Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

31 Ağustos 2013 Cumartesi

AHMET TAHSİN ÇINAR: Tuz Yokluğu—CEM EREN: Sek Sek





TUZ YOKLUĞU







Sabah erken uyandım
Hüzünlü güne yağmurlar doğuyordu
Eski fırından taze ekmek alıp
Kahvaltı yapacaktım
Seneler var ki masamız hazır olurdu
Eve dönmelisin
Yokluğun anne yokluğu
Terliğini kapının önüne koydum.

Traş olamadım canım çekmedi
Kanadı kırık topal bir kuştu gönlüm
Susuz kedi gibi dolaştım evde
Nereye dönsem ben olamıyordum
Yokluğun su yokluğu
Bastonunu terliğinin yanına koydum.

Masaya oturdum hüznüm kapıya dönük
Geleceksin
Geleceksin biliyorum
Bu gece sanki sesini duydum
Ne kadar kirli varsa yıkadım evde
Çoraplarını çoraplarımın yanına koydum

Televizyonu ben açtım bu kez
Her zaman açık olurdu
Sevdiğin diziler dizi dizi
Nereye baksam senden göz izi
Seni eve getireceğim yokluğun tuz yokluğu
Ayakkabılarını çantama koydum.



AHMET TAHSİN ÇINAR











SEK SEK






sonbahardı
sıkıyönetim çok sıkı sıkıcıydı ...

hüzünleri olgunlaştırma enstitüsü kuruldu heryerde
aşk ,muhbirlerin dilinde karakola düşüyordu
saçlar başlar hemzemin oluyordu yerle...

tek kelime türkçe bilmeyenleri,
istiklal marşına zorluyorlardı demir parmaklıklarda
ve acı her dilde aynıydı...

çok sıkıcıydı Evrenimiz
tombul adam ve papatyalarla süsledik heryeri
birden prenslik ilan edildi memlekette....

papatyalar yetmedi
ıspartanın gül kokuları bezedi heryeri

sonra baktık ki bu iş çiçekle böcekle olmayacak
karardı gözlerimiz,
bir aydınlık gelsin memlekete dedik
yaktık ampulleri

ışık ...
o kadar çoktu ki
görmez oldu gözlerimiz

ey eylül
1000,900,80
sek hayatımdan...



CEM EREN


BAYRAM ATAKUL: Okul Yolunda, Dün Gibi Bugün Gibi



OKUL YOLUNDA, 
DÜN GİBİ BUGÜN GİBİ








Yuvası bozulmuş kuşlar gibi halimiz
Bağları bozulmuş topraklar gibi memleketimiz
Yağmalanırken bir bir köylerimiz, şehirlerimiz
Parmaklıklar ardındaydı boydan boya ülkemiz

Vurulup toprağa düştüler bir bir
Okul yolunda
Kahpece kurşunlanan gençler gibi
Hayallerimiz

Fısıltıya büründü ülke
Duvarların hatta sokakların bile kulağı var
Kuşku tutmuş köşebaşlarını
Kitaplar bize hiç düşman olmadı ama
Biz ne halt yiyeceğimizi bilemez halde
Deli divane aşıkken terkeden sevgililer gibi
İçimiz ürpererek yaktık kimliğimizi ele verecek muhbir kitaplarımızı
Astığı astık, kestiği kestik genarellerin
Korku kol geziyor sokaklarda
Kaçağız, mülteciyiz komşu topraklarda

Umutla çıkılan yolculukta karşımıza dikilen
Dimdik sonsuz yükseklikte kaygan bir duvardı hayat
Biz dağılmıştık çil yavrusu gibi
Çil yavrusu gibi dağılmıştı umutlarımız
Yenilmiştik, sanki sona ermişti yaşam

Faşizm, kimsesizlik olduğu kadar yalnızlıktır da
Can pazarıydı boydan boya coğrafyamız
İşkencecilerden başka kimseler duymadı, işkence görenlerin çığlıklarını
Ben diyeyim, kağıtlar, hoparlörler
Siz anlayın gazeteler, televizyonlar kapatmıştı kulaklarını
Darağaçlarının gölgesi düştü toprağa
Perişandı hayat ve karanlık bir zindandı ülke

Direnişe kıvılcım olmak için
Bir ateş topu gibi düşmemişti henüz
Hapishanenin beton zeminine nice genç beden
Asıldığında onsekizine bile basmamıştı Erdal Eren
Yasalara göre aklı başında değildi henüz
Aklını başına getirmek için geçirdiler boynuna ipi
Ve daha acısı, geride kalanların aklını başına getirmekti hevesleri
Direnişin tohumları işkencenin zalimliğinde yeşerirken
İnsanlığın onuru, işkenceyi yenecektir sloganlarının
Zindanların duvarlarında patlaması için
Henüz vakit çok erken

Ölüm oruçlarında yavaş yavaş yanan bir kömür gibi
Erirken gencecik bedenler
Sessiz bir çığlıktı yankılanan hapishane duvarlarında
Duvarlarda sönümlenen sessiz ve canhıraş bir çığlık
Yavrunuzun köşesinde sokulurken gözlerinizin içine
Baldırı çıplak kızların fotoğrafları
Toprağı yenice yarmış, tazecik bitip gelen filizler
Sararıp solarken, eriyip biterken ölüm oruçlarında
Yer almadı yemyeşil sürgünlerin sessiz çığlığı
Yer almadı gazete köşelerinde
Haberden bile sayılmadı
Dün gibi, bugün gibi
Kör ve sağır bir toplum yaratmak için
Elden gelen ardına konulmadı
Dün gibi, bugün gibi



BAYRAM ATAKUL 


N. TIRPAN: Ölüler ..—İ. ŞİMŞEK: Düş ..—C.AŞIKOĞLU:Ateş Böc...






ÖLÜLER UYANACAK







Kurumuş mevsim çiçeklerinin ardından kalan,
Karanlığın içinde yüzen, çığlığını yitirmiş “aydın”lık
İpinin metresi can kadar ucuz olan darağaçları
Vardiyalarda derinleşen yüzdeki çizgiler
Arıların hasını aldığı, ışık cümbüşü, devinen bahar dalı
Ey güzel kadın, ey ana, yüreğinin hangi katındasın
Hangi katında karışmış toprağına evladın.
Savaş ganimetimi bu toprak, bu hesapsız talan
Tanrı varsa bu davada bilin ki ızdıraptadır
Taş kaynatılıyorsa aş için, boğazda yalısında
Paylaşımın alt üst oluşundandır.
Sen satılırsın haraç-mezat, kardeşin satılır
İhanet pazarları kurulmuş memleket portasında,
Gençlerin buluştu şeytan randevularında, vedasız/zamansız karıştılar toprağa.
Aşklar tutsak edilmiş
Zamanın ruhu çıldırmış, elleri boğazında.
Kavgasız terk edilmiş meydanlar, barikat izlerinden geçilmiyor buruşmuş sokaklar,
Sessiz bir gemi inecek dağlarından ak pak, bembeyaz
Her şey alt-üst olup durulacak, tufan yakın.
O sabahı beklerken şafaklar,
Şeytanın gölgesine sığınmış dönek onursuzlar.
Bilir bilmesine su, nereden geçer, hangi çakılı sürükler,
Hangi taştan seker, bilir canını nasıl alacağını hangi toprağın,
Hangi söğütü saçlarına takacağını. hangi balıklarla yatacağını.
Bilir zindan, neden mesken,
Bu yalan, bu talan
nasıl geçilir bu ömürlük sevdadan.
Karagözlü koyunlar, gelin koyun koyuna, uyansın ölecekler,
Ne zamandır, emeğinle bilenir bıçaklar.
başka nasıl olur ki dizaynı cehennemin
Örste dövdüğün demire
çevir yağmurları, çek dolgun memelerini bulutların,
ver suyunu çeliğe.
Kıyametini yaz sınıfının, global hırsızların alnına,
Ya da sessiz olun, bu ızdırap, bu korkaklıktan, ölenler dönüyor mezarında.
Ayağa kalk, kurumasın bu coğrafyanın çocuk çölünde, bozkırında çiçeklerin,
Açsın, yorgunsun, kolun kanadın kırık bilirim.
Karagözlü koyunum ayağa kalk, teninden postal yapılacak,
ya da, sessiz olun, ölüler uyanacak…



NECİP TIRPAN











DÜŞ YAKAMIZDAN BE ÖLÜM







Düş yakamızdan be ölüm
Hergün de olmaz ki.
Bir iş cinayeti, bir namus..
Hergün mü ölecek insanlarımız.

Düş yakamızdan be ölüm
Hergün de olmaz ki..
Bir bomba, bir kaza,
Ve bir faili belli.

Düş artık be ölüm
Hergün de olmaz ki...
Bir deprem, bir yangın,
Ve bir su baskını.

Düş be ölüm düş artık
Ama her gün de olmaz ki!..




İSMAİL ŞİMŞEK












ATEŞ BÖCEKLERİ…







Salkım söğüt  kalabalıklarda
                               bir yol bulurum.
Tütün renginde gözlerimiz
yüreğimiz kan kırmızı.
Gençliğimizin alnındadır
gizemli başkaldırılar.
Taze bir bahardık
analarımızın avuçlarında.
Ele vermedik
                   zulamızdaki sevdaları
en puşt zamanların
                 koynundaki acılarımızda.
Bileklerimizde su verilirken
                                    çeliklere,
örselendik Arnavut taşlı sokaklarda.
Taze bir sevdasıydık
                      ebem  kuşağı sabahların.
Her şafak vakti üşüyorduk
çıplak mayıslarda, temmuzlarda
on beş onaltı haziranlarda.
Grev çadırlarının ayazında
                              ateş böcekleri
Yanan ateş böceği değil,
İçin  için 
           Sevdalarımızdı



CAHİT AŞIKOĞLU

ADNAN DURMAZ: Yaralı Kalemin Kanı Kesildi




YARALI KALEMİN KANI KESİLDİ




GÖRSEL ÇALIŞMA: ADNAN DURMAZ


                                                                     Ahmet Erhan’ın Ardından


“Yanıbaşımda ölüp gitti dostlarım, ben bakakaldım
Gözyaşlarının da bir yerlere gömüldüğü görülmüş müdür?”

