Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Şubat 2012 Salı

TEMEL DEMİRER: Şiir Ve Şair Üstüne Düşünceler




RESİM:ORHAN TAYLAN

ŞİİR VE ŞAİR ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER[1]

“İşte yine bahar geldi.
Yeryüzüne şiirler söyleyen
bir çocuk gibi.”
[1]

Hem kendisi, hem de başkaları olabilmek gibi benzersiz bir ayrıcalığa sahip olan şair, “Dilin simyageridir,” Melih Cevdet Anday’ın deyişiyle…
Sonra da Turgenyev’e göre, “Şiir, ilâhların dilidir.”
Cervantes’e göre, “Şiir, yalnızlığın dostudur.”
Montaigne için ise,  “Büyük şiir düşüncelerimizi doyurmaz, allak bullak eder.”
Nihayet “Şiir, felsefenin kahramanıdır… Şiir demek ruhu coşturma sanatı demektir,” Novalis’in altını çizdiği üzere…

Sadece bu kadar da değil; Nesrin Kültür Kiraz’ın, “Sevmeyeceksen insanı, şiir sana ne yapsın ey insan?” ya da Haydar Ergülen’in “Kimsenin kimseye gözü değmeyecekse şiir niye?” dizelerindeki soruları sorarak betimlenmesi mümkün olan şiir; aşkı, hayatı, insanı ve özgürlüğü savunup, onun için başkaldırıyorsa cidden şiirdir.
Bu bağlamda Celal Sılay’ın dizesindeki üzere, “Şair bütün yolların son durağıdır,” dik durup, diz çökmediği sürece…

* * * * *

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ‘Karagün Dostu’nda, “Biliyorum/ matarada su/ torbada ekmek/ ve kemerde kurşun değil şiir/ ama yine de/ matarasında su/ torbasında ekmek/ ve kemerinde kurşun kalmamışları/ ayakta tutabilir
biliyorum/ şiirle şarkıyla olacak iş değil bu/ dalda narı/ tarlada ekini kızartmaz güvercin gurultusu/ ama yine de/ diler arasında bıçak gibi parlar kavgada/şiirin doğrultusu
göz güzü görmez olmuş/ tek bir ışık bile yok/ yürek bir yaralı şahindir/ döner boşlukta
belki bir şiir/ belki bir şiir kırıntısı/ çalar kapımızı umutsuz karanlıkta/
yoklar yüreğimizi/ iğilir yaramıza/ dağıtır korkumuzu
ve karşı tepelerden/ gürül gürül bir kalk borusu,” dizeleriyle betimlenen şiirin önemi yaşamsaldır…

Ülkü Tamer’in, “Şiiri yaşamak - şiirle yaşamak” bütünselliğinde irdelediği konuda Tevfik Fikret, Federico García Lorca, Sandor Petöfi, Nâzım Hikmet Ran, Melih Cevdet Anday, Can Yücel, Ahmed Arif, Orhan Veli Kanık, Thiago de Mello, Arif Damar, A. Kadir, Arkadaş Zekai Özger, V. Mayakovski, A. Hicri İzgören, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nihat Behram, Louis Aragon, Nicolas Guillen, Pierre Jean de Béranger, Johannes R. Becher, Nikolay Vaptsarov vd. isimleri ve 12 Eylül darbesinin Yaşar Miraç’ın kitaplarını sıkıyönetim boyunca, yedi yıl yasakladığını anımsamak yeter de artar bile…

* * * * *

Kolay mı?
“Şiirin izi ortaya çıktığı çağdan sürülebilir. Çağ, şiire bir sahnedir. Şiiri çağı yazmaz. Her çağ kendi üzerine yansımış şiiri görür. Her çağın gördüğü şiir vardır. Şiir, şiirler olarak görünebilir. Şiirin bin bir yüzü düşer kağıtlara. Yazılara. Tüketilemez şiir.
Kendini sürekli çoğaltır. Şairlere dadanır. Yazıcılara abanır. Zor yakalatır kendini. Kılıktan kılığa girer. Çağlarda farklı yüzleriyle ortaya çıkar. Çağ şiiri belirleyemez. Şiire kanal açar yalnızca. Şiire kanal koyar. Şiir o kanallardan akar. Çağ, şiir sonrasıdır. Şiiri taşır. Şiiri dile getirenler, onu çağa emanet ederler. Çağ onları ilerdeki çağlara taşır ya da taşıyamayıp, bitirir. Çağlar kapanır ama şiir sürekli açılır…
Şiirin açığa çıkardığı hakikât onu görebilenlerin hakikâtidir…
Şiir yazılamaz, yazdırılır? Şiir yaşamdan tüter.”[3]

Tam da bunun için Veysel Çolak’ın işaret ettiği gibi, “Şiir en az bir kişi tarafından okunup algılanınca yazılma süreci tamamlanmış olur…
Şiirin oluşumu için gerekli olan temel öğeler; yoğunlaşma, bellek, inan, ritim ve esin…
Şiir, uzun bir yolculuk…
Yazara göre şiir de insandan yana yeni olanı sunmalı, dilde, yapımda, biçimde, yaşamda bir gelecek tasarımı olmalı. Şiir olanı değil olması gerekeni ortaya koymalı…
Şairler bir anlamda da serüven tutkusu olan kişiler. Bu zor ve uzak yerlere yapılan bir serüven…”
Kesinlikle unutulmamalıdır ki, “Şiir üstüne düşünmek, yalnızca sözcüklerle uğraşmak ya da bir yapı kurma çabası değildir; yeryüzündeki bütün canlıları, doğayı ve evreni anlamaya çalışmaktır.”[4]

Nihayet “Şiir evrene karşı bir tutum olarak bir yaşama olanağıdır. Evrene atılan bir çığlık olarak içtendir. İnsanın bedeni, duyguları, aklıyla attığı şiir çığlığı, insan var oluşunun vicdanının çığlığıdır. Şiiri, şiirin kendi vicdanı arar. Neden? İnsan vicdanı şiiri aradığı için. Neden? Şiir vicdanı insanı aradığı için. Şiir, nicedir söylüyorum, sıradan, düz bir yaşamı yarma hareketidir,” Ahmet İnam’ın dediği gibi…
Böyle olunca da insanî ve insana özgü olan her şey için direnenlerin, baş kaldıranların safındadır şiir…

* * * * *

Mesela Almanya’da Hitler faşizmine başkaldıran direniş ozanlarından Bertolt Brecht, R. Bêcher, Erich Weinert gibi…
Almanya’da Hitler’e karşı haykırılan direniş şiirleri, 1939’da patlayan II. Dünya savaşıyla birlikte başlamaz, daha 1933’lerde başa geçen yönetime karşı, ilk direniş ürünlerini vermeye başlar.
Söz konusu şiirlerin coşkuyla dillendirdikleri direniş, yalnızca Almanya’yla sınırlı değildi: Faşizmle boğuşan bütün halklarla da bir dayanışma ve bütünlük içindeydi...
Bu ozanlar, Almanya dışında da olsa, bulundukları ülkeler zapt edildiği için, tutuklandılar. Toplama kamplarına kapatıldılar. Çoğu zaman şiirlerini yazacak kağıt-kalem bile bulamadılar! Ve bilindiği gibi bu gencecik ozanlar; toplama kamplarında ya da mapushanelerde, sorgusuz sualsiz, ya gaz odalarında ya da yaylım ateşleriyle yok edildiler...
Örneğin 1942 yılında kurşuna dizilen David Pliskine gibi…
Veya “Yazık kahramanlara gerek duyan ülkeye”...
“Önce ekmek, sonra ahlâk”...
“Banka kurmanın yanında/ banka soymak nedir ki!”
“İyiliğe rağbet yoksa,/ hiç kimse uzun süre iyi olamaz”…
“Bugün her buluş/ bir zafer çığlığıyla karşılanıyor,/ ama çok geçmeden bu çığlık/ bir korku çığlığına dönüşüyor”…
“İnsan nedir bilmem, ama/ Fiyatını sor, söyleyeyim hemen”…

“Bana bir iyilik yap, bu kadar çok sevme beni,” diye haykıran komünist Bertolt Brecht gibi…

Yalnız Hitler faşizmi karşısında mı direniştir şiir? Elbette ki hayır.
Örneğin “Koşan elbet varır; düşen kalkar,” diyen Tevfik Fikret…
O, şiirlerindeki erdemli, yürek dolusu seslenişi ve düşüncelerindeki, haksızlığa karşı koyuşuyla tanınıyor. “Kıran kırana da olsa/ kırıl, düş,/ fakat sakın eğilme...” diye haykırıyordu.
Yaşamı sürecinde, yobazlıklara, bağnazlıklara, zorbalıklara, haksızlıklara karşı durmuştu. Siyasi erkin buyurganlığına tepkili olmuştu. 1867’de doğdu, 19 Ağustos 1915’te daha 48 yaşındayken öldü.

Yenilikçi şiirimizin öncüsü Tevfik Fikret, “Servet-i Fünun” dergisinin de kurucularındandı. Şiirlerindeki yenilikçi, devrimci ve değişimci bakış onun aydınlanmacı ve farklı düşünce yapısındandı. Yeni edebiyatın doğuş kıvılcımı da bu farklı düşüncelerdendi.
Tevfik Fikret, sanatı, eserleri ve düşünceleriyle toplumda beğeniyle izlenmiş ve örnek alınmıştı. “Han-ı Yağma” adlı şiiri dün olduğu gibi günümüzde de ilgiyle okunan, taşlama sanatının güzel bir örneğidir. “Yiğin efendiler yiğin/Bu han-ı iştiha sizin/ çatlayıncaya, patlayıncaya/ tıksırıncaya kadar yiğin” diye haykırıyordu.
Ya da “Sen zanneder misin ki benim hep elemlerim,/ Heyhat!.. Ben nevaibi eyyamı inlerim,” diyordu…[5]
* * * * *
Tevfik Fikret’in, Bertolt Brecht’in öncesinde “Özgürlük ve sevmek/ bu ikisi de gerek bana!/ Aşkım için, yaşamım/ feda olsun,/ özgürlük uğruna aşkım” diyen bir Sandor Petöfi var.
Hani ‘Çağımızın Şairlerine’, “Öyle kolay sanma sen bu işi, kardeşim,/ hemen kalkışma tellerden şarkılar döktürmeye!/ Sazı bir kere eline almaya göresin,/ bir görev yüklendin demektir, bilesin,/ çok ağır bir görev, ve belâlı.//
Ey şairler, gireceksiniz halkla kol kola,/ alevlerin, fırtınaların içinden geçeceksiniz,/ hiç durmadan yürüyeceksiniz, ama hiç durmadan;/ alçaktır halkın bayrağını elinden düşüren de,/ şurda, geride, bir kenarda gizli gizli,/ bir parça dinleneyim, diyen de alçak./
Halk bakacak, görecek, anlayacak,/ acı çeken kim, başkaldıran kim, dövüşen kim,/ kim işi oluruna bırakmış,/ kim günü gün eden,/ kim şarlatan,/ kim korkak!”
dizelerinin isyancı ozanı…
Sandor Petöfi’ye, yalnızca Macaristan’ın yetiştirdiği birkaç büyük ozandan biri olarak bakılmıyor. Bütün Avrupa ülkelerinde de, Hugo’ların, Byron ve Heine’lerin yanında anılıyordu adı. Üstelik yalnızca bir ozan değildi o, aynı zamanda katıksız bir devrimciydi... Hatta yaşamını gencecikken, daha yirmi altı yaşında, ülkesinin kurtuluşu için verdi...

Petöfi yoksul bir aileden geliyordu. Okulu da çok erken bıraktı. Bu kararında yoksulluğunun etkisi olduğu kadar, ülkesini ve halkını yakından tanıma tutkusu da vardı. Bu yüzden Macaristan’ı karış karış gezmeye başladı.

Böylece Petöfi; hem halkını, hem de sorunlarını çok daha yakından tanıdı: Halk, Habsburg’un dayattığı feodal yönetimin boyunduruğu altında inim inim inliyordu. Hâliyle Petöfi; acımasızca ezilip sömürülen bu yoksul halkının çektiği çilelerin bilinciyle bütünleşti; onlarla mayalandı...
Bu bilinç, içinde yaşadığı halkın acıları ve düşünceleriyle içselleşen Petöfi’nin sanat yaşamını ve yapıtlarını yönlendirmeye başladı... Böylece şiirlerinde “yapmacık bir biçem” (üslup) yerine, halk şiirinin en doğal ve yalın biçemini ve dilini benimsedi.

