Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Mart 2012 Çarşamba

SABİT KEMAL BAYILDIRAN: Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü: Kemalettin Kamu







[Şiirimizde Lider Kültü ve Hamaset](*)

ÇANKAYA

Ebedi bir güneşle burada doğdu gazi,
Yaprak yığını gibi burada yandı mazi.

Burada erdi Musa,
Buradan uçtu İsa.
Bülbül burada varsa
Hürriyet için öter,
Şehit kanı buranın
Yapraklarında tüter.

Ne örümcek ne yosun,
Ne mucize ne füsun,
Kâbe Arabın olsun,
Çankaya bize yeter!
                 
 (Kemalettin Kamu, Hayatı, Şahsiyeti, Şiirleri, Haz. Rifat Necdet    Evrimer, İstanbul 1949, s.89)


Burası [Çankaya Köşkü], bu mütevâzı yuva; vakûr bir sükûnet içinde mu’azzam şimşekler, sâik’alar yaratan bir: “Garb cephesi Kumandanı”na aiddir…Burası kâinatda rûhları ulûhiyete îsâl eden son merhâle midir[tanrı katına gönderen son aşama mıdır] ? Büyük Gâzi… Büyük kahraman!...
                                   Şükûfe Nihal[1]

Kemalettin Kamu, Milli Edebiyat’ın elenen ilk şairlerindendir. Edebiyat tarihi niteliğindeki kitaplarda ona hiç yer verilmemiş, kimi kitapta adından söz edilip şöyle geçilmiştir. Ama bütün antolojiler ona yer vermiştir. Elbette Milli Edebiyat’ın öteki şairlerine de elenme sırası gelecektir; çünkü zamanın insafı yoktur. Öbürlerinin elenmesi, gündemden düşmesi için henüz vakit var. Milli Edebiyatçılar, iyi şair oldukları, estetik haz verdikleri için değil de resmi ideolojinin ve resmi estetiğin kurulmasına katkıda bulundukları için, bugünü anlamak noktasında okunması gereken kişilerdir.

İktidar ister savaşarak ister miras olarak ele geçirilmiş olsun, o hükümranlığın sürmesi için yönetilenlerin gözünde onun meşru kılınması gerekir. Yönetilenlerin meşru görmediği bir iktidarın kalıcı olması söz konusu değil. Bu nedenledir ki iktidarı ele geçiren güçler, hâkimiyetlerini kalıcı kılmak için yönetilenleri etkilemenin, onları kendilerine yabancılaştırmanın ideolojik mücadelesine soyunurlar. Bu mücadelede radyo, televizyon, okullar yanında özellikle sanattan, teknolojinin iletişimi bu kadar geliştirmemiş olduğu dönemlerde daha çok şiirden yararlandılar. Bunun için de şairleri kazanmağa çalışırlar. Yusuf Has Hacib’in,  şairlerin “dilinden kendini satın al” [2] derken işaret ettiği, bütün yönetenler tarafından dikkate alınmıştır. Muktedirlerin, kendilerini şairlerin dilinden satın almaları, ihsanlarla, iyi mevkilere getirmekle, mebus etmekle, kısacası refaha erdirip saygınlık bahşetmekle sağlanır. Böylece şiir aracılığıyla egemen ideoloji yeniden ürettirilir. Resmi ideolojiye karşı çıkanlar ‘din, millet’ kavramları kullanılarak kötülenir. Muktedirler göçüp gitseler de şairlerin övgüleri, yüceltmeleri uzun süre kalır. Muktedirlerin ideolojisi gönüllere ve beyinlere kazınır.

Muktedirlerin iktidarını tanımayanların, onaylamayanların başına binbir türlü gaile gelir. Mütenebbi’nin, Pir Sultan’ın, Nâzım’ın başına gelenler gibi…

Nâzım’la ilgili şu olay, muktedir-şair ilişkisine güzel bir örnektir:

Nazım Hikmet 1951’de Moskova’ya geldiğinde, Stalin [onu] huzura çağırtmış. Sanatçıların bulunduğu bir grup toplanmış Kremlin’de. Herkes yoldaş Stalin’in karşısında methiye düzmeye başlamış. Sıra Nazım’a gelince, “Yoldaş Stalin” demiş, “Sanatçıların sizin gibi bir büyük komünisti güneşe benzeterek övmesi bir hakaret değil midir? Bu dinlere özgü bir ritüeldir, komünizme değil.” demiş.  Etrafındakilerden bazıları, “Yoldaş Stalin bizim güneşimizdir!” diye slogan atarak isbat-ı vücut etmişler. Nazımın Stalin’le ilk ve son görüşmesi bu olmuş.[3]

Taşpınar söylemiyor ama, Stalin’in polisinin Nâzım’ın “bir kazaya kurban gitmesi” için planlar yaptığını Nâzım’ın şoförü yıllar sonra açıklamıştır.

Edebiyat tarihinde iki tür şair okunur: Birinci öbekte olanlar ‘büyük şair’lerdir. Bunlar, edebiyatta imzaları olan, estetik bir dünya yaratmış şairlerdir. Yahya Kemal, Ahmet Hâşim, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl gibi. Bir de ‘önemli şair’ler vardır. Bu kişiler estetik yönden bir değer yaratamamış; ama tarihin belli dönemecinde önemli yol açıcılardan olmuş, düşünsel ve estetik bir oluşumun, ilkel de olsa, başlatıcısı olmuş kişilerdir. Nâmık Kemal, Mehmet Emin, Ziya Gökalp gibi.  Kemalettin Kamu,  bu ki öbeğe de girmez. Hem önemli hem de büyük şair olamamıştır. Onun içindir ki onu ‘lider kültü ve şiir’ sorunsalı içinde değerlendirip öbür şairlerle bakışı açısından bu konuda ortak ve ayrışan yönlerine değinmek gereği duydum.

Kemalettin Kamu’yu okuyup ondan haz alma gereği duyulmamıştır ki “Çankaya” şiirini aldığım kitap  1946’dan bu yana bir daha yayımlanmamıştır. Kendisinden sonra şiir meydanına soyunanlar da onu olsa olsa çeşitli antolojilerde bulunan birkaç şiiriyle tanımıştır ki, bu da onlar için yeterlidir. Antolojilere alınan şiirler şunlardır: “İzmir Yollarından Son Mektup”(3), “Yeter ki”, “Gurbet”(8) , Hazan Yolcusuna” (2), “İrşad”(3), “Kimsesizlik”(7), “Çığıltı”, “Zaman İçinde (3)”, “Güz”, “Bingöl Çobanları”(5), “Gurbette Renkler”, “Seneler”(2), “Dumlupınar Yolunda”, “İzmir’e Tahassür”(2), “Kitabe”(2), “Gel Bahar”, “Akdeniz’den Geçerken”, “Bir Yolcuya”, “N’oldu?”, “Son”. [4]  Görüldüğü gibi sekiz antolojide yer alan şiirlerinin sayısı yirmi birdir. Zaten kısa ömründe 57 şiir  yazmıştır. Bu kadar az şiirinin olması, titizliğinden ya da şiir işçiliğine verdiği önemden kaynaklanmıyor. Kemalettin Kamu, şiire bir ‘aşk’ olarak değil de bir hobi olarak baktığından, düşüncelerini manzum biçimde dile getirmek istediğinden  -özgün bir düşüncesi de yok zaten-  bu kadar verimsizdir. Sözgelimi A. Hâlet Çelebi, az ama kuyumcu gibi üzerinde titizlikle çalışılmış ürünler vermiştir.

Görüldüğü gibi sekiz kez seçilen “Gurbet” şiiri en beğenilen şiirdir ve ona “Gurbet Şairi” unvanını kazandırmıştır. O şiirin  “Ben gurbette değilim/ Gurbet benim içimde!” dizeleri içedönüklüğün simgesi haline dönüşmüş, Hilmi Yavuz’un “çöl ve sorular” şiirine “niye ben çarmıhta değilim/ çarmıh benim içimde?” biçiminde sızmıştır.

Aslında Kemalettin Kamu’yu en iyi temsil edecek şiirler “Gurbet”,”Kimsesizlik” gibi, yapay da olsa ‘hüzün içeren’ şiirlerdir; her ne kadar içerdikleri hüzün sahihlik taşımıyorsa da.

“Çankaya” manzumesi hiçbir genel antolojide yok. Atatürk şiirleri gibi tematik antolojilerde sadece Vecihi Timuroğlu’nun Atatürk Şiirleri’nde[5]  var. Bu manzumenin tematik antolojilerde yer almamış olması da düşündürücü. Kemalistler bu manzumeyi görmezlikten gelirken, İslamcılar  bu şiirde dile gelen zihniyeti “Atatürk’e bir ilahın özelliklerini vermeğe” kadar gittiği için eleştirirler. [6]

Bir bölüm sosyalist, Kemalizmi bir aydınlanma hareketi olarak gördüğü için,  bu gibi şiirleri görmezlikten gelir.Türkiye sosyalist hareketinin kurucuları da İttihatçılıktan gelme olduklarından, Kemalizmle ortak bağları olmuştur. Bu nedenle Türkiye sosyalistlerinde ‘milliyetçilik’ çok belirgindir. Bu da Kemalizmin sosyalistlerce sorgulanmasını, İdris Küçükömer’in  Düzenin Yabancılaşması’na[7] kadar erteletmiştir.

“Çankaya”, lider kültü oluşturmada önemli bir dönemeç içinde yer alır.

Manzumenin hangi tarihte, nerede yayımlandığını bulamadım. Antolojisine şiirleri  yayımlanış sırasıyla almağa çalıştığı için Vecihi Timuroğlu’na bakarsak “Çankaya” 1933-1935 arasında yani Atatürk sağ iken yazılmış.