Ahmet Erhan


Bizim kuşağımız, on yılda bir kopartılan zulum kıyametlerinin en zorlularından birini yaşayarak çıktı. Bizim kuşağımız, binlerce ölü ve yaralı, sakat ve psikolojisi çökmüş insan bıraktı; hayır bırakmadı, yüreğinde bir yara gibi taşıdık acılarımızı, kalanlarımızı, gidenlerimizi…  Kalabalık yürüyüşlerden, korsan mitinglerden, silahla taranmalardan, işgallerden ve direnişlerden; sobasız gecekondularda okunan jakoben kitaplardan, Makarenkolardan, Leninlerden, Mayakovskilerden, Nerudalardan, tabii ki Nazım, Hasan Hüseyin, Lorca, Ritsos, Enver Gökçe, Aragon, Ahmed Arif, Ruhi Su, Zülfü Livaneli, Ali Asker ve Şivanlardan geldik. Yasımı Tutacaksın, Fabrika, Kızıl Kayalar, Seni Halk adına Ölüme Mahkûm Ediyorum gibi dünyanın her köşesinden kalın romanlar okuduk. Onbinlerin arasında faşizme karşı atılan sloganlardan, bir ekmeği, bir cigarayı beş kişinin paylaştığı zamanlardan; kaçaklıktan, yasak yayınlardan, aranma ilanlarından, gece yarısı baskınlarından, deli kasırgalardan geçti yolumuz. Savrulduk ve damgasını taşıyoruz acının bedenimizde, ruhumuzda, yüreğimizde. Denizlerin, Yusufların, Hüseyinlerin inancını silah diye kuşanıp, Rodrigo’nun gitar konçertosunda hüznü burkulanların, Kaypakkayaların direnciyle bilenenlerin, Bütün zulum ve acılara direnenlerin kuşağıdır o sürek avlarında yağmalanan gençlik. Aşkları yarım, yaralı, kanadı kırık; düşleri kanamalı ve onyıllar geçse de, sisteme bir türlü alışamayan, uyum sağlayamayan, gençliği darmadağın edilmiş, o güzel insanlarız biz. Uzun yaşamalara meraklı olamadık, düşlerimizin süngüsünü, umutlarımızın bayrağını hep dik tuttuk… Kalabalık güvercin katarlarıydık, ama kurşunlarla, tuzaklarla saçıldık, Evet, Yaşar Kemal’in dediği “o iyi insanlardık” ama her birimiz, çok uzaklarda, benzerlerinin olduğu inancıyla, yalnızlığa, sistemin köpekliğini yapanlara, posalaşmış, dışkılaşmış kişiliklere, direnen, ıssızlarda tek başına kalanlardık… Fire verdik, pek çok insan, mevcut koşullara göre renkten renge, kılıktan kılığa girdi, her sisteme oturan, birer makine parçası, birer cıvata oldu… Giderek karşıtına dönüştü, ruhunu şeytana sattı… Rahat, huzurlu, lüks, konforlu yaşamakların deveyi yardan atlatan çekiciliğinde, Kafka’nın hamamböceğine dönüştü… Bu bütün çağlarda var olan, sınıfsal insan diyalektiğinin, kaypaklıkla dansıydı; yalnızlığı, tecridi seçenler, ölüm korkusunu da, kendi gemisini kurtarıp kaptan olmayı da çok öncelerden geride bırakmışlardı zaten…

Kendimi şanslı sayıyorum, Zafer Çarşısında küçük çay ocağında nice insanlar tanımak bir şanstı. Ahmet Telli hep oralardaydı,79,80 li yıllarda,Ortak duyguların, inançların, kavganın, sevdanın, düşlerin, yenilgilerin yürek terini paylaştığımız, yazık ki çok zamansız bu dünyadan göçen yiğit dostum Adnan Yücel de oralardaydı, sanat, şiir,tartışırdık,konuşurduk ayaküstü çay içerken akşamüzerleri, Ahmet Erhan,  Ankara’da Zafer Çay Ocağında, o gücenikliğini saklamaya çalışan yüzü, ıssız ve öksüz çocuk gözleriyle çay içerken gülümsüyor hâlâ …
Ölmek, kıymeti harbiyesi olmayan bir şeydir; erken ölmek en çok bizim kuşağın payına mı düştü, yoksa bana mı öyle geliyor. 1940 kuşağının çektiği acıları okuyoruz kitaplardan, dayanılmaz zulumlar…80 kuşağı belki de en çok ölen, birçoğu yaşarken ölen, birçoğu katledilen kuşak. Önemsizdir evet, çünkü çok arkadaşımız 20’li yaşlarda gitti. Lakin geride düşlediği bir dünya bırakamamanın acısı ve kendi yaşamının bir türlü düzen tutturamaması koyar insana. Beceriksizlikten değil, sistemin “delisi” olmanın sonucudur belki de… Sistem, hangi sistem olursa olsun, ona ters düşen, delidir, meczuptur, sorunludur, uyumsuzdur: egemen ideoloji onlara bu tür adlar verir, karşıtlarını taşlar, dışlar…O başından küskünlüğün, yenilmiş yaşamların yüreği kırık şairi oldu… İlk çıkışında da bu yanıyla çokbilmiş küçükburjuva şuarası onu yadırgadı…

“Umutsuzluğun, karamsarlığın şairi” olmak kolay değil… Hepimiz özel yaşamlarımızda, daha anamızdan doğmadan yenik ama güzel günlere inancımıza sımsıkı bağlı insanlardık… Bir devrimci, yenilirdi, ama umutsuzluk, ona göre değildi… Öyle düşünüyorduk.

Ahmet Erhan, Alacakaranlıkta Ülke ile ilgili olarak yapılan bu tür eleştirilere yanıt verirken, o günün koşullarının alacakaranlık olduğundan söz açıyordu. 81 yılının martında,

 " O zamanlar her şeyde bir alacakaranlık vardı. Ve o alacakaranlık önceleri bir ülkenin görünümünü simgelerken, daha sonra tüm insansal ilişkilerin içine sızdı. Bir toplumsal değer karmaşası, bir belirsizlik ortamının içine sürüldük. Bu kitap bir anlamda, bu alacakaranlığın yoğunluğunu şiirin olanakları ölçüsünde vermek savında. Bir ozanın yaşamında ilk kitap her zaman sevindirici ve ilerde de anımsanması gereken bir olaydır. İçtenlikle söylemek gerekirse, ben şu anda bu sevinci duyamıyorum. Benim kuşağımın tarihi, insan yaşamını hiçe saymaların, ölümün tarihidir. Buradaki şiirlerin yazıldığı koşulları kim bilmiyor ki? Ülkemiz bir toplumsal çılgınlığın içine sürüldü. Öyle bir an geldi ki halkımızın en insanca, en demokratik özlemlerinin birtakım zorbalar tarafından silah sesleri aracılığıyla bize anımsatılmasına; ya da yine aynı yöntemle benzer zorbalar tarafından o özlemlerin boğulmak istenmesine tanık olduk. Binlerce insanımızı öldürdüler. Gerçek bir alacakaranlık, tedirginlik ve korku ortamının içine attılar ülkemizi.

Bir ozanın bu ortamdaki görevi ne olmalıydı? Ya, tarih önünde haklı çıkmak adına gelecek güzel günler edebiyatını sürdürmek; ya da yaşanılan dönemi tüm insani boyutlarıyla sergilemek. Bu nedenle ben, bir politik seçimden çok, başlangıçtan bu yana bir insanlık durumunu seçtiğimi belirtmek istiyorum. Bunun içinde umutsuzluk da vardır, ölüm korkusu da, karşı çıkma duyguları da... Günde onlarca insanın öldürüldüğü bir ülkede umutsuzluğa yer yoktur demek, içtenliksiz bir davranış olarak görünüyor bana.

Bilemiyorum, alacakaranlık belki de yalnızca bu kitabın sorunsalı olarak kalmayacak; hiç değilse başka düzlemlerde duyuracak kendini. Ve biz, belki yaşamın sonsuz bir alacakaranlık olduğuna inanmaya başlayacağız. Ben hiç değilse şu an için bir çıkış yolunun bulunduğuna inanıyorum. Benim kuşağım, bu ülkenin genç insanları artık halklarına ölerek yaklaşmak istemiyorlar çünkü. Şiirin toplumcu olması için de bir kargaşa ortamı gerekmiyor; hiçbir dönemde de gerekmedi.” diyor. Bu düşünceler her zaman tartışılabilir.

Koşullar çetindir,devrimci olmak,tarihin her döneminde,zoru seçmek,var olan sistemlerin karşısına dikilmek,yargılanmak,sürülmek,uzun yıllar mahpus yatmak,hatta kurşuna dizilmek,sürülmek,idam edilmek;olmazsa tecrit edilmek, ötelenmek, dışlanmak,taşlanmak olmuştur. Devrimci duyarlılığı, insan duygularının uç noktalarında yaşayan sanatçılar,bundan payını fazlasıyla almıştır dünyanın her yerinde…Dünyanın her yanında bunu yaşadı devrimci ozanlar. Güney Afrikalı, Benjamin Moloisi’den Lorca’ya kadar asılanlar, derisi yüzülen, Nesimi, Hallacı Mansur, Pir Sultan, Onlarca yıl zindanlarda yatan Nazım, tecrit edilip bütün yaşamını ızdırapla geçiren, ama umudunu yitirmemiş Enver Gökçe bir anda aklıma geliverenler.

