka bir ülke! Öylesine güzel öylesine cana yakın ve insanı kucaklıyan, sarmalayan bir sevecenlik var kederli duruşunda. Daha Edirne/Kapıkuleden girince güzellikler, insana coşkunluk veren sevimliliklerle karşılaşıyorsun. Yol kenarında koyunlarını otlatan bir çoban, yol boyu usul usul yürüyen bir eşek sizi karşılıyabilir. Biraz ilerde yola çıkmış ve size aval aval bakan ineklere rastlıyabilirsiniz.

Bu güzellikleri içime sindire sindire arabayı sürüyorum. Ataman abi kasetten müzik dinlemek istiyor! Söyleniyorum. Etrafına bak! şu güzel Türkiye’yi dinle, gelip geçen insanlara el et,    bu el değmemiş değerlerden,doğadan müthiş bir müzik adeta ekolaşıyor! İnsan hiç değilse bu müziği dinlemeli, bu aşamada bu süreci değerlendirmeli, bu sürece kilitlenmeli! Ama Ataman abinin dediği oluyor! Binlerce kez dinlediğim bir müzik kulaklarımı adeta tırmalıyor:

“Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç/ Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç.”

Ama yine de herşey güzel.

Arabayı, bu yolculuk bitmesin ve etrafı doyasıya göreyim diye oldukça yavaş sürüyorum. Ataman abi “Tamam, işte böyle yavaş sür, kaza falan yapmayalım” diye memnuniyetini belirtiyor. Türkiye dünyada trafik kazası sıralamasında maalesef  en önden birinci geliyor! Yavaş sürerek hem kendi doyumuma ulaşmış oluyorum hem de Ataman abinin de haklı olarak belirttiği gibi kaza yapma olasılığını sadece raslantılara bırakıyorum böylece. ‘Raslantılara bırakıyorum‘ diyorum, çünkü senin hiçbir suçun yokken karşıdan gelen ve trafik kurallarını hiçe sayan bilinçsiz bir sürücü(trafik canavarı) sana çarpıp televizyonlarda da hergün görüntülenen facialara neden olabiliyor. Bu, herhangi bir insan –insanlar olabilir ve sen olabilirsin! Bunu da işte böyle hesaba katmak gerekiyor.

Bursanın çıkışında mola verdik.Yol boyu sık olarak rastladığımız lokantalar genellikle ana menülerini ‘köfte” üzerine hazırlamışlar. Ehh. Biz de köfte ve salata yedik, üzerine de şöyle demli birer çay içtik. Yine yollarda birkaç yerde çay ve ihtiyaç molası verdikten sonra akşama doğru evimize ulaştık. Evimiz Urlaya 8 km.uzaklıktaki Kalabak’ta. Urlanın bir semti, mahallesi sayılıyor. Urla’nın şehir merkezinde deniz yok ama Benim evimin olduğu yerde deniz var. Yürüyerek 3-4 dakikalık bir mesafede.

Ama deniz kenarını sorumsuzca kirletmişler.Hem denizin getirdiği hem de insanların kendi çöplerini olduğu gibi orada bırakmaları kıyı şeridini olduğu gibi zibilliğe çevirmiş.

Neyse... Biraz kısa keselim ve asıl mevzuya gelelim.

Urladan Datçaya gidişimiz de oldukça zevkli oldu. Çine’de transit yoldan sapıp şehir merkezine girdik ve ev yemekleri yapan kesemize uygun bir lokanta bulduk. Üçümüz de aynı yemekleri tas kebabı ve bulgur pilavı ısmarladık. Gerçekten ucuz ve lezizdi. Çine insanları da oldukça cana yakın, yabancıya karşı da yardımkâr ve sevecen...

Marmaris’ten sonra kıvrıla kıvrıla Emecik Dağına tırmanıyoruz. Altımızda Ege Denizi ve uzaklarda birtakım adalar görülebiliyor. En arkada puslar içerisinde gizemli bir görünüşe bürünmüş Yunanistan’a ait Symi adası. Symi adasındaki yerleşim Türkiye tarafından görünmeyen dağların öbür yüzeyinde kurulmuş. Dolayısiyle ada sanki boşmuş gibi bir izlenim bırakıyor. Denize diklemesine inerek tehlikeli, başdöndürücü yarlar oluşturan Emecik  Dağının uzantıları, kızıl çam ağaçları, yaz-kış yeşilliğini yitirmeyen maki bitki örtüsü ve bunun yanısıra mersin, badem, ardıç ağaçlarıyla kaplı. Bazı yerlerde kaynak suları akıyor. Arabamızı bir kaç kez durdurup hem elimizi yüzümüzü yıkayıp serinledik hem de kana kana bu çam kokan, kekik kokan sulardan içtik... Birçok yerde de köylüler ürettikleri bal ve zeytinyağını pazarlıyorlar. Gerçekten sattıkları çam balı olsun kekik balı olsun oldukça kaliteli. Zeytinyağı ise az bulunur türden, mis gibi zeytin zeytin kokuyor ..
Eski Datça’dan geçiyoruz... Neredeyse Datça’ya ulaştık. Sağlı sollu dükkânlar, tamirhaneler var. Sağ tarafta ufak bir tabela “Eski Datça” yolunu ayırıyor. Eski Datça! Bana hiç bir çağırımda bulunmuyor. Ama Türkan hanım Eliyle Eski Datça’yı sesli okuyup bana soruyor:

-Eski Datça sana bir şey hatırlatıyor mu ?

Düşünüyorum... Düşünüyorum...

—Hayır aklıma birşey gelmiyor! Aklıma birşey gelmiyor... Geliyorrr!
Bağırarak, heyecanla söylüyorum:
—Can Yücel.
Türkan Hanım beni alkışlıyor... 
—Bravo en sonunda buldun!

Eski Datça yolunu neredeyse 500 metre geçmiştim. Manevra yapıp geri dönüyorum ve Eski Datça’nın dar, birazda bozuk yoluna arabamı vuruyorum. Türkan Hanım buraları daha evvel defalarca gezmiş. Yolu tarif ediyor ve doğru Can Yücel’in sürekli oturup kafa çektiği “Karya Restoran, Muhtarın Yeri’ne gidiyoruz.



Karya Restoran(MuhtarınYeri)(Orhanın Yeri)... Aslında bir restoranı değil çay bahçesini andırıyor. Oldukca mütevazi bir yer. İnsanlarla hemen senli benli olabiliyorsun. Hele Orhan Baba ağzından bal akıyor... Otur, onun o güzel Datça diyalekti ile konuşmalarını, Can Baba üzerine anlattığı anılarını dinle... Dut, portakal, limon, kauçuk ağaçlarıyla oldukça huzur verici  bir yer. İlk işimiz Orhan Babayla tanışmamız oldu.Servisi kendisi yapıyor.Çaylarımızı getirdi, bir sigara yaktı ve ben sordum o naz-tuz etmeden yanıtladı.
—Adınız ?
—Orhan Karadağlı..1941 doğumluyum
—Can Yücel ile tanışmanızı vb.anlatır mısınız?
—Anlatayım..Can Yücel 1990’dan aramızdan ayrıldığı 12 Ağustos 1999 tarihine kadar tam 9 yıl burada, yanımızda yaşadı. Daha doğrusu iç içe birlikte yaşadık. Ara sıra gözden kaybolur İstanbul, Ankara falan –iş gereği– giderdi. Uzun kalmaz geri dönüp gelirdi. Giderdi derken tabii ki hanımı Güler Hanım da genellikle beraber olurdu onunla.

Tanışmamız da Tekin’in pansiyonunda oldu. Ben muhtardım ve Can Yücel diye sakallı bir şair gelmiş, Tekin’in orda kalıyor dediler. Oraya vardığımda Rakı masasını kurmuş, içiyordu. Beni de davet etti. Başladık içmeye... Söz sözü açtı, bir muhabbet, bir muhabbet... Üç gün içtik... Adam küfürbaz... Biraz tuhafıma gidiyor ama lafları güzel, küfürleri de bazen insanın içini rahatlatan cinsten doğrusu. Bizim küfür etmek isteyip de beceremediğimiz belki de cesaret edemediğimiz cinsten şeyler. Öyle küfürler yapıyor ki, bazen içimden ‘ohh, ağzına sağlık’ diyiyorum. Adam nerden bulup çıkarıyor o ince düşünceleri, o insanı isyana sürükleyen lafları ve içimizi rahatlatan küfürleri? Doğrusu bu pejmurde kıyafetli, Hint fakirlerine benzeyen küfürbaz adamı sevdim. O da bizleri sevmiş olacak ki; “Ben burayı bu mahalleyi sevdim! Beni Datçalı yapar mısın?” diye gözlerimin içerisine biraz da içkinin verdiği mahmurlukla baktı.
—Can Bey! Sizin gibi değerli bir kişiyi yapmayacağım da kimi yapacağım, diye yanıt verdiğimde  hem sevindi hem de biraz bozuldu.
—Bırak bu bey ayaklarını ulan, benim adım Can Baba, ibne, pezevenk ne söylersen söyle ama bey söyleme, nerde bey varsa ...

Ondan sonra benim adım “ulan” kaldı.Can Bey’in adı da Can Baba! (Gerçi ona her yerde Can Baba derlermiş ya! ) İşte bu Can Baba var ya,  ölene dek beni sadece “ulan” diye çağırdı. Onun  “Ulan” demesinde bir sevecenlik, bir okşayış, biraz da muziplik vardı. Hoşuma giderdi!..



Röportaj:
Nedim Kibar: Buraya geliş öykünüzü anlatır mısınız?

Güler Yücel: Ben İstanbul’daydım. Can telefon etti. “Ben Datça’da bir ev aldım” dedi. Ben de genelde sen satarsın diyerek işletiyor sandım. “Yok canım ciddi bir ev aldım. Datça’da yaşayacağız artık” dedi. Ben tabi geldim. O zaman burası yıkıntı, ahır olarak kullanılan evdi(150 senelik bir Rum evi). Buraları o günlerde harabe bir yerdi, şimdi ise gördüğünüz gibi düzenlenmiş bir köy oldu. Can’ın tek mülk sahibi olduğu ev burasıydı. Çok sevdi burayı, Can’a nasıl buldun burayı diye soruyorlar “elimle koymuş gibi” diyor ya.

(Fotosine Kültür Sanat,İnternet sitesinden alınmıştır. Röportaj tarihi: 23 Ağustos 2010)

O sıralarda Eski Datça böyle kıymetli değildi, in-cin top atıyordu. Deli Mustafa benim restoranımın hemen arkasında olan Rumlardan kalma taştan yapılmış ama harabeye dönmüş  bahçeli evini satıyordu. Can Yücel’in haberi bir şeyden yok. Ben Deli Mustafa’ya 10 lira kapora verip 30.000 liraya evi satın almak üzere anlaşıp el sıkıştım. Sonra Can Babaya gidip “Deli Mustafa’nın evini satın aldım” diye müjdeyi verdim. Can Baba “Ulan beni de mi deli yapacaksınız?“ deyip neşe ile gülüştük. Adamın lakabı Deli Mustafa’ydı. Asıl adı Mustafa Küçükambarcı.. Herşey iyi de henüz para yok ortada... Para? Para Garanti Bankasında ve paranın olup olmadığı da belli değil. Can Babaya soruyorum “Evi alacak yeterince para var mı bankada? “Bilmiyorum olabilir de olmayabilir de” diye yanıt veriyor. Çünkü Can Baba’nın parayla falan ilişkisi yok. Eeee.. Şimdi ne olacak peki? O zaman şimdiki gibi İnternet falan yok. Garanti Bankası’nın Datça’da, Marmaris’te olmayışı da ayrı bir problem. Banka bir tek Aydın’da var. Oraya gideceğiz. Telefon açsak dahi paranın olup olmadığına ilişkin yanıt vermezler, olanak dışı.

Ertesi gün erkenden yola çıkıp benim külüstür Kartal ile Aydın’a gidiyoruz. Öğlen üzeri banka kapandım kapanacak. ”Önce sen git bir bak bakayım, banka açık mı?” diye, önümüze çıkan ilk lokantaya dalıp rakı, meze vb. ısmarlayıp beni gönderiyor! Saat 12.05’de ben yalnız başıma bankaya gidiyorum. Banka kapanmak üzere.

Doğru banka müdürünün kapısını çalıp içeriye giriyorum. Sayın müdürüm diyorum. Can Yücel adında bir şairin işi için buraya geldim. Can Yücel yorgun olduğu için gelemedi.. Müdür bey “Can Yücel “adını duyunca yerinden hopladı. Can Yücel mi dediniz? Onunla nasıl tanışmak isterdim. Şu tesadüfe bakınız. Çok memnun oldum. Şimdi banka kapalı, lütfen 14.30’da Can Yücel Bey’i de alıp geliniz. İstanbul’a telefon açar, hesabında para olup olmadığını öğreniriz. O  gelmezse olanaksız hesabına giremeyiz” “Olur efendim” deyip bankadan dışarı çıktım... Yahu şimdi müdür bey Can Babaya Can Bey falan der de oturaklı bir küfür yer. Aydına da boşu boşuna gelmiş oluruz! Yeniden bankaya döndüm.. Sayın Müdür bey  sizden özür diliyorum ancak bir sorunum var da..Nasıl anlatacağımı bilemiyorum? Şöyle desem: Can Yücel kendisine bey falan demesinden hoşlanmıyor. O gelirse ‘Can Baba’ diye hitab eder misiniz? Müdür bey aptalca yüzüme bakakaldı ama ne demek istediğimi de az-çok kavradı. İnşallah unutmaz da ‘Can Baba’ derim! Diye, gülümseyerek beni uğurladı.  Doğru lokantaya gittim. Can Baba’nın  dünya umurunda değil. Ne oldu? Ne gitti? Sormuyor, ha bre içmeye devam ediyor... Ben yine de anlatmak zorunda kalıyorum.14.30 da bankaya gitmemiz gerektiğini falan.

Onun yazdığı bir şiir var dünya ahvali üzerine.. Düşünüyorumda Gerçekten de Can Yücel işte bu şiirde anlatılmak istenen gibiydi. Ama yine de bağlandığı şeyler vardı mesela alkol, mesela ailesi. Bu bağlanmaların yazdığı şiirle ne dereceye kadar ilişkisi var? İşte onu bilemem.