 Atatürk’ün adının geçtiği ilk manzume Mehmet Emin’in 15 Eylül 1915 tarihli, Devlet’in Birinci Dünya Savaşı’nda cephede savaşan askerlerin moralini yüksek tutmak için sipariş ettiği Ordunun Destanı’dır. Burada  tanrısallaştırmanın  hiçbir işareti yoktur. Bu uzun manzumenin bir dizesinde, “Ey Mustafa Kemallerin aziz eri!” dizesinde Atatürk’e bir atıf vardır ki bu atıfta bütün komutanlar Mustafa Kemal adı altında toplanmıştır ve ‘aziz’ (muhterem, saygın) sıfatı mensubiyetinden dolayı ere verilmiştir.

Yahya Selim’in “Sakarya Güneşi” adlı şiiri, Sakarya Muharebesinin yıldönümünde, 10 Temmuz 1922’de yayımlanır. Bu  manzumede de   Milli Mücadele’nin  dinsel bir açıdan yorumlandığı bellidir:

Edirne tepeleri
O zamandan beri titrer,
Ne zaman Türk askeri
Kurtaracak bizi der.

O günden beri yaşar
Dillerde “Kemal” adı,
Duyunca ruhum taşar
Kırılmasın kanadı…

Görüldüğü gibi, Kemal, bir kuşa benzetilerek istiareye (eğretileme) başvurulmuştur. Ama şiirde “Kur’an, tekbir, hutbe, ezan, Allah” gibi dinsel kavramlar kullanılmasının nedeni, ‘milli’ sözcüğünün henüz ‘ulus’ anlamında kullanılmadığını, hâlâ ‘aynı dinden olanlar’ anlamını taşıdığını göstermektedir.  Bu süreçte ‘Allah’ sözcüğünün nasıl anlam değiştirdiğini manzum örneklerle göreceğiz.

Samih Rifat, 1922’de yazdığı “Akdeniz Kıyılarında” manzumesini şu dörtlükle bitirir:

Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Meriç seni bekliyor
Büyük unvanlı Gazi!

İzmir’in kurtuluşu, Yahya Selim’de, Samih Rifat’ta ve Ziya Gökalp’te Edirne’nin kurtarılması konusunda istek ve heves uyandırıyor. Her üç müteşairin Edirne’den bahsetmesi, henüz Edirne’nin işgal altında oluşundandır. O koşullarda hiçbiri Edirne’nin ötesini vatan olarak görmüyor.

Samih Rifat’ın dörtlüğünde de Atatürk için abartılı sıfatlar henüz kullanılmamış, militer sıfatlarla yetinilmiştir.

Ziya Gökalp, Yunan’ın Anadolu’dan kovulmasını 1922’de İzmir’in kurtarılmasından hemen sonra “Ak Destan”, “İzmir Bayramı”, “İngiliz’e”, “İzmir’de” manzumelerinde kutlar.  Gökalp, ideologu olduğu İttihatçıların Almanlarla işbirliği edip emperyalist paylaşım savaşı çıkarmış olmasını unutup aslında Birinci Dünya Savaşı’nın bir devamı olan Milli Mücadelede suçu yalnız bir emperyaliste yükler. “İngiliz’e” manzumesinde şöyle diyecektir:

Hep senin yüzünden dökülen kanlar
Yakılan şehirler, yok olan canlar.

Çek pis ayağını bu pâk ülkeden,
Çekil kerbelâdan, Hind’den, Mekke’den..

Uyandı İslâm’da eski imanlar,
Verdiler el ele hep Müslümanlar.

Ziya Gökalp, mefkûresinden uzaklaşıp pragmatik olarak  ‘İslam ittihadı’ndan bahsetmekte, Alman emperyalizmine sevgiyle bakan ideolog, İngiliz emperyalizmine ateş püskürmektedir.

Öteki üç manzumede de  Atatürk’ün adı geçmez. Gökalp “İzmir Bayramı”nda:

Halk bildi kurtaran kim hayatını,
Onun şerefine bayram yapıyor.
Orduya arz edip tebrikâtını
Tebrikler alıyor, Hakk’a tapıyor..

dizeleriyle kurtarıcı olarak ‘ordu’yu gösteriyor. Böylece ‘başbuğ’un kim olacağı konusunda henüz net bir kanaate varmadığını da ortaya koymuş oluyor. Manzumelerde adı geçen tek kişi, Kemalist kişilerce “yaşadığı her dönemde Amerikan mandasını savunan ve gerçekleşmesi için çaba gösteren” sözleriyle nitelenen, [8]  Sultanahmet mitinginde kürsüde yaptığı işgal karşıtı konuşmayla ünlenen “Mitingin reisi Halide Hanım”dır.

Gökalp, 1922 Ekiminde yazdığı “İstida” manzumesinde Atatürk’ten ileride yapacağı inkılapları talep etmekte,  Kemalizmin bir çeşit programını çizmektedir. “Sen dâhisin,buna çoktan inandık/ Mefkûresiz rehberlerden pek yandık…” derken, daha önce  yazdığı “Enver Paşa” manzumesindeki ‘iradeli, imanlı, müceddit, mübeşşer” sıfatlarını Atatürk’ten esirger. “Arş’tan sana ya ilâhî bir müjde/ Verilmişti, yahut kudsî bir ferman.” sözleriyle yücelttiği Enver Paşa’nın gökten kutsal bir emir alan bir çeşit peygamber gibi nitelenmesi, ileride Atatürk övgülerini daha yükseklere çekecektir. (Celal Sahir Erozan,”Niyazi’ye”nin ilk dizesinde İttihatçıların dağa çıkıp darbeyi başlatan Resneli Niyazi’si için 1912’de “Sen ilk önce Resne’nin dağlarında parladın, ey güneş!” diyecektir. Bu, Mustafa Kemal’den önce doğan ‘güneş’tir.)

Mustafa Kemal’i övmede şairler abartıda, çok eleştirdikleri   Osmanlı kaside şairlerini geçerler. Yüceltmeler, Osmanlı şairlerinin kullanmaktan hicap duyacakları kavramlara, ‘Güneş’ten, ‘ilâh’a, oradan da ‘Allah’a varır .

Kişinin tanrılaştırması, ilk çağlarda bolca vardı. Eski Mısır’da firavunlar aynı zamanda Tanrı’ydılar. Daha sonraları bu, ‘Tanrı’nın oğlu’ durumuna indirgendi. Avrupa tarihinin bize de yerleştirdiği bölünüşe göre, Orta Çağın başında kurulan Göktürklerin diktikleri anıtlardan Kültigin Anıtında “tengriteg tengride bolmış türk bilge qağan bu ödke olurtum” denilmektedir.[9] Tek Tanrılı dinlerin doğup geliştikleri bir dönemde Kültiğin’in kendisini ‘tanrıdan doğmuş” olarak tanımlaması, Türk tarihinin ‘geç kalmışlık’ının ilginç bir işaretidir.

Tanrısal nitelik yakıştırma,  İslam heterodoksisinde  bolca vardır. Ama bu tanrılaştırma, yenidendoğuş (incarnation) değildir; Tanrı’nın bir zâta hulûlüdür. Bu kişi, Tanrı’nın kendisi değil, Tanrı’nın kendisinde hulûl ettiği kişidir. Oysa Cumhuriyet’in şairleri, hulûl’den söz etmiyorlar, Atatürk’ün bizzat Tanrı olduğunu söylüyorlar.

Faruk Nafiz’in 1922 tarihli olduğu belirtilen[10] “Çankaya” şiiri “Bu hıyaban ebediyet yoludur,/ Gider Allah’a kadar buradan ucu”  diye başlar ki, bu, şiirin 1922’de yazılmış olmasını yalanlıyor. Çünkü Atatürk’ün ‘Tanrı’laştırılma süreci, onun 1923’te İkinci Grubu tasfiye edişinden sonra başlar.. Atatürk, 4 Mart 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükûn yasasıyla bütün muhaliflerini, farklı sesleri tasfiye  ettikten, erkin bütününü elinde topladıktan  sonradır ki şairler onu yüceltme yarışına girerler. [11]  Abdülhak Hâmit Tarhan bile 1927’de “Büyük Gazi’ye” manzumesinde  “Kâinatlarda tecelli buyuran/ Halik’in sende haysiyyeti var.” diyebilmekte, Atatürk’te Hâlik’in (Yaratıcı) haysiyetini (şeref, itibar, değer) bulurken, onu Tanrı’nın yerine koymuyor; onda Tanrısal özellik olduğunu belirtmiş oluyor. Aynı yıl Yusuf Ziya Ortaç yazdığı “Gaziye Tarih” manzumesinde “Sözü halkın dilidir, gözleri hakkın ateşi/ O güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi” diye yazarken ‘hak’ sözcüğünü büyük harfle kullanmaz; Atatürk’ün yüceltilmesi o yılda henüz ‘güneş’e kadardır.( Anayasa’daki “Devletin dini Din-i İslamdır” cümlesi Nisan 1928’de çıkarılacaktır.) Fakat  Faruk Nafiz’in, Ekim 1933’te yazdığı ikinci “Çankaya”da “Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden/ Taptığımız ne varsa hepsi ondan şeklaldı.”  dizeleri rahatça söylenebilir hale gelmiştir.

İlginçtir, gerek Faruk Nafiz’in iki şiirinde gerekse  Kemalettin Kamu’nun şiirinde “Çankaya” düz anlamda kullanılmış, şairler mürsel mecaza (ad aktarması) başvurmamışlardır. Gerçi Faruk Nafiz “Bu sular Kevser, bu ağaçlar Tûba” dizesiyle  İslam’ın cenneti olarak betimleyip mekânı kutsallaştırmakla yetinirse de bu mekânı Kemalettin Kamu derecesinde kutsallaştırmaz.

Atatürk hakkında yazılmış manzumelerden şiir katına yükselebilmiş çok az eserin sahiplerinden biri olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, henüz askeri lise öğrencisiyken (1933) yazdığı “Kahraman”da “Kutlu bir Tanrı oldun güzel Anadolu’da.” diyecektir.

Atatürk’e hece ölçüsüyle yazılan şiirlerde şairler Reaya şiirini bilmediklerinden, Rıza Tevfik Bölükbaşı da fiilen yasak olduğundan, Türkçenin hecedeki inceliklerini yakalayamamışlardır. Oysa Kamu, “Çankaya”yı yazdığında Necip Fazıl’ın “Bu Yağmur”u yayımlanmıştı. Bu, Kamu’da Türkçe duyarlığının da zayıf olduğunu gösteriyor.