Petöfi’nin ilk amacı “Özgürlük, bütün dünya halklarının özgürlüğü”ydü…
Petöfi bu konuda kadar çok yazıp söyledi ki, artık sonunda, katıksız “bir özgürlük şairi” olarak edebiyat dünyasında hak ettiği seçkin yeri bulmuş oldu.
Ne var ki Petöfi’nin algıladığı özgürlük, günümüz ya da onun çağdaşı olan yazarların, ozanların anladığı şekilde değildi. “Liberaller” denen bu zevat için özgürlük; tıka basa mal edinme, kapitali gönlünce büyütme, emekçileri, hâliyle halkları sonuna dek sömürme demekti.

Oysa Petofi, özgürlük kavramını Babeuf’ün gözleriyle algılıyordu. Yani tek başına soyut bir özgürlüğün onun gözünde bir anlamı yoktu. Zaten böyle bir özgürlük insanın amacı da olmamalıydı. Çünkü özgürlüğün gerçek amacı, toplumsal bir mutluluğa, insanlar arasında tam bir eşitliğe ulaşmak olmalıydı.Yani özgürlük bir yol, bir araçtı… Bu düşüncesini “Apôtre” adlı şiirinde açık seçik dillendirdi:
“Hepimizin tek amacı neydi?/ Mutluluk, değil mi?/ Ne ulaştırır bizi ona ? Özgürlük!/ Özgürlük için savaşalım öyleyse…”

1823-1849 yılları arasında yaşayan Sandor Petöfi; 1848 Devrimi sırasında, hem halkın belleğine kazınan toplumcu şiirleriyle, hem bedenen katılımıyla önemli bir yönlendirici oldu... Ülkesi Macaristan’a, karısı Julia’ya ve bütün halkların özgürlüğüne karşı beslediği aşklarını dillendirdi şiirlerinde...

Bu önsezili ve dünyaca tanınan devrimci evrensel şair; ‘Kafamı Bozan Düşünce’ şiirinde aynen öngördüğü gibi, yirmi altı yaşındayken, vatanının bağımsızlığı için savaşırken öldü...

Gerçekten de Kazaklara karşı savaşırken, diğer yoldaşları gibi altında atı yoktu! Ailesine para göndermek için onu satmak zorunda kalmıştı! Tek başına atsız savaşırken, 1849 yılında, daha yirmi altı yaşındayken savaş alanında vuruldu. Ve ölüsü de bulunamadı. Şiirlerinin birinde öngördüğü gibi, büyük bir olasılıkla toplu bir mezara gömüldü...
O, ‘Düş...’ başlıklı dizelerinde, “Düş dediğin,/ En güzel armağanı doğa anamızın.// Ama benim düşlerim bir başkadır: Düşlerimde ben bütün tutsak halkların,/ Zincirlerini kırarım çatır çatır!” diye haykırırken; O, ‘Köleydik, İnsan Olduk İnsan’da ekler:
“Artık öyle fazla kızmıyorum insanlara epeydir,/ Yalnızca çok gücendim onlara, çok kırgınım.../ Çünkü öylesine pısmışlar ki habire susuyorlar.../ Oysa kapmış mutluluğunu, mallanmış başkaları!/ Yahu verin şu aldıklarınızı diye gürlemiyorlar./ O yüzden zaten, bin yıllardır hiç dinmiyor acıları.
Gene de inanıyorum gelecek o anlı şanlı günlere,/ Yakındır, diyorum insanlığın Altınçağı./ Hele bir uyanmaya görsün halklar./ Toz toprak içinde ezilmiş başlarını/ Şöyle bir kaldırıp diklensinler:/ ‘Köleydik, insan olduk insan!’ diye,/ Dünyayı gümbür gümbür inletsinler!”[6]

* * * * *

Sandor Petöfi’nin katledildiği gibi, Federico García Lorca da, İspanya İç Savaşı’nın hemen başlangıcında, Franco’nun faşistlerinin kurşunlarıyla öldürüldü.

Pablo Neruda’nın, “İncelikle dehanın, kanatlı yürekle billur çağlayanın Lorca’daki bir araya gelişini hiç görmedim... Bütün İspanya ozanlarının en sevileni, en arananı ve inanılmaz neşesiyle en ‘çocuk’ olanıydı,” diye betimlediği Lorca, 1936’da, İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesine üç gün kala Madrid’den memleketi Granada’ya dönerken Franco yanlısı milliyetçi milislerce kurşuna dizilmişti.

Granadalı tarihçi Miguel Caballero Perez’in, polis ve ordu arşivlerinde yaptığı üç yıllık bir araştırma sonucunda yayımladığı ‘García Lorca’nın Son 13 Saati’ başlıklı kitabı, hem Lorca’yı kurşuna dizen idam mangasında yer alan altı polis ve gönüllünün kimliklerini belirliyor, hem de ozanın gömüldüğü yeri saptıyor.

Kitapta, idam mangasındaki kişilerden Antonio Benavides adlı bir gönüllü, “O koca kafalının kafasına sıktım bir tane” diye böbürlenmiş sonradan…

Şimdilik, ozanın ‘Sessizlik, Son Türkü’ şiirinin dizelerini Cevat Çapan’ın Türkçesiyle mırıldanmayı yeğliyorum:
‘İşte iniyor gece.// Vuruyor ay ışınları/ akşamın örsüne.// İşte iniyor gece.// Giyinmiş ulu bir ağaç/ türkülerin sözlerini.// İşte iniyor gece.// Gelirsen beni görmeye/ rüzgârlı yollar boyunca.// İşte iniyor gece.// Bakacaksın ağlıyorum/ koca kavakların dibinde./ Esmerim oy/ koca kavakların dibinde…”[7]

Evet 18 Ağustos, XX. yüzyıl İspanyol şiirinin en büyük ozanı Federico García Lorca’nın ölüm yıldönümüdür.

Katledildiğinde 36 yaşındaydı Lorca. “Evet, cinayet Granada’da işlendi, şiir tarihinin en büyük cinayetlerinden biri. Ve kurban, insancıl bütün değerlerin, iyi-güzel-doğru bütün niteliklerin simgesi, olağanüstü bir ozan.
Bir görevlidir ozan, tarihsel ve toplumsal oluşumların, gerekliliklerin bulup seçtiği bir görevli. Kendi şiir tarihinden, kendi halkından süzüp damıttığı birtakım yaşamsal özleri yoğurup biçimleyerek kendi geleceğine ve insanın geleceğine taşımakla görevli. Bu güç, bu kutsal işin üstesinden gelebilenler her ülkede, her çağda parmakla gösterilecek kadar az yetişen seçkinlerdir. İşte Lorca da İspanyol dilinin, İspanyol şiirinin özel olarak yaratılmış seçkinlerinden biriydi.”[8]
İşte, “Yeşil seni seviyorum yeşil./ Yeşil rüzgâr./ Yeşil dallar” ya da “Deniz gülümsüyor uzaktan./ Dişleri köpükten, dudakları gök,” çarpıcı betimlemeleriyle García Lorca’nın ‘Cante Jondo’sundan ‘Şaşırtı’ şiiri:
“Ölmüş, sokakta kalakalmış,/ göğsünde bir hançer./ Kimse tanımıyor onu./ Nasıl da titriyor fener!/ Anacığım./ Nasıl da titriyor/ sokak feneri!/ Gün doğuyordu. Kimseler/ yansımadı sert havada/ açık kalmış gözlerine./ Ölmüş, sokakta kalakalmış,/ göğsünde bir hançer,/ hem de tanımıyor onu kimseler.”[9]

Evet A. Hicri İzgören, ‘Irmakları Olan Bir Yürek’in başlıklı yazısında işaret ettiği üzere, “Kendi mezar çukurunu kazdırdılar ve kurşuna dizdiler…
Ölüm fermanının çıkarılmasına gerekçe olarak, sivil muhafızlar için yazdığı şiir gösterilir:
“Karadır atları, kapkara/ nalları kapkara demir/ pelerinlerinde parıldar, mürekkep ve mum lekeleri/ hepsinin de kurşundan beyni/ yoldan aşağı çıkageldiler/ o çılgınlar, o gececiler/ boğdular geçtikleri yeri...”

Usta bir şairdi García Lorca… Pablo Neruda, “Lorca’yı İspanya’nın soluğunu kesmek için öldürdüler. Bu ölümün duruşmasında birbiriyle uzlaştırılamaz iki İspanya vardı: Korkunç çatal tırnaklı lanetli cinayetlerin zehirli İspanya’sı ve karşısındaki İspanya: Yaşama onuru ve ruhuyla gülen, sevginin, geleceğin parıltılı İspanya’sı... Lorca’nın İspanya’sı,” diyordu bir konuşmasında Onun için…

Arif Damar’ın deyişiyle: “Onu halk çok sevmişti. Şiirlerinde bir şairin bireysel duygularıyla bütün bir halkın duyguları birbirine karışır. İnce bir lirizm vardır. Acıyı, ölümü, aşkı ve İspanya’yı söyler. Hem yerel, hem de bir dünya şairidir O.” Bu yüzden yazdığı şiirler zamana ve yıllara dayanıklıdır.

Adnan Özer, Lorca’nın söylemini bir delikanlı duyarlığına benzetir: “...Lorca insanla şair arasında durur, şairlerin katlanılması zor bencillikleri, toplumsal yaşayış dışı tasarımları karşısında insana dönüktür. Bir uzlaştırıcıdır. Din, aşk, doğa, şiir sanatına ilişkin şair sırlarını paylaşmak ister okuyucuyla. Neruda bunu erkekçe yapar, Lorca’ysa narin bir delikanlı duyarlılığıyla. Bunu yaparken de tıpkı Nâzım Hikmet gibi kulağımızın hemen kapacağını da tutturur.”
Turgut Uyar’ın O’nun için yazdığı bir şiirde dediği gibi:
“Artık kat’iyen biliyoruz/ halk adına dökülen kan/ sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır, dişlerin arasında/ İspanya’da ve her yerde...”

* * * * *

Ve kendini “Sevdalınız komünisttir”, “Beni partim yarattı” diye tanımlayıp, “Ben yanmasam/ sen yanmasan/ nasıl çıkar/ karanlıklar aydınlığa,” gerçeğini hepimize anımsatan Nâzım Hikmet Ran’ın altı özenle çizilmesi gereken; “Göğsümde 15 yara var!/ Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!/ Kalbim yine çarpıyor,/ kalbim yine çarpacak!!!”
“1921/ Kanunisani 28/ Karadeniz/ Burjuvazi/ Biz/ Onbeş kasap çengelinde sallanan/ Onbeş kesik baş/ Onbeş arkadaş/ Yoldaş/ Bunların sen isimlerini aklında tutma/ fakat/ 28 Kanunisaniyi unutma…”
“Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz/ Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz/ Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını//
Bir çelik aynadır gözlerimiz,/ Onbeşler’in resmini/ görmek isteyenlere…” dizeleri olduğunu belirterek Onun şiirinde sosyalist mücadele ve isyanın rolünün; aşk ve hayat kadar kilit önemde olduğu görülmelidir.

Ayrıca Onun şiirinde -doğal olarak- doğanın önemli bir yeri var. Yani Nâzım Hikmet’in şiiri insanı toplumsallığı ve tarihselliği kadar içinde yaşadığı doğa bakımından ele alır. Bu noktada özellikle ağaç, hem birey olarak insanı simgeler hem de insanın doğayla ilişkisini ifade eder. Öyle ki öldükten sonra da ağaçlar, örneğin bir çınar ağacı insanın yanında durabilir. 8 Eylül 1958 tarihli şiir, güz başlarında güneyde yazılmış. Denize, kuma, güneşe, ağaca bulanan şair, ölümü de doğaya karışıp gitmek olarak görür: “Denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara/ alışıyorum, gülüm/ iyice alışıyorum/ denize, kuma, güneşe, elmaya, yıldızlara/karışıp gitmenin zamanı geldi.”

Nâzım Hikmet’in şiirinde dünyanın ve insanlığın durumu kadar, evrende olası dünyalara ve insanlara yönelik ilgisi de dile gelir. Bu konuda özellikle ‘Kosmosun Kardeşliği Adına’ başlıklı şiiri akla gelebilir.

‘Yolculuk’ ve ‘Vera’ya’ başlıklı şiirlerinde şairin dünya ötesi insan ve kültürlere yönelik düşüncesi ve yaklaşımıyla karşılaşırız. Bir bakıma öteki dünyalardaki yaşam düşüncesi, şairin siyasal ütopyasıyla da şekillenir: “Yolcular füzelerden/ çoktan indi içimdeki yıldıza/ düşümde işittiğim dille konuşuyorlar/ komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok.”