Bağlanmıyacaksın

Bağlanmıyacaksın bir şeye,öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam “ demiyeceksin.
Demiyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmiyeceksin mesela.O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen,çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince,çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmiyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa,kaybetmekten de
Korkmazsın.
Onlarsız da yaşıyabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmıyacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de birşeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi,ayı, yıldızları..
Mesela kuzey yıldızı,senin yıldızın olacak.
“O benim “ diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de birşeye ait olacaksan,renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın
Çok sahiplenmeden,çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın ucundan tutarak...

Can Yücel



Röportaj:
Nedim Kibar: Datça üzerine ya da onu çağrıştıracak şiirleri de var  değil mi ?

Güler Yücel: “Su” getirmişti. Bir kitap okudum. Böyle yerleri ilk önce Sanatçılar keşfediyor....
............
Malum içkiyi severdi. İçki onun subabı gibi bir şeydi, daha büyük patlamalara  neden olmamak için içiyordu diye düşünüyorum. Potansiyel enerjisini içkiyle patlatırdı, denebilir. Can içki içmediğinde başka bir kişilikti çok ciddi, sakin ama her zaman bir neşe, bir keyif vardı. Biz çok keyifli yaşadık. Keyif ne demek, evde her türlü politika, her türlü sanat... Can öldükten sonra fark ettim, biz bu dünyanın dışında yaşamışız. Bizde ne para konuşulur, ne mülk konuşulur, ne çıkar konuşulur, bizde konuşulan sanat, şiir, edebiyat, resim, politika dediğim gibi bunlar konuşulurdu.

Alıntı : (Fotosine Kültür Sanat,internet sitesi)
                                     
Not:Röportajda adı geçen ‘Güler Yücel’,Can Yücel’in eşi ; ‘Su ‘ise ressam olan kızıdır.        

Aylardan Mayıs’tı ama Mayısın kaçı olduğunu hatırlamıyorum. Oldukca sıcak, güneşli ve esintisiz bir gündü. Can Babayla saat 14.30’a dek ufaktan ufaktan yedik, içtik. Ben araba sürdüğüm için yeni rakı’yı usulünde kıttı kıttı içiyorum. Yine de kafamız çakırkeyf yani. Bankaya gittik. Müdür Bey Can Baba’yı heyecanla bekliyor. Bizim derdimiz para! Para var mı yok mu? Müdür Bey’in derdi de Can Baba’yla tanışmak, muhabbet etmek!.. Muhabbet koyulaştıkca koyulaştı; neyse ki bir ara İstanbula da telefon açıldı, yanıt bekliyoruz. Bir saat geçmedi yanıtı aldık: Yeterince para varmış! 34 milyon lira çektik. Para bende, keyfimize diyecek yok! Hemen yola çıktık Akşama doğru Çine’ye ulaştık. Yol üzerindeki benzin istasyonun yanındaki Ak restoran’da rakıya devam ediyoruz. Zom olana dek içiyoruz. Hava sıcak. ‘zom oluncaya kadar‘ içiyoruz diyorsam da herhalde ben biraz ‘zom’ oluyorum ki böyle duyumsuyorum kendimi. Can Babada zomluk bir hal yok..Dili pelteleşiyor ama aklı yine de başında... Parayı ceplerime bölüştürmüşüm... Ara-sıra gizliden yokluyorum... Tek dileğim paranın başına bir hal gelmeden Datça’ya ulaştırmak. Ama araba sürecek hal mi kalmış bende?  Neyseki  araba karavan,  ben ön bölümde, Can Baba da arkada uyuyoruz.(Ben mutlaka sızmışımdır!)

Güneş üzerimize doğmuş, Can Baba çoktan uyanıp gidip elini-yüzünü yıkamış. Başım dönüyor, kendimi bitmiş hissediyorum.. Can Babanın gür sesi kulaklarımda patlayınca kendime geliyorum. Bir çırpıda gidip başımı soğuk suya dayayııp yıkıyorum, yıkıyorum, yıkıyorum... Sonra Can Babaya soruyorum:
—Kahvaltı?
—Ne kahvaltısı ulan! Kendine geldiysen sür de gidelim!
Bir saatten fazla sürüyorum. Sürerken yolları çift görüyorum.

Yol boyunda durup çay içiyoruz.Yine başımı soğuk suya tutuyor yıkıyorum. İyi geliyor. Can  Baba’da öyle bitkinlik falan durumu yok! Turp gibi!

Yola devam ediyoruz. Dura-kalka konaklıya konaklıya, kendimize gele gele ilerliyoruz... İyice acıktığımı duyumsuyorum. Can Baba acıkmıyor. Az yemek yiyiyor ama çok içiyor. Neyse sonunda Muğlaya ulaşıyoruz. Garajların yanındaki meyhanemsi bir lokanta olan Çınar Restoran’da kendimize birşeyler söylüyoruz yemek için. Tabii yine 70’lik yeni rakı da geliyor..

İç allah iç.. Gecenin yarısını boyladık.. Çine’de olduğu gibi arabada uyuduk. Ben ön kompartımanda, Can Baba kuşetlide.. Tabii ceplerime bölüştürdüğüm 34 milyon parayı da devamlı kontrol ediyorum..Ahhh.. sağ salim bir Datça’ya varabilsek! Bayağı korkuyorum... Ama içimden geçenleri Can Baba’ya söyliyemem ki! Tek çaresi olduğunca ayık kalmaya çalışmak..

Sabah yine Can Baba benden önce uyanmış... Bugün biraz daha iyiyim. Çünkü kontrollü içtim “zom“ olmadım. Birlikte çıkıp çarşıyı gezdik, kahvelerde oturup çay içtik, öğlen üzeri lokantada yemek yedik. Can baba yine birkaç bardak rakı yuvarladı. Artık ben içmedim.. Yola çıktığımızda zaman öğleni biraz geçmişti. Akşam saat 18.00 gibi Marmaris’e ulaştık Can Baba:

—Çek ulan arabayı limana, dedi. Oysa yanımda taşıdığım para beni  iyice sıkıyordu dolayısıyle bir an önce Datçaya varmak ikimizin de selametine olacaktı.

Bir an önce Datça’ya gitsek? Diye sorunca o gür sesiyle: “Ulan ben sana  limana çek demedim mi?  Diye yarı gülümseyerek, yarı sitemkâr bana o gür sesiyle yanıt verdi. Çaresiz arabayı limana sürdüm.

Güzel bir bahar akşamıydı. Denizden kopup gelen iyot ve yosun kokuları beyaz–kırmızı zambakların ve rengarenk açmış yasemin, mercan köşkü, boru çiçeği, Marmaris çiçeğinin kokularıyla harmanlanıyor, içim ferahlıyor. Güneş, Marmaris limanının karşısındaki maki ve kızıl çamlarla örtülü dağların artık doruklarına ulaşmış, tam batıdan bize gülümsüyor.

Can Baba arabadan iner inmez limanda adeta bir zelzele oldu, bir kıyamet koptu. Ne kadar kaptan, reis, tayfa, liman çalışanları varsa arabanın etrafına üşüştüler, duyan geldi! Can Baba!ya sarılan sarılana. Gerçekten şoke oldum... Böyle bir şey hiç beklemiyordum. Meğer vakti zamanında Can Baba bu limanda Turizmcilik-tercümanlık yapmış, müthiş sevilmiş... Hemen Liman Restoran’ının önüne masalar sıra sıra dizildi, balıklar, mezeler, rakılar... Masalarda yok yok... Kahkahalar kırıla gidiyor. Can Baba konuştukça millet galeyana geliyor, kadehler kaldırılıyor .Anılar tazeleniyor, garsonlar fır dönüp hem zevkle hizmet ediyor hem de Can Baba’nın ikram ettiği rakıyı fırtlayıp, Can Baba’nın kendi elleriyle çatala takıp da ikram ettiği mezelerden yiyip gidiyorlar. Gecenin yarısında en az 25 kişi olmuştuk.. Anlıyacağınız sabahın tam 07’sine kadar içtik. Hesap falan ödeme yok. Bu ziyafeti işte kaptanlar, tayfalar ,liman işçileri, garsonlar ve diğerleri Can Baba’nın geliş şerefine kendi aralarında anlaşıp, düzenlemişler.

Artık vedalaşma zamanı gelmişti..Can Baba’nın Datça’ya yerleşeceğini duyduklarında  daha da mutlu oldular. Can Baba için yine de hüzünlü bir ayrılıştı bu, her insana ayrı ayrı sarılıyor, ayrı ayrı vedalaşıyordu. Sanki bir daha hiç buluşamıyacakmış, görüşemiyecekmiş, kavuşamıyacakmış gibi. Bana da dokundu doğrusu... İnsan içince ve kafayı da bulunca biraz fazla mı duygusal oluyor ne?

Marmaris’ten ayrıldıktan sonra kıvrıla kıvrıla yukarılara tırmanıyoruz. Marmaris aşağılarda limanındaki yatları, balıkçı tekneleri ile eşsiz bir güzellik sunuyor bize. Can baba, “İşte burada dur!” diyor.. Zaten kafam kıyak, arabayı hemen yolun kenarına çekip duruyorum. Ağaçların gölgesine uzanıp bu müthiş manzarayı seyre dalıyoruz. Kızıl çam, defne, ardıç ağaçlarıyla kaplı ormandan esip gelen serinlik bizi kendimize getiriyor,

Can Baba  “ahh“ diyor. ”Bu cennette cehennemi yaşamak ne kadar zor!“ Sonra bir küfür savuruyor düzenin tam merkezine! Ürperiyorum. Onun gür sesi sanki hemen Marmaris’e ulaşıp yankı yapıyor, küfür yeniden yeniden tekrarlanıyor. Sanırım biraz uyumuşum uzandığım yerde.

 Beni Can Baba uyandırdı, elbetteki güzel, kaymaklı bir küfürle!

Datçaya ulaşır ulaşmaz yegane banka olan Ziraat Bankasına gidip parayı kendi hesabıma yatırdım.Can Baba’yı Tahsinin pansiyonuna bırakıp eve gidip deliksiz bir uyku çektim.

Ertesi gün önce restoranıma uğradım. O zamanlar işlerimiz iyiydi. Yanımda bir bayan iki de garson çalışıyordu. Gelen-giden olmuş, Can Yücel’i de bir kaç kişi sormuş. Bu şair Can Baba meğer  meşhur, adı  kızıl koministliğe çıkmış, bizim çocukluk yıllarımızda Maarif Bakanlığı yapmış Hasan Ali Yücel’in oğluymuş. Ben cahil adam. Doğru dürüst okul, mektep, medrese görmemişiz, tanımam, bilmem!

Bu Can Baba denen zat nasıl  bir adamdı? 34 milyon benim adıma bankada yatıyor, üstelik   beni  doğru dürüst tanımaz, bilmez! Adamın gıkı çıkmıyor, aradığı sorduğu yok! Ben merak ettim yahu! Kalkıp kaldığı pansiyona gittim! Uyuyormuş! “Selamımı söyleyin, kalktığı zaman benim restorana gelsin” diye mesaj bıraktım. İki saat sonra çıkageldi.

Tabii hemen çocuklar masayı kurdular, rakılar açıldı, mezeler geldi... Artık para bankada, herşey yolunda, korkacak birşey yok, mutluyum!

—Şerefinize Can Baba
—Şerefine ulan !
—En kötü günümüz böyle olsun !
—Böyle mi olsun.. Hadi ulan böyle olsun.. Birşey diyecektim ya..
—Babanız da bakanmış vakti zamanında.. Hem de şu meşhur Hasan Ali Yücel!.. Bu akşam öğrendim de..
—Nerden öğrendin ulan?
—Hani seni sormaya gelen gençler vardı, ya onlar söyledi..
—Bakandı yaaa.. Hem de ne bakan!...
—Severmiydin babanı?
—Sen sevmezmiydin ulan?
—Düşünüyorumda.. Çok dayağını yerdim. Söz aramızda  bırak sevmeyi bazen nefret ettiğim bile oluyor.. Tabii sevgi, özlem, nefret.. Hepsi içimde, işte taa şurada karman çorman!
—Ben babamın dayağını yemedim ama otoriter bir adamdı, ondan çekinirdim! Korkar mıydım?  Sanırım korkardım da!  Ama onu çok özler, çok severdim!

Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim

Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü,ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devrin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğum semti,
Geldi mi gidici hep,hepp acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş,çağırırlar İstanbula,
Bi helallaşmak ister elbet,diğmi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim,göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar,geniş sevdalar için
Açıldı nefesim,fikrim,canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

(Bir siyasinin şiirleri,1974)

(Yazarın Notu: Can Yücel’in bu şiirini okuduktan sonra Hasan Ali Yücel üzerine de bir kaç tanıtıcı bilgi verme gereğini gördüm.)

Hasan Ali Yücel (1897-İstanbul,1961İstanbul)
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi felsefe bölümünü bitirdi.
1922’de öğretmenliğe başladı
1932’de TDK etimoloji başkanı oldu
1934’de CHP’den İzmir milletvekili seçildi.meclise girdi.
28 Aralık 1938’de 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığına getirildi.
5 Ağustos 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığından istifa etti.

Bakanlığı döneminde :
-Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi kuruldu.
-Yüksek Mühendislik Okulu İTÜ’ye dönüştürüldü.
-Ankara Tıp Fakültesi kuruldu.
-KöyEnstitüleri kuruldu
-Dünya klasikleri Türkçeye çevrildi.(1)
-Devlet konservatuarları kuruldu(1940)
-Türkiye UNESCO’ya üye oldu
-25 haziran 1946’da üniversiteler yasası çıkartıldı.(üniversitelerin özerkliği de bu yasanın içerisindedir.)