  Geleneğe yaslanmak isteyen, ama onu yeniden üretip bir üst dereceye sıçratamayan Behçet Kemal Çağlar, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’ine  özenerek “Bizim Mevlût”ü yazarken manzumeye verdiği adla Süleyman Çelebi’ninkini ‘onların mevlût’ü durumuna düşürür. Böylece cumhuriyet elitleri ile halk arasında bir mesafe yaratır. Manzumenin “Mevlid”in  ‘merhaba’ bahrini taklit ettiği bölümde:

 Merhaba ey yükselen güneş Anafarta’dan!
Merhaba ey kurtaran Türklüğü bin vartadan!
Merhaba ey Türklüğe alın yazısı yazan!
Merhaba Dumlupınar, Sakarya, İzmir, Lozan!

biçiminde incelikten yoksun bir dil kullanacak, hecenin mekanik sesi ve kulak tırmalayan uyaklarla manzumeyi sürdürecektir.

Aka Gündüz, 4.1.1934’te CHF’nin resmi yayın organı Hâkimiyet-i Milliye’de İslam’ın Tanrı için söylediği sıfatları, mebus seçildikten kısa bir süre sonra, Mustafa Kemal için sıralayacaktır: Her yerde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Denizde O! Yokda O! Her şeyde O! (…) Biz sana tapıyoruz! (…) Varsın, Teksin, yaratansın!

Yakın Dostu R. Necdet Evrimer “Kemalettin Kamu şairlerimizden Fuzûliyi, Nedimi, Yahya Kemal Beyatlıyı, Faruk Nafiz Çamlıbeli çok severdi; Yahya Kemal için ‘Bize şiirin mimarisini  öğreten büyük şair’ derdi. Genç şairlerden Behçet Kemal Çağları ve Ahmet Muhip Dranası da takdir ederdi.” [12] diye yazıyor. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal dışında kalan o büyük şairlerden Kemalettin Kamu’nun hiçbir şey kapmadığı çok açık. Kemalettin Kamu’nun “Hicret” manzumesi buram buram “Han Duvarları” kokuyor:

Bütün gece yol alırken tehlikeler içinde,
Ellerimi unutmuşum  kardeşimin dizinde.
Arkamızda kayboluyor beldemizin bağları,
Arkamızda beyaz başlı Anadolu dağları
Sanki: gece yolcuları gitmeyiniz, diyordu.
Arkamızda bizim gibi gurub eden bir ordu!
Arkamızda neler yok ki dokunmasın insana,
Viran bir köy önlerinde indik eski bir hana.

“Hicret” manzumesi 1925’te yayımlanan “Han Duvarları”daki pürüzsüz dilin seviyesine bile ulaşamamıştır. Şair, ayrıca  ‘ön’ sözcüğünü çoğul kullanarak dil yanlışı yapmıştır.

Kemalettin Kamu’nun “Çankaya”sında, öbür şiirleri gibi,  şiir geçmişimizden hiçbir iz yoktur. 1935-1938 yılları arasında Paris’te Anadolu Ajansı muhabiri olarak bir yandan siyasi bilimler okuluna devam etmesi, Fransızca’sının gelişmesine katkıda bulunmuşsa da,  Mallermé’den başta  “Deniz Matemi” olmak üzre üç şiir  çevirmesine rağmen,  Kemalettin Kamu’nun manzumelerinde, Fransız şiirini okuduğuna dair hiçbir işaret yoktur.

Ebedi bir güneşle burada doğdu Gazi,
Yaprak yığını gibi burada yandı mazi.

Manzumenin bu ilk iki dizesi 14’lü hece ile, öbür dizeler ise yedililerle yazılmış. Şair, ilk iki dizeyi musammat gazel gibi yazsaydı,  o dizelerin her birinin iki 7’li okunmasıyla manzume bir zenginlik  kazanabilirdi. Kemalettin Kamu’nun manzumede iki farklı ölçü kullanması, 1933’lerde hecenin tıkandığını, tıkanıklıktan farklı ölçüler kullanılarak çıkılmak istendiğini gösterir.

Kamu, Çankaya’yı önemsetmek için işaret zamiri ‘bura’yı altı kez kullanıyor. Şaire göre, Atatürk’ü Atatürk yapan ‘bura’sıdır. Şairin ilk dizede ‘güneşle’ sözcüğünü ‘güneşle birlikte’ mi, ‘güneş aracılığıyla’  anlamında mı kullandığı pek belli değil. Burada güneşi ‘düşünce’ olarak yorumlamak istesek, ebedi düşüncenin Çankaya’da doğduğu anlamını çıkarmak zorunda kalırız. Oysa Atatürk’ün düşünsel birikiminin önemli bir bölümünün Selanik’te gördüğü ve imrendiği Yahudi burjuvazisinden, Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp’ten kaynaklandığını biliyoruz. K. Kamu’nun bunu bilmemesi mümkün değil. Kemalettin Kamu ‘güneş gibi’ demek istemişse de ölçü belasına ‘güneşle’ demiştir sanıyorum.

Benzetme sanatı , zayıf özelliği olanın, sözü etkili kılmak için, özelliği daha güçlüye benzetilmesi yoluyla yapılır. İkinci dizede ‘mazi’nin yanmasını ‘yaprak yığını’na benzetmenin anlatımı etkili kıldığını söylemek çok zor. Kaldı ki yapraklar için için yanar, oysa mazinin  yanması için için değil, açık açık olmuştur. Kaldı ki Kamu, benzetmeyi okurun imgelemini zenginleştirmek, böylece manzumeyi şiir katına çıkarmak için değil, ‘benzetme için benzetme’ olarak yapmıştır. Sözgelimi “Engin Hatıralar” manzumesinde “Enginde gün batıyor suların süsü gibi” benzeri gereksiz benzetmelere başvurur. 

Atatürk ve arkadaşlarının hayata geçirdikleri düşüncelerin çoğu 1908 sonrasında İttihatçıların yapmak isteyip de yapamadıklarıdır. Kemalist terminolojide ilk başlarda ‘Osmanlı’ teriminin hiç de olumlu olmadığını biliyoruz. Yeni kurulmuş bir rejimin, köklerini derine salmadan Osmanlı’yı olumlaması beklenemez. Ama Osmanlı’yı bir kenara bırakıp Orta Asya’ya yönelerek kendisine bir geçmiş araması, oluşturulmak istenen ulusal kimliği sorunlu kılmış, bir süre sonra Devlet, Osmanlıyı olumlamak zorunda kalmıştır.

Kemalettin Kamu, Çankaya’yı yüceltmek için orayı Sina Dağına, Golgotha Tepesine benzetmiştir. 1928’de Anayasa’dan “Türkiye Devleti’nin dini İslam dinidir.” maddesi çıkarıldığında Cumhuriyet’in elitlerince bu dinin yerine yeni bir kutsallık koyma gereği duyulmuştur. “Çankaya” manzumesi, bu yeni kutsalı yerleştirmek için yazılanlardan biridir. İslam inancına göre Musa Peygamber  Sina Dağı’nda Tanrı’yla görüşmüş, ondan ‘on emir’i almıştır. Öyle ise Çankaya’ya gidenler, Cumhuriyet’in tanrısından emir alacaklardır. Golgotha ise Hıristiyanlığa göre İsa Peygamberin çarmıha gerildiği, İslam’a göre ise göğe uçtuğu yerdir. Çankaya tepesinin  dinsel bakımdan kutsal sayılan bu iki tepeyle eşleştirilmesi, yıkılmak istenen dinselliğin yerine başka kutsallığın yerleştirilmek istendiğinin göstergesidir.

1921’de Hâşim, kahır Sina’sından söz ederken dinsel bir göndermeden çok, şiirsel bir yük sağlamak istiyordu. Kemalettin Kamu ise ilişkiyi faydacı bir anlayışla kuruyor.

Bülbül burada varsa
Hürriyet için öter

Yukarıdaki dizelerde ‘varsa’ sözcüğünün yarattığı müphemiyetle, şairin orada bülbülün neden kesinlikle bulunabileceğini söyleyememiş olması ilginçtir. Takrir-i Sükûn dönemini yaşamış bir şairin ‘hürriyet’ sözcüğünü göğsünü gere gere cesurca söyleyemediği, inanmadığı bir şeyi dolaylı bir biçimde dile getirdiği görülüyor.

“El konulmuş bir Ermeni arsasına inşa edil”en [13] Çankaya Köşkü ile ‘şehit kanı’ arasında şairin bağ kurması, düşünülmeden  söylenmiş, çala kalem bir söz olsa gerek. Çünkü ‘düşman’ hiçbir zaman Çankaya’ya kadar gelmemiştir.

Son kıtanın ilk iki dizesinde şairin nasıl bir iletisi var, belli değil. Zaten nesir olan bu dizeleri nesre dönüştürürsek (!) “Ne örümcek, ne yosun, ne mucize ne füsun” (istiyoruz.). biçimini alır. Haydi “örümcek”i Kemalizmin  modernizme engel olarak gördüğü ‘irtica’ diye yorumladık diyelim, ‘yosun’un burada uyak olmaktan öte ne gibi bir işlevi olabilir? Şair neden yosunu reddetmiş, yosunun varlığı ne gibi bir sakınca taşır?  Haydi ‘mucize’, peygamberlerin gösterdiği olağanüstü olaydır; füsun, büyü, sihirdir; pozitivizm adına bunlar reddedilebilir. Bunların arasına “Kâbe” de konabilir. Pozitivizm adına bunlar reddedilirken onların yerine kutsallaştırılan başka bir merkez, Çankaya nasıl konabilir? Cumhuriyet’i bir ‘aydınlanma’ hareketi olarak görenlerin bu konuda düşünmeleri gerekir.