Bu kadar zulum altında, ikiye ayrılıyoruz demek ki; bir bölümü, zulme karşı, öfkesini büyütüyor, sonuna kadar haykırıyor; bir kısmı ise duygusallığın derinliğinde kendi içlerindeki acıyla baş başa kalıyor şairlerin. Bu ikinci grupta olanlar, yenilgi gerçeği içinde çıkmazlara düşüp -ki yadırgamıyorum bunu- yaşarken yavaş yavaş ölüyor. Kişisel yaşamın sunduğu koşullar, her insanda bulunduğu sosyal ortama göre farklı olduğundan, yalnızlığa, kimsesizliğe, acıya dayanıklılık da farklı oluyor. Bunları Ahmet Erhan’ı ya da Yesenin’i yargılamak için yazmadım. Yalnıza genel  bir tespit.
Ahmet Erhan, sonraki yıllarda da alacakaranlıktan çıkamadı kanımca; gerçi ülke her zaman alacakaranlık, çok zaman da karanlıktaydı aslında. 12 Eylül faşizmi, bütün koşullara rağmen direnenlerin, işkencehanelerde çarmıha gerilerek, filistin askılarında direniş destanları yazanların da gerçek olduğu bir dönemdir. Bu ülkede her zaman direncin yumruğunu, kolu kopartılsa da sıkan ve dik tutanların yaşadığı bir ülke olmuştur.

Bana nedense Sergey Yesenin’i anımsatıyor, ölümünü duyup da yüreğim paramparça olandan beri… Bozkırlardan kentlere gelmiş de yabancı kalmış boynu bükük Yesenin… Bu ülkede her şairin biraz Nazım, biraz Ahmed Arif, biraz Attila İlhan olması gibi, biraz da Yesenin, Mayakovski ve giderek biraz da Ahmet Erhan olduğunu düşünüyorum. Ölümle arasında hep bir örümcek ağından daha ince bir perde olmuş, yaşamı bir rüzgârda savrulmaya hazır Ahmet Erhan dizelerinde dolaşıyorum.  

“Alnıma dövülürse kara bir yalnızlık gibi ölüm
Arkamdan üç kulfallahi bir enam okunsun
Sonra naaşım Tekel kibritiyle yakılsın
Nasılsa gözyaşları söndürür
Hayır hayır hayır hayır
Bırakmayın, beni ölüm götürür...”

Bırakmayın beni, diyor ama insanlar bırakır. Hele şairsen baştan terk edilmiş oluyorsun. Duyguların okkayla satıldığı çağlarda, duygu sarraflarının okkası ne eder ki... Doğru düzgün bir aşk bile etmez. Bırakırlar ve ölüm alıp gider. Buyurun üç kulfallahi bir enam...

Acı çekiyor olmalı. Issızlık, dip, yalnızlığın aşılmaz karanlığı; acı içinde... Düşünüyor, nasıl diner...

Sarı peruka takmış bir acı

Sokaklarda sürtüyor boyuna, barlarda benim adıma beş tek bir duble konuşuyor

Ancak ölümle diyor, ancak ölümle sağalır yara

Her şair bilir bunu, eğer şairse, İster umudun bayraktarı, direncin meşalesi olsun, bilir her şair, acının ancak ölümle biteceğini. Çünkü acıyı en çok içinde taşıyan insan türüdür şair, aşkı da, umudu da, umutsuzluğu da, köşe bucak tanır. Ama bir yerlerde acılı,çilekeş bir ana vardır Ahmet Erhan’ın  sanırım ilk kitabında:

….Bana böylesi garip duygular
Bilmem niye gelir ,nereye gider?
Döndüm işte; acı, yüreğimden beynime sızar
Bu gün de ölmedim anne.
….

Dediği..”Oğul” şiirinde ise:

Anne ben geldim,yoruldum artık
Her yolağzında kendime rastlamaktan
Hep acılı, sarhoş ve sarsak
Şiirler çırpıştıran bi adam
….
Anne ben geldim, ağdaki balık
Bardaktaki su kadar umarsızım
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..
 
Dediği ve benzeri dizelerde hep anacığına sığınır ,ne kadar uzakta da olsa ,ne yapacağını bilemediği girdaplarında hayatın.

Değilse,Ahmet gibi,bir tür,payına,var olan dünyanın yalnızı olmak düşmüş,yaşamın öksüzü,bir türlü düzen tutturamamış,bir başka ozan, anasına yazdığı bir şiirde:


 “Dua öğretme bana. Lütfen, anne!
Geri dönüş yok, gücün neyse dayan.
Tek sensin destek ve avuntu bana,
Tek sen, büyülü bir nurla parıldayan.

Unut kaygını, lütfen. Böyle dertlenme
Hatırım için, tatlım, kendini yıkma.
Sırtında pejmürde hırkanla sık sık
Lütfen, böyle yol beklemeye çıkma.

diye kanayan, Yesenin’in intiharını eleştirirken , “zor olan yaşamak, ölmek kolay”  diyen Mayakovski, ( burada kendi yaşadığı acının derinliğini de göstermiyor mu), intihara karşı çıkarken, kendi canını almazdı. Şiirlerinde anasını yoksul kadınların simgesi haline getiren, çamaşırcı kadının oğlu Macar şair Attila József , “Şiir, yaralı bir insanın soluğu” tanımıyla  pek çok şairin yaşadığı kaosların atmosferini özetler gibi. Zaten sonunda o da kendi canını aldı, intiharla…Sylvia Plath, işte zor anlarından birinde, Ahmet Erhan’ın konuşmak istediği, ama çoktan kendi hayatına son vermiş bir şair o da… Cebinde uluslar arası jetonu olan Ahmet Erhan;

Sylvia Plath'ı arıyorum, mezarında buluyorum konyağını yudumlarken
Bana daha bir incelmiş, ne bileyim daha bir güzelleşmiş gibi geliyor
Thank you very much! diyorum ve jetonumun soluğu tükeniyor

Ölümün karanlık yüzünü iyi tanıyor…(Uzun olduğu için buraya aktaramayacağım “Hayır Hayır Hayır” ,adlı şiirinden söz ettim,tümünün okunmasını öneririm)
Baştan yenilmişleri, kişisel yaşamlarında yenilmişleri, kişiliği, duygu dünyası öyle akanları yargılamak suçtur… O öyledir...

İpince akardı gönlün oralara buralara
Kolunu yitirmiş bir yen gibi kaldın”
Diyecek ne kalıyor geriye…

Belli Metin Altıok’un

Dolaştım yıllardır şurda burda,
Ucuz otellerde kaldım.

İğne iplik taşıdım yanımda,
Bir düzen tutturamadım.

Kadınlar da oldu elbet yaşamımda,
Biri hariç hepsini bağışladım.

Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
Ben hep ölüme ve aşka inandım.

Bir şey var dokunur bana;
Yüzüme uymayan iğreti adım.
 
demesinden farkı ne?

Nedense bana hep intihar etmiş şairleri anımsattı Ahmet’in  gidişi. Haksızlık mı yapıyorum, bilmiyorum. Biçimsel anlamda geçmişin şiir mirasıyla kavgalaşmayan bir özgüven vardır onun şiirinde. Alçakgönüllülüktür ki, bu her şairde olması gereken birincil özellik. Yaşıtlarıyla aynı görünümü sunar, takım tutar, içer, bağırır; öte yandan Attila József gibi anası en yakınıdır dizelerinde. Belki de intihar etmiş şairlerin aklıma gelivermesi, bizim kuşaktan pek çok insanın, 80 kıyametinden sonra ağır ağır ölmesiyle ilgilidir. İlk kitabında “Bu gün de ölmedim anne” diye başlayan süreç, onun şiirinin bütün aşamalarında sürüp gidiyor sanki... Belki de çoktan ölmüştü Ahmet Erhan, şiirlerindeki acı, yalnızlık ve ıssızlıkta; terk edildiği yerde, yaşamın onu terk ettiği yerde… Şiirlerinin yaşayacak olması umurunda bile değildi, Yüz yıl sonra anılacak, okunacak olması, tanınmış olması, aldığı ödüller, umurunda bile olmadı. O yaşadığı acıyı, ıssızlığı, küskünlüğü sadece, hep kanadı ve yazdı. Dindi artık içine akan gözyaşları, kâğıtlara kanayan yaralı kalemin kanı kesildi…

Uzun ama bir şiirini yazmadan edemeyeceğim:

Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri

hayatı bir gömlek gibi sıyırsam mı üstümden?
yüreğimde kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği
ya da yollar yollar yollar boyunca
bastırıp dursam mı yarama ellerimi?
o kadar kolay değil unutmak
ölüm bile istemez olur adamı gün gelir
son anda göze ilişen bir çiçek
uzaktan duyulan bir çocuk sesi.

kan mı tutuyorum avuçlarımda?
yoksa ufaladığım güllerden mi?
(nerden geldi bu kırmızılık?)
ölüme en uzak bildiklerimiz bir bir ölüyor.
mezarlığa giden yolda ayak izlerimiz çoğalıyor.
(nerden geldi bu karamsarlık?)
bağırıp çağırmayı o ölülerin anılarına yakıştıramıyorum
söylevleri de dinlemiyorum artık
sen ölmedin yaşıyorsunları.
o ölüleri yaşatacak olanların çoğu
kapılarını erkenden örtüyorlar akşamları.

o kadar kolay değil kurutmak
yaşlarla dopdolu gözlerini anaların
yumruklarımız bir bayrak gibi dalgalansa da
bakışlarımız uzak bir yerde dişlerimiz kenetli.
ölümse eşikte soluk soluğa
ve nicedir silah sesleri boğuyor
bu dünyanın en güzel sözlerini.

ii
her yazdığım şiiri son kez okuyup sonra yakmak isterim
ya da son bir şiir yazıp bırakıp gitmek
beynimde yaralı bir cırcır böceği var
tek dileği bir türkü daha söyleyip ölmek.

iii
yaşamayı nasıl kanıksıyorsam ölümü de kanıksıyorum artık
(başkalarının değil kendi ölümümü)
şurda bir silah patlasa onun önüne ilk atılacak olan benim
şurdan bir tren geçse ancak beni ezer bu dünyada.