Bir başka deyişle, ‘Davet’ şiirinde dile gelmiş olan hasretin gerçekleşmesine ilişkin bir umut ve inanç söz konusu. Kulluktan özgürlüğe geçilmesi, el kapılarının kapanması, yani büyük insanlığın insanca yaşamaya başlamasından bahsediliyor. Bu bağlamda Nâzım Hikmet’in siyasal tasarımını yalnızca yeryüzü bağlamında değil, enternasyonalist bir bağlamda işlediğini görürüz.
“alamanlar 18 yaşında bir kız astılar./ 18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır/ astılar onu.
moskova’dandı./ gençti, partizandı./ sevdi, anladı, inandı/ ve geçti harekete.../ /
boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun./ Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan/ ve hayata seslendi İNSAN:
‘- Kardeşler/ hoşça kalın./ Kardeşler/ kavga sonuna kadar./ Duyuyorum nal seslerini/ geliyor bizimkiler!’…” dizelerindeki üzere direncin ve teslim alınmazlığın yanında saf bağlayan Onun şiiri büyük insanlığın umudunu ve hasretini dile getirir.[10]

‘Neyi Bildirir Sayılar’ın da büyük insanlığa seslenen O, “Sayılar bebelerin kundakları/ sayılar tabutları şehirlerin/ öldürülmüş, öldürülebilecek olan/ sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir/ /
Yıl 1962/ 62 yılında iki avcı uçağını sofraya koysak/ çevirsek ete ekmeğe şaraba salataya/ 40 milyon adam doyasıya yer içer/ 40 milyon kediye de artar ekmekten etten/ kediler salata yemez şarap içmez/ kedileri ben kattım ziyafete/ 2 balistik füze yakıp kül eder 150 kitaplığı daha kurulmadan onlar/ 2 bombardıman uçağı 4 sağlık evini yükler yanına bombalarının/ /
62’de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 12 milyar dolar yılda/ 10 yılda 120 bin milyar/ yıldızların sayısına yakın mı bilmem/ 120 bin milyar yahut 150 milyon yapılmamış ev...” derken ve de hep eşitlikçi özgürlüğe mündemiç hasretlerinin altını çizerken; bunu da ‘Bütün Yolculuk Boyunca Hasret Ayrılmadı Benden’ başlıklı dizelerinde şöyle dillendirir:
“Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden/ gölgem gibi demiyorum/ çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da
Ellerim ayaklarım gibi de değil/ uykudayken yitirirsin elini ayağını/ ben hasreti uykuda da yitirmiyordum
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden/ açlıktı, susuzluktu demiyorum/ sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil/ giderilmesi imkânsız bir şey/ ne sevinç ne keder/ şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz/ içimdeydi dışımdaydı
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden/ zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan/ hasretten gayrı…”

Gerçekten de O hasretle kavrulur.
Örneğin 1954’te yakın dostu Zekeriya Sertel ile birlikte Varşova’ya gittiğinde, Chopin’in müze hâline getirilen evinde bir konser dinler. Konser çıkışı Sertel Chopin’in George Sand ile aşkından söz etmeye başlar. Ardından Polonyalılar için Chopin’in öneminden bahsederlerken, “Biliyorsun, Chopin’i hiç unutmadılar, onunla gurur duyuyorlardı. Paris’e bir heyet yolladılar. Kendisini yurda davet etmek istiyorlardı. Ona hediye olarak bir torba içinde vatan toprağı yollamışlardı," der Zekeriya Sertel.
Nâzım Hikmet bunları dinlerken derin düşüncelere dalıp, “Zekeriya” der, “Elbet bir gün bize de bir torba vatan toprağı getiren olur, değil mi?”[11]

* * * * *

Nâzım Hikmet’in dizeleri, aşk ve hayata dair hikâyesi olan bir şiirin (ve şairin) kalıcı olabileceğini kanıtlarken; “Hikâyesi olan şiirler yaşıyor,” Refik Durbaş’ın dediği gibi…

‘Hasretinden Prangalar Eskittim’in, ‘Otuz Üç Kurşun’un şairi, “Kalbim dinamit kuyusu” diye haykıran ve “Akşam erken iner/ mahpushaneye./ İner, yedi kol demiri,/ Yedi kapıya./ Birden, ağlamaklı olur bahçe/ Karşıda duvar dibinde./ Üç dal gece sefası,/ Üç kök hercai menekşe,” dizelerindeki yaşanmış içtenliğin ozanı Kürt komünisti Ahmed Arif de, hikâyesi olan bir TKP’liydi…

Hayatının bir hikâyesini kendisine anlattırırsak:
“Ankara’dan beni iki komiser, dört polis götürdü. Serçe kadar canım vardı. Boğazımda kanama vardı. Hastaydım. Ekmek çiğneyemez, yemek yiyemezdim. Zaten zayıf bir çocuktum, büsbütün zayıflamışım. İşte böyle bir günde götürdüler beni...

Trenle gidiyoruz. Kompartımanda bir teyze ile bir amca var. Amca galiba demiryolu emeklisi... Yanılmıyorsam kızlarına gidiyorlar. Bir de ben ve dört görevli... Polislerin kocaman tabancaları var, neredeyse dizlerine ulaşacak... Teyze ile konuşuyorlar. Polisler, ‘Koyun tüccarıyız, Erzurum’a gittik, hayvan aldık, İstanbul’da satacağız’ falan diyorlar. Teyze yutmadı tabii... Bu arada da psikolojik bir terör var. Polisin biri gazete okuyor, bir yandan da konuşuyor: ‘Adamın dişinin altına cereyan veriyorlar. Işıklı odaya bir girdi mi hâli dumandır.’

Ben hem polisi dinliyor, hem işkenceyi düşünüyorum. Aklıma Fontamara geliyor, Çan Kay Şek’i öldürmek için kendisini arabanın altına atan Çen geliyor. Çen de benim gibi bir felsefe öğrencisi... Kendimi onunla ölçüyorum. Ona göre benim durumum daha iyi...
Bu arada polisler horlamaya başladı. Bunun üzerine o teyze fısıltıyla bana sordu: ‘Oğlum nedir hâlin?’ Şimdi cevap olarak ne diyeyim? Siyasi desem olmaz, üniversite öğrencisi, o da olmaz... Eylemci desem, sosyalistim desem... Tutmayacak... O kadıncağıza bunlar ne ifade edecek?
Müthiş bir sıkıntı çektim 5-10 saniye... Birden ‘Sevdadır bu teyze’ deyiverdim. Nasıl aydınlandı kadıncağızın yüzü... Beni kucaklayıp öpmek istedi. Bir sevgili, bir anne gibiydi. Ömrümce böyle bir anneye, bir ablaya hasret kaldım.

Çıkınını açtı, para vermek istedi bana. Almadım. Cebimde de beş liram var. Keşke alsaydım, ama çok utandım. O da garip...”[12]
Tam da bunun için yazabilmiştir ‘Terketmedi Sevdan Beni’yi Ahmed Arif…

Ya da ‘Telgrafhane’de, “Uyuyamayacaksın/ Memleketin hâli/ Seni seslerle uyandıracak/ Oturup yazacaksın
Çünkü sen/ Artık o sen değilsin/ Sen şimdi/ Issız bir telgrafhane gibisin/ Durmadan sesler alacak/ Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın/ Düzelmeden memleketin hâli/ Düzelmeden dünyanın hâli/ Gözüne uyku giremez ki
Uyuyamayacak/ Bir sis çanı gibi gecenin içinden/ Ta gün ışıyıncaya kadar/ Vakur, metin, sade/ Çalacaksın,” dizeleriyle Melih Cevdet Anday…

Sennur Sezer’in ifadesiyle, Onu uzun süre düşüncenin şiirdeki payı yüzünden edebiyat dünyamız umursamadı (ilk şiir ödülü 1976) Ceza kanunu maddeleri ve mahkemelerse hep ciddiye aldı: 1956 yılında yayımlanan Yan yana kitabı Ceza Yasası’nın 142. maddesine aykırı görülerek toplandı: “Bu gürül gürül otların yanı başında/ağacın gölgesine değdi değecek/ Tam şeftalinin kokusu başlarken/ Öpüşmeye kıl kadar bitişik/ Akarsuyun burnunun dibinde // Bu zulüm, bu haksızlık, bu işkence”.
Mahkemede beraat etti. Yıllar sonra yargılanan şiirlerinden söz ettiğimizde, beraatını, şiirin zaferi olarak niteleyecekti. Bir şiirin ne söylediği kadar nasıl söylediğine dikkat etmek zorundaydık. Çünkü gerçek şiir suçlanamazdı. Suçlansa bile sonuçta kazanırdı. Şiir mahkûm edilemezdi.
Bir şair “Bu akşam da gönlümüzce bitmediyse gün/ Suçun yarısı bizim yarısı günün” mü demeli yoksa “Bu akşam da gönlümüzce bitmediyse gün/ Demek tümü omuzlarımızda yükün” mü? Anday bu iki yargıyı ardı ardına söyleyebilirdi.

Türkiye’de hemen herkes “tel örgünün deliğinde buluşan parmakları” onun dizeleriyle tanıdı. Bir çift güvercinin havalanmasıyla, karanfillerin yanık yanık kokuşuyla idama giden insanların gecelerini hatırlamayı, hapishaneleri düşünmeyi onunla öğrendik. Barışı kısacık özetlemeyi de “Selamını kurda kuşa ilettim/Almayana darılmadım ettim/ Bir elmayı kırk kişiye pay ettim”.
Melih Cevdet Anday’ın şiirleri bir film kadar aydınlık insan görünümleri yansıtır. Karacaoğlan’dan Troya’ya öyküler, maden ocağındaki göçükten gelinlik kızın ölümüne acılar. Ama benim gözdem onun barışı anlatışıdır: “ O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör/ Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör/ Seyreyle gülü bülbülü/ Çifter çifter aylar gökyüzünde/ Her gece ayın on dördü”

Bu ışıl ışıl dünyada çocukların uçak seslerinden korktukları günleri anımsamasını istemez: “Kuşlar geçecek damların üstünden/ Kuşlar konacak dallara/ Kanat seslerini duyup uyanırlarsa/ Gene kuşlarla uyusun çocuklar/ Olanı biteni anlatma.”
Onun “barış” diye anlattığı yeni bir çağdır. “Yeni bir gün başlıyor demek/ Yeryüzünde korkusuz yaşamak/ İki milyar kişiye bir dünya/ İki milyar kişiye iki milyar ekmek”
Melih Cevdet Anday, insanlığın barışı özlerken, eşitliği özgürlüğü de gözden kaçırmaz. Köroğlu’nun Pir Sultan Abdal’ın adını anar: “Yazık olur bu düş yarı kalırsa/ Barış günü insan hakkı yenirse/ Köroğlu’nun sözü dinlenmelidir/ Sivas ilinin Banaz köyünden Pir Sultan Abdal dirilmelidir/ Ah günüm yetse görmeye seni/ Seni övmeye gücüm yetse/ Barış çağı altın çağ/ Son ozanı ben olayım bu özlemin/ Bu özlem bitse”.
Melih Cevdet Anday görmedi barışın geldiğini, göremedi. Onun bıraktığı yerden bu özlemi söylemeyi sürdürüyoruz Onun dizeleriyle: “O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör/ Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör/ Seyreyle deli ozanı/ Baştan başa sevda, baştan başa tutku/ Dili baldan tatlı”![13]

* * * * *

Sonra “Ne zormuş yonca yolması/ Bizim memlekette adam olması,” dizelerinin Can (Yücel) Babası…
“Açıldı nefesim, fikrim, canevim/ Hayatta ben en çok babamı sevdim.”
“Bahar mıdır bizi bu hâle getiren?/ Galiba./ Ben her bahar aşık olmam ama/ Her bahar gitmek isterim./ Gittiğim olmadı hiç./ Ama olsun… istemek de güzel”
 “Yalnızlığım benim sidikli kontesim/ Ne kadar rezil olursak o kadar iyi./ / Yalnızlığım benim süpürge saçlım/ Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi”…
“Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”...
“Köpek, mülkün sahibi değil köpeğidir”...
“Bayram nedir ki dedim kendi kendime/ Bayram bir ömürdür ben gibi bir deliye”…
“Her şey bozuk/ yine de bozuk para yok”...
"Türkiye’de en çok basılan kitap/ Ne Yaşar/ Ne Aziz/ Ne Kur’an-ı Kerim/ Türkiye’de en çok basılan eser/Sansürdür kardeşim, sansür!”
“Cümlemiz cümle değildir,/ Çoğumuz bir kelime bile etmez,/ Ümmîdirler kendileri,/ Bakmayın aydından saydıklarına!”
“öyle keyifli yazıyorum ki/ bu adamlar hem üniversitede var/ hem gastede yazar/ hem de bozarlar/ asaf savaş sakat/ ve belgeli murat/ bu murat belgeli murat/ çok ingilizce bilir/ ama hel’sinkiyle güvey girer/ bu özel üniversite randevucuları/ aydın doğan solcuları/ dünyaya birşey öğreteceklerini sanırlar/ ekonomi ekonomi diye/ kendilerini unuttukları gibi/ bizleri de unuturlar/ / adları lazım değil esasında/ kendileri lazımlık” dizeleriyle müsemma O…