Kâbe Arabın olsun
Çankaya bize yeter

 Bu manzume son iki dize için yazılmıştır.  Şair, bir şiir yazmak için değil, bir bildiri yazmak için ölçü ve uyağı kullanmıştır! Bu dizelerle, kendisini devletin önemli bir kurumunun başına getiren, Fransa’ya gönderen Devlet’in kurucusuna minnet borcunu öderken, daha sonra kendisine  Rize mebusluğu ve Erzurum milletvekilliği  yolunu açacaktır.

Cumhuriyet elitleri kendi aralarında İslamiyet’i eleştirirken, onu pozitivist bir yaklaşımla değerlendirirken, halkın karşısına geçtiklerinde “Biz de Müslümanız.” söylemine sarılmışlardır. Bu da Cumhuriyet’in yetiştirdiği burjuvazinin çok güçsüz oluşundan kaynaklanmaktadır.

Kemalettin Kamu’nun “Kâbe Arabın olsun/ Çankaya bize yeter”e gelmesi, aşağı yukarı on beş yılı bulur. Milli Mücadele toparlanırken “Türk’ün Duası”nda:

Sarmış matem boraları,
Saz benizli ovaları,
Boynu bükük yuvaları
Sen himaye et Yarabbi!

derken, o kötü günlerde Tanrı’dan koruma istemektedir. “İstiklâl Ordusu Şehitlerine”de “Zemzem kutsiyeti var her damla kanınızda” diyen Kamu, Milli Mücadeleden sonra, Tanrı’ya şükretmeyi sadece ‘köylü’ye bırakır. “Memiş’ten Güllü’ye” manzumesinde şöyle der:


Yazdığın mektubu sevinçle aldım,
Şükrettim Allaha pek çok sevgilim;


Kemalettin Kamu’daki bu değişim, Cumhuriyet’in sekülerleşmesine paralel gitmektedir. Bu süreçte ‘din’ yerine, ‘milliyet’ ikâme edilmekte, Arap’a ait olduğu söylenen İslamiyet’in yerine Çankaya ve mûkimi kutsallaştırılmaktadır. Bunda Devlet törenlerine, okullara ve özellikle şiire büyük iş düşmektedir.

Kemalettin Kamu’da dil bilinci olmadığını söylemiştik. Hemen hemen Milli Edebiyatçıların hepsinde görülen ‘doldurma’ya (haşiv) Kemalettin Kamu’da çok sık rastlanır. Bunda ölçüyü tutturma kaygısı kadar, süslü laf etme kaygısı da rol oynar:

“İzmir Yollarından Son Mektup”ta şehitlik bekleyen bir er, annesine mektup yazmakta ve şöyle demektedir:

Söyle Hacer’e o da
Hakkını helal etsin,
Gönülcüğü dilerse
Başkalarına gitsin..

derken  ‘başkasına’  sözcüğü yerine ‘başkalarına’ derken neyi söylediğinin farkında bile değildir. “İzmir’i Tahassür”de:

O bağlar nerde, bahçeler nerde?
……….
Şimdi bir kuş olsam, kanadım olsa,

dizelerinde  siyah dizdiğim sözcükler atılsa, manzume hiçbir şey kaybetmez. ‘Kuş olma’ dileği, kanatsız kuş olmadığı için ‘kanadım olsa’yı gereksiz kılmaktadır. “Seneler” manzumesinde ise bir dize bütünüyle gereksizdir:

Başıma ak düştü geçen baharla,
Kalbim kafam gibi örtülü karla,

dizelerinden birincisi atılsa, manzumede anlam daralması olmaz! Ayrıca olumsuz tınısı olan ‘kafa’ yerine baş sözcüğünü kullansaydı, dize daha munis olurdu.

Sindirilmemiş, inceltilememiş, kaba bir şovenizm, Kemalettin Kamu’nun manzumelerinde sırıtacak derecede öne çıkar. “Memiş’ten Güllü’ye”de “Yunanlı kudurmuş, ya olmuş deli,/Kazıyor mezarın derin sevgilim.”  derken  olaya emperyalizm açısından bakmadığı, konuyu etnik bir sorun olarak gördüğü açıktır. ‘Yunanlı’daki –li ekinin gereksizliği bir yana ‘ya’ bağlacının yanlış kullanılması da söz konusu.

Milli Mücadele’nin Birinci Dünya Savaşı’nın bir parçası olup olmadığı, antiemperyalist mi antikolonyalist mi olduğu uzmanlarca tartışılmalıdır. Yön hareketine kadar resmi tarihlerde antiemperyalist tavır görülmez. Nitekim Nâzım, Kemalettin Kamu’nun  “Çankaya”yı yazdığı yıldan birkaç yıl sonra kaleme aldığı Kuvâyi Milliye’de şöyle diyecektir:

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak’ın ayağı.
Nurettin dedi ki: “Teselyalı Çoban Mihail,”
Nurettin dedi ki:”Seni biz değil,
                             buraya getirenler öldürdü seni…”

Nâzım, Yunan askerini suçlu olarak değil, bir mağdur olarak tavsif etmiş oluyor. Çünkü emperyalizm onu Anadolu’ya getirmiştir. Onun içindir ki Nâzım, sınıfsal olarak sahip çıktığı ‘Çoban’a acımaktadır.
Anadolu’ya göz diken Yunan’ı suçlayan Kemalettin Kamu, “Akdenizden” manzumesinde  Yunan topraklarında gözü olduğunu açıkça söyler. ‘Ulus devleti’ savunan Kamu, başkasının ulus devletine saygı göstermez:

Havada bir dost eli okşuyor derimizi,
Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi,
İçimize çevirip nemli gözlerimizi
Geçtik yabancı gibi yakınından Rodos’un.

Bu dizelerin altında yatan zihniyetin nasıl bir şey olduğunu anlamak için ‘Rodos’ sözcüğü yerine ‘İzmir’i koymak, bu kıtayı bir Yunan şairinin yazdığını  düşünmek gerekir.
Yahya Kemal’in, bir Balkanlı olarak, atalarının şimale doğru akınlarını  özlemle yad etmesi anlaşılır bir şey; ama Anadolulu olan Kemalettin Kamu’nun “Tuna” manzumesinde “Buradan döneli bizim ordular,/ Akmıyor, yerinde duruyor sular,” demesi  de işgalci Yunan’ı aşağılayan bir kişi için önemli bir çelişki.

Kemalettin Kamu’nun edebiyatımızın gündeminden düşmüş olduğunu belirtmiştik. Turgut Uyar, Papirüs’te yazdığı Kemalettin Kâmi Kamu’nun “Kimsesizlik” şiirini yorumlamasında, o, şair hoşgörüsü ve sevecenliğiyle  şöyle diyecektir:

Kemalettin Kâmi kamu, yeteneği boşa gitmiş bir şairdir. Daha iyi söylemek gerekirse, kendisine, yaratılışına uygun olmayan bir döneme rastlamış bir şairdir. İncedir, kırık gönüllüdür, incinmelerin ve gurbetin şairidir, kenarlara, kuytulara çekilmenin ve bunları en güzel söylemenin şairidir aslında.Ne var ki bir savaş dönemine rastlamıştır yaşamı. [14]

Turgut Uyar’ın değerlendirmesine katılmak mümkün değil. Dil bilinci olmayan bir kişinin şair olması mümkün değildir. Gerçi Uyar aynı yazıda “taşıdığı bütün acıya, bütün özveriye karşın yetersizdir şiiri.” Demekten geri kalmamakta, Kamu’nun melodramının yapaylığına  işaret etmektedir. Uyar’ın sevecenliği Kamu’nun naifliğinden kaynaklanıyor!

Kemalettin Kamu, şiiri ciddiye almamış bir kişidir.

SABİT KEMAL BAYILDIRAN


(*) Editörün Notu
[1]  “Ankara”, Kadın Yolu dergisi, S. 1,  16 Temmuz 1925’ten alıntılayan Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, İstanbul 2003, s.233
[2]  Kutatgu Bilig, Çeviren: Rahmeti Reşit Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1994, 6.Baskı, s.316
[3]Suat Taşpınar, “Yoldaş Stalin’in Ardından”, Yeni Yüzyıl gazetesi, 6 Mart 1998
[4]  Parantez içindeki sayılar, künyesi belirtilen antolojilerde o şiirin kaç defa yer aldığını göstermektedir. Sabahattin Batur, Yeni Şiirimiz, Varlık Yayınevi, İstanbul 1965, İkinci basılış; Yaşar Nabi, Yeni Türk Şiiri Antolojisi, Varlık Yayınları, İstanbul 1962, dördüncü baskı; Asım Bezirci, Dünden Bugüne Türk şiiri Antolojisi, May Yayınları, İstanbul 1968; Mehmet Çetin, Tanzimattan Bugüne Türk Şiiri Antolojisi I, Birleşik Dağıtım-Kitabevi, İstanbul 1991;  Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk şiiri Antolojisi, İstanbul 1970, 3. Baskı;  Şairlerin Seçtikleri, Düzenleyen: Ümit Yaşar Oğuzcan, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1974, 2. Baskı; Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Yayınları, İstanbul 1985; Ataol Behramoğlu, Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1987; Mehmet H. Doğan, Yüzyılın Türk Şiiri I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001;  Cansever Eyüboğlu, Çağdaş Türk Edebiyatında Unutulmayan Şiirler Antolojisi, S’imge Kültür ve Edebiyat Yayınları, İstanbul 2004, 8.Basım
[5]  T.C. Kültür Bakanlığı Atatürk Dizisi, Ankara 1993, s. 64, Timuroğlu şiirin ilk iki dizesini almamış.
[6]  Bkz. D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, Dergah Yayınları, İstanbul 1978, 4. Baskı, s.40
[7]  Ant Yayınları, İstanbul 1969
[8]Şenol Dedeoğlu, htt:wwww.turksolu.org/115/dedeoğlu 115. htm
[9]Sencer Divitçioğlu, Kök Türkler’de (Ada Yayınları, İstanbul 1987) bu satırı günümüz Türkçesine şu şekilde aktarmaktadır: “Tengri gibi, Tengriden olmuş Türk Bilge Kağan bu zamana –bu kağanlık mevkiine oturdum- hüküm sürdüm.”  (s.119)
[10] Bk. Faruk Nafiz Çamlıbel, Heyecan ve Sükûn, İnkılâp ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1959, s.150. Çamlıbel her ne kadar şiirin altına 1922 yılını yazmışsa da,  Behçet Necatigil, Atatürk Şiirleri antolojisinde bunu inandırıcı bulmamış olmalı ki şiirin altına İleri gazetesi, 1922 notunu düşerken yanına haklı olarak (?) koymuş. (TDK Yayınları, Ankara 1963, s.4) Vecihi Timuroğlu ise aynı notu düşmüş ama (?) işaretini koymamıştır. (Atatürk Şiirleri, T.C. Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1994, s.37)
[11]   (Prof. Dr.) Mete Tunçay durumu şöyle değerlendiriyor: “Cumhuriyetin ilanı o kadar önemli bir şey değildir. 29 Ekim 1923 sembolik olarak tabi önemlidir ama… Cumhuriyetin ilanın bir hafta öncesiyle bir hafta sonrası arasında hiçbir fark yoktur.  Ama Takrir-i Sükûn’un üç gün öncesiyle üçgün sonrası arasında dehşet bir fark vardır.
        Bu kanunun uygulanmasıyla her şey, bütün hayat değişiyor. Cumhuriyet’in kimliği belirleniyor. Meclistekiler kuzu gibi oluyor, hükümet ne isterse yapıyor. Takrir-i Sükûn öncesinde daha özgürlükçü olan Cumhuriyet, Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan sonra diktatoryal bir cumhuriyet oluyor. Eleştiriler yapan bir basın varken, gazeteciler Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesi’ne gönderiliyor.
 Taraf gazetesi, 3 Mart 2010, s. 9
[12]   Rifat Necdet Evrimer, Kemalittin Kamu Hayatı Şahsiyeti ve Şiirleri, İstanbul 1949, s. 22
[13]Ayşe Hür, “Ermeni mallarını kimler aldı?”, Taraf gazetesi, 02/03/2008
[14]   Bir Şiirden, Ada Yayınları, İstanbul, 1983, s. 52; Korkulu Ustalık, Haz. Alaattin Karaca, YKY, İstanbul 2009, s. 625