iv
belki bu kapanan bir dönemdir hayatımda
bilmiyorum belki de hayatımdır kapanan
belki ölür bir kurt olurum kırmızı bir elmanın içinde
yaşarım ya da ve taşırım o kurdu ölünceye dek yüreğimde.

v
ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
bekliyorum gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
ve bilmeyerek neyi beklediğimi.

vi
sözcükler taşa dönüşüyor boğazımda
ve sular akıyor dört bir yanımdan iğrendirici bulanık
herkes o sulara girip yıkanıyor güle oynaya
ben mırıldanıyorum: şiir yazmayacağım artık!

beynimdeki yaralı cırcır böceğini usulca elime alıyorum
o bulanık sulara atıyorum

vii
beni bir denizin kıyısına bırakın
bir portakal ağacının dibine ya da
ne olur onun dallarına uzanıp kalayıp

belki yeniden bulurum türkümü
-o yitirdiğim türkümü
bütün bu sözler benim değil çünkü

beni bir denizin kıyısına bırakın
bir çakıl taşının içine gömün orada
o zaman ölmüşsem bile ağlamayın

deyin: -son türküsü ölümdü!

viii
bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarlarından
benim ol ve beni bir gecede yeniden doğur derim ona
mezarım ve beşiğim olsun rahmin
bir gecede sevgilim sabahında anam ol
sana hiç dokunulmamış şiirler söyleyeyim.

seni uçurumun kenarında tutunduğum dal bileyim.

ix
geceydi. aldı başını avuçlarına.
serdi sonra kucağına bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

sabahtı. ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
o bunu da tersinden anladı
kibriti çaldı yazdığı bütün şiirlere.

sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
uzun uzun ağladı.

x
uzun bir şiirin son dizesindeyim
bir sağnağın son damları kaldı içimde
bağıracak gücüm yok fısıldasam kimse duymuyor
sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde
benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.

bir nehir denize kavuşuyor düşlerimde
kanım damarlarımdan sessizce çekiliyor
bir şeyler sorup yanıtlıyorum kendi kendime:
-ölümün olmadığı o ülke nerde?
-ölümdür ölümün olmadığı tek ülke!

uzun bir şiirin son dizesindeyim.

artık yeni bir şiire başlayabilir miyim?

xi
bitiriyorum burada

bütün silahlarımı içime akıtarak
beni bu hayata bağlayan halat gitgide inceldi
ve gitgide soldu yüzüm
aramam gereken dostlarımın adreslerini unuttum.
ay ışığı alnıma vurmuyor geceleri
yıldızlara artık bakamıyorum.

bitiriyorum burada
bütün işlerimi görmüş gibiyim
yazmış gibiyim bütün şiirlerimi
bakıyorum tamamlanmış bir yapıya
artık sevmiyorum dalgalı denizleri
kuşların kanat çırpışları da içimi gıcıklamıyor
beklemiş gibiyim yıllar boyu
bulmuş gibiyim özlediğimi.

bitiriyorum burada
boğazımda patlamamış bir çığlık
bağırmak ağlamak yok artık
uzun bir şiirin dizelerini bir bir yaşadım
uzun bir şiir oldu hayatım
ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağğladım?
kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?
ben sokağa çıktığımda kapılar kapanır
anneler içeri çekerlerdi çocuklarını
irmak aktı denize yaprak toprağa düştü
bana çakıl taşları bana kuru dallar kaldı.

bitiriyorum burada.

artık hiçbir şey sorma.

xii
dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
sesini arıyor şimdi unutulmuş bir yazın kuruyan dallarında
masasını topluyor kitaplarını sigarasını
yazı makinasını kapatıyor usulca

dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
onu artık kim sorar kim anımsar?
soluk dergi sayfalarında kalmış birkaç şiiri
nasılsa bir yerde su eritir ateş yakar.

dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
bir portakal çiçeğinin koynundaydı doğumu
karlarına gömülürken dumanlı bir kentin
belki bundan uzak bir denizin inleyişleri duyuldu

dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı
sevdi çoğu insanı tükenircesine sevdi
çoğu sevgisinde yanıldı

sorarlarsa onun karların üstüne düştüğü yerden
bir portakal ağacı fışkırdı dersin
kanı özsu oldu dallara yürüdü
öldü dersin ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü


Hoşça kal 80 kuşağının yaralı çocuğu, Hoşça kal yenik yanlarımızın sızlaması, kırık kanatlarımızın sancılı sesi, hoşça kal... Ve yalnız ve uzak ve kederli dizelerin şairi… 

Seni unutmayacağız...


ADNAN DURMAZ
05.08.2013 05:34

TEMEL DEMİRER:Yılmaz Güney (İle Zulmün Yıldıramadıkları) Hakkında




YILMAZ GÜNEY (İLE ZULMÜN YILDIRAMADIKLARI) HAKKINDA[1]






“İnsan sözcüğü
bir fiildir.”[2]

İsmiyle müsemmaydı; Yılmaz’dı; yıldırılamayanların yılmaz yoldaşıydı; komünistti; halktan biriydi; bizimdi; bizdendi…

Rosa Luxemburg’un, “Özgür insan, başka türlü karar verme imkânı olan insandır,” tarifindeki gibi farklıydı; özgürdü ve tıpkı Aristo’nun, “… ‘İyi bir insan olmak’ ile ‘iyi bir yurttaş olmak’ asla aynı şey değildir,” deyişindeki üzere “yasalar”ın asi ilan ettiği bir isyancıydı…

Liberallerin “zırvaları”nı, “hezeyanları”nı bir kenara bırakırsak; Ona dair konuşmak, her zaman “zor”dur “zor” olmasına da; geleceğin önünün açılması için “zorunludur”…

Size nasıl gelir bilmiyorum? Ben Yılmaz’ın öldüğüne inanmayanlardanım…

Yılmaz, öldürülmesi mümkün olmayan bir halk gerçeğidir.

Halkın gerçeği ise, sonsuza dek ölümsüzdür Tanrılar Dağı’ndan ateşi çalan Prometheus, Spartaküs, Kawa, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan, Tupac Amaru, Che, İbo, Deniz, Mahir, Mazlum gibi…

Evet, Yılmaz Güney birçok mücadeleci Yılmaz hayatın toplamıdır; Onda birçok yılmayan yaşanmışlığın karakteristik çizgi ve öğelerini bulabilir, görebilirsiniz…

Halkın davası ve mücadele imgeleri yok edilemez; evet, evet tam da bunun için ölümsüzdür Onlar…

Örneğin Fransız yazar Simone de Beauvoir, ‘Tüm İnsanlar Ölümlüdür’ başlıklı romanında, ölümsüzlüğe yazgılı Raymond Fosca’nın hikâyesini anlatırken, “İnsan denilen varlık bu dünyaya niçin geldiğini bilmez ama bir kere geldikten sonra ne yapacağını kısa sürede öğrenir,”[3]diyerek; insan(lık)ın, hayal kurma konusundaki sınırsız yeteneğinin altını çizip, ölümsüzlük fikrinin çağlar boyunca toplumsal bellekte mesken edinmesine; yani tomurcuklanışına, tohumların fidanlara, fidanların ağaçlara, ağaçların da ormana dönüşmesi gibi ortaya çıkışına dikkat çekerken ölümsüzlükle özgürlük ilişkisinin de altını çizer.

Gerçekten de kocaman bir macera olarak ölümsüzlük; ölmeye değer bir şeyi olmayanların anlayamayacağı şeydir.

Tam da bunun için Yılmaz’ı Yılmaz yapan değerler üzerinden Ona saldırılması, cücelerin ölümsüzlükten “öç almaya kalkışan”(!?) zavallı çaresizliğinden başka bir şey değildir

CEMİL MERİÇ HAYRANLARI!

Bu öyle bir açmazdır ki, Yılmaz’ı “ucuz polemikler” ile “yerle yeksan” etmeye kalkışanlar; kavganın en zor günlerinde “çıtı” çıkmamış, teslim olmuş ayıplarıyla Cemil Meriç’lere sarılırlar…

Bu tesadüf falan değildir…

Anımsayın “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cemil Meriç’i anma gecesine katılıp ‘Yeri doldurulamaz bir yazar’ diyor ve konuşmalarında hep Cemil Meriç’ten alıntılar yapıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı, Cemil Meriç’in adını okullara veriyor. AKP belediyeleri adına kültür merkezleri açıyor. Tüm bu icraatlar gerçekleştirilirken bir gerçek sanki unutturulmak isteniyor: Cemil Meriç bir zamanlar sosyalistti! Düşüncesi solda, duyguları sağda olan bir düşün adamının sıradışı yaşamı…

1930’lu yıllarda sosyalizme de merak saldı. Önce F. Engels’in ‘Anti-Duhring’ini okudu. Ardından K. Marx’ın ‘Kapital’inin ilk cildini bulup anlamaya çalıştı.

İstanbul’da sosyalist çevrelerle tanıştı. J. Stalin’in ‘Pratik ve Teorik’ kitabını Fransızcadan çevirdi.

Tanıştığı Nâzım Hikmet’in kendisine, heyecanlarını bırakıp hayata iyi hazırlanmasını tavsiye etmesiyle hayal kırıklığına uğradı. Tekrar Hatay’a döndü. Köy öğretmenliği ve devlet memurluğu yaptı.

1939 yılında, Hatay’da sosyalist bir devlet kurmaya teşebbüs iddiasıyla tutuklandı.