Aslı sorulursa “Argo ve küfür bir arınma işlemidir Can Yücel’de. Kötülüğe, kötü düzene karşı aşılanmak için kutsal’ı delik deşik eder.”
Hatırlanacağı üzere Can Yücel, 12 Eylül günlerinde, siyaseten değil, “genel ahlâka aykırı davranışla” yargılanır; Türkçedeki bir kelime nedeniyle... (“Türkçede göte göt denir” dediği için!)
“Yücel’in şiirindeki küfür ve argo dili, rezaleti savunma durumu ve ironik bakış, viktoryen kültürüne karşı ortaya çıkar. Can Yücel’in şiirinde konuşan anlatıcı-ben için dünyaya başkaldıran özne de denmiştir.”[14]
Onu şiiri, egemenin suratına indirilmiş bir şamardır; bir isyan ateşi; bir başkaldırı çağrısı; bir hücum borusudur…

Nihayetinde “Şiir bize yangın yerlerini anlatır. Ruhlarımızın anlam veremediği fırtınaları, kaçtığımız delikleri, mazeretlerimizi, geciktirdiğimiz fasılları, düşüşlerimizi, kalkışlarımızı, yenilişlerimizi, zavallılığımızı, erdemlerimizi, budalalıklarımızı. Şairlerin mezarlarını parçaladığınız zaman bütün bunları yok sayıyor, umursamıyorsunuz demektir. Kısaca insanlığınızı, kendinizi yok sayıyorsunuz demektir bu,” Müge İplikçi’nin işaret ettiği üzere…
Tam da bunun için saldırdılar Can Babanın mezarına; eşi Güler Yücel’ın, “Can’ının yandığına eminim” dediği üzere…
AKP İlçe Başkanı’nın “Biz kimsenin içkisiyle uğraşacak değiliz ama milletimizin inançlarına, geleneklerine, manevi duygularına küfretmeye, hakaret etmeye kalkışmalarına da sessiz kalacak değiliz” demeci patlatması ardından, ellerinde baltalarıyla geldiler…
Mehmet Aksoy’un, “İçindeki çocuğu daima canlı tutan bir adamdı Can Yücel.” “Şimdi Can Yücel mezarında bile dik duruyor, bize o güzelim basbariton sesiyle şiirler söylüyor. Haklılığın, doğruluğun, umudun, sevginin, özgür düşüncenin sesi o”…
Doğan Hızlan’ın, “Ben buna barbarlık diyorum ve şaire saygıdan öte ölüye saygı diye bir durum söz konusu ise yapılan daha vahim ve daha büyük bir ayıptır”
Sunay Akın’ın, “Bu, bir sanat eserine, sanatçıya saldırıdır. Ha Sivas’ta şairleri yakmışsınız, ha bir şairin mezar taşını kırmışsınız, aynı şey”…
TYS’nin, “Sevgili Can Yücel, cennet onlarındır, cehennem senin. Hep onun zehir zemberek aleviyle yazdın. O cehennemin ateşidir onların cennetlerini de ışıtan. Senin toprağın, senin cennetin yeryüzü şairlerinin uçsuz bucaksız yürekleridir. O toprağı hiç kimse yağmalayamaz. Sen güzel uyu, barbarları biz bekleriz”… dediği bir saldırıya kaldı bizim Can Baba…
Ama unuttukları bir şey var: Can Babanın şiiri baş eğmezliğin, teslim alınamazlığın can damarıdır, tahammülü olmayanlara inat, dik durmayı, vazgeçmemeyi ve diklenmeyi öğretir hâlâ insan(lar)a…

* * * * *

Evet nihayetinde bizim şiirimiz “Gün doğmadan./ daha bembeyazken çıkacaksın yola/ Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;/ Sevineceksin./ Ağları silkeledikçe /Deniz gelecek eline pul pul”// Heeeey!/ Ne duruyorsun be, at kendini denize;/ Geride bekleyenin varmış, aldırma;/ Görmüyor musun, her yanda hürriyet;/ Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;/ Git gidebildiğin yere,” der Orhan Veli gibi ‘Hürriyete Doğru’sunda…

Sonra ekler Arif Damar’la, “Anadolu’yu sevmek cesaret ister/ Adım başında yoksulluk/ Adım başında keder/ ve kelepçe/ Adım başında”

‘Bir Ağıt’ında A. Kadir’le, “Kim demiş ölüm var diye bize/ Kardeş kardeş atan bu yürek bizim/ Bize ölüm yok/ Bize ölüm yok/ Bu yürek hiç durmayacak/ Bu yürek hiç susmayacak/ Ve doruklarda açan/ Bu kırmızı gül hiç solmayacak”

“Vedalık’ında Nikolay Vaptsarov’un, “Bazen ziyaret edeceğim düşlerini/ davetsiz konuk gibi, hiç istenmeyen./ Dışarda yol ortasında bırakma beni/ kapını sürgüleme, lütfen”

Sevdadır’ında, “Göğü kucaklayıp getirdim sana/ kokla/ açılırsın”… ‘Aşkla Sana’ da, "alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü/ kanla yıkayan dostum/ senin/ uyurken dudağında gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun/ şimdi dingin gövdende/ uğultuyla büyüyen sessizlik/ birgün benim elimde/ patlamaya sabırsız mavzer olsun/ / başını omzuma yasla/ göğsümde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun,” diye Arkadaş Zekai Özger’le birlikte…

TEMEL DEMİRER
N O T L A R
[1]18 Eylül 2011 tarihinde ‘II. İstanbul Tavır Kültür Sanat Festivali’nin, “Toplumcu Gerçekçi Şiirin Günümüzdeki Önemi ve Genç Şairlerle Sohbet” oturumunda yapılan konuşma… İnsancıl Dergisi, No:259, Şubat 2012…
[2]Rainer Maria Rilke.
[3]Ahmet İnam, “Şiir Üstüne Birkaç Tüttürme”, Akşam, 7 Ağustos 2011, s.10.
[4]Turgay Fişekçi, “Ozanlar Arasında”, Cumhuriyet, 10 Ağustos 2011, s.15.
[5]İ. Gürşen Kafkas, “Şiirde, Düşüncede Yenileşme ve Tevfik Fikret”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2011, s.14.
[6]Yaşar Atan, “Şiirlerde Şahlanan Özgürlük”, Evrensel Hayat, 7 Ağustos 2011, s.6.
[7]Celâl Üster, “Hayır, Asla Bulamadılar Beni...”, Cumhuriyet, No:1119, 28 Temmuz 2011, s.6.
[8]Sait Maden, “Cinayet Granada’da İşlendi”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2011, s.14.
[9]Federico García Lorca, Bütün Şiirler, çev: Sait Maden, Çekirdek Yay.
[10]Mustafa Günay, “Şair, Büyük İnsanlığa Sesleniyor Hâlâ”, Cumhuriyet Kitap, No:1100, 17 Mart 2011, s.18-19.
[11]Hıfzı Topuz, Hava Kurşun Gibi Ağır - Nâzım Hikmet’in Romanı, Remzi Kitabevi, 2011.
[12]Refik Durbaş, Kalbim Dinamit Kuyusu, Cumhuriyet Kitapları.
[13]Sennur Sezer, “Melih Cevdet’i Özlüyorum”, Evrensel Hayat, 4 Eylül 2011, s.5.
[14]Yücel Kayıran, “Viktoryen Kültürüne Başkaldırı”, Radikal Kitap, Yıl:10, No:545, 26 Ağustos 2011, s.4-5.

31 Ocak 2012 Salı

EMEĞİN SANATI'NDAN 111. MERHABA


Merhaba,
Emeğin Sanatı, sanatın bir mücadele olduğunu, başka bir deyişle toplumsal mücadelenin bir parçası olduğunu vurgulayarak; bu alanda 5 yılı aşkın süredir yayın yapıyor.

Geçen sayımızda da belirttiğimiz gibi, 2012 ile birlikte bu yayın sürecini e-kitap yayınlayarak daha üst katmana ulaştırma çabasındayız. Neden e-kitap derseniz, basılı kitap yayınlama ve dağıtma güçlüğünde söz etmeye gerek duymadan karşı bir soru sorarız: Kitap yayınlamanın amacı nedir? a) Ürünlerimizi alıcıya yani okura sunmak, b)Ürünlerimizi kalıcılaştırmak, c) Kitabımız yoluyla ilgi çekmek, d)Para kazanmak…

Eğer yanıtınız “a” ise, burada e-kitabın önemi ortaya çıkıyor.Ocak ayı başında yayınladığımız ilk iki e-kitap 1500’den fazla okura ulaştı. Diğer yayınladığımız e-kitaplar da bu sayıya yaklaşıyor. Sözgelimi geçen hafta yayınladığımız son iki kitap, 400’e yakın okura ulaşmış durumda.

Giderek yeni e-kitaplarımızı da e-kitaplığımıza kazandıracağız. Ama iş burada bitmiyor. İşin bir başka yanı daha var. O da okuduğumuz e-kitapların (şiir-anlatı-yazı) kapısından eleştiricilik ve araştırıcılık gibi iki silâhla da donanımlı olarak girmemiz gerekiyor. Kısacası artık salt okuyucu bizede, toplumsal sorumluluğumuza da yetmiyor; biz etkin okuyucu arıyoruz. Çünkü amaç ve hedeflerimize etkin okuyucularla yakınlaşabileceğiz.

Bu nedenle, okurlarımızı etkin okuyuculuğa davet etmek için “eleştiri etkinliği”ni başlattık. Geçen sayımızda bu konuya değinmiştik. Eleştiri kavramı kimilerince “netameli” bir kavram kabul edilir.  Hem “ eleştiriyi yapan” hem “ eleştiri yapılan açısından önyargı paketleri vardır.

Eleştiri beğenmek midir, beğenmemek mi, övmek midir, yermek midir? Eleştirinin sınırları nerede başlar nerede biter. A. Z. Çamur, bu soruları yanıtlamak için “ Şiir Eleştirisinde Temel İlkeler” yazısını kaleme aldı. Şiir eleştirisi, çünkü ilk eleştiri etkinlikleri şiir üzerinden yürüyecek.

Bu bağlamda eleştiri ya da etkin okuyuculuk; şairin ya da yazarın uzun ve olağanüstü deneyiminin, yükleri, renkleri, yaşamının öz suyu, tüm etki ve önemiyle birlikte şair ya da yazardan okuyucuya geçmesini sağlayacaktır. Gerçek sanat zaten kötü koşullara inat, insanların kaderini değiştirme çabası ise, eleştiri de okuru bilinçlendirme ya da bilinçli okur oluşturma çabasıdır.

Bu etkinliğe katılım, Emeğin Sanatı’nın etki gücünün büyümesine, daha nitelikli bir dergiye uzanmasına araç olacaktır. Dileğimiz şikâyetçi olduğumuz toplumsal suskunluğa karşı bu sanatsal çabamızda yazma suskunluğunu kırmaktır. Her okurumuzun, yazarımızın —birkaç paragrafla da olsa— bu etkinliğe katılmalarını bekliyoruz.

Etkinliğin ilk şairi, aramıza yeni katılan ve gönüllü olarak ilk eleştiri etkinliğinin öznesi olmayı kabul eden Serkan Engin. Serkan Engin’in e-kitaplarımız arasında yer alan “Arsız Akrostiş” şiir e-kitabının kapısında içeri bilinçli bir yolculuk yapacağız.  (E-kitaba, http://issuu.com/emeginsanati/docs/arsizakrostis/1 adresinden ulaşılabilir.)

Eleştiriler, ya Facebook’taki grup sayfamıza belge olarak ya da emeginsanati@gmail.com adresine gönderilecektir. Bu eleştiriler, bir sonraki sayıda topluca yayınlanacaktır.

Not: Ürünlerini Emeğin Sanatı e-yayınevi aracılığıyla e-kitaba dönüştürmek isteyenler, yukarıdaki e-posta adresine başvuruda bulunabilir.

EMEĞİN SANATI


BU SAYININ SAVSÖZÜ

Öncü sanat; işlevi gereği olarak geleceği muştular, durağanlığı yadsır. Günün de çağını aşsa da yenilikler, özündeki duruk nitelikler yüzünden kurallaşıp geleceği tutuklamıştır hep. Güzellik anlayışı da buna koşut çizgiyi izler. Devrimci sanat varolanı zamanın akışı içinde, çatışa değişe evrimleşmekteki niteliklerini çelişkileriyle yakalama çabasındadır.  Şu karşıdaki bitkileri, suları, gökyüzünü betimlemek, yaratıcı sanatın ereği olamaz. Bir insanı fotoğraf çekercesine görüntülemek; ona geçmişin bir güzellik anlayışı gibi, bir canlının yüz maskesi gibi, sonsuza dek uzak kalmaktan, el kalmaktan öteye varamaz. Doğa; insanların değişen gözlemlerinden kazandığı anlamları yüklenip, giderek derinleşen değerlere uzanır. Doğa’yı canlı bir gözden soyutlamak ya da ona bir delikten tek gözle bakmaya zorlanmak; görsel sanatın işlevi bu olmasa gerek.

Bugüne dek sanatçıların dünyayı yorumlamakla yetindiğini vurgular Marks. Oysa sorun dünyayı değiştirmektir. Gözlerimize yuvalanmış, taşlaşmış sanat ve güzellik anlayışını aşmakla işe başlar devrimci sanat…   MAZHAR CANDAN (Korkunun Gözbebekleri, Oluşum Yay.1981)

YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

ANGELOPOULOS: HİÇBİR ŞEY
HAYALLERİNDEN DAHA GERÇEK OLMADI…

Sinemayı, “çürüyen dünyaya karşı son direniş formu” olarak niteleyen sosyalist yönetmen Theodoros Angelopoulos, geçirdiği kuşkulu bir kaza sonucu 24 Ocak günü yaşamını yitirdi. Angelopoulos’tan geriye, filmleri ve devrimci sinema anlayışı miras kaldı.

Filmleri ile sinema tarihinde özel bir yer edinmiş olan Angelopoulos bir röportajında, zamanın karışıklığından çıkış yollarının bulunabileceği konusunda aynı derecede karamsar ve iyimser olduğunu belirterek, “ … insanların yeniden hayal kurmayı öğrenmelerini yürekten diliyorum. Hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir” demişti.

Sinema izleyicisinin her filminde değilse de mutlaka birinde ya da bir kaçında adeta Angelopoulos ile iletişim kurmasının bir tesadüf olmadığı, yönetmenin şu sözleri ile anlaşılıyor: “Her şey seyirciye ve onun benim filmimi izlerken kendi payına düşeni ne derece yerine getirmeye istekli olduğuna bağlıdır. Film ona belirli bir bilgi verir ama filmden zevk alması ancak onun bu bilgiyi kendi verecekleriyle tamamlamasıyla mümkün olur.”

Yalnızca anlattığı hikayelerin değil anlatış şeklinin de kendisi için önemli olduğunu belirten Angelopoulos yaşamının filmlerini nasıl şekillendirdiğini şu sözlerle ifade ediyor: “İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre önce doğduğum için tarihten –özellikle de ülkemin tarihinden- etkilenmemek elimde değildi. Savaştan önce diktatörlük, sonra savaş ve ondan sonra olanlar; iç savaş ve sonrasında bir diktatörlük daha. Kendi hayatımdan ve deneyimlerimden kaçmam imkânsızdı. Ben, anlama çabasıyla tarihe ya da tarihin yansımalarına dayanan filmler yapıyorum. Bir yerin tarihi içinde kendi hikâyemi belirlerken kendi geçmişime dönmem çok doğaldır.”

Yirminci yüzyılın sonunda gelinen nokta Angelopoulos için üzüntü vericidir: “Epey hazin bir yüzyılın sonuna yaklaştığımızı düşünüyorum. Yüzyıl başladığında o kadar umut ve hayal vardı ki: daha iyi bir dünya, daha fazla adalet, insanlar arasında daha fazla anlayış umudu. Bugün çevrenize baktığınızda her zamankinden çok engeller, sınırlar ve karşılıklı anlayışsızlık görüyorsunuz. Teknik düzeyde iletişim devasa boyutlara ulaştı. Bunun büyük bir farklılık yaratması gerekirdi ama o da korkarım sadece hayal. Gerçek iletişim yok gibi.”

Ama o yine de sinemadan umutludur. Sinemanın bittiğini hiçbir zaman düşünmez çünkü: “Dünyanın şu anda sinemaya her zamandan daha çok ihtiyacı var. Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de en son direniş formudur sinema.”(SOL)

ŞAİR SABAHATTİN BATUR ‘U SONSUZLUĞA UĞURLADIK…

40 kuşağı içinde kendine özgü şairlerden biri olarak bilinen 92 yaşındaki Sabahattin Batur, 27 Ocak’ta,  Aydın’da yaşamını yitirdi.
1920 yılında Devrek’te doğan Batur, Kastamonu Lisesi’nden sonra İstanbul Yüksek Öğretmen okulunda felsefe eğitimi gördü. bir süre Paris’te eski kitap ve bakımı üzerine çalışmıştı. Çeşitli önemli kütüphanelerde yöneticilik yaptı. Kültür Bakanlığı danışmanlığından emekli olan Batur, CRR Konser Salonu müdürlüğü de yapmıştı.

Şükran Kurdakul, onun şairlik yönünü şöyle belirtiyor: "Yeni şiirimizin ilk gelişme yıllarında, ilgi çeken imzalardan biri olan Batur, Yaratış, Varlık, Fikirler, Gün, Yenilik dergilerinde (1941-1947) yayımladığı şiirlerden sonra uzun süre bir suskunluk sönemine girdi. Dost, Yenitepe ve Türk Dili dergilerinde evren ve kişi sorunlarını işleyen son şiirleri de ilgiyle karşılandı. Şiir kitabı yayımlamadı”

Şair Sabahattin Batur’un tek yayınlanmış kitabı,  Varlık Yayınları için hazırladığı “Yeni Şiirimiz” (1960) adlı antolojidir.

BEHÇET AYSAN ŞİİR ÖDÜLÜ TOZAN ALKAN’A VERİLDİ…

TTB’nin düzenlediği Behçet Aysan Şiir Ödülü, bu yıl “Sana Şehir Gelecek” adlı kitabıyla Tozan Alkan’ın oldu.

TTB’nin çağrısıyla bir araya gelen seçici kurul toplantısına Emin Özdemir ve Ahmet Telli katılırken, Doğan Hızlan, Cevat Çapan, Turgay Fişekçi, Ali Cengizkan ve Zeynep Oral görüşlerini mektupla bildirdi.

Yapılan değerlendirme sonucunda TTB Behçet Aysan 2011 yılı ödülü; “şiirlerini yoğun ve dingin söyleyiş ile insancıl bir öz üzerinde temellendirmesi” nedeniyle Tozan Alkan’ın “Sana Şehir Gelecek” adlı kitabına verilmesine karar verildi.
Tozan Alkan'ın Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü kazandığı kitaba ismini veren Sana Şehir Gelecek şiiri:

Sana şehir gelecek uzaklardan
esmer bir aşkı yüklenerek gelecek

Kimsesiz bir ağacın dallarından
acısını dut gibi dökerek gelecek

Yıllar sonra buğulu bir sabah vakti
kapına yaralı bir at gibi gelecek

Kâğıdın kalemin tozlu sunağından
beyaz kefenini yırtarak gelecek

Aşkta kaybedilmiş bir eli kazanıp
geçmişini unutmaktan gelecek

Dilin terkisinden, harflerin hızından
söze küskün kelimelerden gelecek

Sana şehir gelecek uzaklardan
bir halkın içinden geçerek gelecek. 
(SOL) 

CEMAL SÜREYA ŞİİR ÖDÜLÜ AHMET ADA’YA VERİLDİ...

9 Ocak 2012 Pazartesi günü Caddebostan Kültür Merkezi’nde 2011 Cemal Süreya Şiir Ödülleri verildi. ‘‘2011 Cemal Süreya  Ödülü’’, Ahmet Ada’nın ‘Yoktur Belki Ahmet Ada Diye Birisi’ adlı eserine verlldi. Ümit Manay’ın ‘Gökkuşağı Gece Çıkar’adlı kitabı Başarı Ödülü alırken ‘Aynalar’ adlı dosyasıyla Serap Aslı Araklı, ‘Karaağaaç’ adlı dosyasıyla Naze Nejla Yerlikaya ‘ya da Başarı Ödülü verildi.

Ahmet Ada, ödül konuşmasından notlar: “Cemal Süreya şiiri çağdaş Türk şiirinin önemli bir yapıtaşıdır.  Şiir dili sıcaktır. Konuşma diline dadanmış, oradan bize göz kırpan imgeler bırakmıştır.  Bu dil şaşırtıcı jestle sunar. Bu jestler içerisinde ‘lirik, erotik, politik’ özler taşır. Kavimler kapısı Anadolu’nun seslerini, uygarlıklarını modern şiirin bütün olanaklarını kullanarak bize yansıtır, ipek gibi, kadife gibi bir sesle. Üvercinka şiirinde ‘Lâleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız’ der. Şiiri de öyledir. Dünya şiiri kadar Anadolu’nun şiirine de yakın durur. Bunu en güzel Ülkü Tamer ifade eder: ‘Atlas okyanusunda Fırat’ın Salı / Zap suyunda Alp Çiçeği’. Kendi ifadesiyle, ‘içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar’ olan Türkçesiyle hem Batı şiirinin hem Anadolu şiirinin içindedir.’’ (E.S.)

YENİ BİR ÖYKÜ DERGİSİ ÇIKIYOR: ‘DÜNYANIN ÖYKÜSÜ’

İki aylık öykü ve eleştiri dergisi Dünyanın Öyküsü 1 Şubat’ta okurlarıyla buluşuyor. Usta yazar Füruzan’ın yayın danışmanlığını yaptığı derginin genel yayın yönetmenliğini ise yine usta bir öykücü; Özcan Karabulut yapıyor. İşte diğer ayrıntılar:

Dünyanın Öyküsü dergisini diğer edebiyat dergilerinden ayıran en önemli özelliği, Türkiye sınırlarının dışına da taşan 27 kentte çalışma gruplarının olması. Derginin, Türkiye’deki 25 kentin yanı sıra yurtdışında Lefkoşa ve Moskova’da da çalışma grupları bulunuyor. Öyküye gönül veren insanların oluşturduğu bu çalışma gruplarıyla bir yandan derginin yurt içinde ve dışında geniş kitlelere ulaşması hedeflenirken, diğer yandan öyküyle ilgili hem yerel hem de uluslararası çalışmaların öyküseverlere ulaşması mümkün olacak. 

Dünyanın Öyküsü, adına uygun olarak çok sayıda öykücüye yer açıyor. Aralarında öykünün usta isimleri kadar yola yeni çıkan isimler de var. Derginin bu ilk sayısında ikisi yabancı toplam 13 öykü yer alıyor. Öykü seçimindeki tek ölçüt ise “iyi ve kaliteli” edebiyat. 

Dünyanın Öyküsü, öykü edebiyatına yeni yazarlar kazandırmak amacıyla 2012 yılından başlayarak her yıl bir öykü ödülü verecek. Daha önce öykü kitabı yayımlanmamış yazarların kitap bütünlüğüne ulaşmış, yayıma hazır dosyalarıyla katılabilecekleri ödülde yaş sınırı olmayacak. Yarışmanın seçici kurulu şu isimlerden oluşuyor: Füruzan, Nursel Duruel, Semih Gümüş, Ömer Türkeş ve Özcan Karabulut. 

Derginin genel yayın yönetmeni Özcan Karabulut sunuş yazısında, Dünyanın Öyküsü’nün çıkış amacını ve ilkelerini şöyle ifade ediyor:
“Öykücülüğümüzün ve öykü dergiciliğimizin birikimine dayanarak… Ankara Öykü Günleri’nin, “İnsan öyküsüyle var!” sloganıyla yola çıktığımız 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün mimarı ve mirasçısı olarak… Telif haklarına saygılı bir anlayışla…  Eleştiri ve öykünün ilgi alanına giren yazılarıyla, konuk türleriyle, odağına yapıtı alan soruşturmalarıyla…  Bütün dünyadan öykülerle, Dünyanın Öyküsü’yle… Yenisi, genci, ustası, eleştirmeniyle… ‘İyi’ edebiyatla okuru buluşturmak…

Unutulmuş, değeri yeterince bilinmemiş veya edebiyatımızın kilometre taşı olmuş öykülerle / öykücülerle canlı bir öykü belleği oluşturmak… Sözcükleriyle, dilleriyle, sesleriyle, bakış açılarıyla, yazdıklarıyla “ben de varım”, “bir de bu var” diyen öykücülere sayfalarını açmak… İlk öykü dosyalarını ödüllendirmek ve kitaplaştırmak… Kültürler ve diller arasında köprü olmak… Hayatımızdaki dayatmalara karşı öykücüleri eylemli kılmak, yaratma özgürlüğüyle insanların özgürlük taleplerini örtüştürmek… Atölyeleri, öykü’forumları, çalışma gruplarıyla öykücülerin yaşadıkları her yere ulaşmak, edebiyat ortamını canlı tutmak…  …muhalif bir tür olan, ele avuca sığmayan öyküyü yükseltmek için çıkıyor!”

Ayrıntılı bilgi ve iletişim için: editor@dunyaninoykusu.com, www.dunyaninoykusu.com (MEDYATAVA) 

BENCE KİTAP, II. TURGUT UYAR
ŞİİR YARIŞMASI DÜZENLENİYOR…

Bence Kitap, Turgut Uyar Şiir Yarışmasının bu yıl ikincisini düzenleniyor. Konuyla ilgili açıklama şöyle:

“BenceKitap ve BenceSanat olarak , Turgut Uyar’ın şiir anlayışı ve şiire katkılarının daha da anlaşılabilir hale gelmesi ve gündemde kalmasından yola çıkarak Türk Şiiri’ne katkı vermek ve geliştirmek amacıyla "Turgut Uyar Şiir Ödülü" nün ikincisini gerçekleştiriyoruz. Türk Edebiyatı'ndaki yeri ve önemi yadsınamayacak şairimiz, Turgut Uyar adına verdiğimiz bu ödül, aynı zamanda Ankara edebiyat ortamına da canlılık getirmektedir.

İlki geçtiğimiz yıl yapılan bu yarışmanın tüm Ankara üniversiteleri, edebiyat klupleri tarafından da desteklenmesi bizim için önemli bir kriterdir. Tamamı kapalı oylamayla gerçekleştirilmeye devam edecek yarışmanın en çok oy alan dosyası yayınevimiz tarafından basılacak, sponsorlarımızca da desteklenecektir.

Yine geçen sene gerçekleştirdiğimiz tarzda , birçok önemli yazarımızın destek verdiği armağan kitabımız da bu dönemde hazırlanacak ve raflarda yerini alacaktır. Bugüne kadar edebiyata katkı bağlamında yaptığımız tüm girişimlerimiz yanında bu yarışma bizler için büyük önem taşımakta, okura ulaşma çabamıza ayrı bir değer katmaktadır.”

Yarışmanın başvuru tarihi, 1 Kasım 2011 / 15 Şubat 2012 tarihleri arasındadır. Bu tarihten sonra gelecek eser dosyaları kabul edilmeyecektir.  Yarışmaya, kitap bütünlüğü taşıyan dosya ile yurt içi ve yurt dışından herkes katılabilir. Yarışma dosyalarında konu ve uzunluk serbesttir. Her yarışmacının eser dosyası, bilgisayarla 12 punto yazılacak ve A4 kağıda 6 nüsha olarak gönderilecektir. Eserin üzerinde ve/veya herhangi bir sayfasında kimlik bilgileri yer almayacaktır. Bunun yerine, rumuz yazılacaktır. Yarışmacının adı, soyadı, telefonu, adres ve e-mail bilgileri, kapalı bir zarf içinde gönderilecektir. Yarışmanın sonuçları 21 Mart 2012 tarihinde açıklanacaktır.

Yarışmaya katılan eserlerden dereceye giren ilk üç dosya, Bencekitap tarafından basılacaktır. Seçici Kurul’un yayımlanmaya değer bulduğu eserin ilk baskısı için telif ücreti ödenmeyecek (daha sonraki baskılar için yazarla telif anlaşması yapılacaktır), ayrıca yarışmaya gönderilen hiçbir eser dosyası iade edilmeyecektir. Yarışmanın ödülleri (ilk üç) Mayıs ayı içinde düzenlenecek törenle sahiplerine verilecektir.

Yarışmaya eser dosyası ile katılanlar eserin bütünüyle kendilerine ait olduğunu ve bugüne kadar düzenlenen hiçbir yarışmaya göndermediklerini, eser dosyalarına hiçbir şekilde basılması için muvafakat vermediklerini, hiçbir kuruma kayıt ettirmediklerini; Bencekitap tarafından düzenlenen yarışma şartnamesini aynen kabul ettiklerini belirten yazılı ve imzalı belgeyi Bencekitap Genel Merkezi’ne göndermekle/vermekle yükümlüdürler.

Yarışmaya gönderilen eserler, yayınevince bir ön elemeye tabi tutularak, bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığının tespit edilmesi durumunda yarışma dışı bırakılır. Yarışmanın seçici kurulunda Abdullah Nefes, Gültekin Emre, Ahmet Özer, Hami Çağdaş, A.Galip yer almaktadır.

Başvuru Adresi: Selanik Caddesi 28/18-19 Kızılay Ankara 0 312 417 88 77,
Web adresi:www.turgutuyarsiiryarismasi.com

ADNAN SATICI’NIN DİZELERİ
BAM TELLERİMİZİ TİTRETİYOR HÂLÂ...

Yeni Türkü ve Behçet Aysan şiir ödülleri sahibi şair Adnan Satıcı’yı, 13 Şubat 2007 günü,  45 yitirmiştik. 

Diyarbakır'da 1962 yılında doğan Satıcı, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra yazarlık da yapan Satıcı'nın şiirleri, Edebiyat ve Eleştiri, Evrensel Kültür, Papirüs, Sanat Rehberi, Yarın, Yaşam İçin Şiir, Yeni Düşün, Yeni Olgu gibi dergilerde yayınlandı.  1983 Yeni Türkü Şiir Ödülü ve 1995 Behçet Aysan Şiir Ödülü sahibi Satıcı'nın 1985'te Ülkesiz Şarkılar, 1994'te Yerçekimine Uyan Portakal Çiçeği, 1996'da Dokuzuncu Blues, 1999'da ise Hep Unutur Uzaklardaki adlı kitapları yayımlandı.

Yazar Aydın Çubukçu, Adnan  Satıcı’nın  ardından acısını dile getirerek, “En çok isyan kaldı ondan geriye. İsyanı, başeğmemesi, hiçbir aşağılık insanla uyuşmazlığı kaldı. Bol bol toplayalım onları. Sadece kendimize değil diğer insanlara da, emekçilere, yoksullara, çocuklara da dağıtalım. Bir türkü ölürse eğer ancak, ona da ‘öldü’ diyebiliriz” diye konuştu.

Şair Şükrü Erbaş ise Satıcı’nın bugün mazlum halkların, kültürlerin, kimliklerin özgürlüğüne dair bir türkü okuduğunu anlatarak, “Yalancı bir öfkeydi Adnan” diye konuştu. Yazar Hicri İzgören ise ona iyi bakamadığını üzüntüyle ifade ederek, ona sadece Diyarbakır’dan bir avuç toprak getirebildiğini söyledi. Namık Kuyumcu da O’nun çok iyi bir insan, çok iyi bir şair ve devrimci olduğunu dile getirerek, özgür bir dilin özgün şiirlerini yazdığını söyledi.

Adnan Satıcı kendini şu satırlarla anlatıyordu:  “ Yazıyorum ya,ha ben ha pişmiş tavuk! Gerçi tüylerin yolunmadan da mutlu bir hayat sürdüğüm söylenemezdi.Belki de aklına her geleni Kılçığını ayıklamadan söyleme cüreti , mutsuz hayatımın aramağınıdır bana.Belki de sırf bu yüzden müthiş bir gevezeyim.Belki de ağaçlarının her biri çatlamış kalın kabuklarla kaplı , güvenliğinin üstüne tir tir titreyen bir mırıltı ormanında yaşamak tad vermiyor bana.Durup durup beklenmedik sesler çıkarışım , ya yanlış anlaşılmam ya da hiç anlaşılmamam bu yüzden."

Tutarlı bir dünya görüşü ve yaşama bakışıyla, lirikliği ve dokunaklılığı kırılma noktalarından yakalayan şiir tarzı, yeni bir soluk olarak 80 li yıllarda başlayan serüveni 2007’de bitiverdi. Satıcı, “...boşluğa asılan Ferhad kandili zamanın fanusunda/balkıyan çığlık ister ki, ölmekle de sönmesin...” dizelerinde dediği gibi, şiirleriyle hiç unutulmayacak, sönmeyecek.

DURUK ÇAĞ

sürpriz yok, özgelik sizlere ömür
alışverişte gram kaçırmıyor dijital teraziler
birebir ölçekli aşk kuramına göre yargılıyorlar
oracıkta asıveriyorlar itiraz edenleri
şaşılası bir incelikle çözülüyor sorunlar
kültür sülünleri salınıyor yapma ormana
avlıyorlar ve fakat şimdilik yemiyorlar
tanımamazlıktan geliyorlar sorulduğunda

yarışılmaz bir şeydir oysa, kanıt gerekmez
o odur, durmadan su verir güzelliğine
bir daha solmaz bir kere yeşeren çiçek
öteki de öteki, ne olmuş yani

gülü sevmek için niye menekşeden nefret etmeli


ADNAN SATICI
Rüzgâr, sayı: 6, 2007

KIRK KUŞAĞI ŞAİRLERİNDEN AKINCIOĞLU
ŞİİRLERİYLE  DİMDİK AYAKTA!

1940 kuşağının önemli şairlerinden Niyazı Akıncıoğlu’nu Şubat 1979 yılında yitirmiştik.

İlk şiirlerini "Haykırışlar" adlı kitapta toplayan Akıncıoğlu, daha sonra dönemin önemli dergilerinde İnsan, Ses, Yeni Edebiyat ve Yürüyüş gibi dergilerde şiirleri yayımlandı. 1950 yılında Kırklareli'nde "komünistlik" suçlamasıyla yargılandı, iki yıl tutuklu kaldı ve aklandı. Genç yaşına karşın Kırklı yılların en ünlü şairleri arasına giren, adı Nazım Hikmetlerle, Orhan Şaik Gökyaylarla, Attila İlhanlarla, Faruk Nafiz’lerle birlikte anılan, şiire yeni bir tat, yeni bir hava getirdiği kabul edilen Niyazi Akıncıoğlu birden sustu.  Cezaevinden çıktıktan sonra içine kapandı. Münzevi bir yaşama yöneldi. Ölümünden sonra tüm yapıtları  “Umut Şiirleri” adıyla yayınlandı.

Niyazi Akıncıoğlu şiirlerinde divan ve halk şiiri motiflerinden ustaca yararlanmasını bildi. Halk şiirinin söyleyiş özelliklerini ve sesini başarılı bir şekilde kullandı. Asım Bezirci onun için, "Akıncıoğlu -Nâzım Hikmet'ten sonra, ama Enver Gökçe ve Ahmet Arif'ten önce- halk şiirinden yararlanan ilk toplumcu şairdir" Kuşaktaşı ve arkadaşı Mehmed Kemal, onun için şunları söylüyordu: “Edebiyat alanına çıkarken büyük şairlerin tavrı ile çıkmıştı. Çıkışında yücelik, şairlik vardı. Birkaç dize yazmış, kendini kabul ettirmişti. Onun la aynı büyük şiir yazanlar anılırken, dergilerde yazılar çıkarken; cezaevi sonrası  şiirden uzaklaşır gibi olduğunda unuttular ve unutturdular…. Bir şiir dili kurmayı becermişti. Ama  dili geliştirmek, daha çok işlemek direncini gösteremedi, gösterebilme fırsatı vermediler…” Ölümünden sonra tüm yapıtları, Hacan Yayınlarınca “Umut Şiirleri” adıyla yayınlandı.

Akıncıoğlu,  karamsarlığa yer vermeyen, gelecekten umutlu şiirler bırakmıştır gelecek kuşaklara. O, kendi şiirini olgunlaştırmasına, demlenmesine fırsat verilmeyen bir kuşağın şairi olarak şiirleriyle belleğimizde yaşayacaktır hep.

İNSANLAR VAR Kİ’den…

İnsanlar var ki adaşım;
Yeşil dut yaprağında,
yürür ormanlar gibi
Ve bir ipek böceği kahramanlığında
Alaysız,
merasimsiz
   ve muttasıl;
Sulhun beyaz bayrağını dokumakta.
Güneşi bir daha görmemek üzre,
Gecenin derinliğinde saf saf,
  güneşe giden yolda,
Kara katran karanlığına karşı gecenin,
Kumral perçemleri rüzgârda,
Yeni şarkılara hazır dudakları,
   mahzun ve melül;
Fakat ümitli,
Fakat pervasız durmaktadırlar.
………………

NİYAZİ AKINCIOĞLU

PUŞKİN  YAPITLARIYLA KARANLIĞA IŞIK SAÇIYOR!

Rus ve Dünya Edebiyatının en büyük şair-yazarlarından Puşkin’i 10 şubat 1837’de yitirmiştik. 38 yıllık yaşamında verdiği yapıtlarla Dünya Edebiyatında silinmez bir iz bırakan Puşkin, ölümsüz yapıtlar üretmesinin yanında özgürlükçü, korku bilmez ve atılgan kişiliğiyle de şairlere, yazarlara yol göstermeye devam etmektedir

Puşkin, çağdaş Rus  Edebiyatı’nın oluşmasına en çok katkıda bulunan yazın ve düşün adamıdır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus Edebiyatı’nda gerçekçilik akımını başlatan sanatçıdır. Belinski'nin sözleriyle Puşkin'in şiiri; “fantastik, düşsel, yalancı ve hayali denecek kadar ideal olana yabancıdır. Gerçekliğe bütünüyle nüfuz eder; Puşkin, yaşamı toz pembe göstermez, ancak onu doğal, gerçek güzelliğiyle ortaya koyar.''  Şairin sanatsal gelişimindeki bu yeni yönelimi ve bunun niteliğini ilk farkedenlerden biri Gogol’dur. ''Puşkin Üzerine Birkaç Söz''adlı makalesinde: “Puşkin, olağanüstü bir olaydır” der. Dostoyevski ise, “Bana kalırsa aynı zamanda bize gelecekten bir haberdi Puşkin. Evet, biz Rusların arasına tıpkı bir peygamber gibi geldi. Petro’nun devrimleri üzerinden koca bir yüzyıl geçmişti, kendi gerçek benliğimizi yeni yeni kavramaya başlamıştık. Puşkin’in gelişi önümüzdeki karanlık yola yeni bir ışık saçtı, bize yardımcı oldu. Bu anlamda Puşkin bize gelecekten haberler getiren peygamberimizdir” demişti.

Gerçekçilik, Puşkin'in 1830’lu yılları sanatsal yaratıcılının temel bileşenidir. Şair, yaşamının en zor dönemlerinde bile gerçekliği büyük bir dikkatle izlemekten vazgeçmez. Gerçek dünyadan, toplumsal yaşayıştan, insana özgü özlemlerden ve duygulardan sapan her şeyi kararlı bir biçimde reddeder.' Puşkin, her şeyden önce şairdir. Ona asıl ün kazandıran yapıtları, Rus ve Dünya edebiyatına bıraktığı ölümsüz şiir mirasıdır. Ama öykü ve romanlarıyla da dünya ölçüsünde ünlü ve önemlidir.

Rus Edebiyatının öncü şair ve yazarlarından Puşkin’i, 10 şubat 1837’de yitirdik. 38 yıllık yaşamında verdiği yapıtlarla Dünya Edebiyatında silinmez bir iz bırakan Puşkin, ölümsüz yapıtlar üretmesinin yanında özgürlükçü, korku bilmez ve atılgan kişiliğiyle de şairlere, yazarlara yol göstermeye devam etmektedir.

TUTSAK

Zindandayım, nemli bir karanlıkta
Beslediğim genç kartal, avluda,
Altında parmaklıkların çırpıyor kanatlarını
Gagalarken kanlı bir yiyecek parçasını,

Gagalıyor ve fırlatıyor, gözleri pencerede,
Sanki aynı arzuyu taşıyor benimle.
Bakışı ve çığlığıyla diyor ki tutsaklık yoldaşım:
“Vakit geldi artık, uçalım dostum, uçalım!”

Bizler özgür kuşlarız, hadi davran!
O beyaz dağa doğru, daha öteye bulutlardan,
Denizin gökyüzüyle buluştuğu maviliklere,
Sadece rüzgârın ve benim gidebildiğimiz o yerlere...

PUŞKİN
(1822 / Türkçesi: Ataol Behramoğlu)



NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati   

YAVUZ AKÖZEL: Benim Memleketim Neresi?



BENİM MEMLEKETİM NERESİ?


 
Beni bu yarı boş eve bırakıp gittikten sonra, perdesini araladığım camın önüne oturup, gelen geçen araba selini saatlerce gözledim. Bir-kaç tane sigara içtim, poşet çay yaptım kendime. Sonra karanlık çöktü. Penceremin hemen önünde uzanan Ljubljana-Zagrep autobahnı sessizce akıp giden bir ışık seline döndü. Ağzımın içi, çay ve sigara içmekten kupkuru olmuş. Daha bavulumu dahi açmadım, elimi yüzümü dahi doğru dürüst yuğmadım. Hep gözleyip durdum; geçmişi, şimdiyi ve geleceği.

Lambayı yakmak içimden gelmiyor. Böyle sessizliğimde oturmak, böyle sessizliğimde fırtına gibi gelip geçen geçmişimi düşünmek, yaşamımın en derin anlamlarından biri olan, evet, biricik kızımı düşünmek! O ayrılık anını, o çaresizliği, mutsuzluğu ve acıyı... Odanın içi karanlık, araba farlarından yansıyan ışıklar odanın karanlığını bir an delip, gizemli görüntülülerle gölgeler oluşturuyorlar. İki sandalye, üzerinde oturduğum çek-yat divan, küçük bir kitaplık ve örtüsüz tahta masadan oluşan beyaz badanalı odada bu gölgeler gerçekten sessiz bir umudun son çırpınışı gibi geliyor bana. Öylesine yalnızım ki!

Beni zorladı mı desem? Bir zorunluluk muydu desem? Nihayetinde bir kopuştu bu. Radikal ve hain bir kopuş.

Ayrı ülkelerin insanlarıydık. Ben Slovenia’dan o ise Türkiye’den. Anlaştığımız dil ise ne Slovence ne de Türkçe’ydi. Tanıştığımız, evlenip birlikte yuva kurduğumuz ülkenin yani Almanya’nın yarım yamalak öğrendiğimiz diliydi.

Her ne olursa olsun, yarım-yamalak öğrendiğimiz bu dile yüreğimizden sel gibi akan bir aşk ve sevgiyi ekleyince hiçbir sorun kalmıyordu, birbirimizi çok iyi anlıyorduk.

Güzel, çok güzel günlerimiz oldu. Sıcak yaz günlerinde Dillenburg’un yamaçlarındaki çam ağaçlarının gölgesine uzanıp 45 No’lu Autobahndan akan arabaları özlem dolu bir buruklukla gözlerdik. Bu Autobahn hem beni hem de kocamı yıllarca ayrı düştüğümüz memleketimize ulaştıracak yoldu. Bagajlarını yükleyip yola dizilmiş her hallerinden izin yolunda olduklarını belli eden arabalara el sallar, onları köprünün sonundaki virajda yitinceye kadar imrenerek gözlerdik.

Kocam Mehmet’in gözlerinin içine bakardım. Siyah gözlerindeki keder beni çok etkilerdi. Ellerini sıkıca kavrar, onları dudaklarıma götürür, yüreğimden boşalan bir şefkat, sevgi ile, anlatılması çok zor isyan duygularıyla usulca öperdim.

Bavulumu açmalıyım, bir çay daha mı içsem acaba? Ağzım zehir gibi acı ve tüm vücudum dayak yemiş gibi sızlıyor. İşte kızımın fotoğrafı. Bu da ayrıldığımız kocam Mehmet’in! Olsun! Yine de duvara asmalıyım birlikte.. Kızım. Almanya’da okula başladı geçen yıl. Çekiç ve çivi olmalı bir yerlerde. Geçen yıl izine geldiğimde almıştım.. Yarın mı arasam acaba? Kızımın resmini hiç değilse şöyle pencerenin kenarına iliştireyim şimdilik.

Ayrılırken elimi bırakmak istemiyordu. “Ben de geleceğim seninle” diyordu; Slovence. “Bende geleceğim anneciğim.” “Ya baban?” “Ya babam?” diye kendi kendine soruyor, sonra da babasının elini sıkıca kavrıyordu.

Mehmet’le göz göze geldiğimizi anımsıyorum. Güzel şeyler olması gerekirdi aslında. O geçmişin güzel anılarının hatırına hiç değilse. Bu güzel çocuğumuzun böyle kuşlar gibi çırpınmaması, acı çekmemesi, daha şimdiden yaşamın sillesini yememesi adına. Mehmet gözlerini, gözlerimden kaçırmış, uzun uzun toprağa bakmıştı. Uzun uzun!..

Geceliğimi giymek içimden gelmedi. Kot pantolon ve bluzumla oturuyorum. Ayağımı şöylece çek-yata uzattım. Kıpırtısız oturmaktan ayaklarım uyuşmuş. Şimdi biraz rahatladım. Kızımın resmine elimi sürdüm, resimde gülümsüyor.

Autobahnda akıp giden arabalar bir ışık seli oluşturuyor. Bir şarkı mırıldanıyorum saatlerdir içimden. Durup durup aynı şarkı yeniden peydahlanıyor, yeniden mırıldanıyorum. Bu şarkı Slovence bir şarkı. Kızıma da öğretmiştim. Mehmet de çok severdi.

Elimi gözlerime dulda yapıp iyice dışarıya yöneldim. O şarkıyı sanki kızım söylüyormuş gibi bir ses aldım. Oysa rüzgârın sesi bu, hafiften başlayan yağmurun sesi bu. Sanki, kızımın bende süreklilik kazanan yankısını taşıyorlar.

Yağmurlu ve fırtınalı bir sonbahar gecesiydi. Geç saatlere kadar pencerenin önüne iliştim ve bekledim. Ayni şimdi yaptığım gibi perdeyi aralayıp rüzgârın ve yağmurun sesini dinledim, dizlerimin dibinde uykuya dalmış kızımın üstünü sıkıca örttüm, saçlarını okşadım. O şarkı yine gelip dudaklarıma yapışmıştı. Hep içimden o şarkıyı mırıldanıyordum. Sonra biraz daha yüksek sesle söylemiştim. Sonra biraz daha yüksek sesle. Kızım gözlerini açmış, babasını sormuştu. “Henüz gelmedi” diye yanıt vermiştim. Sabaha karşı çıka geldi. İçmişti. Uykusuz işe gittim. O şarkıyı mırıldanıp durdum çalıştığım sürece.

İtalyan arkadaşım “Biraz daha yüksek söyle, anlamıyorum ama çok hüzünlü bir şarkı” diye üsteleyince, bağıra bağıra söylemiştim. Meister (Ustabaşı) uzaktan tuhaf tuhaf bakmıştı. Bağıra bağıra söylemiştim. Bağıra bağıra, bağıra bağıra. Anlıyor musunuz bağıra bağıra! O günden sonra Mehmet eve hep geç gelmeye başladı. Mecbur kalmadıkça benimle konuşmuyor, hep uzun uzun düşünüyordu.

Saatin tiktaklarını dinliyorum. Dışarda uğuldayan rüzgâr ve cama usulca düşen yağmur taneleri içimi ürpertiyor. Bir korku ve terkedilmişlik psikosunun halogenimsi karanlık dehlizinde dipsizliklere düştüğümü, kapkara bir sonsuzluğun görüleşen kapkara noktasına doğru çığlıksız, suskun yuvarlandığımı duyumsuyorum.

Almanya’nın artık benim için çok gerilerde kaldığını düşünüyorum. Vatanıma geldim nihayetinde. Doğduğum, su ve ekmeğiyle büyüdüğüm memleketime. Özlemiyle yıllarca yanıp-tutuştuğum, geceleri yatağa girip de gözlerimi yumduğumda hep hayalimde görüntüleşen Ljubljana’ma!
İşte buradayım şimdi. İşte yıllarca özlemiyle yanıp tutuştuğum kendi şehrimde ve kendi evimdeyim. Bu uğuldayan rüzgâr, bu yağan yağmur, bu düşen sarı yapraklar, bu vızır vızır gelip geçen arabalar, bu mis gibi kokan toprak, bu koşuşturan insanlar hepsi birden benim Ljubljana’m ve Slovenia’m.

Mehmet sessizce kabullenmişti. Aslında o Türkiye’den ev almak istiyordu, ben ise Ljubljana’dan. 1990’dan sonra Yugoslavya da, Rusya’nın ardı sıra dağılma sürecine girdi. Birlikten kopup, bağımsız bir cumhuriyet olduk güya! Her şey, yok pahasına satılıyordu. Kamuya ait her yer hoyratça pazarlanıyordu. İnsanlar bir şeyler yapabilmek adına, ticarete olan müthiş özentilerinden ötürü ellerindeki kendilerine ait özel malları da çok ucuza satıp sermaye ediniyorlardı. Düşleri Batı Avrupa ve Amerika ile doluydu. Herkeste, ticaretle uğraşıp birdenbire lükse ve zenginliğe kavuşma hırsı egemendi. İşte o sıralar gerçekten çok ucuza, elimde avucumda olan her şeyi vererek hatta eşten dosttan üç-beş kuruş da borç alarak bu daireyi zar-zor satın aldım. Süreç içerisinde de her izine gidişimizde elzem olan eşyaları; ocaktı, dolaptı, yatak–yorgandı, çanak-çömlekti, çatal-kaşıktı dizdik. Yıllarca çalışmamın karşılığı işte buydu. Bunca özlemlerin, düş kurmaların, hor görülmelerin ve yabancı işçi olmaların karşılığı! Yine de sevindirici değil mi? İnsanın başını sokacak bir evinin olması? Bence, sevindirici ve olağanüstü bir şey!

Ayaklarımı uzattığım çek-yatta uykuya dalmışım. Uyandığımda pencerede güneş gülümsüyordu. Tüm vücudum güneşin sıcaklığıyla ısınmış, sakinlemiş ve dinlenmişti. Saate baktım. Neredeyse öğlen olmak üzere. Yüzümü buz gibi bir suyla yıkadım. Saçlarımı taradım. Aynada yüz hatlarıma baktım. Gözlerimin yan kesimlerinde hafif kırışıklıklar oluşmuş. Saçlarıma ise az da olsa aklar düşmüş, doğrusu ilk kez farkına vardım. Yanaklarım biraz sarkmış mı ne?

Bir şeyler yemeliyim! Bu bomboş evde… Yani bir tek benden oluşan, kızım Nada’sız ve kocam Mehmetsiz bu bom boş evde… Hayır, hayır! Ben neler düşünüyorum böyle? Ben istememiş miydim memleketime dönmeyi? Şimdi neler sayıklıyorum? Evet, memleketime dönmeyi elbette istemiştim! Ama canımın yarısını Almanya’da bırakarak değil!

Ekmek de yok… Öncelikle markete gitmeli, bir şeyler almalıyım.. Bu bomboş evde… Aman tanrım, bu ne korkunç sessizlik! Bu ne korkunç yalnızlık!

Kendimi dinlemeye, kendimle konuşmaya ve yeniden kendimi bulmaya gereksinimim var. Kızım Nada yanımda olsa her şey bana vız gelecek, Almanya bana vız gelecek! Ya Mehmet? Hayır bir şey var onda çözümleyemediğim! Bir gariplik, bir suçsuzluk var onda. Her an acı çekiyormuş gibi, her an bir zulmün girdabında biteviye deviniyormuş gibi bir şey. Gözbebeklerine her bakışımda bunu yakalamışımdır. Bu acıyı, bu devinmeyi, bu gariplik ve suçsuzluğu.

O da özlediği memleketinden anlatırdı. O hiç görmediğim memleketini… Anlatışına göre, bozkırlarında yeleleri rüzgârda uçuşan ve rüzgâr gibi dört nala koşan ağızları köpük köpük olmuş kır atları, kıpkırmızı gelinciklerin sarı, mavi, eflatuni, mor kır çiçekleriyle sarmaş dolaş olduğu uçsuz bucaksız ovaları hayallerdim. Sonra üstleri toprak damlı evler, yamaçlarına serpişmiş bodur meşelikler ve derin bir sessizlik, hep sessizlik!

Market’ten ekmek, salam, peynir, poşet çay, margarin, domates aldım. Yaşam burada da oldukça pahalı. Gerçekten bırakın işsiz kalmışları, çalışanlar için dahi bu fiyatlarla yaşamak neredeyse bir mucize!
Bu Slovenia benim çocukluğumun ve gençlik yıllarımın Slovenia’sı değil. İçimi şimdi böyle bir duygu kapladı. Marketteki satış elemanları, sokakta yürüyen insanlar, bu somurtkan gökyüzü, bu yeşilini yitirmiş ağaçlar, bu yol, bu birbirinin üzerine abanmış çok katlı sevimsiz yapılar! Kızım Nada acaba şimdi ne yapıyor? Ya Mehmet? Saat kaç oldu? Henüz, Nada okuldan eve dönmemiştir, Mehmet arbeitlos(işsiz ) olduğuna göre, mutlaka sofrayı hazırlıyordur ve hüzünle, belki de o ezgiyi mırıldanıyordur.

İşte Almanya’daki evimden ayrılışım ikinci gününe neredeyse girdi. Komşularımı, sokağımı, evimi, iş arkadaşlarımı hemencecik özlemeye başladım. Ya iş yerinde yaptığımız o muziplikler!.. Aslında çok güzel şeyler de vardı hummalı çalışmalarımızın ara duraklarında. Bazen, aklıma geldikçe beni bir gülme tutuveriyor, kendi kendime deliler gibi gülüyorum. İş arkadaşlarım! Dünyanın orasından burasından savrulmuş insancıklar! Yunanlı, Kosovalı, Türkiyeli, Tunus’lu Nigeryalı, İtalyalı, İspanyalı, Portekizli, İranlı ve daha birçok ülkenin savrulmuşları. Ne de güzel anlaşabiliyorduk!

Hem de iki kelimelik yarım yamalak Almanca ile yapıyorduk bunu. İki kelimelik yarım yamalak Almanca ile yaşamlarımızın o hüzünlü öykülerini ve memleketimizi terk edip buralara savruluşumuzun nedenlerini nasıl da
güzel, duygulu ve yalın anlatabiliyorduk. Biz aslında kelimelerden çok ortak yazgımızın bize yüklediği ortak duygu larla, bir duygu fısıldaşmasıyla anlaşıyorduk.

Yine akşam oluyor. Yine pencerenin önünde oturdum. İçimde bir boşluk, bir huzursuzluk var. Güneşin batışı, bu vızır vızır gelip geçen arabalar, yalnızlığımı daha da bir pekiştiriyor. Perdesiz camın önünde oturup aslında ben Ljubljana’yı değil, Almanya’daki kendi sokağımı, sokağımdaki evimi, evimin içerisindeki kızımı ve kocamı gözlüyorum.

—Alo… Alo… Sen misin Kızım ?
—Anne!

Saçlarımı kesmem gerekiyor. Evet iyice kırpmam. Makas nerede? Boş ver… Aynaya da bakmaya gerek yok.

Telefonu neden kapattım ki? Şimdi Nada bir şey mi oldu diye merak edecek!
—Alo..Nada ..
—Mehmet sen misin?
—Nada’ya söyle merak etmesin! Ben iyiyim. Biraz önce telefon kazayla kapandı!
—Burası mı? Eh fena değil, yarın annemin, babamın mezarını ziyarete gideceğim.
—Komşular nasıllar? Kristinler? Nerminler? Sofialar?
—Anne! Çok özledim, bak babamda özlemiş!
—Ben de çok özledim. Gelip alacakmı?

Boş ver saçım böyle iyi. Gidip aynaya bakmalıyım. İyi ki de kesmedim yani… Mehmet kısa saçı sevmez; “Sevgilim, sana böyle uzun saç çok yakışıyor” derdi.

—Bitaneciğim, babanı verir misin bir dakika?
—Ne zaman gelirsin?
—Hemen yarın mı?
—Tamam. O zaman mezarlığa da birlikte gideriz.


YAVUZ AKÖZEL

ADNAN DURMAZ: Kurye



KURYE


Bin yıllar öncesinden bir kilim gibi
söylenmesi yasak acılar dokunmuş yüzü
kırçıl sakallarında kıvıldar durur
zaman böcekleridir güneş kırıntıları
İri ellerinde yas sessizliği
bir meşe seli gibi çağlar avuçlarında
direniş destanlarının ateş cevheri
Bütün yitirmelerden parmakları yorulmuş
sanki unutulmuşlukların kısır dalları...
Duyarak gökyüzünde dönmeyecek olanların sesini
söküldüğü toprağı okşarcasına
okşar- emektar kafesini
ve o zaman yıkılır- yüreğinin setleri
yüzündeki çizgisiz tek yeri gözlerinde
ürperir titrek bir kandil alevi gibi
yeşermeğe hazır dalın bedeni
hep böylesi anlarda yeniden cana gelir
ekin biçtikleri tarlanın sınırında
engereğin başını ezen babasının ayakları
dam dibinde anasının bit kıran tırnakları...

Yaslamış sırtını kedere
ulu gövdesinde kocca bir ülke zonklar
Sıhhiye pazarının bir kıyısında

tarihi yara yara gelmiş
eski bir isyancının heykeli
ve daha çok ileriye taşıyacağı yüzü
derin gizemlerin mahyası
yüzü hüzünler aynası...
ne ölüm-ne zulüm-ne rüzgar
durduramaz taşıdığı haberi
maviş çocuk gözleri bir çift deniz feneri
kanlı fırtınalarda yüzyıllara göz kırpar...
çökermiş sıhhiye pazarının yanına
ateş serüvencileri kuryesi
binlerce ceset taşır yaslı bağrında
ve yapışmış yüreğine binlerce gencecik göz
ağlamaz-kanar
iki oğul vermiş dalyan gibi
iki gürbüz can parçası
seksen öncesinde koca ihtiyar...

Aktı kendi dünyasında kör-sağır-dilsiz ırmak
sevinç-hüzün-telaş-karmaşa-yalnızlık
aktı kalabalık
o baktı uzak
ve yürüdü sancılar sakladığı derinlerine
uykular kırbaç artığı-umuda yargısız infaz-düşler çarmıhta
sirenler yüreğini göz göz sızlatır hala
sirenler ne zaman çalsa
iki dağ gibi oğul
oğul oğul kanar bağrında

o gün bu gün
kimi zaman küfesinde yasak yayınılar
kimi zaman bildiriler-haberler

taşıdı
yıllar önce mahpusta dinlediği
Kuvayı Milliye'deki Nazım'ın kağnılarını düşünerek
her gün pay ayırdı nafakasından
zındanlar dolusu çocuğuna
sonunu bilmediği yolcululara çıktı
tanımadığı insanlarla buluştu karanlıklarda

Hayır hüzün değildi şimdi yüzünde ışıyan bulut
ayaklar altında linç edilmiş bir hüzün olur muydu
biliyordu
gülmeğe kapıları çoktan kapanmış yüzünde
gayri ağlayacak tek bir yer yoktu...

Doğruldu
kanayışını bastırıp derinlerine
Cebeci'ye doğru yola koyuldu...

Ansızın bakışları yıldız yıldız çoğaldı
yüzü yarık yarık bir göz tarlası
ve kendi yüreğine hançer saplarcasına
ta içinde kanadı köşedeki dilenci
kara-kirli dudaklarında mecalsiz kıpırtılar
bir şeyler fısıldıyor sağır kalabalığa
yüzü çoktan yıkılmış kerpiçten köhne bir ev
tüm sahipleri ölmüş
duldasız
düşsüz
artık açılan bir kapısı olmayacak
bir daha ışıklar yanmayacak penceresinde
boynunda o kahreden büküklük
sanki sonsuza dek doğrulmayacak
kirli mendilinde nikel bir para
bir vicdan rahatlatma fiyatı
taş olmuş bir damla göz yaşı tomurcuğu
dokunsan parçalanacak...

Eski bir zemheri esti bedeninden
teri buz kesti kurye'nin
geçti bir şimşek hızıyla gözlerinden
kanlı bir ezgi gibi kırk yıl öncesi
yoksulluktan kovgun düşüp umutlarla gelmişler
öğür olup omuzdaşlık etmişler
azmışlar karmaşasında koca kent ormanının
birbirini yitirmişler...
şimdi karşı köşede dilenen baht yoldaşı
kıtlığın-kıranın yıkamadığı
bileğini kimselerin bükemediği
el açmış da yalvarıyor türküsü-onur yarası
sökülüp yüreğinden kahredilmiş can parçası
bakışları yıldız yıldız çoğaldı
yüzü kasırgalı bir göz deryası
yine boğazına o yanardağ tıkandı
bağrındaki mezarlıkta yıldırımlar parçalandı
düştü sırtındaki ekmek teknesi
semeri yuvarlandı
geçti yara yara kalabalığı
sanki ardı sıra iki şahanı
kısır gök birden bire kıraç kıraç çatladı
ateş magmaları boşaldı yere
bedeninde depremsi bir titreme
dizlerinin bağı çözülüverdi
çökerdi
bağrı boydan boya yarıldı
savruldu yüreği kaldırımlara

ölecek bir yaralıyı kucaklarcasına
dilenciye sıkı sıkı sarıldı
ve yitik bir çocuk gibi bağıra bağıra
bütün köprüleri setleri yıka yıka
isyanları kan köpürdü-çağladı
bir zaman kuryesi ağladı...

ve aktı kalabalık başıboş karmaşasında
kör-sağır-dilsiz bir ırmak gibi sürüklenerek
Acı/suların söndüremediği ateşti
kirli mendilin üzerindeki para
yanan bir kentin akşamında
sönen güneşti...


ADNAN DURMAZ