(1) Çevrilen dünya klasikleri :

Babil klasiklerinden.1,Hint kl.1,Çin kl.3,Şark-İslam kl. 19,Eski Türkçe metinler klasiği 1,Yunan klasiklerinden 62,Latin kl.18,Alman kl.53,Amerikan kl.10,Fransız kl.171,İngiliz
kl.56,İskandinav kl.6,İtalyan kl.12,Macar kl.13,Rus kl.63,Okul kl.6
(Davam,Hasan Ali Yücel,Türkiye İş Bankası Kültün Yay.S.121-122)

Hasan Ali Yücel, Çevrilen 500’e yakın yapıtların hiç birisinde Komünist yazarlara yer vermediğini mahkeme için hazırladığı savunmasında dile getirmektedir.Bu savunusunda yukardaki listeyi yazdıktan sonra şöyle bir savunu yapmaktadır :

“Komünist eserleridir diye, bilen ve bilmeyenin feryat ederek söylediği 63 ciltlik Rus klasikleri şu müelliflere aittir:
   Fonfizin, Griboyedev, Puşkin, Lermentov, Gogol, Ostrovski, Gonçarov, Dostoyevski, Turgenyev, Tolstoy, Saltykov, Çehov.
..........
Görülüyor ki, Griboyedov(1795-1829) da dahil olmak üzere bu yazarlar komünizmden evvelki devirlere ait insanlardır. Bunlardan hiçbiri komünizmin habercileri arasında değillerdir.”  
(aynı yapıt,S.122)

Dünya klasiklerinin Türkçeye kazandırılmasında geniş bir çevirmen kadrosu görev almış, 1941’de başlıyan çalışmalar 1946 sonuna dek sürdürülmüştür.

Bu gerçekten büyük, alkışlanacak bir girişim ve hizmettir. Ancak Hasan Ali Yücel komünizme ilişkin türden yapıtların(M.E.LS. )ve Sovyet dönemine ilişkin yazarların(Maksim Gorki )gibi  bir tekini bile çevirtmeye yanaşmamıştır. Bu hem Hasan Ali Yücel’in  anti komünist olmasından, hem de İnönü diktatöryasının 2. Emperyalist paylaşım savaşı arifesinde  Hitler faşizminin, İtalya faşizminin etkisinde kalaraki giderek daha da koyu milliyetçiliğe evrilişinde, baskıcı, faşist yönetiminden, kaynaklanmaktadır. Her ne kadar demokratik öğeler taşıyorsa da ve ’tuhaf bir hümanızma’nın (Türkiye hümanizması) şiarı ile yola çıkmış olsa da, bu da bilinmelidir ki, Hasan Ali Yücel, faşist diktatoryanın içerisinde bir taraftır ve bu diktatöryanın faşist ideolojisinin  MİLLİ  EĞİTİM BAKANI olarak baş savunucularından biridir. Onun yapmak istediği Partideki aşırı milliyetçiliği ve gelişen Hitler hayranlığını, faşizm yanlılığını ATATÜRK milliyetçiliğine sığınarak firenliyebilmektir. Ama gelişmeler, başlangıçta Hitler faşizminin aldığı geçici başarılar Hasan Ali Yücel  ve mahiyetindeki  başta İsmail Hakkı Tonguç olmak üzere üç-beş anti-faşist’in üzerindeki baskılar her geçen gün daha da ağırlaşmıştır. Vermeye çalıştıkları anti faşist, tarafsızlık ilkesine dayalı  savaşımlarında bizzat İnönü tarafından bilinçli olarak yalnız bırakılmış, sahip çıkılmamıştır... Savaş sonrasında Faşist Almanya ağır bir yenilgiye uğrayınca, Reisicumhuru faşist İnönü olan Türkiye komprador burjuvazisi yüzünü  Batı kapitalizmine çevirip, savaş yıllarında yaptıkları iki yüzlü iğrenç politikalarla Amerika ve müteffiklerinin sarsılan güvenlerini kazanabilmek için komünist avı başlatmışlardır.Önce Tan gazetesi yakıldı, sol yayın yapan birçok yayınevi tahrip edildi. 1946’da da Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığından istifa ettirildi. İsmail Hakkı Tonguç da görevinden alındı. Daha sonra da Köy Enstitülerinin kapatılma süreci başlatıldı.

Türkiyedeki komünist öcüsünün tüm veballeri işte planlı olarak böyle yansıtıldı, komünizmin başı ezildikten sonra 100 milyon dolarlık Truman yardımı almaya hak kazanıldı ve kapitalist batının sadık kölesi olundu. Akabinde de NATOya girilip Kore’ye asker gönderildi.

Türk komprador burjuvazisi  ve toprak ağaları bir kez daha muradına ermişti.


    GELDİ İSMET GİTTİ KISMET (bir halk tekerlemesi )

10 Kasım 1938’de M.K.Atatürk’ün ölmesiyle 11 kasım 1938’de İsmet İnönü Reisicumhur oluyor. 938’den itibaren de tek partili CHP hükümeti değişmez milli şef İnönü’nün önderliğinde etrafına topladığı ‘sahibinin sesi’ ‘kukla’ bakanlarıyla faşist Mussolini İtalyası’na ve faşist Hitler Almanyası’na özgü yasalar yürülüğe sokuyor.

Nasıl ki Atatürk, 1927 yılında CHP’nin “değişmez genel başkanı” ilan edildiyse, İsmet İnönü de  Atatürk’ün ölümünün ardından toplanan CHP kongresinde kendisini CHP’nin hem’ değişmez genel başkanı hem de “milli şef”i  olarak ilan ettirdi. Bu dönem tam bir polis devleti kurulmuş, faşizmin tüm yöntemleri günlük yaşamın içerisine sokulmuştu:

Zekeriya Sertel yazıyor:
“İnönü, Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü artırdı, tek millet, tek parti, tek şef diye bir sistem kurdu. Millet o demekti, parti demek o demekti, bunun tek adı faşist diktatörlüğü idi, polis devleti idi. Amansız insafsız bir polis devleti. Emniyet örgütü kuvvetlendirilmiş, genişletilmişti. Nefes almak olanaksızdı. Basın bile onun elinde, emrindeydi. Resmen sansür yoktu. Ama bakanlar ve Basın-Yayın Genel Müdürlüğü hemen her gün gazetelere direktifler verirdi. Bu direktiflere uymayanların gazeteleri kapanmak tehlikesindeydi

...Polisten en çok rahatsız olan solculardı. Bizlerin bu yüzden çektiklerimiz sonsuzdu. Özgürlüğümüzü yitirmiştik. Evlerimizde hizmetçilerimizden, misafirlerimizden bile şüphelenirdik.

.........

Polisin hışımına uğrayanlar yalnız biz solcular değildik. Bir ara polis, Ankara’da Üniversite öğretim üyelerine de musallat oldu. O vakit Ankara Üniversitesinde Behice Boran, Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Pertev Boratav gibi ilerici gençler vardı. Ankara’da “Yurt ve Dünya” adında bir de dergi çıkararak fikirlerini yaymaya çalışıyorlardı. Politikayla uğraşmaz, etliye sütlüye karışmaz bilgin kimselerdi. Memleket sorunları üzerine incelemeler yapıyor ve bu konudaki fikirlerini yayıyorlardı.

Fakat polis devleti için bu da çoktu. Üniversite hocası özgürce düşünemez, düşündüğünü açıkça söyliyemezdi! Polis devletine göre, bu genç profesörler hadlerini aşmışlardı. Hepsini işlerinden çıkarıp mahkemeye verdiler. Mahkeme suç görmedi. Beraatlerine karar verdi. Ama polis devleti, bu değerli gençleri bir daha üniversiteye sokmadı. Dergilerini de kapattı. Onlara bilim yolunda hayatlarını kazanmak olanağı bırakmadı. Onlar da İstanbul’a geldiler, bizim etrafımızda toplandılar. “Tan” gazetesinde yazılar yazdılar, yeniden bir dergi çıkarıp yayın yapmaya çalıştılar. Ama polis onları rahat bırakmadı.....

....

Sabahattin Ali’yi öldürten ve büyük şair Nazım Hikmet’i vatandan uzaklaşmak zorunda bırakan da bu polis devletidir.”(Zekeriya Sertel,Hatırladıklarım S.235,236,237,238)

İşte Hasan Ali Yücel, İnönü reisicumhur olur olmaz 1938’in aralık ayında FAŞİST İnönü kabinesinin Milli Eğitim Bakanlığına getiriliyor. Yukarda adı geçen öğretim üyeleri de dahil olmak üzere toplamı 40 kişiden oluşan Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi profesör ve doçentlerine bizzat kendisi bir AHİTNAME hazırlayıp imzalatıyor. Ahitnamenin aslını aynen alıntılıyorum:

“Sayın vekilimize
Ebedi şefimiz Atatürk’ün mutlu eliyle kurulmuş olan Fakültemizin biz Türk öğreticileri, bugün, 11 Nisan 1944 tarihinde toplandık. Partimizin programını yeniden madde madde okuduk. Partimizin prensipleri hakkında şimdiye kadar taşıdığımız inanı ve duyduğumuz heyecan bu sefer de hep birlikte bir kere daha teyid ve tekit ettik. Kemalizmin, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Layik, İnkılapçı ve Cumhuriyetçi umdelerinin kayıtsız şartsız hizmetkârı olduğumuzu; bize tevdi edilmiş olan Yüksek Öğretim gençliğini bu umdeler içinde yetiştirdiğimizi ve yetiştirmeğe devam edeceğimizi; bu umdelerin mana ve değerine aykırı herhangi fikir ve kanaata, şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da yer vermiyeceğimizi; ve partimizin Değişmez Genel Başkanı İnönü’ye bağlılığımızı derin saygılarımızla bildiririz.“(Davam,H.Ali Yücel,   .45,46)

Bu ‘ahitnameyi’(bağlayıcı belge) imzaladıklarında tarih 11.Nisan 1944‘tür. Öğretim üyelerinin yukarıdaki şartlar çerçevesinde çalışmak bile hükümete yetmemekte, onlardan  faşist İnönü hükümetine kölece bağlılık, ’yalakalık’ da beklenmektedir. Çünkü Zekeriya Sertel “Hatırladıklarım” adlı yapıtında Bu genç öğretim üyelerinin politikayla uğraşmadıklarını, etliye, sütlüye  karışmadıklarını yazmaktadır. Bu faşist ahitnameyi imzalamış olmalarına karşın adı komüniste çıkmış Behice Boran(doçent), Pertev Boratav(doçent), Muzaffer Şerif(doçent), Niyazi Berkes(doçent)  bizzat Hasan Ali Yücel tarafından hizmetten el çektirilip bakanlık emrine aldırılmışlardır.

Ama... bakanlık emrine aldırılan doçentler danıştaya baş vurup kararı bozduruyorlar. Danıştay’ın doçentler lehinde karar almasına Hasan Ali Yücel iyice bozuluyor. O Şöyle yazıyor:

“Şunu da söyliyeyim ki ben, Dil Fakültesinden Bakanlık emrine alınan doçentler hakkındaki karar Danıştayca bozulduğu zaman, Başbakan bulunan Saraçoğlu’na müracaat ettim. Otoritemin bu karar ve daha evvelki benzerleriyle sarsılmış olduğunu söyliyerek vazifeden ayrılmak istediğimi bildirdim. Fakat buna muvaffak olamadım.” (Davam,S.115)

Faşist İnönü’nün faşist uygulamaları, Atatürk döneminde de reisicumhur olduğu dönemdeki gibi gaddarca ve acımasızdı. Kendisi de Bitlisli zengin bir Kürt aşiretinin mensubu olmasına,  Kürtlerin her türlü hak ve hukuklarının ellerinden alınmış olduğunu bizzat yaşamış olmasına karşın kendi milletine karşı katliamlar düzenleyecek kadar Türk faşizmine devşirilmiş ve beyni iyice yıkanmıştır. Kemal Atatürk sert tedbirlere başvurmak zorunda kaldığında her seferinde İnönü’yü öne sürmekte, İnönü’yü kullanmaktadır. Bu bakımdan her iki lider birbirlerini tamamlayan, birbirlerini kutsayan konumdadırlar.

1925’te Kürtler isyan ediyor.( Şeyh Sait İsyanı) Atatürk başbakan olan Ali Fethi Okyar’ı  sert önlemler alması için uyarıyor.Ancak A.F.Okyar 2 mart 1925’de CHP Meclis grup toplantısında şöyle konuşuyor :

“Anlıyorum ki, arkadaşlarım isyana karşı hükümetimin almış bulunduğu tedbirleri yeter görmeyerek daha geniş, daha şedit(şiddetli) tedbirler alınmasını istiyorlar. Ben hadisenin lüzum gösterdiği tedbirleri ve bu tedbirler isyanı bastırmak için kafidir kanaatinde bulunuyorum. Daha şedit tedbirlerle elimi kana sürmek istemiyorum.(a.b.ç) Ve sizlerin şahsında itimatlarımızı kaybetmiş olduğum için Başvekaletten çekiliyorum.“
Ve elini kana bulamamak için istifasını veriyor. Heybeliada’da dinlenmekte olan İsmet İnönü, bir telgrafla acele olarak Ankaraya çağrılıyor ve bizzat Atatürk tarafından Ankara tren garında karşılanıyor. İnönü hükümeti ilk iş olarak Şeyh Sait isyanını bahane ederek Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkarıyor, İstiklal Mahkemelerini kuruyor. İstiklal Mahkemelerine verilen en genişletilmiş yetki ise verdikleri idam kararlarını meclise onaylatmadan infaz edebilme  hakkıdır.

Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen müzminleşmiş faşist bastırma hareketlerinin başlatıcısı İsmet İnönü hükümeti olmuş ve ‘Atatürkçülük ‘ şiarı çerçevesinde sistemleştirilmiştir.

İnönünün başbakanlığı ve reisicumhurluğu dönemlerinde (1925-1948 tarihleri arasında önemsiz bir dönem dışta tutulmak kaydiyle) CHP dışındaki tüm siyasi odaklar, eğilimler yasaklanıyor, susturuluyor, cezalandırılıyor. CHP içindeki muhalif sesler tasfiye ediliyor .CHP’nin karşısında olan tüm yayınlar, düşünceler yasaklanıyor.

Şeyh Sait İsyanı korkunç katliamlarla bastırılıyor. Şeyh Sait ve 47 arkadaşı da Diyarbakır’da
idam ediliyor.