İdamla yargılandı. Mahkemede Marksist olduğunu saklamaması herkesi hayretler içinde bıraktı. 3.5 aylık yargılama sonucunda beraat etti.”[4]

Sonra, sonra da vazgeçti… Döndü…

Evet, evet Vedat Özcan’ın, “Araf’taki bir hayat”; A. Esra Yalazan’ın, “Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu” diye betimledikleri Cemil Meriç, bir vazgeçendir, dönektir…

Tam da bunun için Yılmaz’ı “yerden yere vurma” kastından malûl kimilerince göklere çıkarılmaktadır ki, bu tesadüf falan değildir…

Yeri gelmişken; karanlık dönemlerde “dut yemiş bülbül” gibi susanların bugün yıldırılamayanlara dair ahkâm kesmeye kalkışması konusunda söz Berrak Tüzünataç’a bırakıyorum:

“Çok uzun yıllar, ancak çok az cesur kişinin fikir beyan edebildiği tabu konuların, siyasi irade müsaade ettiği zaman en çok konuşulan, tartışılan, tepki gösterilen konular hâline gelmesini samimi bulamıyorum. Çünkü bir tepki gösterilmesi gerekiyorsa en başından itibaren gösterilebilinmeli. Asıl kıymetli olan odur çünkü gerçekler değişmiyor. Bir olay iyiyse ilk günden beri iyi, kötüyse ilk günden beri kötüdür. Yani insanların belli konularla ilgili fikir sahibi olurken kendi vicdanlarını ve filtrelerini kullanmalarının doğru olduğuna inanıyorum. Böyle düşünülmeye başlandığında nefret duygusunun daha azalacağını düşünüyorum. Herkesin belli konulara vicdanıyla yaklaşması hepimiz için daha faydalı olur…”

YILMAYAN AYDIN…

Memleketin hâli hâl değilken; yani korkunun egemenliği için birilerini korkutmakla mükellef “adalet(sizlik)” ve “hukuk(suzluk)” yine tam istim çalış(tırıl)ıyorken, aydın olmak farklı bir şeydir…

Örneğin “paranoid şizofren” özellikleriyle bir çılgınlığın “kâbus”unu andıran egemen fütursuzluk, ona “Evet” demeyen, teslim olmayan herkesi “terör örgütüne yardım ve destek” yalanıyla içeri alırken; Onun karşısına “Hepimiz Celaliyiz” deyip, ikircimsizce dikilmektir…

Toplumsal vicdanın muhalif gür sesi olmaktır; alışmamaktır!

Egemenler hepimizi korkutup sindirerek zulme “alıştırmak” isterken, “Hayır alışmıyoruz!” yanıtını vermektir…

Yani aydın olmak cesaretinizi toplayıp, “Başka türlü olabilir” dedirten bir cüret ve kararlılıkla zulmün karşısına dikilebilmektir…

Yani sahtekârlığı, teslimiyetle boyun bükenleri, susanları, korkunun egemenliğine sığınanları tekzip etmektir…

Yani “Korkmayın!” diye seslenen devrimci duruşla, “Yaşama karşı sorumluluğumuz daha yücesini yaratmaktır. Daha alçağını değil,” diyen Friedrich Nietzsche’nin sözlerini anımsatmaktır…

Eşkıya, isyancı, celali olabilmektir…

Hepimizin yüz akı olan Yılmaz Güney tam da buydu; ve bunların da fazlasıydı…

O, devrimci enternasyonalist bir sosyalistti…

“11. Tez”ciydi…

Ezilenlerin tarihsel birikimiydi...

İnsan gibi bir insandı…

Bir başka yaşamın mümkün olduğundan, bunun düş olmadığından asla şüphesi olmayan O militan bir aydın, sanatçıydı…

Böyle olmanın maliyeti, elbette çok yüksekti. Yılmaz Güney’e ödettirildi…

Ancak O, zorunlusu olduğu riskten çekinmedi! Çünkü “İnsan, her şeyin ölçüsüdür,” Onun hikâyesinde Protagoras’ın dediği üzere…

Bu, Yılmaz Güney’in vicdani seçimiydi; insan olmasının ahlâkıydı…

“Çaresizlik” yalanına; “ürkütülmüş insan sendromu”na “Hayır” diyen Onun aslî tercihi sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünyanın yaratılmasıydı… Zaten Yılmaz Güney’i var eden de buydu…

Kolay mı? Dostun da düşmanın da malûmu olduğu üzere O, Celali umutların isyancılığı; kaderciliği, biatı, yani insanı insan olmaktan çıkartan olumsuzlukları reddedendi...

İçten, coşkulu bir çocuktu; avaz avaza “Kral çıplak” diye haykıran…

Yılmaz Güney’e tam da bunun için saldırıyorlar…

Oysa bilinir: Umuda düşman tekçi iktidarlar, eleştirel sesleri kısıp, ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar, zorbalığa Yılmaz Güney gibi itiraz ve isyan sürdürülecektir…

Çünkü aydın, Voltaire’in de altını çizdiği gibi “Aramalı” diyen, bundan asla vazgeçmeyen cürettir…

Yani Chaz Bufe’nin, “Milletimizi çimento gibi birbirine bağlayan değerler: bilinmeye karşı duyulan korku; dine inanmayanlara karşı duyulan nefret; anti-entelektüellik; ırkçılık; cinsiyetçilik; eşcinsel düşmanlığı; cinsel bastırma; insan vücudundan iğrenme ve korkma; kendini Ahlâklı zannedenlerin iğrenç cinsellik takıntısı; acının sadistçe eziyetinden zevk alma; bir cehalet-iyidir, akıl-değil-iman felsefesi; imanı gerçeklere tercih etme, çoğunluğun zorbalığına körü körüne inanma; sansür; enayilik; hükümeti düşünmeden destekleme, özellikle de savaş zamanlarında; katliama sevinmek; güçlü liderleri koyun gibi özlemek; yılışıklık; çevreye ve başkalarına ne zarar gelirse gelsin 1 kuruş para kazanma isteği; üstlere karşı dalkavukluk; astlara karşı kabadayılık; dar din -ahlâkından- bir santim sapan herkese karşı anlayışsız yaklaşım; -ahlâksız- olana acı çektirme isteği; ve şiddeti, baskıyı, işkenceyi, hapsi ve idamı kullanarak onları -ahlâklı- yapma isteği. Eğer bu geleneksel değerlerimiz olmasaydı, insanlık daha iyi yerlerde olabilirdi,” diye özetlediği vasata, resmî ideoloji ve egemenliğin hiçbir türevine teslim olmayandır…

Kaldı ki Noam Chomsky’nin, “Entelektüellerin binlerce yıldır süregelen görevi insanları, pasif, itaatkâr, cahil ve güdümlü hâle getirmektir,” diye dalga geçip; Soren Kiergegaard’ın da, “Soyut aydının tipik örneği kurgular ya da kuramlar üreten, felsefi bir dizge formüle eden ama gerçek olaylar alanından uzakta kafasındaki fildişi kulelerde, varoluştan bütünüyle yoksun olan ve arı soyutlamalardan ya da evrensellerden oluşan kuramsal dünyasında saklanan Hegel’ci rasyonalisttir. Soyut aydın dünyayı yalnızca uzak ve nesnel bir yolda gözlemekle yetinip hiçbir zaman ona katılmaz. Dünyaya sanki tarih sona ermiş gibi davranarak üzerine somut değil soyut düşünür,” diye mahkûm ettiği postmodern zamanların kalemşörlerine inat aydın sınıflı sömürücü düzene itiraz eden, başkaldırandır.

Onun için Jean Paul Sartre entelektüeli, “Kendi içinde ve toplumdaki gerçeklikle egemen ideoloji (geleneksel değer sistemiyle birlikte) arasındaki karşıtlığın bilincine varan kişi,” olarak tanımlar; Edward Said de, “Zayıf olanların ve temsil edilemeyenlerin safına ait olması gerektiğini” vurgularken; Sabri Ülgener de “Entelektüeli toplumun temel yapısına ve değer anlayışına yönelik daha çoğu tenkit yolu ile verdiği karşılık” noktasında görür.

Uzun lafın kısası, entelektüel belli düşünceye yakın ya da uzak oluşu bağlamından çok, iktidar ve otoriteye karşı olma noktasında bir karakter kazanır ve tanımlamanın öznesi olur. Bu durum beraberinde aynı zamanda iktidar ve otoritenin baskı/zor/tahakküm altına aldığı herkese ve her kesime sahip çıkmayı gerektirmektedir.

Nihayet “Düşüncesi satın alınamayan Aydın”[5]ile Prometheus arasında daima bir ilişki vardır; var olacaktır da…

Bunlar böyleyken Muhsin Kızılkaya, Mehmet Metiner, Murat Belge, Şahin Alpay, Zülfü Dicle, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Markar Esayan, Etyen Mahçupyan vs. gibi “taraf”sızlara,“Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha zordur,” diyen Antoine de Saint Exupéry’nin notunu anımsatmakta yarar var…

Bir şey daha: Zorbalığa sessiz kalmak onu yüceltmekten başka bir şey değildir.

Egemen(ler), itirazın, eleştirinin, ifadenin sesini soluğunu kısmak isterken; itaatsiz olması gereken bilim de, aydın da, sanat da “Yanlış yaşam, doğru yaşanılamaz” diyebilme cüretini göstermelidir.

Bu nedenle, insanların çektikleri acıları paylaşan sözü, çekinmeden söylemesi “olmazsa olmaz”dır.

Söylenmesi gerekenin söylenmesi, onun sahipsiz kalmaması için koşullar ne olursa olsun, vicdanı(mızı)n sesine sonuna kadar kulak vermektir aydın olmak…

Haksızlığa karşı durmaktan, zulme itiraz etmekten, haksızlıkları eleştirmekten geri durmamaktır; egemenlikle, şiddetiyle arasına mesafe koymaktan hiçbir “beis” duymamaktır; vazgeçişlere, aldırmazlıklara teslim olmamaktır aydın olmak…

Mesela, 12 Şubat 2012’de meydanlardaki Mikis Theodorakis gibi... O, ilerleyen yaşına (87) rağmen, halkıyla birlikte Yunanistan’daki protesto eylemlerine katıldı. Ve polisin attığı gaz bombalarından etkilendi.. ama yine de göstericilerle omuz omuza devam etti eylemine.