29 Şubat 2012 Çarşamba

Emeğin Sanatı'ndan 113. Merhaba



Merhaba,

Sosyalistler olarak bizler zor günler yaşıyoruz, Kürt halkı zor günler yaşıyor, ülke zor günler yaşıyor, Dünya zor günler yaşıyor...

Sanatçılarımız, bu zorluklar içinde var oluşlarını kanıtlamak, güçlerini ortaya koymak durumundalar.  Bu nedenle, geçen sayıda olduğu gibi bu sayımızda da sanatçı örgütlerinin dayatılanları reddetme ve direnme çağrılarını yayınlıyoruz.

Bugünler, gül bahçesinde bülbül düşü görme günleri değil. Bu günler, kendimize bakarak, kendimize dönerek eser üretme zamanı hiç değil. Yaşadığımız bugünler, karanlığa karşı aydınlığı, geceye karşı gündüzü, yılgıya karşı umudu, ölüme karşı hayatı, savaşa karşı barışı, zulme karşı özlemlerimizi gür sesle haykırma; büyük harfler ve büyük puntolarla yazma, hayatı adım adım savunma günleridir.

Emeğin sanatçıları, sanatın ve estetiğin temel ilkelerinden ödün vermeden yazılarıyla, şiirleriyle, öykü ve romanlarıyla, resimleriyle, ezgileriyle bu savunmayı direnişe dönüştürmenin arayışı içinde olmalıdır.

Sol siyasi hareketlerin birleşip yumruk olmak yerine, klonlana klonlana çoğalmaları bu dönemin en büyük hatası olarak alınlarına kazınacaktır. Bizler, bu klonlanmış, çoğunluğu küçük burjuva hareketi kloncukların sesi olmak yerine insanlığın sesi olmaya devam edeceğiz. Horlanan Ermenilerin, çelik mengenede her gün biraz daha fazla baskı altında tutulan Kürtlerin, tüm ötelenmişlerin, yoksulların, köylülerin, kamu emekçilerinin, işçilerin omuz başlarında; kalemle, klavyeyle, fırçayla, boyayla, keskiyle, enstrümanlarla, kameralarla sahnelerle hayata ve sanata müdahil olmaya devam edeceğiz…

EMEĞİN SANATI

BU SAYININ SAVSÖZÜ
Yazar aç milyonlar için yazmıyorsa yazar olamaz. Her yazar bir toplum içinde yazar. Toplumun sözcüsüdür. Yazar bunu iş edinen, sorumluluk duyan insandır. Politikacılar gibi seçilmiş insan değildir. Kendi çıkarı için yazmaz. Özgür kalmak zorundadır. Hem toplumun özgürlüğü hem kendi özgürlüğü için savaşmak zorundadır. Beynini özgürleştiremezse kimliğine sanatsal kimlik kazandıramaz. Dostoyevski 4 yıl Sibirya’da kürek cezası çekti. Ama hiç taviz vermedi. Kişiliği ne gerektiriyorsa onu yaptı.

Yazar toplumun bir özetidir. Geçen gün okuyordum; Fuentes, eğer bir şairle yazdığı dili kullanan toplum arasında bir duygu akışı olmuyorsa o şairde bir sorun var demektir, diye yazmış.

Yazar aktarıcı değil, duyumsatıcıdır. Elif Şafak gibilerin kitaplarının okunması okur tarafı için de ayıptır. Okur sorunumuz var. Gerçek okur olsa Elif Şafak gibiler yazamaz. Romancı diye sokakta gezemez.
Okuru avlamaya çalışıyorlar. Avlanmak okura yakışır mı?

Orhan Pamuk, Nobel Ödülü’nü politik angajeyle aldı. Bunları demezsen alamazsın dediler. Güdümlülük, sanatın ölümü demektir. Yaşar Kemal varken Nobel ödülü başka bir Türk yazara verilmemeliydi.

Edebiyat öğretmez, doğru, ama edebiyatın öğrettiğini hiç kimse öğretemez.ADNAN BİNYAZAR (11 Şubat 2012 - 12. Ankara Öykü Günleri/Panel)

YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

SANATÇILARDAN ÖNEMLİ ÇIKIŞ: 'REDDEDİYORUZ!'


Alanlarında ağırlık sahibi 78 sanatçı, "Reddediyoruz" başlıklı bir bildiri yayımlayarak ülkenin geleceğinden duydukları kaygıyı dile getirdiler.

Sanatçılar, 29 Şubat Çarşamba günü saat 12.00’de Beyoğlu'nda bulunan Halep Pasajı'nda "Sanatçılar Girişimi" adıyla bir açıklama yaptılar. Açıklamada “Reddediyoruz başlıklı aşağıdaki bildiriyi okudular:

“REDDEDİYORUZ…

Bizler, Türkiye’nin yazarları, şairleri, ressamları, heykeltıraşları, sinema ve tiyatro sanatçıları, karikatüristleri, fotoğraf sanatçıları, tüm sanat insanları, ülkemizin geleceği için kaygılıyız.

Evrensel aydınlanma değerleri, Cumhuriyetimizin kazanımları yok ediliyor.
Laik, bilimsel eğitim adım adım gerici, çağdışı bir niteliğe bürünüyor.
Gençliğin özgürlük, emekçinin hak arayışı, polis copu ve zindan tehdidi altında.
Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında.
Adalet; adaletsizliğin aracı olmuş.
Halkın haber alma özgürlüğü gasp edilmiş.

Ressamın, şairin, yazarın, heykeltıraşın, müzisyenin, tiyatro ve sinema sanatçısının, tüm sanat insanlarının, kendi yaratıcı düşleri ve kendi sorumluluk duyguları dışında hiçbir baskı ve sınırlamanın kabul edilemeyeceği yaratma özgürlüğü, yakın ve uzak tarihimizin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde sansür ve otosansür tehdidi altında.

Yalan, tehdit, şantaj, talan, vurgun, köşe dönmecilik, adam kayırmacılık, cemaatçilik, toplumsal ahlâkı kemiriyor.
Doğal ve kültürel doku katlediliyor.
Ülke zenginlikleri yağmalanıyor.
Emek hakkı için savaşım, yerini sadaka ekonomisine; özgür, cesur, çağdaş insan, yerini ezik, boyun eğmiş, yazgısına razı kula bırakıyor.

Türkiye, sadece Cumhuriyet tarihinin değil, birkaç yüzyıllık demokrasi, bağımsızlık ve uygarlık savaşımları tarihimizin yörüngesinden koparılarak, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya sürükleniyor.
Karanlık bir ortaçağ ülkesi olmaya dönüştürülüyor.
Ülkenin kendi yurttaşları arasında ayrımcılık, yaşadığımız coğrafyanın komşu ve kardeş ülkelerine karşı düşmanca söylem ve eylemler her zamankinden daha keskin ve kaygı verici.
Bölgeyi ve dünyayı bir kan gölüne çevirecek bir savaş çılgınlığında, Türkiye sanki suç ortağı olmaya kışkırtılıyor.

Çocuklarımızın, sonraki kuşakların gelecekleri için kaygılıyız.
Kaygılıyız ve reddediyoruz.
Bütün bunları reddediyoruz ve tepkimizi Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmayı görev sayıyoruz.

Sanatçılar Girişimi, emeğin, demokrasinin, adaletin, çağdaşlığın, haksızlığa ve baskıya karşı direnişin yanında, toplumsal muhalefetin en ön saflarında yer almayı, sanatçılık onurunun, sanatçı vicdanının, sorumlu yurttaş olma bilincinin kaçınılmaz olduğu kadar onurlu görevi ve gereği saymaktadır.

Gücümüzü evrensel aydınlanma değerlerine olan inancımızdan, emek ve yaratma özgürlüğüne saygımızdan; sanatçı vicdanımız, bilinç ve duyarlılığımızdan alıyoruz.