Hasan Ali Yücel, 28 Aralık 1938 - 6 Aralık 1946 tarihleri arasında 7 yıl 5 ay Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunuyor. 1937 Dersim İsyanı, Kürt halkının acımasızca katledilip bastırılmasından sonra Kürtlerin asimilasyona uğratılması çalışmalarına hız veriliyor. Bir yandan Kürtler Türkiyenin çeşitli bölgelerine sürgün edilip toplu olarak göç ettiriliyor. Diğer yandan da Kürtçe konuşmaları da dahil olmak üzere tüm kültürel haklarından mahrum bırakılıyor... Köy Enstitüleri de Kürtlerin Türkleştirme(asimilasyon) çalışmalarında belirli bir fonksiyon yükleniyor. Hasan Ali Yücel, Kürtlerin ve diğer azınlıkların zorla Türkleştirme programlarında birinci derecede sorumlular arasındadır. Tüm doğu, güneydoğu bölgelerinde “Vatandaş Türkçe Konuş” tabelalarının asılması, Köy enstitülerinde öğrenciler arasında ana dilleri olan Kürtçe ve Zazaca’nın yasaklanması, konuşanların da derhal cezalandırılmaları dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bilgileri dahilinde ve tamimleriyle uygulanmıştır. Tüm bu gerçeklere karşın tıpkı Dersim katliamını gerçekleştiren Atatürk-İnönü-Bayar CHP’sinin  nasıl ki Dersim(Tunceli)’de yanlış tanınmışlığından ötürü kitleler tarafından ezici çoğunlukla tutulan bir parti konumundaysa, Hasan Ali Yücel de ML, devrimci-demokrat vb. geçinen bazı gruplar arasında tek yanlı olarak, sadece övgü ile anılmakta, madalyonun diğer yüzü katiyyen görülmemektedir. Hasan Ali Yücel’e, Hasan Ali Yücel’de olmayan vasıflar yüklenmekte, bu ise onun ideolojisinin ve pratiğinin gerçekliğine katiyen uymamaktadır. Can Yücel “Ben Hayatta En çok Babamı sevdim” demiş olmasına karşın uymamaktadır.

DEVAM EDECEK
YAVUZ AKÖZEL





TURGAY ULU: Würzburg – Berlin Mülteci/Göçmen Yürüyüşünden Tanıklıklar-17





WÜRZBURG — BERLİN
MÜLTECİ / GÖÇMEN
YÜRÜYÜŞÜNDEN TANIKLIKLAR-XVII





Berlin'den Önceki Son Durak Rostok





Devrimci otobüs turunun sonlarına doğru yaklaşıyoruz. Dün Neumünster'de polisle gerçekleştirdiğimiz çatışmalı günün ardından, akşam panelimizi yaptık. Birkaç arkadaş aramızda işbölümü yaparak sunuyoruz bu panelleri. Başından beri direnişin içinden olarak önce hareketimizin tarihini anlatıyoruz. Genel bir bilanço sunuyoruz. Daha sonra değişik eylem modellerimiz hakkında başka bir arkadaş sunum yapıyor. Her konuşmacıdan sonra bir film arası veriyoruz. Ziyaret ettiğimiz mülteci kamplarında çekmiş olduğumuz filmleri gösteriyoruz. Böylece izleyiciler, sadece bizim anlattıklarımızla yetinmiyorlar aynı zamanda mülteci kamplarındaki durumun ne olduğunu kendi gözleriyle de görmüş oluyorlar.

Neumüsnter'de yemeğimizi yiyip etkinliğimizi gerçekleştirdikten sonra yatmak için Kiel'e gittik. Kiel'de bir işgal evinde kaldık. Bir kaç katlı bir evdi. Evin her bölümünde bir iş yapılıyordu. Konser yapılan bölüm vardı, yatma bölümü vardı. Değişik çalışmaların sürdürülmesi için değişik odalar vardı.

Konakladığımız yerlerde internete girme imkanımız oluyor. Bazen welan oluyor, bazen de kablo ile internete bağlanıyoruz. Gün içinde yolculuk ederken, arabanın içini de yazdığımız yazıları akşam konakladığımız yerdeki internet aracılığıyla göndermek istediğimiz yerlere gönderiyoruz ve anında yayınlanmış oluyor. Böylece eylem ve direnişimize sansür uygulayan boyalı basın bizim haberlerimizi engelleyememiş oluyor.

Şu anda Rostok'a doğru ilerliyoruz. Grup Yorum'un devrimci müziğini dinliyoruz. Bir yandan yazı yazıyoruz. Bir yandan da hakkımızda çıkan gazete haberlerini okuyoruz. Yoğun bir kar yağışı var.

Bazen tuvalet molası veriyoruz. Bu molalar sırasında hemen "özgürlük" sloganını değişik dillerde atarak toplanıyoruz. Yanımızdaki, konakladığımız yerlerden verilen yiyeceklerden yiyoruz. Genelde ekmek arası sandeviç türü şeyler oluyor bu yiyecekler. Marmelat gibi şeyler de var tabi.

Yolculuk sırasında ya da mola verdiğimiz yerlerde, polis saldırıları sırasında gördüğümüz komik manzaraları konuşuyoruz. Mesela, Köln'deki polis saldırısında arada boşluk bulup fıstık yeme manzarası çok komikti. Bir kadın polisin elinde köpek vardı. Çembere alınan grubun dışına düşen bir arkadaşı yeniden çemberin içine sokmadı bu köpekli polis. Köpek sürekli inasnların üstüne saldırıyordu. Bu boşlukta arkadaş eline biraz fıstık geçirmiş ve bu fıstıkları yiyordu. Bir yandan da polis ve polisin elindeki köpekle boğuşuyordu.

Ya da son mülteci kampı sırasında arkadaşın biri polise sürekli "gözümün içine bak, niye gözümün içine bakmaktan korkuyorsun" diye bağırarak soruyordu. Polis de ona "yok bakıyorum gözünün içine, ben seni dinliyorum" diyordu. Başka bir arkadaş çektiği fotoğraflar ele geçmesin diye orda bir taşın altına sittik bıraktı ve daha sonra bu sittiki bulamadı. Fotoğraflar kayboldu. Köln'de gözünün içine gaz sıkılan bir arkadaşın gözüne gazozlu su döktük. Arkadaşın gözü açılmıyordu. Arkadaş gözüne dökülen sudan biraz içince; "ya bu su değil beni kör etmeye mi çalışıyorsunuz" diye bağırıyordu. Bir arkadaş, karanlıkta görmediği için girdiği banyoda şampuan yerine krem döktü eline ve uzun bir süre bu kremi temizlemek için uğraştı.

Hamburg'ta ilk defa tanıştığımız bir genç arkadaş da sürekli din üzerine tartışmak istiyordu. Biz eylemlerle ilgili tartışma yaparken o konuyu alakasız bir şekilde değiştirerek din tartışmasına giriyordu. Bir süre bu arkadaş bizimle birlikte kamp ziyaretine katıldı ve arabada hep neyin haram olup olmadığı üzerine tartışmalar yaptı. Arada bir de "babamı tanıyor musun" diye soruyordu. "Yok tanımıyorum, adı ne babanın" diye sorduğumda, "tamam" deyip geçiyordu.

Konakladığımız yerlerde bize sunulan yiyecek çeşitlerinin bir çoğunu tanımıyoruz. Birbirimize "bu ne" diye soruyoruz. Tüm bu komik şeyleri gördüğümüzde; "hepimiz barbarız, hepimiz deliyiz" diye bağırıyoruz.

Bir arkadaş elinde megafonla konuşma yaparken Almanca hep "alles gut" biçiminde söylenen "her şey iyi" anlamına gelen kelimeyi söylüyor ve ardından da birden "alles schaise" (her şey bok) diye bağırıyorudu. Bu tip manzaralara çok gülüyoruz.

Bazen bizi gazete ya da radyolardan arıyorlar. Almanca konuşamıyoruz. Anlamadığımız yerlerde ja (evet) diyoruz. Karşı taraf bazen alakasız yerde evet dediğimizde bizim dili bilmediğimiz anlayıp gülüyor.

Mola yerlerinde bir yandan yemek yerken, bir yandan da çalan müziğe dayanamayıp halay çekiyoruz ya da dans ediyoruz. Bir elimizde ekmek domates ve bir yandan da halay çeken göreüntülerimizi sonra izlerken çok gülüyoruz. Yolun ortasında yapıyoruz tüm bunları ve bu sırada yanımızdan bir araç geçiyor, aracın arkasından tekme savuruyoruz. Bir arkadaş da "schaise" diye bağırıyor.

Frankfurt'ta gittiğimiz prefabrik bir mülteci kampında Neco diye bir çocuk vardı. Makedonyalı olan bu çocuk biraz Türkçe konuşuyordu. Çok tatlı bir çocuktu. Ona ne sorsam bana eliyle iki işareti yaparak cevap veriyordu:

—Sen kaç yaşındasın?
—İki.
—Baban kaç yaşında?
—İki.
—Kaç kardeşin var?
—İki.

Her soruyu aynı rakamla cevaplıyordu. Kampın bahçesinde çamur ve su vardı. Kamptan çıkarken, Neco adlı bu çocuğun elbiselerini çıkartıp, üzerindeki beyaz kilotla çamurun içinde gülerek iki yana koşuşturarak oynadığını gördük. Çocuk, oynayacak başka bir şey bulamıyor bu izolasyon ortamında ve çamurlu suyun içinde oynuyordu.

Bazen araba konvoylarımızda bir araba yolunu şaşırıyor ve birbirimizi kaybediyoruz. Bazen yanlış yollara giriyoruz. Bazen navigasyon bizi şaşırtıyor. Sonra tekrar birbirimizi buluyoruz.

Bazen polisler bize nazik numarası yapıyorlar. Arabaları nereye park edeceğimizi söylüyorlar. Nasıl davranırsak sorun çıkmayacağını söylüyorlar. Sonra aynı naziklik gösterisi yapan polislerin bize gazlarla ya da tekme ve yumruklarla saldırdığını görüyoruz ve bu manzara bizi çok güldürüyor.

Üzerimizdeki kıyafetleri uzun süredir yıkamıyoruz. İç çamaşırlarımızı da uzun süre değiştiremiyoruz. Bazen yattığımız yerde ayak kokusu ve ter kokusu geliyor. Hepimiz kokuyoruz doğal olarak. Kendi halimize gülüyoruz ve "wir sind alle barbaren" (hepimiz barbarız) diye bağırıyoruz.

Geçtiğimiz günlerden birinde, gece boyunca uyayamadık. Bir arkadaş çok sesli bir şekilde horluyordu. Sabah kendisini bir kaç kere uyaran arkadaşa kızdı bu horlayan arkadaş. "Niye hep söylüyorsun, ne yapayım" diye kızıyordu. Bu gece horlayan arkadaşı takip ettik, o hangi odaya girdiyse biz o odadan hızla kaçıp başka odaya gittik ve "oh be bu gece derin bir uyku çekeceğiz" diyorduk ve sabah uyandığımızda yüzümüz gülüyordu. Güzel bir uyku çekmiştik.

Rostok'ta geldiğimiz mülteci kampının çalışanları iyi çıktı. Polisin buraya gelmesini önlemişler. Mülteci kampına ziyaret yapabileceğimizi söylediler. Toplantı ve panel yapmamız için bize yer gösterdiler. Kamptaki odaları gezerek insanları toplantıya davet edebileceğimizi söylediler. Bugün çatışmaya niyetimiz yoktu zaten çünkü yarın erken kalkıp Berlin'e yetişmek zorundayız. Ama çatışmasız geçen günlerde de insan bazen sıkılıyor.

Bu kamptaki sosyal çalışanlarla sohbet ettik. Onlara gazete ve bildirilerimizi verdik. Tek tek kamp odalarının kapılarını çaldık. İçerdeki insanları büyük salonda toplanmaya davet ettik. Odaların bazıları boştu. Gelen insanların sayısı fazla değildi. Ama gene de insanlar gelmişti. Film gösterimi ve iki arkadaş direnişimiz hakkında konuşma yaptılar.

Kamp görevlileri bize çay ve kahve ikram ettiler. Rostok'ta çok kar yağmıştı bugün. Etkinlikleri bitirip arabalara binmek için gittiğimizde, yürümekte zorlanıyorduk. Doğal olarak kartopu oynamaya başladık. Ellerimiz üşüdü ama iyi eğlendik. Yanımızda gelen kameraman arkadaş da bu ilginç görüntüleri çekmek için karların içinde koşturuyordu.

Bu akşam Berlin'den önceki son panelimizi yapıyoruz. Rostok'taki panele katılım fazla değil ama gene de insanlar gelmişler. Ziyaret ettiğimiz mülteci kampından da insanlar geldiler buraya. Kampın içinde gerçekleştirdiğimiz toplantıda, kampta kalan mültecileri de konuşturduk. İranlı bir kadın konuştu. Kadın Farsça konuştu, bir arkadaş da bu konuşmayı İngilizceye çevirdi.

Bugün arabayla mülteci kampı ziyaretine giderken bir radyo aradı, onunla arabanın içinden röportaj yaptık. Röportaj Almanca oldu. Almanca'yı bilmiyoruz ama direnişimizn taleplerini ve neden sokaklarda mücadele verdiğimizi anlatabiliyoruz.

Akşam saatlerinde de gene bir radyodan aradılar ve onunla da biraz Almanca ve birazda tercüman aracılığıyla röportaj yaptık. Berlin'de gerçekleştireceğimiz yürüyüşle ilgili bilgiler verdik. Radyodan bizi nasıl destekleyebileceklerine dair sorular sordular.

Gün içinde bir çok işi bir arada yapmak zorunda kalıyoruz. Bir yandan otobüs turu, insanlarla konuşmak, materyallerimizi dağıtmak, polisle çatışmak işini yaparken; bir yandan da her gün bir yazı yazmak zorundayız. Ayrıca röportaj yapmak isteyen radyo, televizyon ve gazetelerle röportajlarr yapıyoruz. Bundan başka bazı dergiler de kendilerinin yayınlaması için bizden makale istiyorlar. Onlara da yazı yazıp gönderiyoruz ve dergilerinde yayınlıyorlar.

Yaşasın İnsanlaşma Ve Ortaklaşma Mücadelemiz

19.3.2013
Turgay Ulu
Rostok



Rostok'tan Berlin'e Son Etap






Rostok'ta çok kar var. Akşam panelimizi bitirdikten sonra spontan bir yürüyüş yapma kararı aldık. Hava karanlıktı. Yollar buzlanmıştı. Ana caddeye çıktık. Yaklaşık 30 kişiydik. Yurmruklu büyük pankartımızı açtık ve sloganlarla, marşlarla yürümeye başladık. Caddelerde hiç kimse yoktu. Araba da yoktu. Ana cadde bomboştu. Yaklaşık 2 km kadar yürüdük. Polisler gelir diye bekledik ancak gelmediler. Muhtemelen yollar buzlu olduğu için gelmediler.

Yürüyüşten sonra yazılarımızı internetten gönderdik. Bir grup arkadaş bozulan aracı almak için Hamburg'a gitmek için yola çıktı. Geriye kalanlar için yatma yeri ayarladık. Gruplar halinde değişik evlere dağıttık arkadaşları.

Sabah çok erken bir saatte kalktık. Çünkü Berlin için yaptığımız programa yetişmek zorundayız. Berlin'e vardığımızda önce bir basın konferansı yapacağız. Ardından Alexanderplatz'dan başlayarak, direniş çadırlarımızın bulunduğu Oranienplatz'a kadar yürüyeceğiz.

Şu anda Berlin'e doğru yola çıkmış bulunuyoruz. Minibüsün camından, dışarıyı seyretmek güzel. Her taraf bembayaz bir örtüyle kapanmış. Yol üzerindeki buzlar eridi. Ancak tarlaların içinde çok kar var. Beyaz tarlaların içinde, uzaktan görünen ağaçlar bir ressamin çizdiği tabloya benziyor.

Yaklaşık bir aydır devrimci otobüs turu yapıyoruz. Ücra köşelerde kurulmuş olan mülteci kamplarına baskınlar yaptık. Bir çok kampın önünde polis saltdırısına uğradık. Çünkü bu mülteci kampları normal yaşam alanları değildir. Bu nedenle polisler buralarda barikat kuruyorlar. Buradaki inanlık dışı koşulların duyulmasını, bilinmesini istemiyorlar.

Düzenlediğimiz otobüs turuyla, bir kez daha Almanya ya da Avrupa'daki demokrasi maskesini düşürdük. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerde kullandığımız malzemeler; pankart, afiş, bildiriden başka bir şey değil. Polisler bize gazlarla, joplarla saldırdılar.

Gittiğimiz tüm şehirlerin sessizliğini bozduk. Bozma eylemi sadece devlet düzenine karşı değildi. Almanya'daki muhalif hareketin de suskunluğunu bozduk. Onlar da biraz sarsıldılar.

Avrupa'da entegre olmuş göçmen sol gruplar gene bu direnişle hiç bir bağ kuramadılar. Sadece Köln'de tesadüfen gerçekleşin bir telefon görüşmesi sonucu devrimci bir grup bizimle birlikte, gözaltına alınan arkadaşlarımızın tutulduğu karakolun önünde bir süre bekleyerek destek vermiş oldular.

Kendilerine "öncü, önder" misyonu biçen parti ve örgütlere soruyoruz. Bir yıldır sokaklarda çatışıyoruz nerelerdesiniz? Neden böyle bir direnişle bağ kuramıyorsunuz? Bürokratik Almanyalı gruplara da soruyoruz neredesiniz?

Rostok'ta bir Almanyalı arkadaşla bizim direniş üzerine sohbet ediyorduk. Devrime olan inancını yitirdiğini söylüyordu arkadaş. Ona devrimci dalgalanmaların beklenmedik anlarda orataya çıkabileceğini Arap coğrafyasında yaşanan hareketlenmelerden örnekler vererek anlatmaya çalıştık. Sohbet ettiğimiz arkadaş, bizim Würzburg'tan Berlin'e yürüyebileceğimize ve yasaları çiğneyebileceğimize de inanmamış ama biz bunu gerçekleştirdik. Tarihin öznesi insandır, yapan insanlar çıkar ve yapar. Bunun inançla bir ilgisi yoktur.

Berlin'e doğru ilerliyoruz. Gene Grup Yorum'dan müzik dinliyoruz. Bugün yeni bir parçamiz daha var. İndiagograu adlı bir müzik grubu benim yazdığım "migrant" (göçmen) adlı şiirimin Almanca versiyonunu bestelemiş. Bugün bu parçayı da dinliyoruz. Gazete ve sitelerde yayınlanan bu şiiri özgürlük yürüyüşüne başlarken yazmıştım. Direniş çadırlarımıza gelen Bandista bu şiiri besteleyeceğini söylemişti. Belki onlar da Türkçe versiyonunu bestelerler.

Neumünster'de polis saldırısıyla ilgili haberler buradaki yerel gazetelerde haber ve fotoğraflarla birlikte yayınlanmıştı. Basın konferansına da epeyce medya mensubu gelmişti. En çok polis saldırı ile ilgili sorular sordular. Polisin neden saldırdığını merak ediyorlardı.

Berlin'e girdiğimizde önce bir mülteci kampını ziyaret ettik. Diğer arabalar bizim arabadan önce gelmişlerdi bu kampa. Polis sürüleri gene kampın önüne yığılmışlardı. Bir kaç arkadaşın içeriye girmesine izin vermişler. Kampın önüne sloganlarımızla geldik. Kampa girip çıkanlara bildirilerimizi veriyor ve onlarla direnişimizin amaçları hakkında konuşuyorduk. Kamp ziyaretini uzun tutmadık. Çünkü Berlin'deki programımız yoğundu. Kamp ziyaretini tamaladıkton sonra sloganlar eşliğinde Alexandrplatz'da gitmek için yola koyuldu.

Alexandrplatz'da insanlar toplanmış bizi bekliyorlardı. Çok sayıda basın mensubu da burada toplanmıştı. Alanda bulunan kitle, bizi alkış ve sloganlarla karşıladılar. Oranienplatz'da bulunan arkadaşlar yeni bayraklar yapıp getirmişlerdi ve yeni pankartlar getirmişlerdi.

Bir süre, sevinç şarkıları söyleyip dans edip, sloganlar attıktan sonra basın önünde, mikrofon aracılığıyla konuşmaya başladık. Hem devrimci otobüs turunu anlattık hem de bir yıllık direnişimizi anlattık onlara. Konuşmalarımız arada bir alkışlarla kesiliyordu.

Alexandrplatz'daki konuşmalarımızı bitirdikten sonra Oranienplatz'daki direniş çadırlarımızın bulunduğu yere doğru yürüyüş başlattık. Bu mesafe epeyce uzun bir mesafedir. Merkezi noktalarda yolun üzerine oturup sloganlar atıyor ve dans ediyorduk.

Uzun bir yolu yürüdükten sonra karlar içinde kalmış Oranienplatz'a vardık. Büyük toplantı çadırı yerinde görünmüyordu. Yoğun kar yağışı nedeniyle çadır çökmüş. Diğer büyük çadırlardan biri daha çökmüş. Alanın görünümü biraz değişmişti. Ama yeni küçük çadırlar kurulmuştu.

Bir aydır uzak kaldığımız Oranienplatz'ı özlemiş olduğumuzu hissettik. Slogan ve marşlarla girdik direniş merkezimize. Alanın etrafını polisler çembere almışlardı.

21.3.2013
Turgay Ulu
Berlin


  23 Mart 2013 Birinci Yılında 
Yaşasın Mülteci Devrimi Direnişimiz







Yarın 23 Mart. Sokaktan hiç çekilmeden sürdürdüğümüz devrimci direnişimizin birinci yıldönümü. Bu vesileyle, yarın gerçekleştireceğimiz büyük yürüyüş için son hazırlıklarımızı tamamlamak üzereyiz.

Bir aydır sürdürdüğümüz devrimci otobüs turundan sonra, geldiğimiz Berlin'de bir kez daha mülteci kamplarının ziyaretine gittik. Birçok kampa gittik ve bu ziyaretlerimizi kısa tuttuk. Çünkü fazla zamanımız yoktu. Hızla bildirilerimizi dağıttık, insanlarla sohbetlerimizi hızlı bir şekilde yaptık. Bazı mülteci kamplarında görevlilerle tartışmalar yaptık. Polisi aramak istediler. Bugün fazla fiili yönteme başvurmadık. Çünkü güçlerimizi yarın için korumak zorundaydık. Buna rağmen bir çok kampa gittik ve bir çok odanın kapısını çaldık, insanlarla sohbetler gerçekliştirdik. Bir çok insan yarınki büyük eyleme geleceğini söyledi.

Bir çok şehirden otobüsler ayarlandı ve yarınki eyleme gelecekler. Gelecek olan insanların yatması için 200 kişilik ev ayarladık. Ayrıca, yatmak için işgal okulunu da kullanacağız.

Amsterdam ve Avrupa'nın diğer yerlerinde de yarın dayanışma eylemleri gerçekleşecek. Bize yazdıkları mesajda yarını eylem günü olarak seçmek istediklerini söylediler. Onlar bizimle aynı gün eylem yapacaklar.

Oranienplatz'dan Parlamentoya kadar yürüyeceğiz. Geçen yıl ki deneyimimizden çıkardığımız sonuca göre, yolu olabildiğince kısa tutmaya karar verdik. Bazı arkadaşlar uzun yolu seçmemizi istedi ama yaptığımız oylama sonucunda kısa yolu tercih ettik. Çünkü geçen yıl insanlar yolun uzun olduğundan şikayet ettiler. Üstelik bu sefer başka şehirlerden de mülteciler gelecek ve bunların bir kısmı aynı gün geri dönmek istiyorlar. Diğer yandan, bu sefer havalar çok soğuk ve uzun yol insanların erken çekilmesine yol açabilir. Geçen yıl yorulan insanların bir kısmı yarı yoldan geri döndüler.

Arabalarımızdan anons yapacak insanları seçtik. Pankartlarımızı ayarladık. Güzergahı belirledik. Son toplantımızı yapıyoruz.

Yürüyüşten sonra işgal okulunda tiyatro, film gösterimi ve konuşma yapacağız. Bunun için de gerekli görev dağılımını yaptık.

Yarınki yürüyüşümüz öğleden sonra saat 2'de başlayacak. Biz yürüyüşten önce saat 1'de herkes için yemek vereceğiz. Yemek yapma çalışmalarına saat 9'da başlayacağız.

Yarın özel bir gün olacağı için, işgal okulunda ve Oranienplatz'ta görevliler belirledik, gelen insanların sağlıklı bir şekilde ağırlanması ve eyleme katılmaları gerekir. Çıkabilecek sorunlara karşı önlemler aldık. Basınla gerekli diyalogları kurmak için düzenlemeler yaptık.

Dün de Berlin'de bir ırkçılık karşıtı derneğin düzenlediği etkinliğe katıldık ve orda konuşmalarımızı yaptık. Önümüzdeki günler de de benzer etkinlikler var ve bizi bu etkinliklere davet ettiler.

Parlamentodaki partilerden biri de bizimle ilgili bir etkinlik yaptı. Bu etkinlikte de konuşmalarımızı yaptık. Kreuzberg'de yayınlanan bir gazete için yazı istemişlerdi ve biz bunun için bir makale yazıp gönderdik.

Kreuzberg'in caddelerinde bizim yürüyüş için hazırladığımız afişlerden çok sayıda yapılmış olduğunu gördük. İnsanlar kendiliğinden yapıştırıcı almışlar ve info çadırımızdan afişleri alarak caddelere yapıştırmışlar.

22.3.2013
Turgay Ulu
Berlin


Berlin Caddelerinde İkinci Büyük Yürüyüşümüz








Berlin'e 600 km'lik yolu yürüyerek geldiğimizde düzenlediğimiz ilk yürüyüşe 8000 kişi katılmıştı. Bu kez direnişimizin birinci yıl dönümü vesilesiyle bir yürüyüş daha gerçekleştirdik. Bu yürüyüşe de 5000 kişi katıldı. Polis kaynakları şimdiki yürüyüşe katılan kitle sayısını 2000 kişi olarak açıkladı.

İlk yürüyüşümüzde, yürüyüşe katılanlar içinde aktivistlerin oranı daha fazla idi. Dün gerçekleştirdiğimiz yürüyüşte ise katılan mülteci oranı epeyce artmıştı. Sokağa çıkan mülteci sayısındaki bu artık, bir yıllık direnişimizin sokağa çıkmaya korkan mültecilere cesaret verdiğinin bir göstergesidir. Bizim bir yıldır sokaktan çekilmeden verdiğimiz mücadele insanlara korkmamaları gerektiğini göstermiş oldu.

Dün Berlin'de hava soğuktu yerlerde yer yer kar vardı. Ama aynı zamanda güneş parlaktı. Güneşli güzel bir hava vardı. Yürüyüş saatinden önce insanlar Oranienplatz'daki direniş çadırlarımızın bulunduğu yerde toplanmaya başlamıştı.

Devrimci otobüs turunun uğradığı hemen hemen tüm şehirlerden az ya da çok sayıda mülteci gelmişti. Gelenlerin bir kısmı, yürüyüşten bir gün önce geldiler ve biz onları merkezi tren istasyonundan alarak direniş alanımıza getirdik.

Yürüyüşe başka şehirlerden gelecekler için yatma yerleri ayarladık. Berlin'de 200 kişilik yatma yeri ayarladık. Yatma yerine ihtiyacı olanlar için bir irtibat telefonu belirledik. İsteyen bu telefonu arayacak ve yatacağı yerin adresini alacaktı. İşgal okuluna, yatmak için gerekli olan malzemeler yığdık.

Yürüyüş için çok sayıda bayrak hazırladık. Bu bayraklar değişik renklerden oluşuyordu. Yumruk ambleminin yanı sıra "mülteci devrimi yürüyüşü" sloganını yazmıştık. Mülteci devrimi ismini kullanıyorduk çünkü biz mevcut olan izolasyon kanınlarını ve izolasyon sistemini devirmek istiyoruz. Bu nedenle "devrimci" kavramının kullandık. Bizim devrime ihtiyacımız var.

Ses cihazlarımızın bulunduğu arabaları da hazırladık. Ayrıca kendi arabasıyla malzeme taşımak isteyenler de gelmişlerdi. Yürüyüş için toplanmalar başladğı zaman polisler kampın etrafını çembere almışlardı. Bu şekilde, toplum üzende bir korku ve kontrol duygusu yaratmak istiyorlardı.

Biz, bilgilendirme çadırında bekliyorduk ve gelen insanları karşılıyorduk. Artık bir çok şehirdeki insanlar bizleri tanıyorlar. Çünkü bir yıldır direniyoruz ve sık sık gündeme geliyoruz. Basın organlarında sürekli bizimle ilgili haber ve fotoğraflar yayınlanıyor. Bizim tanımadığımız bir çok insan bizleri tanıyor.

Devrimci otobüs turundan yeni gelmiş olmanın verdiği coşkunluk vardı bizde. Tur sırasında oluşturduğumuz esprili sloganları gene birbirimize bağırarak siylüyorduk. Alışkın olmayanlar bizim bu yaptığımızı pek anlayamıyorlar. Bizim normal tipler olmadığımızı düşünüyorlar. Haksız sayılmazlar. Biz de zaten normal ve akıllı olmak istemiyoruz. Anormal olmak ve yerleşik kurallar va kanunlar tarafından deli olarak nitelendirilmek kıymetli bi şey.

Yürüyüş kolunun başından ya da ortasından bakıldığı zaman sonu görünmüyordu. Yaptığımız bayrakları uzun sopaların ucuna takmıştık ve insanlar bu bayrakları taşıyorlardı. Gelen gruplar içinde kendi örgüt ya da parti amblem ve imzasını taşıyan bayraklarla gelmişlerdi. Kimseye bayrak ya da amblem sınırlaması getirmedik.

Yürüyüş sırasında, otobüs turu boyunca müzikleri eşliğinde dans ettiğimiz Bandista aktivistlerinden bir arkadaş gelmişti. Onunla daha önce tanışmıştık. Bizim direniş çadırlarımıza gelip müzik yapmış ve insanları coşkulandırmışlardı. Arkadaşa süpriz yaptık. Bandista müziği çaldık arabadan ve insanlar bu müziği duyar duymaz dans edip sloganlar atmaya başladılar. Bandista aktivistinin hoşuna gitti bu durum. Onunla sohbet ettik. Bizim, direnişimizle ilgili yazılarımızı düzenli olarak okuyorlarmış. Yakın zaman önce Suriye'ye gitmişler ve orada çeşitli çekimler yapmışlar. Belki bu çekimlerden bir film çıkacaktır.

Dün, yürüyüş için hava uygundu. İlk yürüyüşte insanlar yolun uzunluğundan şikayet etmişlerdi. Bu sefer en kısa yolu seçmeye çalıştık. Aynı zamanda bu yol üzerinde hep resmi kurumlar vardı. Avrupa Birliği'ni temsil eden binalar bu yol üzerinde bulunuyordu. Yol rotasını belirlerken bunların hepsini hesaba katmıştık. İnsanlar yürüyüşün bitiş yerine kadar yürüdüler. Yürüyüşün bitiş yerinde bulunan parlamento binasını işgal etmeyi düşündük ancak bu bina kapalıydı. Bugün Almanya'da tatil günlerinden biriymiş. Buralarda çok tatil günü var. Hangi günün tatil olduğunu bilmek zor.

Yürüyüş boyunca bir arkadaş sürekli röportaj soruları soruyordu. Onunla bir gün öncesinden de biraz röportaj yapmıştık. Yürüyüş boyunca da hem ses kaydı yaptı, hem de resimler çekti.

Yürüyüş biterken hava iyice sertleşmeye başladı. Bizler gruplar halinde trenlere bilet almadan binerek direniş alanımıza geri döndük.

Yürüyüşün olduğu günün akşamında da işgal okulundaki tiyatro salonunda bir etkinlik gerçekleştirdik. Önce direnişimizin bir yıllık tarihi hakkında bir konuşma yaptık. Taleplerimizin neler olduğunu, bir yıllık süre içinde hangi direniş yöntemlerini kullandığımızı ve atmosferi nasıl etkilediğimizi anlattık. Konuşmamız arada bir alkış ve sloganlarla kesiliyordu. Konuşmanın ardından, otobüs turu boyunca çekim yapan arkadaşın hazırlamış olduğu filmi gösterdik. Herkes filmi beğendiler. Polis şiddetini belgeleyen çekimler yapmıştı arkadaş.

Hem yürüyüş başlamadan önce ve hem de yürüyüş bittikten sonra insanlar için yemekler hazırlamıştık. Kimse aç kalmadı. Gelen herkes karnını doyurmuş oldu.

Bugün de genel bir toplantı yaptık ve yürüyüş üzerine değerlendirmeler yaptık. Ayrıca gelecekte neler yapabileceğimiz üzerine konuştuk. İşleyişimizle ilgili olarak konuştuk. Bazen bizim baştan belirlediğimiz kolektif hareket etme kuralını bozanlar oluyor. Toplantı dışında kendi aralarında konuşup karar alanlar oluyor. Bunun yanlışlığı üzerine bir kez daha konuştuk. Kararlarımızın ve önerilerimizin açık olması gerekir. Her kesin bu karar ve önerilerde iradesinin olması gerekir. Herkes yeni eylem önerisinde bulunabilir ancak bu önerisini karar haline getirmeden önce, herkesin katıldığı toplantıya sunması gerekir.

Biz otobüs turunda iken direniş alanlarımızda çeşitli sorunlar olmuş. Kavgalar, bıçaklamalar gibi olaylar gene olmuş. İnsanlar uzun yıllar izolasyon ortamında beklemenin verdiği sıkıntıları yaşıyorlar. Mülteci örgütlenmesi ve direnişi zor bir iş. Çok farklı kültürlere ve inanışlara sahip olan insanlar bir arada. Bu kadar farklılığı bir arada yürütmek zor ama biz bunu başardık. Sorunlarımız oluyor ama bu sorunları tartışarak çözüyoruz. Kapitalist izolasyon sisteminin sorunlu olmayan hiç bir alanı bulunmuyor. Biz de sorunlarımızı direnerek ve konuşarak çözüyoruz. Direniş aynı zamanda bizim için bir okul işlevi görüyor.

Bu arada, işgal okulumuzla ilgili statünün ve geleceğin ne olacağına dair tartışmalar yürütüyorduk. Belediye başkanı yeni bir karar açıkladı ve bizim okulu kullanım iznini 6 ay daha uzattı. Zaten biz kendilerine işgal statüsü istediğimizi defalarca söylemiştik. Şu anda fiili olarak işgal statüsünü hayata geçiriyoruz.

Bir yıllık süreçte güzel ve etkili eylemler yaptık. Bundan sonra yeni eylem ve önerilere açığız. Bir çok madeli tartışıyoruz şu anda. Değişik öneriler ve modeller var. Zamanla bunları hayata geçirmek için uğraşacağız.

24.3.2013
Turgay Ulu
Berlin


  Devrimci Otobüs Turu







Bir yıl önce, Avrupa ve Almanya'daki insanlık dışı mülteci yasalarını ve izolasyon sistemini değiştirmek için bir mücadele başlattık. Daha önce de aynı gerekçelerle çeşitli direnişler olmuştu ancak bir yıl boyunca hiç bir şekilde sokaktan çekilmeden yürütmüş olduğumuz bu direniş, Almanya coğrafyasında bir ilki oluşturuyor.

Bir yıllık direnişimiz boyunca bir çok eylem yöntemini deneyerek mücadele yürüttük. Almanya'nın Würzburg şehrinden, başkent olan Berlin'e kadar yürüdük. Bu yürüyüşe paralel olarak bir de otobüs turu yaptık. Özgürlük yürüyüşü boyunca çok sayıda mülteci kampını ziyaret ettik, bu kamplardaki izolasyon sistemini açığa çıkarttık.

Gözden ırak, ıssız bölgelerde kurulmuş olan mülteci kamplarındaki insanların, bu koşullara karşı mücadele etmekten korktuklarına tanık olduk. Çünkü bu insanlar zaten savaştan, diktatörlüklerden, siyasi kovuşturmalardan kaçıp buralara gelmişlerdi. Eğer burada sokağa çıkıp mücadele ederlerse, başlarına daha kötü işlerin geleceğinden korkuyorlardı.

Devrimci mülteci direnişini başlattığımızdan bu yana faşistlerin provokasyonu oldu. Bir çok yerde bizi engellemeye çalıştılar ancak bunu başaramadılar. Polis saldırıları da direnişimizi durduramadı.

Direnişimizin birinci yıldönümü olan 23 Mart 2013 tarihine kadar, yeniden bir otobüs turu düzenlemeye karar verdik. Böylece hem büyük yürüyüşe hazırlık yapacaktık ve aynı zamanda bir yıl içinde biriktirmiş olduğumuz direniş deneyimiyle yeniden, unutulmuş mülteci kamplarına gidecek, oralarda direnişimizi anlatacaktık. Mülteci kamplarında korku içinde yaşayan insanları, hakları ve özgürlükleri için sokağa çıkmaları için cesaretlendirecektik.

İlt otobüs turunu kenardan merkeze doğru yapmıştık, Berlin'e gelmiştik. Bu sefer merkezden kenara doğru bir otobüs turu yapacaktık. Bu güne kadar gerçekleştirdiğimiz; yürüyüş, işgal gibi eylem yöntemlerimize bir yenisini daha ekleyecektik.

Devrimci otobüs turuna başlamadan önce gerekli olan hazırlıklarımızı yaptık. Güzergahı belirledik, konaklayacağımız yerlerde gerekli olan kontakları kurduk. Start vermeden önce bir basın toplantısı düzenledik ve bu toplantımızda, neden devrimci otobüs turu düzenlediğimizi anlattık.

Yola çıkacağımız minübüslerimizi, büyük yürüyüş için basmış olduğumuz yumruk simgesi bulunan afişlerimizle süsledik. Direniş alanımız olan Oranienplatz'da müzik eşliğinde halay çektik, dans ettik ve sloganlarımızı haykırdık.

Devrimci otobüs turumuz, uzun süredir durağanlaşmış olan Oranienplatz'a bir dinamizm kazandırdı. Yeniden insanlarda bir canlanma oldu. Gittiğimiz mülteci kamplarında, bir çok dilde basmış olduğumuz bildirilerimizi dağıtıyorduk ve insanlarla konuşuyorduk. Büyük yürüyüş için basmış olduğumuz afişleri mülteci kamplarının dışına ve içine yapıştırıyorduk, insanları yürüyüşe katılmaya davet ediyorduk.

Gittiğimiz bir mülteci kampının içi çok pisti. Büyük bir binaydı, tuvaletlerde boklar suyun üzerinde yüzüyordu ve dayanılmaz bir koku vardı içerde. Bu kampta kalan insanlarla sohbet ettik. Çok uzun yıllardır bu kampta yaşayan insanlar vardı. Yattıkları yerleri gösterdiler bize. İçiyle ve dışıyla tam bir hapishaneye benziyordu bu mülteci kampı. Gördüğümüz bu manzara karşısında çok öfkelendik. Dışarı çıktık ve mülteci kampının önünde bulunan ana caddeyi trafiğe kapattık. Uzun süre bu cadde üzerinde sloganlar attık, darbuka çalıp dans ettik. Olay yerinin hemen yanında bulunan karakoldan polisler geldiler olay yerine. Uzun tartışmalar oldu polislerle. Geç saate kadar sürdürdüğümüz cadde işgalini sona erdirdik ve panel yapacağımız alana gittik.

Yol kesme eyleminden sonra polisin bize karşı tutumu değişti. Çünkü Almanya'daki izinli yürüyüş geleneğini bozmuştuk. Polisin gösterdiği ve izin verdiği alanlarda değil, kendi seçtiğimiz alanlarda ve kendi yöntemlerimizle mücadele ediyorduk. Bu durum polisi çok öfkelendirmişti.

Otobüs turunu gerçekleştirdiğimiz mülteci kamplarında polisler sert önlemler aldı. Mülteci kamplarının içine ve dışına barikat kurdular. Bizleri kampların içine sokmak istemediler çünkü içerde hapsedilmiş bir biçimde yaşayan insanlara, bu izolasyona karşı nasıl mücadele edebileceklerini anlatıyorduk. İnsanları, sokağa ve eyleme davet ediyorduk. Devlet ve sermayenin koruyucu gücü olan polis bu durumu kabüllenemiyordu. Onların çizdiği sınırların dışında kimse Almanya'da protesto eylemleri gerçekleştiremezdi.

Gittiğimiz mülteci kamplarında üçünde çok sert polis saldırısına uğradık. Kalsruhe, Köln ve Neumünster'de bize saldıran polisler bir çok arkadaşımızın yaralanmasına yol açtılar. Bir çok arkadaşımız polis saldırısında tutuklandı ve uzun süreler polis karakollarında bekletildiler. Yaralanan arkadaşlarımızın bazıları hastaneye gitmek zorunda kaldı çünkü yaralarından akan kanı durduramadık. Polisler bizlere biber gazı, cop, tekme ve yumruklarla saldırıyorlardı. Aynı zamanda polislerin yanlarında, insanın üzerine saldıran köpekler de vardı. Polisler ve köpekler ekip olarak birbirine çok benziyorlardı. Polisler ve köpekler bizlere hırlıyor ve keskin, iri dişlerini gösteriyorlardı. Biz de onları hoşt hoşt diğerek ve kendimizi savunarak geri çekilmeye zorluyorduk.

Gözaltına alınan arkadaşlarımızın bırakılması için tutuldukları karakolların önünde bekledik. Kendisine vuran polisin elini ısıran bir arkadaşımızın „kriminal“ eylem yaptığını söyledi polis. Devletler bomba, biber gazı ve her türlü şiddet aracıyla halka saldırıyorlar ve bunun adını „demokrasi“ koyuyorlar. Ancak saldırıya uğrayan biz direnişçiler onların ellerini ısırdığımız zaman buun adı „kriminal“ oluyor. Kapitalist sömürüye karşı, emperyalist savaşlara karşı ve faşist saldırılara karşı dişimizle tırnağımızla ısırmaya devam edeceğiz. Bizim mücadelemiz haklı bir mücadeledir.

Devlet, devrimci otobüs turundan korktu. Bizim müziklerimizden, konuşmalarımızdan, bildiri ve afişlerimizden korktu. Çünkü biz kapitalist izolasyon sistemini teşhir ediyorduk. Mülteci kamplarında korkarak yaşayan mültecilere cesaret veriyorduk. Sermaye devleti, insanların özgürlükleri için mücadele vermesini istemiyor. İnsanların köle gibi korkarak izolasyon sistemi içinde yaşamasını istiyor. Bizlerden robot gibi burjuvaziye hizmet etmemizi istiyorlar. Ama biz robot olmak ve korkarak, izolasyon sistemi içinde yaşamak istemiyoruz.

Devrimci otobüs turumuz başarılıydı. Otobüs turumuzun uğradığı bütün şehirlerden 23 Mart'ta düzenlediğimiz yürüğüşe gelen mülteciler olmuştu. Oranienplatz'dan parlamentoya kadar yaptığımız yürüyüşe mülteci katılımı yüksekti. Würzburg'tan Berlin'e gerçekleştirdiğimiz yürüyüşün hemen ardından düzenlediğimiz büyük yürüyüşe katılanlar içinde aktivistlerin oranı daha yüksekti. Otobüs turundan sonraki yürüyüşe katılan mülteci sayısı artmıştı. Otobüs turunun başarısını buradan ölçmek mümkündür.

Otobüs turunun tek başarısı mültecilerin yürüyüşe gelmeleri değildi. Tur boyunca mülteci kamplarındaki görevlilerle yaptığımız tartışmalarda onlar, buraların lager olarak adlandırılmasına itiraz ediyorlardı ve buraların heim (ev) olduğunu iddia ediyorlardı. Ancak otobüs turumuzun gittiği tüm mülteci kamplarında polis barikat kurmuş ve onlarca oto ile gelmişlerdi. Eğer buralar normal ev ise neden polis işgaline uğruyor, neden bizler mülteci kamplarındaki arkadaşlarımızla polis barikatı olmadan sohbet edemiyoruz.

Büyük demir parmaklıklı kapılar, kameralar, kimlik kontrolleri mülteci kamplarının normal ev olmadığını gösteren işaretlerdir. Mülteci kampları birer kontrol merkezleridir. Burada yaşayan insanlara suçlu muamelesi yapılıyor. Otobüs turuyla biz, bu gerçekleri açığa çıkarttık.

Otobüs turu sırasında duldung karşıtı kampanyanın startını verdik. Mülteci kamplarındaki insanlık dışı koşulları kameraya aldık. Yaptığımız direnişi film haline getirdik. Gittiğimiz yeni mülteci kamplarında bu filmleri gösterdik. Gittiğimiz her mülteci kampında film gösterimi ve tartışma programları yaptık. Tur boyunca her gün yazdık. Direnişimizi yazmak istemeyen burjuva basını karşısında kendi haberlerimiz kendimiz yaptık. Kendi fotoğraflarımız ve filmlerimizi kendimiz çektik. Onlara ihtiyacımız olmadığını gösterdik. Polis, gazeteleri devrimci otobüs turunu yazmaması için uyardı ve tehdit etti. Ancak bizim direnişimizin duyulmasını engelleyemedi. Uluslararası yayın yapan El Cezire televizyonu bizim direnişimizin haberini yaptı. Birçok yerel radyo ile röportajlar yaptık. Gittiğimiz her yerde basın toplantıları yaptık. En alttan gelen insanlar olarak tüm mücadele araç ve yöntemlerini kullanmaya çalıştık.

Devrimci otobüs turu boyunca gittiğimiz her yerde insanlar bizi desteklediler. Onların evlerinde yattık. Yemek ihtiyaçlarımızı karşıladılar. Bazen insanlar kendi araçlarıyla bizim otobüs turuna katıldılar ve bizimle birlikte mülteci kamplarını ziyaret ettiler. Polis saldırılarında yaralanan sadece mülteciler değildi. Bir çok aktivist de bu saldıralarda yaralandı ve göz altına alındılar. Mülteci ve aktivistler arasında bir yoldaşlaşma yaşandı.
İzolasyon sistemine karşı gerçekleştirdiğimiz militan eylemler, toplumun diğer kesimlerini de ettkiledi. Bir çok diğer Avrupa ülkesinde bizim direnişimizle dayanışmak için destek eylemleri gerçekleştirildi. Almanya'nın değişik şehirlerinde dayanışma eylemleri gerçekleştirildi.

Devrimci otobüs turuyla, bir kez daha eyalet dışına çıkma yasağını fiilen işlemez hale getirdik. Almanya'nın değişik şehirlerini ve mülteci kamplarını, sınır dışına çıkma yasağını kırarak dolaştık. Hapsedildiğimiz mülteci kamplarını terkettiğimizi gösterdik onlara. Bize karşı uyguladıkları tehditlere boyun eğmediğimizi, her türlü hukuki ve ya fiili saldırıdan yılmadığımızı bir kez daha kanıtlamış olduk.

Bir yıldır sokakları terketmiyoruz. Nazi saldırılarına, polis saldırılarına ve acımasız doğa koşullarına karşı direniyoruz. Bazen günlerce duş yapamıyoruz. Bazen aç kalıyoruz. Bazen uyuyacak yer bulamıyoruz. Ancak bunlar bizi yıldırmıyor. Biliyoruz ki, özgürlük burjuvazi tarafından hediye edilmez. Biz mücadele etmeden özgür olamayız. Sokaklarda kolektif bir hayat yaşayarak kendimizi özgürleştiriyoruz. Onların çizdiği sınırların içine hapsolmayı reddediyoruz.

Bir yıllık mücadele sayesinde bazı eyaletlerde sınır dışına çıkma yasağı kaldırıldı, bazı eyaletlerde fiş uygulaması kaldırıldı. Bazı mülteci kamplarını kapattırdık. Ancak bunlar yeterli değil. Eyalet dışına çıkma yasağı tamamen kaldırılmalıdır, sınır dışı etmeler tamamen durdurulmaladır. Almanya'daki tüm mülteci kampları kapatılmalıdır. İzolasyon sistemi tamamen ortadan kaldırılmadan sokakları terketmeyeceğiz.

Yaşasın İnsanlaşma Ve Ortaklaşma Mücadelemiz.

2.4.2013
Turgay Ulu
Hannover


Maksim Gorki Tiyatrosunu İşgal Ettik








Berlin'de, tiyatro ile ilgilenen bir arkadaş, aylar öncesinden direniş çadırlarımıza gelmiş ve bizimle birlikte, düzenlenecek olan tiyatro festivalinde bir program gerçekleştirmek istediğini söylemişti. Devrimci otobüs turu ve diğer eylemlerimizden fazlaca vakit bulup bu tiyatro için hazırlık yapamadık ama birkaç kez toplantı yapıp bir şeyler hazırladık.

Maksim Gorki tiyatro binasının giriş kısmına bir büyük çadır ve iki de küçük çadır açtık. Oranienplatz'taki direniş çadırlarını simgesel olarak tiyatroya taşıdık. Pankart ve bayraklarımızı astık. Bir senelik direnişimizle ilgili resim ve gazete haberlerini içeren materyalleri giriş kısmına yaydık. Arkadaş, sazı da getirmemi söylemişti. Sırtta saz, diğer arkadaşla birlikte bisiklet yolculuğu yaparak gittik Maksim Gorki tiyatrosuna.

Değişik sahnelerde tiyatro oyunları ve diğer etkinlikler vardı. Sahnenin birinde, kendilerine yeterli ücret ödenmeyen tiyatro oyuncuları eylem yapmak istiyordu ve onlarla birlikte içinde bulunduğumuz sahneyi işgal ettik. İşgal edenler içinde üniversite öğrencileri de vardı. İşgalcilerin hepsi aynı görüşte değillerdi. Gece 23'e kadar süren işgal sırasında farklı görüşte olanlar arasında tartışmalar sürdü.

İşgal edilen sahnenin girişinde duran görevliler, bizi işgal alanına sokmak istimiyordu ama biz kendi meşru yöntemlerimizi kullanarak fiilen işgal alanına girdik. İşgal sahnesine gazete, afiş ve bildirilerimizi astık. Kapitalist sömürü sistemine karşı sanatçı direnişini desteklediğimizi söyledik ve işgalde yer aldık.

Marksim Gorki tiyotro binası büyük bir bina. Binanın içinde çok sayıda bölümler vardı. Binanın girişine açmış olduğumuz çadırlar değişik bir görüntü yaratmıştı. Ayrıca salonda bulunan ekranlardan, direnişimizle ilgili olarak yapılmış olan filmleri gösteriyorduk. Tiyatroya gelen insanlara direnişimizle ilgili bilgiler veriyorduk.

Tiyatro sahnesi işgali, önceden planladığımız bir eylem değildi. Aniden gelişen bir eylem oldu ama güzel oldu. Şimdiye kadar yaptığımız işgal biçimlerine yeni bir model daha eklemiş olduk.

İşgal saatlerinde Maksim Gorki ile ilgili, salonda bulunan insanlara sorular sorduk. Hepsi değil ama insanlardan bir kısmı bu adamın sadece adını duymuş. Onun komünist bir sanatçı olduğu ile ilgili ayrıntılı bilgilere sahip değillerdi.

Gorki ismi Rusça'da "acı" anlamına geliyor. Maksim Gorki'nin hayatını en iyi ifade eden kelime budur herhalde. Gorki, yaşamı boyunca çok acılar çekmiş. Okula gitme imkanı bulamamış. Ancak yazdığı kitaplarla dünya edebiyatında baş köşelere oturmayı başarmış bir sanatçıdır. "Benim Üniversitelerim" dediği, hayatı okumuştur o. Yaşadığı acıları, öğrenim gördüğü bir üniversiteye çevirmeyi başarmıştır.

M. Gorki, fırınlarda ve daha bir çok işte çalışmıştır. Muhteşem eserler yaratan bu adam, aynı zamanda sıradan bir insandır. Gorki, kendisinin çirkin olduğunu düşünmektedir ve bir türlü kız arkadaş bulamıyordur. Kendi burnunun çok uzun olduğunu düşünmektedir. Kızların kendisini beğenmediğini düşünen Gorki, bu düşünceler içinde kalbine bir mermi sıkarak intihar girişiminde bulunmuştur. Ancak ölmekten kurtulmuştur.

Sanat tartışmalarında da, politik tartışmalarda olduğu gibi bir kafa karışıklığı var. Sosyalist realist sanat akımı hakkında hemen hemen hiç bir eser incelememiş insanlar, sosyal realist sanat akımının "dogmatik, sınırlayıcı" olduğunu söylüyorlar. Ancak kulaktan dolma propaganda bilgilerinin dışına çıkılıp somut pratik sorular sorulduğunda bunlara cevap vermek güç oluyor. Sanatın har alanında kendilerini şu ya da bu biçimde sosyalist olarak adlandıran insanların üretmiş oldukları sanat eserlerinin kimse kalitesiz olduğunu söyleyemiyor. "Dogmatik olmayan, sınırlandırıcı olmayan sanat eserlerine pratik örnekler verebilir misiniz?" sorusu karşısında bir cevap almak oldukça zor oluyor.

Başşehri Hannover Olan Niedersaksen Eyaletinde Gutschain Sistemi Sona Eriyor

Devrimci otobüs turumuzun Hannover durağında yaptığımız basın toplantısında, gutschain sisteminin kaldırılacağını söylemişlerdi. Bu ay, bununla ilgili resmi kurum imzalı bir yazı yayınlandı. Artık kupon uygulaması bu eyalette sona eriyor. Hannover'de kupon uygulamasına karşı çok sayıda eylem gerçekleştirmiştik. Her ay mültecilere verilen kuponlar sadece burada geçiyor ve her alışveriş yerinde değil, sadece bazı büyük marketlerde geçerlidir. Kupon kullanan mülteciler, günlük yaşamda ikinci sınıf insan olduklarını hissediyorlardı. Saatlerce market kuyruklarında bekletiliyorlardı. Bekleme sadece market kuyruklarında değil, bu kuponların verildiği sosyalamtta da insanlar saatlerce bekletiliyordu. Bu bekleme sırasında havasızlıktan bayılan hamile kadınlar vardı. Küçük çocuklarıyla birlikte gelen mülteci kadınlar saatlerce kuyruklarda bekletiliyordu. Kuponların verilişi sırasında bir yığın bürokratik saçmalıklar oluyordu. Bazen az kupon geliyordu insanlara, bazen hiç kupon gelmiyordu. Bu sorunları çözmek için bina içinde bir o yana, bir bu yana gönderilip duruluyordu mülteciler.

Kupon uygulaması sona erdi. Ancak şimdi her mülteci burada bir hesap açmak zorunda ve bu hesabı duldung denilen mülteci kimliği bulunanlar açamıyorlar. Bu ayki kupon alma seansı sırasında çok sayıda mülteci ne yapacaklarını soruyorlardı. Ancak hem banka yetkilileri ve hem de sosyal amt insanlara bir cevap vermiyorlardı. Kendilerinin de işleyişin nasıl olacağını bilmediklerini söylüyorlardı. Buna sinirlenen bir mülteci benzin alıp merkez tren istasyonunu yakmak istediğini söylüyordu. Artık insanlar beklemekten, belirsizlikten bıkmış durumda. Kendilerine her gün yapılan ayrımcı ve ırkçı uygulamalardan bıkmış durumda.

Avrupa'daki sağcılığın ve ırkçılığın artışı sürüyor. Fransa'da "herkes evlensin" adında kampanyalar düzenleniyor. Geçtiğimiz günlerde, Almanya'nın en sağcı ve tutucu bölgelerinden bir olan Bavyera eyaletinde bir yaşlı Alman kadın, tartıştığı bir göçmen kadının çocuğunu otobandan geçen arabaların önüne fırlattı. Krizin nedeni olarak görülen mülteciler, ırkçı saldırıların hedefi durumuna getiriliyorlar.

Türkiye'de bulunan Suriyeli sığınmacılar, mülteci kampında üst üste çıkan yangınlar sonucu gerçekleşen ölümleri protesto etmek için isyan ettiler ve binlerce mülteci Suriye'ye geri gönderildi.

Günümüz dünyasında, içinde yaşamadığı gerçeklikleri insanların anlaması çok zor oluyor. Berlin'den Hannover'e birlikte mitfarda yolculuk ettiğimiz Türkiyeli bir kadınla sohbet ettik. Kadın Türkiye'nin artık demokratik bir ülke olduğunu söylüyordu. Ona Türkiye'de 10 bin siyasi tutuklu olduğunu söyledim, bu tutuklulardan 3 bininin çocuk olduğunu, içerdekilerin gazeteciler, yazarlar ve diğer kesimlerden insanlar olduğunu anlattım. Kadın şaşırdı. Elbette ki, Türkiye ekonomik ve sosyal sistem olarak gelişmiştir. Kapitalist emperyalist basamaktaki yerini sıçratmak istiyor ve bu konuda epeyce yol almış bulunuyor. Doğal olarak Türkiye hızla kontrol toplumu olmaya doğru ilerliyor. Kontrol dışı grup ve akımlara karşı acımasızca tasfiye saldırılarını sürdürüyor.

Avrupa'daki mücadele ve direnişlerin en önemli hedeflerinden biri konrol sistemlerini kırmak olmalıdır. İnsanlar gündelik yaşamda kontrol sesteminin getirmiş olduğu kurallara sadakatle uyum sağlıyoırlar. Kendileri bile bunun nasıl olduğunu farkedemiyorlar ve diğer insanların bu kontrol mekanizmasına itiraz etme girişimine, karşı çıkar hale geliyorlar.

3.4.2012
Turgay Ulu
Hannover


İşgal Okuluna Polis Saldırısı







Özgürlük yürüyüşümüzün ardından Berlin Orleuer str. deki boş bir büyük okulu işgal etmiştik. Birkaç defa işgal okuluna karşı polis tacizleri olmuştu. Ancak dün sabah gerçekleşen polis operasyonu tam bir korkutma saldırısıydı. Polisler işgal okulunda, karşı devrimci terör estirdiler.

Sabah saat 6.30'da insanlar daha uykularında iken işgal okuluna bir yığın polis geldi. Tutuklular için kullanılan, yürüyen hapishane olan araçlarla geldiler. Polislerin bir kısmı sivil kıyafetliydi, bir kısmı da resmi kıyafetliydi. Sivil kıyafetli polislerin yüzlerinde kar maskeleri vardı. Ellerinde silahlar vardı.

Sayıları 50 civarında olan polisler hep birlikte işgal okulunun içine daldılar. Kapıları bir kere vurup ardından kırmaya başladılar. Kapıları kapalı olan odaların hepsinin kapısını kırdılar. Tahtadan olan kapıların anahtar mekanizmasının yeri tamamen parçlandı.

Polisin saldırdığı odaların bazılarında küçük çocuklar vardı. Bu çocukların bir kısmı çok korktu ve travma yaşadılar. Küçük bir kız çocuğu, gün boyunca gördüğü insanlara korkutucu manzarayı anlatıyordu kendi dilinde. Küçük kız çocuğunun gözleri kocaman olmuştu korkudan.

Polisler okulun sokağa açılan kapısına barikat kurmuşlardı. Olayı duyarak gelen insanları içeriye almadı ve içerideki insanların dışarıya çıkmasına izin vermedi.

Okulun içinde bulunan mültecileri ve evsiz aileleri uykularından zorla kaldırarak bir odaya topladılar. Herkesin ellerini duvara dayadılar ve üst araması yaptılar.

Saat 6.30'da başlayıp, saat 10.30'a kadar devam eden polis saldırısında, işgal okulunun tüm odalarına girildi. Odalarda bulunan paralar, cep telefonları, saat vb. malzemeler polis tarafından çalındı.

Dışardan bir avukat geldi ve içeride olan bir mültecinin adını verek okulun içine girdi. Avukatın operasyonun nedenine ilişkin sorularını polisler şu şekilde yanıtladılar: "Bir kişinin başka bir kişiyi bıçaklama ihtimali var". Böylesine komik bir gerekçeyle yapılmıştı bu polis saldırısı. Bu iddia ile gözaltına aldıkları 3 kişiyi okulun bahçesinde serbest bıraktılar. Palisin bu gerekçesi bir bahaneydi. Mahkeme kararıyla, okulun her yerini istedikleri gibi arama izni almışlardı.

İşgal okuluna karşı polisin bu saldırısı tamamen korkutma ve yıldırma amaçlıydı. Polis, saldırı yapmak için daha önce okulda gerçekleşmiş bıçaklama olaylarını bahane ediyordu. Ancak biz biliyoruz ki, polisin saldırılarının esas nedeni bizim direnişimizden duyduğu rahatsızlıktır. Devrimci otobüs turu sırasında da polisler bize sert bir biçimde saldırdılar. Bu saldırıların gerekçesi ne ise, işgal okuluna yapılan saldırının gerekçesi de aynıdır. Direnişi bastırmak ve mücadeleyi engellemek. Bunun dışındaki tüm gerekçeler bahanedir.

Bazı insanlar, polis ve devlet mekanizmasının ne anlama geldiğini yeterince kavramadıkları için mültecileri ya da direniş alanlarımızda gerçekleşen bazı bıçaklama gibi iç şiddet olaylarını gerekçe olarak öne çıkartıyorlar. Elbette ki, direniş alanlarımızda yaşanan bazı iç şiddet olaylarını kesinlikle olumlamıyoruz. Ancak biz hiç bir zaman bu olayları sıfıra idiremediğimizi biliyoruz.

İnsanlar içinde bulundukları izolasyon koşullarından dolayı iç şiddete yöneliyorlar. Sosyal ortamın dışında yaşayan bu insanların doğal diyalog kurma şansı yok. Cinselliklerini yaşama şansı yok. Kendi günlük geçimini sağlama ve beslenme, barınma, eylenme, seyahat etme, kültürel ihtiyaçlarını karşılama şansı yok. Tüm bu sıkışmış hayat inisanları iç şiddete yöneltiyor. Çelişkinin ve şiddetin kapitalis sisteme yönelmesini istemeyen polis ve devletin diğer mekanizmaları saldırıya geçiyorlar. Devlete karşı isyan edilmesin ama diyer kriminal şeyler olsun istiyor devlet. Böylece kendisini tehlikeden korumuş oluyor. Bu nedenle insanları mücadele ve direniş yapmaktan vaz geçirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

İşgal okulunun kırılmış kapılarının fotoğraflarını çektik basına bir açıklama ile birlikte gönderdik. Bizi arayan bazı gazetecilerle röportajlar yaptık ve polis saldırısını anlattık.

Direnişimiz devam ediyor. Bir kaç gün önce bir komünist partinin düzenlemiş olduğu ve bizi de davet ettiği programa katıldık. Bir yıllık direnişimizle ilgili çekmiş olduğumuz filmleri gösterdik. Filmin ardından tartışmalar gerçekleştirdik. Bir yıllık direnişte yaptığımız eylemlilikleri anlattık onlara ve kendilerinin komünist parti olarak bu sırada nerede olduklarını sorduk, onları eleştirdik. Bizim bu eleştirilerimizi haklı buldular. "Hobi ativite" olarak tanımlayıp eleştirdiğimiz nedenleri doğru buldular. Bundan sonra yapabilecekleri dayanışmaları yapacaklarını söylediler. Daha önce de küçük çaplı dayanışma kampanyaları yapmışlardı. Ancak, parti olma iddiasının çok uzağında şeyler bunlar.

Direnişimiz devam ederken doğal olarak da çeşitli sorunlar var olmaya devam ediyor. Çok sayıda insanı kontrol etmek imkanı bulunmuyor. Bazen bizim isteğimiz ve irademiz dışında olumsuzluklar oluyor. Bu olayları gören bazı aktivist arkadaşlarımız küsüp gidiyorlar. Sonra tekrar geri geliyorlar. Başkalarını suçlayarak gidip bir daha gelmeyenler de oluyor. Ama sürekli yeni mücadele etmek isteyen insanlar da gelmeye devam ediyor.

Almanya'nın Düsseldorf ve diğer şehirlerinde, işgal okuluna yapılan saldırıları protesto eden ve bizimle dayanışan eylemler gerçekleşti.

Berlin'de ilkbahar havaları kendisini hissettirmeye başladı. Direniş çadırlarımızın üstüne güneşin parlak ışıkları vurmaya başladı. Bugün Romalarla dayanışmak için ve sınır dışıları protesto etmek için eylemler yapacağız. Akşam üzeri de bir Roma müzik grubu konser verecek. Bu hafta benzer bir eylem planını her gün yapacağız.

Yaşasın İnsanlaşma Ve Ortaklaşma Mücadelemiz

8.4.2013
Turgay Ulu
Berlin


Belediye Başkanıyla Görüşme









Devrimci Mülteci Hareketi olarak, bir yıllık mücadele içinde çeşitli görüşmeler de yaptık. Karşımızda yer alanlarla ya da bizim yanımızda yer alanlarla çeşitli görüşmeler yaptık. Parlamentoyla da görüşmelerimiz oldu. Bu görüşmelerin bir kısmı sert geçti, bir kısmı da çatışmalı geçti.

Berlin'de işgal ettiğimiz okulla ilgili olarak çeşitli proje grupları, okulun geleceği ile ilgili olarak belediye başkanı ile görüşme randevusu almışlardı. Belediye başkanı bu görüşmeye bizi de davet etti. Ancak biz bu görüşmeye katılmamıştık. Çünkü okulu Devrimci Mülteci Hareketi işgal etti. İşgal okulu ile ilgili bir buluşma söz konusu olduğunda bunun birinci muhatabı bu harekettir.

İşgal okulu ile ilgili, gelecek için proje yapan gruplar bizimle herhangi bir görüşme yapmadılar. Bize bir şey danışmadılar. İşgal okulu, bizim bir yıldır sokaklarda verdiğimiz mücadeleler sonucunda, gene bizler tarafından işgal edildi. Okulla ilgili planlama yapan gruplar bu direnişte yoktular. Onlar bu okulda yer kiralamak ve çeşitli işler yapmak istiyorlar, grupların içinde çeşitli firmalar da var.

Devrimci Mülteci Hareketi, politik bir harekettir ve okulu mücadele etmek için işgal etti. Bu okulu Oranienplatz'da olduğu gibi bir direniş mevzisi olarak kullanmak istiyor.

Biz belediye başkanının ilk görüşme talebine olumsuz yanıt verdik ve bu görüşmeye gitmedik. Devrimci Mülteci Hareketi olarak bizimle görüşmek isterse görüşebileceğimizi söyledik. O da bize bir randevu verdi ve dün bu görüşmeyi yaptık.

Belediye başkanı ile görüşmede ilk konuşmayı biz yaptık. Okul işgalinin hangi ihtiyaçtan kaynaklandığını anlattık ve okulun geleceği ile ilgili olarak biz işgal statüsü istediğimizi söyledik. Bizim işgal ettiğimiz okulda firmaların ya da diğer tanımadığımız proje gruplarının kiralama isteğini doğru bulmadığımızı söyledik.

İşgal okulu, politik faaliyetler için kullanılacaktır. Hareketimiz burayı bir politik merkez olarak kullanmak istiyor. Yayınlarımızı buradan basmak istiyoruz. Ayrıca burada çeşitli kültürel, sanatsal faaliyetler yürütmek istiyoruz. Eğitim çalışmaları yapmak istiyoruz. Burada kalan ailelerin çocukları için dil kursları gibi etkinlikler yapmak istiyoruz. Kadın çalışmalarını daha etkin kılmak için bu mekanı kullanmak istiyoruz. Tüm bu istek ve taleplerimizi belediye başkanına ilettik.

İşgal okuluna yapılan polis saldırısının ayrıntılarını belediye başkanına anlattık. Ayrıca Pazartesi günü polis saldırısını protesto etmek için parlamentoya karşı bir yürüyüş gerçekleştirmiştik. Parlamentoda olup da bizi desteklediklerini söyleyen partilerden birisi, bu polis saldırısını konuşmak için bizi basının önünde Berlin polis şefiyle görüşmeye davet etti. Polis saldırısı ile ilgili çok sayıda film ve fotoğraf gibi belgeler var elimizde. Eğer bizi yapacakları görüşmede bir süs olarak kullanmak istemiyorlarsa, eğer biz kendi belirlediğimiz süreler içinde ve kendi seçtiğimiz yöntemlerle polis saldırısını basına anlatıp teşhir edeceksek bu toplantıya katılabileceğimizi söyledik.

Berlin'deki polis teşkilatı, Berlin'de gerçekleşen sol radikal eylemlerin yuvasının bizim direniş çadırlarımızın olduğu Oranienplatz olduğunu söylüyormuş. Bu nedenle bizden çok rahatsızlık duyuyorlarmış. Devrimci Mülteci Hareketi için bu önemli bir ödüldür. Biz de zaten sömürü yapanları, haksız savaşlarda insanları öldürenleri, işçilere ve yoksullara yaşam hakkı tanımayanları, bir avuç burjuvazinin rahatı için çoğunluğu baskı altında tutanları rahatsız etmek istiyoruz. Demek ki biz onları rahatsız etmeyi başarmışız. Ne güzel.

Sömürücüler ve onların koruyucuları rahat etmek istiyorlar. Biz işçileri, yoksulları, mültecileri gözlerden uzak izolasyon kamplarına kapatarak rahat etmek istiyorlar. Sömürü ve zulüm altında tuttukları insanların seslerini çıkartarak kendilerini rahatsız etmelerini istemiyorlar.

Daha önceki söyleşilerimizde rahatsız edici bir hareket olduğumuzu söylemiştik. Sömürü ve zulüm yapanları rahatsız etmeye devam edeceğiz. Dünyada sadece kendilerinin rahat bir şekilde yaşama hakkı olduğunu düşünen ırkçıları rahatsız etmeye devam edeceğiz.

Hijyenik yasaları, toplum kurallarını; kara kuru görünümlerimizle bozuyoruz. Lüks apartmanlarda değil, çadırlarda hep bir arada yaşıyoruz. Çevremizdeki şehrin büyük apartmanlarından yansıyan ışıklar gözümüzü kamaştırıyor. Her kes aynı şehirde yaşıyor ama her kes aynı hayatı yaşamıyor. İşte biz bu gerçekliği her kesin gözünün içine sokuyoruz. Gözlerini dünyanın gerçeklerine yumanların göz kapaklarını zorla açıyoruz. Bu çok rahatsızlık verici bir durum.

Yaşasın İnsanlaşma Ve Ortaklaşma Mücadelemiz


17.4.2013
Turgay Ulu
Berlin


TURGAY ULU

DEVAM EDECEK.....