Halkının sömürülmesine karşı çıkan Mikis Theodorakis, Yunan erkinin ve destekçilerinin, hazineyi hortumlayarak, ülkeyi iflasın eşiğine getirmesi sonucunda; halka ödetilecek faturaya karşı çıkıp, Yunan parlamentosu tarafından kabul edilmemesi için, bir an bile tereddüt etmeden katılıyordu çatışmalara…

Çünkü O, toplumsal sorumluluk duygusundan vazgeçmemiş bir aydındı.

Tıpkı Edward Said gibi.

Edward Said de, halkını korumak için çocuklarla birlikte Filistin sınırından işgalci ve saldırgan İsrail’e taş atmıştı.

Edward Said’in taşı altında kalan İsrail yönetimi, hâlâ -mana olarak- belini doğrultamadı.

Bu iki insan (ve diğerleri) hiçbir kişisel çıkar peşinde koşmadan insan hakları için, halklarının sömürülmemesi için, aydın ve sanatçı olmanın sorumluluğu içinde söylemlerde bulundular, meydanlara çıktılar, hayati riskleri bile göze aldılar.

Devleti, iktidarı eleştirmektir; emekçilere, Kürt kardeşlerimize, kadınlara, Alevilere yönelik saldırganlık karşısında, “Anlatılan senin hikâyendir,” diye haykırıp; Galileo’nun, “Ama dünya hâlâ dönüyor,” sözlerini anımsatmak; Theodor Adorno’nun “Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar!” çağrısına kulak vermektir …

Yılmaz Güney, buraya kadar işaret ettiklerimiz ve daha fazlasıydı!

AŞKLA YAŞADI O…

Mevlânâ’nın, “Aşk davadır, cefa da şahidi/ Şahidin yoksa dava düşer”; Yunus Emre’nin, “Türlü türlü cefanın/ Adını aşk komuşlar”, “Aşkın aldı benden beni/ Bana seni gerek seni,” dizelerindeki ısrarla, cüretle yani aşkla yaşadı ve savaştı O; aşksız bir mücadele ve mücadelesiz bir aşk olmayacağının devrimci bilinciyle…

Aslı sorulursa, yılmayanlar için “Aşk, aşık ile maşuk arasında bir maskedir,” Halil Cibran’ın da işaret ettiği gibi…

O; aşkı öldüren tek şeyin yalan olduğu bilinciyle yalansız yaşadı.

Aşkın, herkesi eşit ve özgür kıldığını; bütün nimetlerin en büyüğü olduğunu hiç unutmadı…

Sonra da zevali olmayan; rüzgâr gibi nereden eseceği belli olmayan; kılavuz istemeyen aşkın tek başına yol aldığını ve hakkında söylenecek hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şeyi, o büyük insanî yangını yaşadı…

O aşıktı… “Ne yaparsak yapalım bu dünyada, aşk bizim sebebimizdir, her şeyden önce gelir ve aslında o biterse her şey de biter…

İnsanın kendisine değer vermesidir aşk, bir başka insana değer vermesidir, ruhumuza, tenimize değer vermektir. Sonunda acı da olsa insanın kendine değer vermesi az şey midir? O nedenle insanın dünyaya aşk için geldiğini düşünürüm, yazarız yazmayız orası ayrı, ama her insan dünyaya aşkla, aşk için gelmiştir, hem başka ne için gelinir ki dünyaya?”[6]

Hayır “Aşk yaz, bir boşluk bırak...” çıkmazında debelenenler; “McDonald’s ne kadar evrenselse aşk da o kadar evrensel,”[7]diyenler; Suede Grubu’nun lideri İngiliz ozan/şarkıcı Brett Anderson’un, “Aşk öldü/ sanal gülümsemeleriyle plastik insanlar…/ Akıllarının arkasında sırlarını değişiyorlar/ plastik insanlar,” uyarısın “es” geçenler; “Gül alıp satmanın zamanı değil! Gülleri de eskittik” zırvasına sarılanlar siz yılmaz isyancıların aşkını anlayamazsınız!

Anlatmaya gayret ettiklerimizin özeti Yılmaz Güney’den, Şeyh Bedreddin, Sabahattin Ali, Hrant Dink, Che Guevara, Ahmet Kaya, Mehmed Uzun, Victor Jara vb’lerine uzanan bizimkilerin insan(lık) sevdasıdır!

BİZİM YILMAZ GÜNEY’İMİZ!

Yılmaz Güney de yılmayan Onlar gibi, Onlardan birisiydi…

Onun devrimciliğine dair fazla bir şey diyecek değilim: O yaşadı ve yaşattı…

Sinema sanatçılığına[8]gelince; Fatih Akın, Yılmaz Güney’in sinemamızın en büyük ismi olduğunu ve onun izini takip ettiğini belirterek “Yılmaz Güney yönetmen olarak çok büyük, hayatı karmakarışık, tam bir Shakespeare”dedi ve ekledi: Bir Scorsese, bir Truffaut, bir Yılmaz Güney, artık böyle dev yönetmenler çıkmıyor.

Evet, Yılmaz çağdaş bir Shakspeare’dir…

Gerçekten de Ülkü Tamer’in işaret ettiği üzere, “Shakespeare bir halk yazarıdır. Önce öyküleriyle, yarattığı serüvenlerin kurgusuyla ilgisini çeker seyircisinin.

Othello: Kıskanç Mağriplinin karısını öldürmeye kadar varan cinneti...

Kral Lear: Kızlarından darbe üstüne darbe yiyen talihsiz baba; düşman ailelerden iki gencin acıklı aşkı...

Macbeth: İktidar hırsına kapılmış, bu uğurda her şeyi göze almış karı koca...

Hamlet: Babasının kanını yerde bırakmamaya yeminli, ama çelişkiler içindeki genç prens...

Venedik Taciri: Tongaya bastırılan tefeci Yahudi...

Shakespeare, döneminin İngiltere’sinde, büyük çoğunluğu cahil seyircinin üç saat ayakta dikilerek bu öyküleri hep diri bir ilgiyle seyretmesini sağlayabilmiş bir yazardı. ‘Ayaktakımı’, sahnedeki alçaklıkları yuhalıyor, yürekli davranışları alkışlıyordu..

Shakespeare’in öykülerinin arkasında ‘insan’ vardı. Sevgileriyle, kinleriyle, nefretleriyle, güçleriyle, tutkularıyla, çelişkileriyle, zayıflıklarıyla, değişimleriyle insanlar…

Shakespeare’in belki de en büyük özelliği, her türlü seyirciye (ve okura) seslenebilmesi. Dileyen, sadece serüvenlerle ilgilenir; dileyen, daha derinlere iner, öyküleri, olayları, kişileri, onların davranışlarını, aralarındaki ilişkileri inceler, yorumlar, bunlardan toplumsal, tarihsel, siyasal, ruhbilimsel dersler çıkarır.”[9]

Devrimciliği gibi, sineması da hayatın içinde olan Onun için Hıdır Geviş’in, “Türkiye sinemasının hiç tartışmasız gelmiş geçmiş en karizmatik, en unutulmaz siması Yılmaz Güney gibi toplumsal belleğe bu kadar derin kazınmış isimler çok azdır”; Turgay Tanülkü’nün, “Gerek filmleri olsun gerek oyunculuğu olsun sahiciydi, sahici olduğu için sahiplenildi… Güney ve onun sineması başarısını bu realiteden ve sahicilikten kazandı,” derlerken çok önemli bir gerçeğin altını çizmiş olurlar…

ONUN SİNEMASI!

Kolay mı?

Yılmaz Güney’in ‘Seyyit Han’, ‘Arkadaş’, ‘Yol’, ‘Ağıt’, ‘Umut’, ‘Duvar’, ‘Aç Kurtlar’, ‘Zavallılar’, ‘Sürü’, ‘Endişe’ filmleri…

Şöyle bir hatırla(t)makta yarar var:

‘Toprağın Gelini’ adıyla da bilinen ‘Seyyit Han’, etkileyici Yılmaz Güney filmlerinden biriydi… Çirkin Kral filmi gibi başlayıp sonra fantastik unsurlar içeren trajik bir halk masalına dönüşür. Onat Kutlar kusursuz eleştirisinde bu filmin, “Güney’in mükemmelleştirmesini dilediğimiz sanatı için pırıltı ipuçları” getirdiğini düşünüyordu. Neyse ki, Yılmaz Güney, Yeşilçam yasalarına rağmen, yönetmeni, senaristi, başrol oyuncusu olduğu ‘Seyyit Han’la vadettiği yoldan sapmadı. Şenliklerde ve sansür karşısında mücadeleye de böylece başladı.

1974 yapımı ‘Arkadaş’ ise, oyuncusu Melike Demirağ’ın bugün bile popüler olan şarkısındaki gibi (şiiri, Güney’e aittir) öğrencilik yıllarında dostluk bağıyla bağlanmış iki arkadaşın yıllar sonra yeniden karşılaşmalarını anlatıyor. İkisi de birbirine yabancılaşmıştır artık, şarkıdaki gibi, yolları ayrılmıştır. Kıyıkent çevresinde, İstanbul büyük burjuvazisinden çarpıcı bir tablo sunan Güney, önce bir tatil sitesindeki masal gibi bir yazı sunar, sonra da Azem’in gözünden, burjuvaziye ağır bir eleştiri getirir ve “İşte budur sizin burjuvaziniz der”.

1981 yapımı ‘Yol’, tıpkı 1978 yapımı ‘Sürü’ gibi, senaryosu Güney’e ait çok etkileyici iki filmdir…

‘Yol’, 1982 Cannes Film Festivali’nin Altın Palmiye’sini, Costa Gavras’ın ‘Missing/Kayıp’ filmiyle paylaşmıştı. Güney’in senaryosunu hapishanede yazdığı ‘Yol’, beş hikâyeyi paralel kurguyla anlatır. O da, Şivan’la aşk yaşayan Berivan’ın hikâyesiyle kadının toplumdaki durumunu anlatan ‘Sürü’ de, değerlerinden bir şey kaybetmemiş filmlerdir.