Tüm sanat insanlarını, ülkemizin tüm sanatçılarını, “Sanatçılar Girişimi’nde yer almaya ve bütün ülkelerdeki sanatçı dostlarımızı çağrımıza destek olmaya, omuz vermeye; inşana yaraşır, aydınlık, özgür, barışçıl bir dünya yaratma savaşımında güçlerini güçlerimizle birleştirmeye çağırıyoruz.

78 sanatçının imza koyduğu açıklamaya ülkenin dört bir yanından katılımlar da başladı. (SOL HABER)

TERSAKAN TOROS EDEBİYAT DERGİSİNİN 19. SAYISI ÇIKTI…

Adana’da yayınlanan Tersakan Toros Edebiyat Dergisinin 19. sayısı çıktı. Derginin bu sayısında, Türk ve dünya edebiyatından öykü dosyası işlendi.

Türk ve Dünya yazarlarından Ömer Seyfettin’den Sait Faik’e, Orhan Kemal’den Bekir Yıldız’a, Çehov’dan Gorki’ye öykücüler öyküleri ve yazar kişilikleri ile Tersakan Toros’ta yer aldı.


‘HASAN HÜSEYİN ŞİİRİNİN YERİ SALONLAR DEĞİL ALANLAR’

 “Ve der ki kitabın orta yerinde
Bütün ırmakları dünyanın
Kızılırmak’tan geçer”

Hasan Hüseyin Korkmazgil, ölümünün 28. yılında Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanat Merkezinde düzenlenen etkinlikte anıldı. Ortaköylüler Sosyal Yardımlaşma Kültür Eğitim ve Sağlık Vakfı (ORVAK), Öykü Dergisi, Bilgi Yayınevi ve Çankaya Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği etkinliğe, sanatseverlerin yanı sıra Hasan Hüseyin Korkmazgil’in eşi Azime Korkmazgil katıldı.

Katılımın yoğun olduğu etkinlikte Mete Alpsar’ın hazırladığı Hasan Hüseyin Korkmazgil’in hayatını konu alan dia gösterisi izleyiciler tarafından ilgiyle izlendi. Korkmazgil’in arkadaşı Şair, Yazar Erdem Uzaklar, etkinliğin sunuculuğunu yaptı. Uzaklar, “Onun şiirinin söyleneceği yerler salonlar değildir. Hüseyin hiçbir zaman salonların şairi olmadı. O, kitlelerin şairidir. Onun şiiri derste, Tandoğan’da ya da Sıhhiye’nin meydanında söylenmeli” dedi.

Azime Korkmazgil,  Kızılırmak’ın bir antiemperyalist manifesto özelliği taşıdığını dile getirerek, “Çünkü o doğduğu yerde sosyal adaletsizliği yaşadı, sınıfı ortaya koydu” dedi. Azime Korkmazgil, 28 yıldan bu yana, Hasan Hüseyin’in şiirleriyle yaşam öyküsünü anlatan “Öfkelenin” adlı kitabının henüz tezgâhlarda yerini aldığını dile getirdi. Kitabı yazarken Hasan Hüseyin’i şiirleriyle biraz daha tanıyarak ve O’nu ne kadar çok sevdiğini ve özlediğini dile getirdi. Daha sonra, Hasan Hüseyin’in şiirleri ve Umut Yurdusar ile Yeter Sarıtaş’ın türküleriyle etkinlik sona erdi. (EVRENSEL)

YAZAR ADNAN BİNYAZAR DİYOR Kİ:
YAZAR AÇ MİLYONLAR İÇİN YAZMIYORSA YAZAR OLAMAZ!”

Ankara’da “Kafka Kafe”de yapılan 12. Ankara Uluslararası Öykü Günleri panelinde konuşmacılar Adnan Binyazar ve Emin Özdemir, günümüzün toplumdan kopuk, gündelik dille yazanların yazar kabul edildiği edebiyatı(mızı)eleştirdi.

Emin Özdemir konuşmasında, “Edebiyat evsizlere ev, açlara yemek, işsizlere iş bulmaz ama onları insanlaştırmaya yardımcı olur. Bütün bunları elde edebilecek bilinç verir. Odağında insanın olmadığı bir roman, bir şiir olamaz. Edebiyatın temel işlevi insana insanı anlatmasıdır. Toplumumuz sorunlar yumağıdır. Bir de roman ve şiirimizin toplumla kan bağını koparmış olması buna eklenince büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuz görülür. Dağlarca, gerçek sanat yapıtı bir saat gibi içinde bulunduğu zamanı, bir pusula gibi gidilecek yönü gösterir, der. Yazar bedeninin sıcaklığını halktan almıyorsa o yapıt edebiyat yapıtı olmaz.” dedi.

Adnan Binyazar ise, “Yazar aç milyonlar için yazmıyorsa yazar olamaz. Her yazar toplumun sözcüsüdür. Yazar sorumluluk duyan ve bunu iş edinen insandır. Yazar toplumun bir özetidir. Fuentes, eğer bir şairle yazdığı dili kullanan toplum arasında bir duygu akışı olmuyorsa o şairde bir sorun var demektir, der.

Yazar aktarıcı değil, duyumsatıcıdır. Elif Şafak gibilerin kitaplarının okunması okur tarafı için de ayıptır. Okur sorunumuz var. Gerçek okur olsa Elif Şafak gibiler yazamaz. Romancı diye sokakta gezemez. Okuru avlamaya çalışıyorlar. Avlanmak okura yakışır mı? Edebiyat öğretmez, doğru, ama edebiyatın öğrettiğini hiç kimse öğretemez.”dedi.

Öykü günlerine konuk yabancı yazar olarak katılan Alman Yazarlar Birliği Başkanı İmre Török ise, odatv'ye yaptığı açıklamada, “Dünyada bundan sonra iki edebiyat olacak diye düşünüyorum. Bir, bu yüzeysel, derin olmayan günlük dille yazılmış edebiyat, ikincisi bizim bildiğimiz, değer verdiğimiz gerçek edebiyat.” dedi. (Konuşmaların tümü www.anafikir.gen.tr'den okunabilir.) (ODATV.COM )


EFLATUN CEM GÜNEY ADINA MASAL YAZMA YARIŞMASI…


Değerli halkbilimci, masal yazarı Eflatun Cem Güney anısına Malatyalı olması nedeniyle Malatya Belediyesi masal yazma yarışması düzenliyor.

Malatya Belediyesi’nden yapılan yazılı açıklamaya göre, 2012 yılı kültürel etkinlikleri çerçevesinde, Malatyalı ünlü masalcı ve yazar Eflatun Cem Güney anısına “Masal Yazma Yarışması” yapılacak. Yerli-yabancı değişik türdeki masallardan yararlanılarak bu alanda yeni ve özgün eserler ortaya koyma, geleneğin yaşatılarak yeni kuşaklara aktarılmasını sağlama amacı taşıyan yarışmanın son başvuru tarihi 29 Nisan olarak belirlendi.

Türkiye genelinden gelecek bütün eserlerin jüri üyeleri tarafından 7-25 Mayıs tarihleri arasında değerlendirilmesi sonrasında dereceye girenler ödüllendirilecek. Yarışmada birinciye 3 bin, ikinciye 2 bin, üçüncüye bin lira, ayrıca 3 kişiye de mansiyon ödülü olarak Cumhuriyet altını verilecek.

Masal Yazma Yarışması başvuru formu “www.malatya.bel.tr” internet adresinden doldurulabilecek. Yarışmanın jüri üyeliklerini ise Prof. Dr. Esma Şimşek, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, Hasan Hüseyin Karatay, Yrd. Doç. Dr. Selim Emiroğlu ve Yrd. Doç. Dr. Ramazan Çiftlikçi yapıyor.

Eserin daha önce yayımlanmamış olması, masal türüne uygun, masalın geleneksel yapısına bağlı kalınarak yazılması, Türkçe’nin doğru kullanılması ve yazım kurallarına uyulması şartları aranıyor.

2012 RAŞİT KARA ŞİİR YARIŞMASI DÜZENLENDİ…

Şair, yazar, çevre dostu Raşit Kara’yı yaşatmak, gelecek kuşaklara taşımak amacıyla, Kar Dergisi ve Raşit Kara ailesi adına kızı Avukat Türkan Kara tarafından şiir yarışması düzenlendi.

Yarışmada Birincilik, İkincilik ve Üçüncülük ödülleri verilecek, (jüri gerek görürse bir kişiye de özendirme ödülü verebilir.) Şairler, en fazla 2 şiirle yarışmaya katılabilecek.  Şiirler, A4 kâğıdına 12 punto ile (Times New Roman karakterinde) bilgisayarda yazılarak gönderilecektir. Şiirlerde, daha önce ödül almamış ve hiçbir yerde yayımlanmamış olması koşulu aranacaktır.

Birincilik ödülüne 1000 TL+plaket, İkincilik ödülüne 750 TL+plaket, Üçüncülük ödülüne 500 TL+plaket verilecektir. 8-Şiirlerde rumuz kullanılacaktır. Yarışmacılar tek zarf hazırlayacaktır. Her şiir 5 (beş) adet çoğaltılarak gönderilecektir. Katılımcı, özgeçmiş ve iletişim bilgilerini ayrı bir mektup zarfına koyarak zarfın ağzını kapatacak, zarfın üzerine şiirlerinde kullanmış olduğu rumuzu yazarak büyük zarfın içine koyacaktır. Başvurular en geç 10 Haziran 2012 tarihine kadar, Türkan Kara, E 5 Yanyol, Teknik Yapı, Uprise Elite Residence, Kat: 19, D: 167 Soğanlık, Kartal/İSTANBUL adresine elden, kargo ya da posta yoluyla ulaştırılacaktır.

Yarışmanın seçici kurulunda Ahmet Saraçoğlu (Şair), Niyazi Yaşar (Kar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni-Yazar), İsmail Biçer (Şair-Yazar), Gülderen Canyurt (Şair), Türkan Kara (Raşit Kara ailesi adına kızı-Avukat) yer almaktadır. İletişim adres ve telefonları: Ahmet Saraçoğlu ahmets1956@hotmail.com, 0535) 768 90 21, 0216) 290 11 44, 0216) 290 11 45


GERÇEKÇİLİĞİN ÜLKEMİZDEKİ ÖNCÜ SESİ
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR’A SELAM
                                
Hüseyin Rahmi Gürpınar, edebiyatımızın hep kendisi kalmış, batı felsefesi ve edebiyatının üzerindeki etkilerini yerelleştirerek halkın ve seçkin burjuva sınıfının yaşamına mercek tutmasını bilmiştir.