Venedik Film Festivali’nde yarışan 1971 yapımı ‘Ağıt’, Güney filmlerinin çoğu gibi sansüre uğramıştı. Venedik’te ödül kazanamadı ama Adana Film Festivali’nden dört ödülle döndü. Bu ödüllerden biri, ‘Acı’ ve ‘Umutsuzlar’ gibi Güney filmlerini de görüntüleyen Gani Turanlı’ya aitti. Güney, Göreme’de çekilen filmde, ‘Beyaz Donlular’dan kaçakçı Çobanoğlu’nu canlandırıyor. Sadibey.com’a göre, Sansür Kurulu, bu filmde kadın doktorun Çobanoğlu’nun sırtından kurşunu çıkarırken söylenen türküyü çıkarırlarsa vizyona çıkmasına izin verileceğini söylemiş.

Güney’in 1970’te yaptığı ‘Umut’ ise, hem onun en bilinen filmlerinden biri hem de bir şaheserdir. Türk sinemasında bir dönüm noktası, sonraki devrimci filmlerin öncüsüdür. Konusu ve savı dışında sinemasal açıdan da değerlidir. Sinema tekniğiyle, sinema diliyle öne cıkar, başka yönetmenleri etkilemiştir. Faytonculuk yaparak hayatını kazanamayan Cabbar’ın, atı da ölünce define arama işine girmesini anlatırken yoksulluğu, sınıflar arasında uçurumları, eşitsizlikleri vurgular. Bizce her yönüyle, görülmesi gerekli bir filmdir. İzledikten sonra izleyenin zihninden çıkmayan, sahne sahne hafızaya kazınan filmlerden...

Güney’in Fransa’da çektiği son filmi ‘Duvar’ın, en büyük özelliklerinden biri yönetmenle daha önce de çalışmış olan Tuncel Kurtiz dışındaki bütün oyuncularının amatör olması. Bir de, ‘hakiki’ doğum sahnesini unutmuyoruz. ‘Duvar’da, 1976’da Ankara Kapalı Cezaevi’nde, Yılmaz Güney’in de tanıklık ettiği, çocuklar koğuşunda çıkan ve tüm cezaevine yayılan bir isyan anlatılıyor.

‘Aç Kurtlar’, bir kanun kaçağının trajedisi üzerine kurulu. Öğretmenlik yaptığı günlerde eşkıya karısını kaçırmış, kadın bir süre sonra dağlarda intihar etmiş. Serçe Memed de eşkiya düşmanı olmuş.

1974 yapımı ‘Zavallılar’, Güney hapse girince Atıf Yılmaz tarafından tamamlanan bir film. Hapishanede tanışmış ve tahliye günleri gelince dışarı çıkmak istemeyen üç yoksul arkadaşın hikâyesini anlatıyor.

Yine 1974’de yapılan ‘Endişe’ ise, Güney’in başladığı ama Yumurtalık’taki olaydan sonra Şerif Gören’in tamamladığı, ırgat sömürüsü üzerine önemli bir filmdi…

Zuhal Aytolun ile Alper Turgut’un ifadesindeki üzere, “Türkiye’de siyasi sinemanın simgesi Yılmaz Güney’den sonra uzun yıllar bu alanda bir film çalışması yapılamadı.”

Buna şöyle bir ek yapıyor, “Yılmaz Güney ortaya çıkana kadar Türk sineması kendi içinde bir dayanışma içindeydi. Dayanışmayı ilk bozan o oldu,” diye Halit Refiğ… Bunun nedeni ise, “Biz sistemle uyum içinde iş yapmaya çalışıyorduk. Bunlar sistemi değiştirme iddiasıyla ortaya çıktılar,”[10]diyen Refiğ’e göre Yılmaz Güney’in yolunun onlarınkinden çok farklı olmasıydı…

Bu doğrudur.

Ancak Yılmaz’ı, Yılmaz yapan sadece politik tavrı değildi Deniz Türkali’nin vurguladığı üzere:“Sinema da, seyirci de Yılmaz Güney’den bu yana çok değişti. Yılmaz Güney’den önce de sonra da politik filmler çekildi. Güney, yalnız siyasi filmler çektiği için değil, iyi sinemacı olduğu için çok değerliydi…”

Siz bakmayın “Günümüz sinemasının, Yılmaz Güney’i aşmayı başarabildi. Örneğin artık daha belirgin siyasi tartışmalar yapılabilmekte,”[11]diyenlere!

“Türk sineması Yılmaz Güney’i aşamadı. Ondan öğrendiklerimizle kaldık ancak üstüne herhangi bir şey koyamadık,” Tarık Akan’ın işaret ettiği gibi…

Unutulmasın: “Sadece bu ülkede bir Yılmaz Güney sinemasından bahsedilebilir. Evrensel boyutlarda bir akım yaratabilmiş, başka ülke sinemasını ve sinemacılarını etkileyebilmiş tek sinemacımızdır. Bugün ki İran sinemasının ilk öncüllerinin hepsi Yılmaz Güney filmlerini izleyerek sinema yolculuklarına başlamışlardır. Politik sinemadaki didaktikliği, ajitasyon hâlini sanatsal bir duruma getiren, sinemalaştıran adamdır. ‘Umut’ filmi de Türk sinemasının yapıtaşıdır. Yani ‘Umut’ filminden sonra bu ülkede hiçbir şey eskisi gibi olamamıştır. Benim birinci filmimdir. ‘Umut’ her şeyin üstündedir. Yılmaz Güney siyaseten yoldaşımız. İlla rahle-i tedrisine diz çökmemiz gerekmiyor öğrenci usta ilişkisinde. İşte ürünleri ortada bakarsın öğrenirsin. O anlamda Yılmaz Güney ustamdır, yoldaşımdır,” diyen Ulaş Emre önemli bir gerçeğin altını çizmektedir…

“1937’de Adana’da başlayıp 1984’te Paris’te son bulan yaşamının büyük bir kısmını ait olduğu topraklardan uzakta geçirdi Kürt Yılmaz Güney.[12]Kendi ait olduğu topraklarda ya da çok uzağında, her nerede olursa olsun, sinema Yılmaz Güney için daima bir tutku oldu. Yılmaz Güney’in sinemaya olan bağlılığı kimilerince ayakta alkışlansa da kimileri bu sevgisini ve emeğini görmezden gelerek belki de filmlerinin bir tanesini bile izlemeden, alkışlamak bir yana sadece siyasi duruşuna karşı oldukları için yuhalamayı (dışlamayı) uygun gördü.

İçinde bulunduğu durumu ‘Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar, rüzgârlar gibi. Ben bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla; hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da,’sözleri özetler nitelikteydi. Yılmaz Güney imzası taşıyan filmler; kimi çevrelerce kayıtsız şartsız kabul görürken kimi çevrelerce kayıtsız şartsız reddetme nedeniydi. Ama her ne olursa olsun Yılmaz Güney’in söyleyecek pek çok sözü vardı ve bunları pek çok kişiye duyurabilmek için sinemayı seçmişti. Üstelik bundan vazgeçmeye hiç niyetli değildi.

Vazgeçmedi de, Yılmaz Güney’in sinemaya olan tutkusu o kadar güçlüydü ki, ne çektiği filmlerin sudan sebeplerle sansürlenmesi, ne tutuklu olması ne de yurdundan çok uzak topraklarda yaşıyor olması ona engel olmuştu. Karşılığında tepki görecek bile olsa kimi zaman perdenin içinden selamladı izleyenleri, kimi zaman kaleminden dökülen sözcüklerle iletti kelamını, kimi zaman da yönetmen koltuğunda anlatmayı başardı aklından geçenleri. Ama ne olursa olsun, hiçbir zaman karşılık beklemeden sevdi sinemayı.

Ve ne hazindir ki hiçbir karşılık beklemeden sevdiği sinema, Yılmaz Güney’e o kadar cömert davranmadı. Filmleri sansürlendi, yasaklandı, toplatıldı. Türlü zorluklarla çekilen filmler izleyicisine tam anlamıyla kavuşamadı.”[13]

Örneğin Adana Büyükşehir Belediyesi’nce 2011 yılında 18’ncisi gerçekleştirilen ‘Uluslararası Altın Koza Film Festivali’ kapsamında ‘Adanalı Sanatçılar Gecesi’nde konuşan Fatoş Güney, “Başbakan’ın sözü beni umutlandırmıştı. ‘Yılmaz Güney’in filmlerine eğer kulak verilseydi, Türkiye bugün bu hâlde olmayabilirdi’ demişti. Bundan yola çıkarak Yılmaz Güney’in özgürlüğünü konuştuğunu düşünmüştüm. Bu ne yazık ki hâlâ mümkün değil. Güney’in filmleri TRT Şeş’te de yayınlanamıyor. Biz Kürtçe dublajlarını gerçekleştirdik, ama henüz yayınlanmıyor.

Yılmaz Güney, Türk sinema tarihinden silinmek istendi. 12 Eylül’de döneminde filmleri toplatıldı. 10 yıl boyunca filmlerinin gösterimi yasaklandı. Yeni kuşak onu hiç tanımadı. Eskiden sansür vardı. Festival filmleri bile baskı altında kalıyordu. Sanat toplum içindir ve sanatçı ülkesinin tanığıdır. Yılmaz Güney öyle bir sanatçıydı. O tüm yaşamını halkın kurtuluş mücadelesine adadı. Bunun herkes göze alamayabilir. Yılmaz Güney’in eserleri hâlâ güncel. Yılmaz Güney, bugün Türkiye’de yapılmak istenen açılımı 30-40 yıl önce yapmak istediği için böyle bir muameleye tabi tutuldu,” derken; Yılmaz Güney gerçeğinin bu düzen tarafından massedilemeyeceğini de itiraf ediyordu…

“ŞİDDETLİ DENİR ASİ IRMAĞA”?

Özetle kapitalist düzenin sınırlarına hapsedilmesi mümkün olmayan devrimciliği gibi, sineması da hayatın içinde olan Yılmaz Güney, kimilerinin “eleştirdiği” üzere sert biriydi…

Bu doğrudur; ancak farklı olması mümkün müydü? B. Brecht’in, bu konudaki yanıtı şudur: “Şiddetli denir asi ırmağa/ Ama kimse şiddetli demez/ Onu sıkıştıran yatağına…”

Kaldı ki Yılmaz Güney’in, Selimiye Cezaevi’nde bulunduğu dönemde Adana Erkek Lisesi’nde 1. sınıfı birlikte okuduğu arkadaşı, Yavuz Pağda’ya yazdığı 25 Haziran 1973 tarihli mektupta işaret ettikleri Onun yaşadığı değişim ve dönüşümün de özeti gibidir:

“Her şeyi yeniden düşünüyorum...

Sevgilerimi, nefretlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı, düşmanlarımı, filmlerimi, iyileri, kötüleri, tarihi, coğrafyayı ve sanat anlayışımı...

Her şeyi yeniden düşünüyorum, yeniden kuruyorum değerler dünyamı...

Batıyı, doğuyu, cumhuriyeti yeniden düşünüyorum...

Yeniden bakıyorum aynadaki yüzüme... Bir hesaplaşma içindeyim kendimle ve hesaplaşma gereği her gün yeniden sarsılıyorum. Sarsılmadan, yıkılmadan değişmenin imkânı yok çünkü. Yıkıp yeniden yapıyorum kendimi...”

Yılmaz Güney’in, bu değişim/ dönüşüm gerçeğini kavramadan Onu bir yerden, körün fil tarifi gibi “eleştirmek”, “değerlendirmek” doğru değildir…

Kızı, Elif Güney Pütün de, “Çocuk Elif’le yetişkin Elif’i barıştırdığı”nı, “Hele de halkının kahramanı, ikonlaştırılmış bir babayla barışmak”tan söz ettiği ‘Bir Odadan Bir Odaya’[14]başlıklı kitabında bu yanlışı yapmıştır…

Güneri Cıvaoğlu’nun, “Kitabı sürpriz oldu. O çölde açabilmiş bir kaktüs çiçeği,” diye göklere çıkardığı; Ayşe Arman’ın, “Babam, Sefa Mutlu’yu vurduğu için ölene kadar suçluluk duygusuyla yaşadı,” dedirttikten sonra, kardeşini kastederek, “Onun dertleri olmadı mı babayla...” sorusunu, “Mutlaka vardır ama anlatmak bana düşmez,” diye yanıtlayan Elif müthiş bir yanlış yapmıştır…

Yeri geldi söyleyeyim; Elif’in yazdıklarını Güneri Cıvaoğlu’ndan Ayşe Arman’a (ya da diğerlerine!) bu kadar “önemli kılan” Yılmaz Güney’in kızı olmasıdır; Elif bir an düşünmeli: Yılmaz Güney’in kızı olmasaydı bu kadar önemsenir miydi? Veya Elif’in önemsenmesi “yazdıkları”ndan mı; yoksa Yılmaz Güney’in kızı olmasından mı?

Son bir şey daha: “Babam hayatta olsaydı, onunla çatır çatır kavga ederdim. ‘Baba, sen davanın bedelini bize ödettin!” derdim. Kardeşimi bilemem ama en azından kendim için şunu söyleyebilirim: ‘Yılmaz Güney’in kızı olmak hayatımı mahvetti,” diyen[15]Yılmaz Güney’in “kızı” Elif Güney Pütün ayıp etmiştir!

Bernard Shaw’ın, “Mâkul kişiler kendilerini dünyaya uyarlarlar. Mâkul olmayanlar ise dünyayı kendilerine uyarlamakta ısrar ederler. Bu nedenle tüm ilerlemeler mâkul olmayan kişiler sayesinde gerçekleşir,” sözlerini asla anlayamamış Elif’e söylenecek daha fazla bir şey de yoktur!

“SONUÇ YERİNE”

“Ufacık bir taş kocaman bir kayayı durdurabilir,” diyen bir Süryani atasözündeki gerçeğin ifadesi olan yılmayanlar ve onlardan birisi olan Yılmaz Güney’in hayatı, sineması, mücadelesi hepimize;

“Devrim için savaşmayana komünist mi denir/ Korsan mitingler, barikatlar, yoldaş türküler/ İşçileri tarafından kovalandığımız fabrikalar/ Devrim gelecek, cümle eksikler bitecek, bitsin/ İnancından teoriler üreten ve kendimi yiğit/ düşmanı korkak sandığım gençliğim, güzeldin,” dizeleriyle Ahmet Telli’nin ifade ettiği insan sıcaklığını…

Veya Adnan Yücel’in, “Sen yürürsün rüzgâr yürür/ Bir sevinç boylanır dünyada/ Çocuklar korkusuz büyür/ Kan boğulur susar/ Dokunup geçtiğin her kuraklık/ yemyeşil bir vadiye dönüşür,” dizelerini…

Ya da “Yaşamak şakaya gelmez,/ büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın/ bir sincap gibi mesela,/ yani, yaşamanın dışında/ ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,/ yani bütün işin gücün yaşamak olacak/ /

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,/ hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,/ ölmekten korktuğun hâlde ölüme inanmadığın için,/ yaşamak yani ağır bastığından,” diye haykıran Nâzım Hikmet’i anımsatır yılmayanlardan Yılmaz Güney’in yaşadıkları; kızı Elif asla anlayamamış olsa da!

Bitiriyorum; duymayanlar duysun; bilmeyenler anlasın diye Ahmet Telli’nin, ‘Soluk Soluğa II’deki dizeleriyle…

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar/ ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

Onlar ki dünyanın son umudu/ soyları tükenen birer çılgındırlar

Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında/ Ölümle alay ederler sanki

Nerde beklenirse ordaydılar / bir kez bile gecikmediler ömür boyu

Neydi onları ordan oraya/ savurup duran şey

Onları daima yalnız kılan/ neydi bu yaşam denilen gürültüde

Her dilden bir adları vardı onların/ ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

Sarışındılar belki de esmer/ yani birçok yüzün bileşkesi

Ne altın arayıcısıydılar/ ne de aylak bir gezgin

Vurulup düşseler de her kuşatmada/ serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

Ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa/ Bulurlar heder olmanın bir yolunu

Onlar ki bu dünyada/ kahraman olmaya mahkûmdurlar…”




TEMEL DEMİRER



N O T L A R
[1]3 Mart 2012’de Diyarbakır’da, 9 Mart 2012’de İsparta’da, 10 Mart 2012’de Antalya’da,  15 Mart 2012’de Kocaeli’de Demokratik Haklar Federasyonu’nca düzenlenen Yılmaz Güney anmalarında yapılan konuşmalar… Güney,  No:61, Temmuz-Ağustos-Eylül 2012…
[2]Ece Ayhan.
[3]Simone de Beauvoir, Tüm İnsanlar Ölümlüdür, Çev: Işık Ergüder, Turkuvaz, 2011.
[4]Soner Yalçın, “Nurcularla Sosyalistleri Birleştirmek İsteyen Bir Fikir Arkeoloğu: Cemil Meriç”, Hürriyet, 22 Haziran 2008, s.29.
[5]Doğan Kuban, “Aydın Kim?”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1292, 23 Aralık 2011, s.2.
[6]Haydar Ergülen, “Aşk Bizim Sebebimizdir, Her Şeyden Önce Gelir!”, Cumhuriyet Kitap, No:1142, 5 Ocak 2012, s.14-15.
[7]Berrin Karakaş, “McDonald’s Ne Kadar Evrenselse Aşk da O Kadar Evrensel”, Radikal, 14 Şubat 2012, s.36.
[8]Ulus Baker, “Şok ve Beyin: Yılmaz Güney Sineması Üzerine”, Yeniden Don Quichotte, No:1, Ekim 2011, s.29-31.
[9]Ülkü Tamer, “Bir Halk Yazarı”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2012, s.16.
[10]Sinema’da Ulusal Tavır, Halit Refiğ Kitabı, Söyleşi: Şengün Kılıç Hristidis, İş Bankası Kültür Yay., 2007, s. 150-151.
[11]Reis Çelik, “Yeniden Diriliyoruz”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 22 Kasım 2008, s.7.
[12]Yılmaz Güney’in derdi ki: “Kürt halkına, Kürt devrimcilerine gerçekten bir güven vermiş olsaydı, bugün, Türkiye Kürdistan’ında, özellikle oradan bahsetmek istiyorum, ayrı örgütlenme gereği ortaya çıkmazdı. Çünkü yıllar yılı Kürt devrimcileri birlikte örgütlenmeden yana tavır takındılar. Fakat Türk solu hep bu meseleye pederşahi bir tarzda, tepeden baktı… Ancak şunu belirtmek istiyorum, sorun sadece Kürt sorunu değil, sınıfsal bir sorun. Yani Kürt sorununun esas çözümü, sınıfsal açıdan bakıldığı zaman çözülebilinir.” (“Yılmaz Güney’in ‘Kürt Sorunu’ Değerlendirmesi”, http://www.ortakyasam.org/derleme/195-ylmaz-gueneyin-qkuert-sorunuq-deerlendirmesi)
[13]Özlem Sevinç Özel, “Yılmaz Güney’e Geç Kalmış Teşekkür”, BİA Haber Merkezi, 17 Ağustos 2011.
[14]Elif Güney Pütün, Bir Odadan Bir Odaya, Doğan Kitap, 2012.
[15]“Yılmaz Güney’in Kızı Olmak Hayatımı Mahvetti”, ntvmsnbc.com, 8 Ocak 2012.