Servet-i Fünuncuların çağdaşı ve yaşıtı olduğu halde bu topluluğa hiç girmemiştir. Gerçekçilik akımının etkisi altında yazan Hüseyin Rahmi’nin bütün eserleri gözlem ürünüdür. Doğalcılık akımının etkisi altında yazdığı eserlerinde yer yer yaşamın çirkin, bozuk, gülünç yanlarını da ele almıştır.

Birçok eserinde kötülük, ikiyüzlülük ve gericilikle savaşmıştır. Tanzimat ile başlayıp Meşrutiyet, Birinci Dünya Savaşı, Cumhuriyet dönemlerindeki değişimlerin sonucu, insanların yaşamlarında ve görüşlerinde meydana gelen etki ve tepkileri ele alarak bunları birer olay çerçevesinde işlemiştir. Eski ile yeni çatışmasını eserlerinde ana tema olarak seçmiştir.

Birinci Dünya Savaşı içinde maddi manevi bütün değerler altüst olup da toplum katları arasındaki farklar daha keskin çizgilerle ortaya çıkınca, Hüseyin Rahmi, eskiden toplumla birey arasındaki uyuşmazlıktan doğduğunu belirttiği kötülüklerin, bu kez katlar arasındaki uçurumdan, güçlü ile zayıf arasındaki çatışmadan doğduğu görüşüne varmıştır.  1924 yılında Ben Deli miyim? Adlı romanı yüzünden tekrar mahkemeye verildi ve yine beraat etti. Heybeliada’daki köşküne yerleşerek yaşamının sonuna kadar orada yaşadı.

Şu sözleri, sanat anlayışını ve hayata bakışını somutlamaktadır: “Karşımızda yükselmek yalvarısıyla ellerini bize uzatmış milyonlarla halk var. Bir ulusun genel kültürü birkaç sanat öğretmeninin okuyup öğrendikleriyle ölçülmez. Halk için edebiyat olamazmış... Ne hezeyan? Halk bilgisizlik içinde boğulsun, koca bir ulus yıkılmaya mahkûm olsun, biz karşıdan seyrine bakalım öyle mi? Siz edebiyatı kendi aranızda dönüp dolaşır kalp akçeye, yalnız azınlığın malı bir şifreye çevirmek istiyorsunuz.”

8 Mart 1944 günü yaşama veda eden Hüseyin Rahmi Gürpınar, daha 1920’lerde gösterdiği bu onurlu tavrıyla saygıyı fazlasıyla hak etmektedir.


EDEBİYATIMIZIN ÜRETKEN VE
ÇALIŞKAN EMEKÇİSİ: SALAH BİRSEL

Edebiyatımızın kendisine özgü şair ve yazarı Salâh Birsel’i yitireli 13 yıl oldu. 10 Mart 1919 Bandırma doğumlu olan,1999’da yitirdiğimiz çok yönlü edebiyat insanı Salâh Birsel, ironi ve humoru kendi şiirleriyle buluşturarak çağdaş şiirimizi temalar ve dil bakımından zenginleştirmiş, geliştirmiş bir şairdir.

Salâh Birsel; şiiri duygunun baskısından kurtarıp zekânın ürünü yapmak ister. Her şiirinde yeni bir ses; yeni bir yapı kurmaya çalışıyor. Ona göre şiirde zekânın yeri belirgin durmalıdır. Ona göre şiir zekâ ürünleriyle ortaya çıkabilir. Ancak, geçici olan, küllenebilen “nükte”yi o zekâ tabirine karıştırmamayı da belirtir. Zekâya dayalı ve bu doğrultuda alaycı şiirler yazmıştır. Nükteye ise zekâ zorlamaları ölçüsünde yer vermiştir. Bugün sağlam şiir anlayışının çok uzağında olsa da zamanı için duygusal temaların karşısında ve muzip ifadelerle şiirler yazmıştır. Ona göre şiiri raydan çıkaran yahut çıkarma yolunda olan şeydir üslup. Bu ilginç bakış, genel düşüncenin dışındadır. Rayında bir üslup ile yazan kişi şiiri kötüleşen kişidir. Şiirde kelimeler öne çıkmalıdır Birsel’e göre fikir ise önemsiz olduğu gibi şiirin önüne ket vurur. Lirik şiiri, öğretici şiiri kötüler. Şiirde iri sözleri de kötüler ve alay eder. Yapıtın sanata yardımcı olmasını savunur. Sanatın ise anlaşılır olmasını…

Düzyazılarında da humor ve ironinin buluştuğu mizah başroldedir. Anlatımını güçlendirmek için kendi üslubunu yansıtan yeni deyimler, deyişler üretir. Kendi deyişiyle sözcüklere, cümlelere taklalar attırır.

Tüm bu söylemlerine karşı, demokrattır ve kendi şiirlerini “gerçek toplumcu gerçekçi” olarak tanımlar.  Birçok şiirinde çocuksu söyleyişler, tekerlemeyi andıran dizeler öne çıksa da ironiyi kullanarak farklı bir taşlama türünü de geliştirmeyi başarır. “Kuzuname” şiirinde genç insanların faşistlerce katledilmesini kendi şiir tarzı ile şöyle yazar:”Telefonlar çalacak / Sokak başlarında ölüme koşut / I love you ey Nagant / Bu bir sevinin durdurulmasıdır / Az biraz ve karanlıkta//Telefonlar çalacak ve trak / Bir kuzu daha alnından”

Şiirdeki biçim ve öz ustalığını öne çıkaran Salâh Birsel’in şiirin temel ilkelerinden olan şu saptaması önemlidir: “Bir şiiri şiir yapan içerdiği sözcükler kadar dışarıda bıraktığı sözcüklerdir '' Aynı zamanda şiirin fikirlerle değil, kelimelerle yazıldığını da savladığı için “Şair, kelimelerin üzerinde çok durmak, az bilineni de, yığınların diline yerleşmiş olanı seçmek zorundadır’’ der.

SEVDİM SENİ EY İNSAN

ben ölmem
işimi bilirim ben
ecel zangoçlarını bile
bir çırpıda atlatırım

sıfır denize yuvarlasanız
lime lime doğrasanız kafamı
bu odalardan bu kitaplardan
ayrılamam ayrılamam

dört elle yapışırım sokaklara
mavilere beyazlara abanırım
güzellikler beni yormaz
inan olsun yaşlanmam

hiçbir şeyden ürkmem
kim ne derse desin
ey insan seni sevdim
ben ölmem ben ölmem

SALAH BİRSEL

A. KADİR’İN ŞİİRLERİ EMEĞİN KAVGASINDA
ALANLARDA DALGALANIYOR…
           
Baskı, zulüm ve işkence fırtınası içinde var olma kavgasını emeğin kavgasıyla buluşturan 40 Kuşağı şairlerinden A. Kadir’i 1 Mart 1985'te 68 yaşındayken yitirdik. Anısı, emeğin sanatla buluştuğu kavgamızda yaşamaya devam ediyor.

A. Kadir, insanın bireysel dramını toplumsal sorunların birlikteliği içinde ele aldı. Olgunluk dönemi şiirlerinde konuşma diline yakın bir dil kullandı, türküler, halk şiiri ve gelenekleri motiflerinden yararlandı. Savaş, yoksulluk, sürgünlük, hapislik acılarını yaşayan insanın duygularını, iyiye, doğruya, eşitliğe olan özlemini yalınlık, gerçeklik ve lirizmle yansıttı. 1940′lı yılların Sosyalist gerçekçi şiirinin ortak temaları ve biçimleriyle, Orhan Veli kuşağının bazı söyleyiş özelliklerini kaynaştırarak sentezci bir şiire ulaştı. Veysel Öngören, bu özelliği şöyle açıklıyor: “Orhan Veli’nin şiiri yolunu dünyaya açık tutuyor ama dünyadaki bir belirliliğe nişan almıyor. Ama A. Kadir’in şiirleri, hedefine odaklanmış şiirlerdi.”

İnanç ve adanışın alçakgönüllü türkücüsüydü A. Kadir. Hep kendinden vermenin, kendini koymanın omuzları çökük, ama yürekli ağır işçisi… Yaşamının alışkanlıklarını İstanbul’un yoksul evlerinden, ağıtın ve öfkenin acılı sesine nafaka çığlıkları ve özgürlük şarkılarının cılız ama umutla yükseldiği ıssız, kuşatılmış günlerden edindi: şiirin, koynunda hep ateşli sözcükler saklı bu inatçı savaşçısı.  Yurdumuz insanına ikircimsiz gönül verdi A. Kadir. Onun uğrunda, en zor yıllarda bir her biri çile ve acıları hasedinden çatlatan bir avuç insanla vefa ve sadakatin ömür boyu sınandığı; yalnızlıklar ve sürgünlükler üzerine yürüdüler. Öyle ki, bir yerden sonra, yaşamak bile zaferdi, üstüne gelen çığlar altından dimdik kalkarak...

Ve o çelimsiz, ama kallavi bir yürek taşıyan, taştan pek, gülden nazik, beden, yalnız bizim insanımızı, Ahmet’i, Zehra’yı, Şeker Ali’yi değil, insanı, Asya’da, Afrika’da, bastığı yerden boyunca kan sıçratan Nazi çizmeleri altındaki Avrupa’da insanı bastı bağrına şiirler boyu…

Şair, eleştirmen Veysel Öngören, A. Kadir’in şiirini şöyle değerlendiriyor:

“A. Kadir’in şiirinde bir tercih belirlenimi vardır. Tercih yapan bir beyan şiire sokulmadan; durumsal olarak gerçekleştirilmiştir. A. Kadir, yazınsal tabanı, dizelerle adım adım ilerlemektedir. Bu çok zor bir iştir. Şiir bütünselliğini rastlantıya bırakmayan bir tutumun işidir. Mısraların sürpriz niteliğine güvenmiyor. Burjuva şiiri bu sürpriz özelliğini bir bulgu, bir özgünlük gibi anlar. A. Kadir, sadece şiirin gelişimindeki tada güvenmemekte, aynı zamanda, bu gelişimin bu tadan seçikleşmiş biçimini de göz önünde tutmaktadır.

A. Kadir, şiirini içlemlerle örmüştür. Şiirsel tadı, şiirin içinde bir yere yöneltmemiş, dilsel sürecin edasına dönüştürmüştür. Burada eda, bir amaç değil, bir öğedir. Çekim tadı, kendi kendinin amacı değildir. A. Kadir’in estetiği şiirin bütününde bir eda bulmuştur.

A. Kadir, doğrudan hayatın tadı ardındadır. Belli hayat tarzlarını yasaklayan şiir’in varlık nedeni, bu düşünce ve duygulanım düzeyinin taban seçilmesidir ve anlatıma alınmış hayat tarzlarının öneminin büyüklüğü burada ortaya çıkmaktadır…”


SOSYALİZMİN BAŞÖĞRETMENİ
KARL MARKS’A BİN SELÂM

Düşünceleri ve yapıtlarıyla tüm emekçilere ve ezilen halklara umut güneşi olan Karl Marks’ı 14 Mart 1883’te yitirdik. 19. yüzyılın büyük dehalarından, bilimsel sosyalizmin, uluslararası modern devrimci proletaryanın sınıf savaşımı teori ve pratiğinin kurucusu. Marx, kapitalizmin kendi iç yasalarını bulmakla ve insanlık tarihinin belirli dönemlerini ve belirli olaylarını açıklamakla somut sorunları ustaca tahliliyle, geçmişteki tarihsel ilişkileri araştırmak için, bugünün toplumsal evriminin gerçek devindirici güçlerini bilmek için ve aynı şekilde gelecekteki gelişme eğilimlerini belirlemek için, teorik bir yöntem olarak diyalektik materyalizmin üstünlüğünü ortaya koymuştur.

Onun burjuva toplumu konusundaki dâhice eleştirisi, aynı zamanda, hem yıkıcı, hem de yapıcı olmuştur; burjuvazinin bitişini ilan ettiği için yıkıcı, proletaryanın zaferini haber verdiği için de yapıcı. Onun diyalektiği insanın etkinliği için hem bir araştırma yöntemi, hem de iletken teldir. Onun materyalist diyalektiği, yalnızca insan tarihinin yasalarının bilinmesine değil, ama aynı zamanda doğa tarihinin bilinmesine de uzanır.

Diyalektiğin, Darwin'in evrim teorisinin doğa bilimlerinde yarattığı devrime yapışık olması, buradan gelir. Marksizmin oluşturduğu düşünce ve

Başka bir dünya ihtimalini belleklerimize kazıyan bu büyük insanı yoldaşı Engels’in O’nun mezarı başında yaptığı konuşmayla anıyoruz.

“14 Mart günü öğleden sonra üçe çeyrek kala yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu. Ancak iki dakika yalnız bıraktıktan sonra odaya girince onu koltuğunda rahat rahat ama sonsuzluğa dek uyumuş bulduk.

Avrupa ve Amerika militan proletaryasının bu adamda yitirmiş bulunduğu şey tarihsel bilimin bu adamda yitirmiş bulunduğu şey ölçülemez. Bu devin ölümü ile bırakılan boşluk kendini duyumsatmakta gecikmeyecek.

Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa Marx ta insan tarihinin gelişme yasasını yani insanların siyaset bilim sanat din vb. ile uğraşabilmelerinden önce ilkin yemeleri içmeleri barınmaları ve giyinmeleri gerektiği; bunun sonucu maddi ilksel yaşama araçlarının üretimi ve böylece bir halk ya da bir dönemin her iktisadi gelişme derecesinin devlet kurumlarının hukuksal görüşlerin sanatın ve hatta sözkonusu insanların dinsel fikirlerinin üzerinde gelişmiş bulundukları temeli oluşturdukları ve buna göre bütün bunların şimdiye değin yapıldığı gibi değil ama tersine bu temele dayanarak açıklamak gerektiği yolundaki daha önce ideolojik bir saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o temel olguyu buldu.

Ama hepsi bu değil. Marx günümüz kapitalist üretim tarzı ile onun sonucu olan burjuva toplumun özel hareket yasasını da buldu. Artı-değerin bulunması sonunda bu konuyu aydınlattı; oysa burjuva iktisatçıların olduğu kadar sosyalist eleştiricilerin de daha önceki bütün araştırmaları karanlıklar içinde yitip gitmişlerdi.

Çünkü Marx her şeyden önce bir devrimciydi. Kapitalist toplum ile onun yaratmış bulunduğu devlet kurumlarının yıkılmasına şu ya da bu biçimde katkıda bulunmak, kendisine ilk onun vermiş bulunduğu modern proletaryanın kurtuluşuna yardımda bulunmak onun gerçek yönelimi işte buydu.

Marx işte bu yüzden zamanının en sevilmeyen ve en çok kara çalınan adamı oldu. Mutlakiyetçi olduğu kadar cumhuriyetçi hükümetler de kovdular onu; tutucu burjuvalar ile aşırı demokratlar onu kara çalma ve kargışlara boğmakta birbirleri ile yarışıyorlardı. O bütün bunları hiç aldırmaksızın örümcek ağları gibi yolunun dışına atıyor ve ancak çok zorunlu durumlarda yanıtlıyordu. Sibirya madenlerinden Kaliforniya'ya değin Avrupa ve Amerika'nın her yanına dağılmış tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden söyleyebilirim ki onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu.

Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak yapıtı da!”


8 MART, EMEKÇİ KADINLARIN
DAYANIŞMA VE MÜCADELE GÜNÜDÜR!

8 Mart, şüphesiz kadının hak arama mücadelesi kadar, özgürlük ve eşitlik arayışının da en çarpıcı ifadelerindendir. Bu gerçeğin açığa çıkarılması, aydınlatılması ve sahiplenilmesi bütün ezilen kadınlarda sürekli moral, iddia ve kadının kurtuluşuna olan inancı geliştirmiştir. Bugün bu gerçeğin dili olmak, kadın bakış açısı ile tarihin derinliklerine uzanmak ve insanlığın gizli kalan tüm güzelliklerini açığa çıkarmak, hem de geleceğin kazanılması temelinde barışa dayalı özgür yaşamı yaratmada belirleyici olacaktır. Sadece bir gün değil, her günü 8 Mart ruhu ile yaşamak kadar, layıkıyla gereken cevabı pratikte vermek sadece görev değil, bir hak olmaktadır.

Kadın sorununu ele almada tarih bilinci önemlidir. Kadın bu anlamda tarihin başlangıcında gerçek tanımına kavuşmuşsa da ataerkil sürecin gelişimi ile tanımsızlaşmıştır. İnsanın insanlaşma tarihinde temel bir başlangıç olan neolitik devrim, kadının eseridir. Bu çağ aynı zamanda ilk örgütlülük, üretim, yurtlaşma, toprakla bütünleşmenin başlangıcı olmuştur. Bu da insanlığın başlangıcıdır. İnsani tüm erdemleri kendisinde toplayan kadın, yaşamın kaynağı olarak tanrıçalaşma katına yükselmiştir. Bu çağın kadını üretici ve yaratıcı özellikleri ile yaşam kaynağı haline gelmiştir. Kadın, tarihin başlangıcında bu denli belirleyiciyken, sınıflı toplumların gelişimi ile kadın açısından tarih ters-yüz edilmiştir. Kadının erdemliliğinin üstü örtülerek gizlenmiştir. Erkek egemenliği ilk sömürüsünü kadın üzerinde geliştirerek gücü bu şekilde kadından çalmıştır. Bunun sonucunda gelişen tüm sistemler erkek karakterli olmuştur.

Belki de en acımasız sömürü, kendisine en fazla yabancılaştırılan, düşüncede, ruhta ve duyguda köreltilmiş, tüm değerlerden uzaklaştırılmış kadının yaşadığı sömürüdür. Böyle bir toplumda kadının realitesinin farklı olması düşünülemez. Dünyası bir evle sınırlandırılan kadın çifte sömürüye maruz kalmıştır. Bir yandan erkek egemenliğinin yarattığı cendere, diğer yandan geri geleneksel ahlak ve namus anlayışı arasında sıkışıp kalan kadın düşünceden uzak, ruhsuz, duyguları köreltilmiş, dilsiz ve sağır bir konuma getirilerek yaşamın dışına itilmiştir. Toplumun bilimsel tahlilini yaparken cins çelişkisinin ulus ve sınıf çelişkisinden bağımsız olmadığını, iç içe ele alınması gerektiğini savunmuşuzdur. Bu anlamda özgür kadının yaratılması bir ülkenin yaratılmasından daha zor ve değerlidir.

Bir devrimin kadında yarattığı özgürlük düzeyi o devrimin özgürlük düzeyidir. Bu düzeyin nasıl yaratıldığını buna nasıl sahiplenildiğini, yaratılanların emek ve özgürlükle bağlantısını doğru bir temelde kurmak kadar, 8 Mart ruhu ile geliştirip güçlendirmek, oldukça önemlidir. Özellikle içinden geçtiğimiz süreç, kadının kendi rengini vereceği tarihte gizli kalmış güzelliğini yansıtacağı bir fırsattır.
     
8 Mart’ın içeriğinin yozlaştırılmasına da hızla karşı çıkmalıyız. 1857 yılında sömürüye grevle direnen, adalet, eşitlik, hak ve özgürlük isteyen kadınların yarattığı bir gün, vitrinlerde mağazalarda tüketim toplumunun reklâmlarına konu olsun diye kullanılamamalıdır.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü yaratanlar; SOSYALİSTTİLER.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü ilan edenler; SOSYALİSTTİLER.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun!



NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati