Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Mayıs 2012 Pazartesi

YAVUZ AKÖZEL: Sovyetler Birliğinde Kültür ve Sanat Yansımaları -III


LENİN VE STALİN DÖNEMİNDE
SOVYETLER BİRLİĞİNDE
KÜLTÜR VE SANAT YANSIMALARI – III



K.Kautsky’nin yazdıklarını şöyle özetleyebiliriz:

1-Aydınlar tabakasıyla proletarya arasında uzlaşmaz karşıtlık vardır.
2-Bu uzlaşmaz karşıtlık toplumsaldır.
3-Birey olarak aydın, kapitalist birey gibi, kendisini, sınıf savaşımında proletaryayla özdeşleştirebilir.  Başka bir deyişle, uzlaşmaz karşıtlık yok edilebilir.
4-Uzlaşmaz karşıtlığı yok etmiş aydın’ın, karakteri de değişir.
5-Bu tür aydın henüz, aydınlar tabakasında bir istisnadır. Onun için şimdi irdeleyeceğimiz ‘aydın’ bu ‘istisna olan’ aydın değildir.
6-Burada bahsedeceğimiz aydın, burjuva toplumunun tarafını tutan sıradan aydın bir sınıf olarak aydınlar tabakasının karakteristiğini taşıyan aydınlardır.
7- Bu uzlaşmaz karşıtlık, emekle sermaye arasındaki karşıtlıktan farklıdır. Aydın’ın yaşam düzeyi burjuvacadır, eğer yoksullaşmak istemiyorsa bu düzeyini muhafaza etmek zorundadır. Ve kendisi de çoğu zaman kapitalist tarafından sömürülür ve aşağılanır.
8-Görüldüğü gibi Aydın’la Proletarya arasında iktisadi karşıtlık yoktur. Ama aydının yaşam durumu, çalışma koşulları proleterce değildir. Duygularda ve düşüncelerde karşıtlığa yol açan da bu özelliktir: Yaşam proleterce değildir, çalışma koşulları proleterce değildir.
9- Proleter, tek başına birey olarak hiçbir şey değildir. Onun bütün gücü, umutları, bekleyişleri, gelişmesi örgütten, arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü sistemli eylemden gelir. O, kendini büyük ve güçlü bir organizmanın parçası(a.b.ç) olduğu zaman büyük ve güçlü hisseder. Bu organizma proleter için bir temeldir.
10-Proleter adsız kitlenin bir parçası olarak, herhangi bir kişisel çıkar ya da ün sağlamayı düşünmeksizin, nerede görevlendirilirse orada ve tüm benliğini ve düşüncesini saran gönüllü bir disiplinle, tam bir bağlılıkla savaşır.
11-Aydın, proleterin aksine bileğiyle değil kafasıyla savaşır. Onun silahları, proleter’in örgütlülüğü ve kollektivizminin aksine, kişisel bilgisi, kişisel yetenekleri, kişisel inançlarıdır. Herhangi bir yere kişisel nitelikleriyle erişebilir. Bunun için de bireyselliğini en özgür biçimde kullanabilmesi, ona başarılı çalışmasının temel koşulu olarak görünür.

Bir bütüne bağlı bir parça olmaya güçlükle razı olur, o zaman da bu eğilimden ötürü değil, zorunluktan ötürüdür. Disiplin gereğini seçkin kafalar için değil, yalnızca yığınlar için kabul eder. Ve kuşkusuz kendini ‘seçkin kafa’lar‘ arasında sayar.
12-Nietzsche’nin üstün insan felsefesi gerçek bir aydın felsefesidir.
13-Aydın-proletarya arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yok etmiş dolayısiyle karakteri de değişmiş olan iki istisna aydını örnek olarak gösterebiliriz. Bunlar Liebknecht ve Marx’tır.


Lenin’in de 1905’de yazdığı “Parti Örgütü Ve Parti Edebiyatı“ makalesindeki  “aydın” Kautsky’nin de açıkladığı Liebknechkt ve Marksvari özellikler içeren ‘istisnai‘ aydınları kapsamıyor. Zaten onlar Proletarya ile aydın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı yok etmiş, karakteri de değişmiş aydınlardır. Lenin’in burada ele aldığı aydın ise “burjuva toplumunun tarafını tutan sıradan aydın’ı, bir sınıf olarak aydınlar tabakasının karakteristiğini taşıyan aydın’ı muhatap olarak alıyor. 1905’de, devrimci durumun doruk noktaya ulaştığı bir dönemde işte bu aydın tipleri’nin burjuva karakterlerini değiştirmeden yine ‘üstün insan’ felsefesine bağlı kalarak başka olanakları olmadığı için de parti’nin güçlü himayesine sığınarak, kafalarının estiği gibi yazılar yazan aydınlara sesleniyor. Lenin için gerekli olan aydın, Kautsky’in betimlediği,    örnek olarak da Liebknecht ve Marks’ı gösterdiği, sınıfı ve karakteri değişmiş ve henüz parmakla sayılacak kadar az olan ender aydınlardır. Lenin’in, günümüzde de hâlâ tartışma konusu olan ve Nowaja Shisn Nr.12’de 13 Ekim 1905’de yayınlanan Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı (Parteiorganisation und Parteiliteratur ) makalesindeki ilgili bölümleri aktarıp, yazının kaleme alındığı günlerdeki Çarlık Rusyası’nın içinde bulunduğu koşulları ve RSDİP’nin bu koşullar içerisindeki konumunun neler olduğu yorumlaması üzerinden Lenin’i bu makaleyi böyle ‘radikal‘ yazmaya iten nedenler üzerinde duracağım.

 “Rusya’da sosyal-demokrat çalışma için Ekim Devrimi’nden sonra doğmuş olan yeni koşullar gündeme bir parti edebiyatı sorununu getirmiştir. Yasal Basınla gizli basın arasındaki ayrım, toprak köleliğinin ve Rus mutlakiyetinin bu hazin mirası, artık ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Ancak henüz bütünüyle yitip gitmemiştir ve o düzeyden de henüz uzaktır.” (Sanat ve Edebiyat, Payel Yay. S.25) (Lenin Werke,Band10,S,29)


Lenin’in yukarda anlattığı ekim devrimi: 1905’in ekim ayında devrimci durum tüm ülkeyi görkemli bir şekilde sarmıştı. Moskova’da basımevi işçilerinin başlattığı grev, kısa zamanda tüm Çarlık Rusya’sını kaplayarak politik grev niteliğine dönüştü. Tüm Rusya’da demiryolları, posta–telgraf işleri durdu. Grevler fabrikadan fabrikaya, kentten kente, bölgeden bölgeye yayılıyordu. Öğrenciler, küçük memurlar, doktorlar, avukatlar vb. grevci işçilere katılıyordu. Tüm bunların dışında ayrıca bir milyona yakın sanayi işçisi greve katıldı, yaşam tamamen durdu. İşçi sınıfı, basımevi işçilerinin ekonomik istemlerle başlattığı grevi tüm Rusya sathında Politik bir greve dönüştürmeyi başarmış, bunun sonucunda da korkuya kapılan Çar, 17 Ekim 1905 tarihini taşıyan bir manifesto çıkarmıştı. Bu manifesto da halka  “vatandaş özgürlüklerinin sarsılmaz esasları, yani kişinin gerçek dokunulmazlığı, vicdan, söz, toplantı ve dernek kurma özgürlüğü“ getirileceği söyleniyordu. Bir yasama Duma’sının toplanmasına, halkın bütün sınıflarının seçime katılmasına söz veriliyordu.

Lenin, 17 Ekim tarihini, devrim ve karşı devrim güçlerinin geçici bir dengesi olarak değerlendiriyordu. Yani, işçi sınıfı ve köylülük henüz çarlığı devirecek güçte değildir. Çarlık da artık yalnızca eski yöntemlerle ülkeyi yönetememekte, “vatandaş özgürlüğü“ ve “yasama meclisi” gibi şeyler getireceğini vaat etmek zorunda kalmaktadır. (Bak. Bolşevik Partisi Tarihi, Sol. Yay. S.100) 1917 Ekim devriminde kurulan Sovyet iktidarının ilk modeli 17 Ekim 1905 manifestosunun hemen ardından İşçi Temsilcileri Sovyeti olarak ortaya çıktı.

Tüm merkezi Rusya’yı ve kenar bölgeleri kapsayan muazzam bir devrimci yükseliş var. Bu devrimci yükselişi ekonomik taleplerden politik taleplere dönüştürmeyi başarabilen ve milyonları kucaklamış proletaryanın partisi var. Parti oldukça güçlü ve iktidara oynuyor. Yeraltına gizlenmiş basının önemli bir bölümü de legaliteye çıkınca parti yayınında bir keşmekeşlik söz konusu. Parti ile alakası olmayan yazarlar(daha geniş anlamda: aydınlar) sanki partiliymiş gibi ancak partiyle uyum içinde olmayan düşünceleri yazıyorlar. Devrimci basın tamamen denetimden yoksun. Kimin parti adına yazdığı ve kimin yazmadığı ayırt edilemiyor. Bu, Lenin’i Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı makalesini yazmaya iten nedenlerden biri. Lenin, bununla ilgili bölümde şöyle yazıyor:

“Yasal olmayan(gizli, illegal) ve yasal(legal) basın arasında ayrılık olduğu sürece neyin parti ve neyin parti yazını(Parteiliteratur) olmadığı; en basit, en yanlış ve doğal olmayan şekilde çözüldü. Tüm yasal olmayan(illegal) basın parti yazınıydı, örgütler tarafından çıkarılıyordu ve şöyle ya da böyle pratik (aktif olan -Yazarın Notu-)işçi gruplarıyla bağlantılı gruplarca yönetiliyordu. Tüm yasal(legal) basın ise parti yazını değildi çünkü partiler yasaklanmıştı ama bunlar(yani yasal basında yazı yazanlar -Y.Notu-)bir veya diğer partiye eğilimliydiler. Doğal olmayan ittifaklar(anlaşmalar), anormal “evlilikler”,yanlış temsili tabelalar kaçınılmazdı. Kişi, partinin düşüncesini dile getirmek isterken, hem parti düşüncesinde muğlâk olanlarla (sallananlarla.-Y.Notu-)hem de bu anlayışa (partinin düşüncelerine-Y.Notu-)el atmayan, kendini sınırlamış (kişiler –Y.Notu)ve korkakça düşünenleri yani temelde parti insanı olmayanları birbirinden ayıramaz hâle gelmişti.(Lenin werke, Band, 10, S.29. Dietz Verlag. Almanca. 1964), (Über Kunst Und Literatür, Marx, Engels, Lenin, Reclam Verlag, Leipzig. S.17)



Lenin Parti Örgütü ve Parti edebiyatı makalesini yazmasındaki bir başka neden de RSDİP’nin o güne dek pratiğin öne çıkardığı tüm konularda ML ilkelerin çizilmiş olmasıdır. Parti, çizilen bu ML ilkelerin tavizsiz pratiğe geçirilmesi sayesindedir ki tüm Rusya’yı kucaklayan bir kitle partisi olabilmiştir ve iktidar’a yürümektedir. Parti yazınının kontrolden uzak olması, partiden çok kişisel inisiyatiflerle hareket etmesi, parti adını kullanarak partiye ait olmayan aykırı düşüncelerin yayılmak istenmesi!.. İşte tam da bu dönemde, devrim ve karşı devrim güçlerinin dengede olduğu anda parti yazınındaki keşmekeş, karmaşa ayağa kalkmış milyonları yönlendirmekte yeterli işlevini yürütemediği gibi yer yer harekete zarar da vermektedir. Lenin, bunun böyle olamayacağını ve Parti yazınının da artık ilkelerinin çizilmesi gerektiğini, yaşanan pratiğin bunu bir görev olarak acilen önlerine koymuş olduğunu tespit ediyor ve bunun ilkelerini çiziyor.

“Gazeteler çeşitli parti örgütlerinin organı haline gelmek zorundadırlar. Yazarlar mutlaka parti örgütlerine girmelidirler.”(Lenin ay. yap. s.31)

Tüm yazarların(aydınların)  Partinin çeşitli örgütlerine girmelerini, partinin kontrolünde olmalarını ve partiden birer parça olmalarını istiyor. Yani onlardan Marks ve Liebknecht tipi aydınlar, yazarlar olmalarını istiyor. Nietzche’nin çizdiği aydın tipini, yani (üstün insan) tiplemesini de lanetliyor.(kargılıyor)

(“Aydın“ sorununu Lenin ve Kautsky bağlamında yeterince açımlamıştık) Lenin, ”parti yazını”na ilişkin ilkeleri çizerken ”özgürlükler“ sorununu da irdelemekte, hiç kimsenin, her ne yazarsa yazsın, bu özgürlüğünün elinden alınamıyacağını, ancak yazarın bu özgürlüğüne karşı, partinin de yalan yanlış şeyler yazanı(!) partiden atma özgürlüğüne sahip olduğunu belirtiyor. ”Paranın egemenliği üzerine kurulmuş bir toplumda emekçi yığınları dilenme durumunda yaşıyorken ve bir avuç dolusu zenginin asalakça yaşadığı bir toplumda gerçek ve tam bir özgürlük olamaz” (Lenin. Ay. Yap. s. 33) Yine Lenin, özgürlükler bağlamında Burjuva bayların ‘mutlak özgürlük’ üzerine söylediklerinin sadece bir ikiyüzlülük olduğunu söylüyor.

Parti yazını, kazanç hırsı, kariyer düşkünlüğü için değil, sosyalizm ve emekçilere sempatiden kaynaklanan bir yazın olacağı için özgür bir yazın olacaktır, çünkü bir azınlığa değil, milyonlarca emekçiye hitap edecektir. Lenin, parti yazınının ilkelerini çizerken ‘sanat ve edebiyat’ bağlamında özel bir parantez açmakta ve özellikle (bir) noktadaki yanlış anlaşılmaları önleyebilmek için şu polemiği yürütmektedir:

“Bir Alman atasözü  ‘Her benzetme aksar’ der. Benim de edebiyatı bir vidacığa canlı bir hareketi mekanizmaya benzetişim aksamaktadır. (söylediklerimin) fikirlerin serbest savaşımını, eleştiri özgürlüğünü, edebiyatın yaratıcı özgürlüğünü vs. aşağılayıcı, öldürücü, bürokratlaştırıcı olduğuna ilişkin çığlık atacak isterikli aydınlar belki de çıkacaktır. Böylesi çığlıklar aslında burjuva aydın bireyciliğinin ifadesidir.”

(Kein Zweifel, auf diesem Gebiet ist die Sicherung eines weiten Betätigungsfeldes für persönliche Initative, in Dividiuelle Neigungen, eines Spielraums für Gedanken und phantasie, Form und Inhalt unbedingt notwendig. Das alles ist unbestritten... (Marx, Engels, Lenin, Über Kunst Und Literatür, Reclam. Ver. S.19)

(Türkçesi: Şüphesiz bu alanda kişisel önceciliğe (inisiyatife) bireysel eğilimlere, hayal gücüne, fanteziye, biçim ve içeriğe geniş bir hareket serbestliği vermek mutlak zorunluluktur. Bütün bunlar tartışma götürmez.....) 


Lenin’in burada vurguladığı şey çok önemlidir ve yeterince açıktır. Artık buna ekleyecek fazla bir şey de kalmıyor.

Lenin’in öngördüğü bu doğru düşüncelere karşın, Stalin döneminde, 17 ağustos 1934’de Jdanov öncülüğünde toplanan Sovyet Yazarları Birinci Kongresinde alınan bir dizi kararlar ile Kültür ve Sanat alanında izlenen politika yer yer gerici ve baskıcı olabiliyor. Tüm bunlar yapılırken de yine Lenin’in “Parti Örgütü ve Parti Yazını” makalesine çok defa sığınılıyor. Buna örnek olarak Jdanov’un Zvezda ve Leningrad dergileri üzerine 1947’de alınan karaları ve bu dergilerde mizah, şiir, öykü, tiyatro yazan yazarlar ve yapıtları üzerine yaptığı yorumları gösterebiliriz.

Jdanov, bu dergilerin Ahmetova, Zoşçenko, Khazin gibi yazarlara sayfalarını sonuna kadar açtığı için eleştirmekte, sonunda da S.B.K.P Merkez Komitesi’nin aldığı bir kararla bu dergilerin kapatıldığını açıklamaktadır. Kapatılmalarına neden olarak da bu yazarların onurlu, kahraman Sovyet halkıyla alay edildiği, Sovyetler Birliği’nde yaşamanın hayvanat bahçesinde yaşamaktan daha kötü olduğu(Bir Maymun’un serüvenleri, Zoşçenko ), Ahmetova’nın şiirlerinin gençliği uyuşturduğunu, karamsarlık, ümitsizlik aşıladığı vb. Khazin’in tiyatrosu ise Leningrad’ın şimdiki durumu ile Puşkin döneminin St. Petersburg’unu karşılaştırarak bugünkü Leningrad’ın çok daha kötü olduğunu savunmasıdır.
(Bak. Edebiyat, Müzik ve Felsefe üzerine, A. A. Jdanov, Bora yay. S. 23-63)

Yapılması gereken dergilerin kapatılması değil, bu dergilerde tam da bu konulara ilişkin tartışmaların başlatılması, kitleleri de tartışmaların içerisine çekerek doğruların gösterilebilmesidir. Üstelik bu yazarlar doğrudan proletaryanın saflarında durmamalarına karşın karşı devrimin saflarında da değildir. Üstelik bunlardan komünist olmaları da beklenemez. Jdanov yazısında Ahmetova ve Zoşçenko’nun geçmişini değerlendirip onları komünist olmadıkları için geçmişin olumsuzluklarını çağrımlaştırdıkları için Sovyet Edebiyatından süpürüp atmak istemektedir. Nitekim öyle de ol muştur. Bu yazarlar yasaklanmıştır. Ancak sosyalist bir toplum sadece komünist ve olumlu unsurlardan oluşmaz.

Bunların dışında kalan Ahmetova, Zoşçenko, Khazin gibi unsurları yok saymak, bunların sanata yansımalarını idari tedbirlerle önlemek, sadece sosyalizme zarar verir.

Stalin dönemi için geçerli olan bir gerçek var: Aydın, proletarya ile arasındaki uzlaşmaz çelişmeyi çözer veya çözer gibi görünür ya da yok olur! Çünkü yazacak bir yer, bir kurum, organize bulamaz. Ancak bunun çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Partinin bir örgütünde, kanadında görev yapan, talimatlarına uyan tüzüğüne saygı gösteren her yazarın düşüncelerini açıkça belirtme ve yazma özgürlüğünü de çok ilkesel bir açıklaması olmadan elinden almak, gerçekten bir zorbalık ve gericilik olur.

Neyin parti yazınına uygun olup olmadığı yine yanlış veya doğru alınan kararların sonucunda ortaya çıkar ve bu kararlar bir ülkenin kültüründe yapacağı atılım veya gerilemelerin, buna bağlı olarak da o toplumun kendisinin atılım veya gerilemelerinin baş faktörü olur.

İdari tedbirlerin anormal bir şekilde alınması, alınan yanlış kararların sonucunda kıstaslara, ölçülere uymayan şeylerin kesilip atılması, bir korku ve yağcılık kültü de oluşmasına neden olur. Herkes soruyor: S.B.’de geriye dönüş neden?

Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev tarafından hazırlanan “gizli rapor”a en güvenilir MK üyesi aynı zamanda dış işleri bakanlığı görevini başarı ile yürüten, Lenin ve Stalin’in mücadele arkadaşı Molotof (!) dahi imza atıyor! Oldukça düşündürücü!

1934 Sovyet Yazarları Birinci Kongresinde ilkesel öneme haiz bir takım kararlar alınıyor. Sosyalist gerçekçilik, devrimci romantizm, olumlu kahramanlar ilkesi vb. Müzik olsun, resim, heykel, mimari olsun öne sürülen düşünce ve ilkeler, içerisinde önemli hataları da barındırdığı için, S.B.’de sanat giderek her şeyi güllük gülistanlık gösteren yedi renkli bir tayfa dönüştürülüyor. Her şey çok güzel! İnsanlar mutlu ve insanlık için son tempo çalışıyorlar. Lenin’e, Stalin’e bağlılar, sosyalist ülkelerini çok seviyorlar!

Ama bir yazar kalkıp eleştirel bir mizah veya şiir yazsa, 1934 S. Yazarlar Kongresinin aldığı kararlara ve Lenin’in parti edebiyatı makalesinde çizdiği motivasyona uymuyor diye o organizasyonda yazma hakkına, dolayısıyla Sovyetler Birliğinde yazar olarak var olmak hakkına son veriliyor.

Ama Lenin’in yine aynı makalede söylediği  “Avrupa burjuvazisinin yozlaştırdığı bir edebiyatı bir anda değiştirebileceğimizi iddia etmiyoruz doğal olarak. Herhangi bir katı sistem önermek ya da sorunu birtakım yönetmeliklerle çözümlemeyi istemek aklımızın ucundan bile geçemez“ sözlerine karşın, sorunları topluma açık, toplumun bilinçlenmesini öne çıkararak; tartışılması, yayınlanması gerekirken sözgelimi Jdanov şöyle demektedir: ”Her konunun örgütsel yönünün büyük önem taşıdığını hepimiz çok iyi biliriz. Besteciler ve müzisyenler örgütündeki havanın temizlenmesi ve yaratıcı çalışmanın gelişmesini sağlayacak normal bir ortamın gerçekleşebilmesi için yeni bir rüzgârın, bir bahar temizliği’nin (a.b.ç) gerekli olduğu gün gibi açıktır.”(A.A.Jdanov, Ed. Müzik ve Fel. Üzerine, S. 70. Bora.Y)


Özetlersek:Sovyetler Birliği’nde Lenin ve Stalin döneminde her alanda olduğu gibi “Kültür ve Sanat “ alanında da muazzam gelişme ve yenilikler yaşanmış, burjuva kültür ve sanatının karşısına, olumlu etkileri günümüze dek yansıyan, dünya proletaryasına ve ezilen halklarına hâlâ bir meşale görevi gören, ilham veren yapıtlar yaratılmıştır.

Bu olumlulukların yanı sıra Stalin döneminde birçok konuda hatalar yapılmış ve bu hatalar dünya komünist hareketine onarılması zor yıkımlar vermiştir.

Dünyada ve Türkiye’de Komünist hareket giderek ivme kazanmaktadır. Önümüzde duran acil görevlerden birisi de yapılan hataların bilince çıkarılması için olağanüstü çaba göstermek, alınan yenilgilerin doğru bir muhasebesini yapmak ve dünya komünist hareketinin geçmişiyle yeniden hesaplaşmaktır.

YAVUZ AKÖZEL
                                                     
SON

TEMEL DEMİRER: Tiyatro Hayata, Yani Aşka Ve İsyana Mündemiçtir!



TİYATRO HAYATA,
YANİ AŞKA VE İSYANA MÜNDEMİÇTİR!
[1]




“Bir sorunun formülasyonu,
onun çözümüdür.”
[2]

Benden, “Tiyatro hayattır” başlıklı bir konuşma istediler.

İzin verirseniz konuşmamın başlığına ilişkin “küçük” bir tashihle başlayayım: “Tiyatro hayata yani aşka ve isyana mündemiçtir”! Yani, hayata içkindir; Karl Marx’ın, “Üretim… Yalnızca özne için bir nesne yaratmakla kalmaz; ama aynı zamanda, nesne için bir özne yaratır,”[3] deyişindeki üzere…

Evet, evet Zeynep Oral’ın, “Tiyatro denilince... Günümüzde tiyatronun karşılaştığı en önemli sorunlardan biri bence mekânsızlık, salonsuzluk... Sadece XIX. yüzyıldan kalanları değil, birkaçı dışında tümünü yok etmişiz... Tiyatroyu, marketlere, apartman dairelerine, alışveriş merkezlerine sokmuşuz... Bu utanç verici durum,” diye betimlediği sıkıntılı güzergâhta tiyatronun hayata içkin olmasını müthiş önemsiyorum…

Çünkü söz konusu sıkıntılar ancak, hayata içkin olabilerek yani aşka ve isyanla aşılabilecektir; çünkü Walter Gropius’un, ‘Tiyatro Yapıları’ başlıklı yazısındaki ifadesiyle, “Tiyatro yapısının kalbi sahne” değildir sadece; onun da ötesinde bizatihi hayattır!

* * * * *

Ezilenlerden yana olan tiyatronun olan kalbi hayatla atar.

William Shakespeare’in oyunlarından Muhsin Ertuğrul ile Haldun Taner’in yapıtlarına…

‘Carrar Ana’nın Silahları’ndan, ‘Asiye Nasıl Kurtulur’a, ‘Keşanlı Ali Destanı’na…

68’lerin Genco Erkal’ı ile Rutkay Aziz’inden Dostlar Tiyatrosu ile Daver Darende’in “Koca bir tarih yatar,”dediği Ankara Sanat Tiyatrosu’na…

Başar Sabuncu, Beklan Algan, Mehmet Ulusoy, Vasıf Öngören’e…

Ya da “Rivayete göre Eski Yunanlılar ölenin arkasından tek bir soru sorarlarmış: Tutkulu bir insan mıydı? Yaşadığına değmiş mi, aslında sordukları galiba o! İnsan düşünüyor: İnsan bu kadar tutkulu olabilir mi?”[4] dedirten Metin And…

Veya “… ‘Telefon rehberini okusa insanı etkiler’ dedikleri sanatçıydı. ‘İncelikli oyuncu’ denince ilk akla gelendi,”[5] diye anılan Müşfik Kenter…

Sonra da Erwin Piscator’un, “politik tiyatro”sundan Bertolt Brecht’in “epik”ine ve Agusto Boal’ın “ezilenlerin tiyatro”suna…

Hasılı zikredemediklerimiz de dahil Onlar…

Onlar bize, tiyatro sahnesinin, ateşli bir tutku olduğunu, başka türlü olamayacağını, böyle olmaktan başka açarı olmadığını öğrettiler…

Çünkü Konfüçyüs’ün, “Pê dihisîm û ji bîr dikim. Di bînim û tê bîra min. Çê dikim û fêm dikim/ Duyuyorum ve unutuyorum. Görüyorum ve hatırlıyorum. Yapıyorum ve anlıyorum”; Epikür’ün, “Özgürlük efendisizdir”; Oscar Wilde’ın, “Haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğünü doğurur… Erdemin ilk şartı, burjuvalardan nefret etmektir,” sözlerini asla unutmayan ezilenlerin hayata mündemiç tiyatrosu bir “buz kıran”; yol gösteren ve açandır!

Bu hâliyle ve Oben Güney’in sözleriyle; “Tiyatro, iki kalas bir heves değildir… Tiyatro, minder komikliği değildir… Tiyatro, insanı taklit olayı değildir… Tiyatro, soytarılık değildir… Tiyatro, bir yaşama biçimidir… Tiyatro, dünyayı yorumlamaktır… Tiyatro, insanla İNSAN’ı yaratır… Tiyatro, bir bilimdir… Tiyatro, bir doğadır… Kısacası, bayanlar, baylar, tiyatro İNSANLIK’tır…”

Evet ezilenlerin hayata mündemiç tiyatrosu, sergiler, deşifre eder, çözümler, hayatı bir seyirliğe dönüştürerek…

Tam da bunun için Ali Poyrazoğlu, “Tiyatro dediğiniz de böyle bir şeydir işte. Sizi sarar sarmalar, yaşamınızı ısıtır. Biz oyuncular her akşam geliriz sahnenin üstüne, ellerimize insanla ilgili bin bir düğümü olan rengârenk yün çilelerini takarız, başlarız açmaya. Yünün bir ucunu da sizlere, sahneden aşağıya seyircilere atarız,” der haklı olarak!


* * * * *

Hadi, biraz eskilere gidelim konuyu biraz daha açarak, “Tiyatro ne?” sorusunun yanıtı için…

Mağara resimlerinden yapılan çözümlemeler, bugün “tiyatro” olarak adlandırdığımız sanat ya da zanaatın önsel hâlinin o gün de mevcut olduğunu gösterirken; hepimize tiyatronun -nihayetinde- bir iletişim yöntemi olduğunu anımsatıyor…

Johan Huizinga’nin “Homo Ludens/ Oyun Oynayan İnsan”da altını çizdiği olguları unutmadan ilerlersek; tiyatronun kökeninde, ilkel insanın doğayla ve tanımlayamadığı güçlerle ilişki kurabilmek için yaptığı törenlerin bulunduğu kabul edilir. XIX. yüzyıldan günümüze tiyatro tarihine ve özellikle tiyatronun kaynağına ilişkin araştırmalar farklı kuramların ortaya çıkmasına neden olmakla birlikte, kökeni bakımından tiyatronun, dinsel-büyüsel amaçlı törenlerdeki taklitten çıktığına inanılmaktadır.[6]

İlkel düşüncede taklidin geçirdiği değişim, yaratıcı düşünceye giden yolu belirler. Taklit önceleri, doğayı olduğu gibi yansıtma eylemidir. Bir ağaç ya da yırtıcı bir hayvan olduğu gibi yansıtılır.

Daha da sonra mitlerin ortaya çıkışı, dinsel tapınımın sistemleşmeye başladığı, törenlerin belli bir disiplinle yinelendiği bu dönemde görülür.

İlkelin düşüncesinde mitler işlevseldir.

Sonbaharda doğanın ölümüyle tutulan yas veya baharda yeniden doğuşla yaşanan sevinç ve kutlamalar döngüsel törenlere dönüşmüş, bu törenler zamanla yapılan ve söylenenlerin inceden inceye belirlendiği bir akış kazanmıştır. Tarımsal ritüeller olarak tanımlanan bu törenler, acı çekme, kutlama ve eriştirme ritüelleriyle birlikle ritüel mitoslarını oluşturmuştur.[7]

Rit sözcük anlamıyla dinsel tören ve kurallardır. Ritüel mitos metinlerinin çoğu tapınak arşivlerinde bulunmuştur. En eski ritüel mitoslara Nil ve Mezopotamya’da rastlanmakta ve bulunan tabletlerde ve tapınak metinlerinde, din adamlarının oluşturdukları gruplar tarafından, belli dönemlerde, değişmez biçimde yapılan, oyun yapısına sahip törenlerden söz edilmektedir.

Toplumun, etkileri önceden hesaplanamayan güçlerin tehdidinden korunması ya da toplumun esenliği için gereken bolluğun, hastalıklardan, felaketlerden uzak kalabilmenin gereklerinin sağlanması için yapılan bu tür ritüeller, tiyatronun beşiğini oluşturmaktadır.

Dram, Antik Yunan da eylem, hareket anlamına gelen ‘dramenon’ sözcüğünden türetilmiştir ve insanla ilgili, izlenebilecek şekilde biçimlendirilmiş, izleyenler için anlamı olan bir eylem şeklinde tanımlanmaktadır.[8]

Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi, bir ritüelin oluşabilmesi için öykünün yani mitosun eylemle birleşebilmesi yani canlandırılabilir, insanla ilgili, izleyenlerin heyecanlarını yatıştıran, düşüncelerini aydınlatan işlevi, yaşamsal önemi olması gerekir.

Ritüelden sanata geçiş, inancın yerini düşünceye bırakma sürecini yansıtır.

Ritüelin büyüsel coşkusu, ilk adımda rahip-ozanlar tarafından yönetilen duayla ussallaştırılmakta, sonra da seyir yeriyle mitos-seyirci arasına düşünce ve gözlem uzaklığı girmektedir. Böylece büyü yoluyla toplumun esenliğini, bolluğu ve bereketi sağlamak için yapılan ritüellerin yerini, yazarın gözlemi ve yorumuyla biçimlenen oyunlar almış, ilkellerin doğayı taklidi başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan, belli bir eylemin taklidine dönüşmüştür.

Ortalamadan aşağı (komedya) ya da yukarı (tragedya) insanların eylemleri farklı işlevleri olan farklı türleri yaratmış, Antik Yunan’dan çağdaş tiyatroya kadar uzanan Batı tiyatrosu geleneğinin temelleri atılmıştır.

* * * * *

Burada bir parantez açmak gerek:

Malum “Tragedya,” diyordu Aristoteles, “Öykünmedir (taklittir) ama, insanların değil, eylemlerin, yaşamın, mutluluğun ve mutsuzluğun öykünmesidir.”

Bu bağlamda tragedyanın görevi, dönemin can alıcı sorunları dışında, tek tek yaşayan insanların özel yaşamını tasarımlamak değildir; büyük bir toplumsal kapsamı olan gerçek çatışmaları, genelleştirilmiş anlamı içinde “mutluluk” ile “mutsuzluk” arasındaki çarpışmaları yeniden-üretmektir.

Tragedya, bütün bir dönemin temel özelliklerini, büyük toplumsal grupların ve nice nice toplulukların temel özelliklerini son derece özet ve yoğun bir genelleştirmeyle ortaya koyar.

Tragedyanın ereği, insanlığın başına gelenleri, halkın yazgısını yansıtmaktır; son çözümlemede şu demektir bu: İnsanlığın başına gelenler, tragedyada halkın yazgısını dile getirir ki, tiyatronun tanımında burası kilit önemdedir…

İşte tam da bunun için tiyatro, gerçek yaşama dokunmakla kalmaz, ona erişir ve onunla hemhâl olur…

Bu bağlamdadır ki hayata mündemiç tiyatro oyunu, egemen anlam(sızlık)ların rahatını bozarak, altüst eder…

Evet hep sorulur: “Tiyatro ile hayat ne ölçüde buluşur? Hayatın gerçekliği sahneye ne ölçüde aktarılabilir? Tiyatro kuramı ve sahne estetiği açısından Aristoteles’in “Poetika”sından bu yana sürekli tartışılan sorulardır bunlar. Tartışma özellikle XIX. yüzyıl sonundan itibaren hız kazanmış, bu sorulara aranan yanıtlar farklı ve çok önemli akımların çıkış noktalarını oluşturmuştur. Ama bazen öyle bir şey yaşanır ki, tiyatro ile hayat kendi doğal akışları içinde, siz hiçbir çaba göstermeden buluşuverirler. O olağanüstü anın içinde zamanın parçalanmaz akışı tüm gücüyle duyumsatıverir kendini…”[9]

Bunun içindir ki, “Tiyatro eylemi zorunlu olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden yalnızca biridir... Tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalışanlar, bizi temel bir yanlışa sürüklemek istiyorlar ki, bu da politik bir tutumdur,” diyen Augusto Boal’in formülasyonundaki üzere tiyatroyu nasıl yapmak; nasıl etkili olmak; neden, nerede ve kimin için yapmak sorunsalına kafa yorar ezilenlerin tiyatrosu…

Her zaman rüzgâra yazılan bir şey olan, olmaktan başka açarı olmayan tiyatro, insan(lık)ın özgürleşme mücadelesinde, yalanı yerle yeksan etmekten yana saf bağlayan akıl ve vicdandır ki, bu nedenle, “Soysuzlaşmış bir tiyatro, bütün ulusu hantallaştırır ve uyuşturur,” diye haykırır F. Garcia Lorca…


* * * * *

Olağanüstü bir beşeri işlevi vardır tiyatronun…

Kolay mı?

‘2011 Uluslararası Dünya Tiyatro Günü Bildirisi’nde Jessica A. Kaahwa’nın da işaret ettiği üzere, “Tiyatro bireyin var olan imajını değiştirir; bireye ve dolayısıyla topluma, seçenekler dünyasının kapılarını aralar. Böylelikle korku ve kuşkunun pençesindeki insan ruhunun sinsice içine işler. Belirsiz bir geleceği engellediği gibi gündelik gerçeklere de anlam verebilir. Kişilerin konumlarına dair politik çekişmelerini oldukça basit bir biçimde gündemine alabilir. Çünkü tiyatro birleştiricidir…”

İşte tam da bunun için “Adaletsizliğe, hukuksuzluğa, ayrımcılığa, doğa katliamlarına, yoksulluğa-yolsuzluğa, yaşam alanlarımızın talanına, kültürel kalıtların metalaştırılmasına ve savaş çığlıklarına karşı, düşüncelerin özgürce söylendiği, yasakların, sansürün, baskının olmadığı, eşit - özgür bir dünya isteyeceğiz. Sahnesi olanlar - olmayanlar, salonları kapatılanlar - yıkılanlar -herkes- küresel saldırılarına karşı sözcüklerini ortaklaştırmak için bir arada olacaklar,” diye haykırır tiyatro Orhan Aydın’ın ağızdan beşeri işlevini yerine getirme kararlılığıyla…

Dedim ya olağanüstü bir beşeri işlevi vardır tiyatronun…

Olmalıdır da!

Çünkü güncel kapitalist ekonomik-politik, insanlığı kendisi değil, fakat bir başkası kılma çabasındadır (Doğrudan sistemin dikte ettiği bir başkası tabii...)!

Bu bir yabancılaştırılma olup, gerçekte insana kendi bireyliğini oluşturmanın, kendi biricik kimliğinin bilincine varmanın bütün yollarını yasaklayan bir ötekileştirme girişiminden başka bir şey değil.

Söz konusu koordinatlarda sanat diye anılmayı hak eden çabanın hedefi ise -bunun tam karşısında- yabancılaştırmanın karşısına dikilmek, insana insan olduğunu anımsatmaktır!

Belki de Cesare Pavese’nin İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra bir gazete yazısında dile getirdiği gibi, “Yeniden insana dönmek” diye adlandırılan başkaldırıdır bu.

Sanatın bu hedefi, konu ve zaman bağlamında nasıl bir çıkış noktası seçilirse seçilsin, sonuçta ancak insanı kendine yönelik bir sorgulamaya götürmekle ulaşılabilecek bir sonuçtur.

F. Kafka, edebiyatın işlevinin cevaplar vermek değil, hep yeni sorulara zemin hazırlamak olduğunu söyler. Burada yazarın sözünü ettiği, insanın her dönemde ve tüm koşullar altında insanlığını bir kez daha sınamasını kaçınılmaz kılacak sorulardır.

İnsanı insana doğrudan sergileyen tek sanat dalı olan tiyatro için böyle bir tutum, bir tür varlık koşuludur. Yani tiyatro ya beşeri sorumluluklarına açıkça taraf olacak ya da bertaraf olacaktır…

Çünkü Ayşegül Yüksel’in ifadesiyle, “Siyasal erk ile tiyatro arasındaki çelişkili ilişki evet ezelden beri vardır. Devlet güçlü olduğu aşamalarda tiyatroya sahip çıkar. Bu pahalı bir sanat olan tiyatro için önemlidir. Siyasal erkin zayıfladığı aşamalarda ise baskılar başlar. Tiyatronun evcil bir sanata dönüşmesi istenir. Bizde de öyle olmuştur.”

Düzen değiştirilene dek de böyle olma hâli devam edecektir…

* * * * *

“Neden” mi?

Gayet basit: Sanat ya egemenlerin safında köledir; ya da ezilenlerle, ezenlere karşı isyanın ön saflarındaki başkaldıran…

Elbette, ona ne şüphe?

“Sanat, gerçek sanat savaşın, zulmün, şiddetin, tüketici oburluğunun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır... Çünkü ne olursa olsun, her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır. Sanat insanları yalana, zulme, bitip tükenmeyen anlamsız savaşlara, bütün kötülüklere karşı uyarır,” der Yaşar Kemal…

Haklıdır da…

“Sanatçı için en uygun olanı, hiçbir yönetim altında yaşamamaktır. Ona ve sanatına otorite uygulamak maskaralıktır,” diyen Oscar Wilde’ın, ‘Sosyalizm ve İnsan Ruhu’nda eklediği üzere: “Sanat, dünyanın tanıdığı en yoğun bireysellik biçimidir. Bir sanat eseri, benzersiz bir mizacın benzersiz bir ürünüdür. Güzelliği, onu yapanın özgünlüğünden, kendisi oluşunda ileri gelir. Sanatçı, başkalarının şunu ya da bunu isteğini fark ettiği ve talebi karşılamaya çalıştığı an, sanatçı olmaktan çıkar ve sıkıcı ya da eğlendirici bir zanaatkâr, namuslu ya da namussuz bir tüccar olur. Sanat bireyselliktir ve bireysellik de bozucu ve yıkıcı bir güçtür…”

Kolay mı? İnsan(lık) yeryüzünde varolalı aşka ve hayata sevdalanarak, onun peşinden gitti, onun için başkaldırdı…

Sanatta hep bu insanî edimle ilişkilendi, ilişkilendirildi…

Onun içinde kimi zaman sanatçı, kimi zaman düşünür olarak karşımıza çıkan aşka ve hayata mündemiç başkaldırı da insanlar, yaratıcılıklarıyla insan(lık)a hep farklı bir dünyanın kapılarını açtılar. Campanella’nın ‘Güneş Ülkesi’, Thomas Moore’un ‘Ütopya’sı, Şeyh Bedrettin’in “Ballı incirleri hep beraber yiyebilme” düşü, Karl Marx’ın komünizmi ve daha niceleri insanlığa yaşadığı hayatın da, toplumsal düzenin de çok ötelerinde düşünceler, düşler sundular…

“Nasıl” mı?

Terry Eagleton ifadesiyle, “Marx’ın iyi yaşam modeli, insanın kendisini sanatsal olarak gerçekleştirme düşüncesine dayanırdı”[10] da ondan!

Bunda da insanı insanlaştıran sanatın katkısı, yol açıcılığı çok büyük oldu…

Tıpkı Bertolt Brecht’in o müthiş tanımındaki üzere, “Yeryüzündeki bütün sanatlar, hayat dediğimiz yaşama sanatına hizmet etmeye yarar.” …

* * * * *

Evet hepimize Seneca’nın, “Hayat oyununda, seyirci koltuklarında oturmaya heves etme. Sahneye çıkmaya çalış. Hayat bir oyuna benzer; uzunluğu değil, iyi oynanıp oynanmadığı önemlidir,” sözünü anımsatan tiyatro; hayat dediğimiz yaşama sanatına hizmet etmeye yarar…

Bunun için de insan(lık)ın safındadır…

Hem de Dante gibi, “İnsan özgür olmadan, mutlu olamaz”; ya da Bukowski gibi, “Sadece yaşayan biri gerçekten ölebilir. Cenaze törenlerinin çoğu ölülerin ölüleri gömmesinden başka bir şey değil,”[11] diye haykırarak…

Kaldı ki kapitalizmin öğrenilmiş çaresizlik çukurunda, “Stockholm Sendromu”na mahkûmiyet yaşanırken; bu vahşeti aşmak için tiyatroyu, tiyatro yapan da böylesi bir haykırıştır…

Çünkü Karl Marx’ın, “Emek zenginler için gerçekten çok güzel şeyler yaratır, ama işçi için ürettiği yalnız yoksunluktur. Emek saraylar üretir, ama işçi için ürettiği izbelerdir. Güzellik üretir, ama işçi için çirkinlik… Zekâ üretir, ama işçi için ürettiği aptallık, budalalıktır,” diye betimlediği koordinatlarda kapitalizm insanları dev bir kafese hapsetmiş durumda. Çıkışsızlık içinde çırpınan emekçiler, bir yandan ayakta kalma mücadelesi verirken, bir yandan da her türlü büyük ideal ve amaçtan uzaklaştırılarak, küçük mülkiyet heveslerinin ve sığ beklentilerin peşine düşmeye mahkûm ediliyor. Ancak çoğunluk bunlara ulaşamadığı gibi, ulaşanlar da umduğu mutluluğu yakalayamıyor.

Bu sistem, insanı insan olmaktan çıkarıp, sistemin çarkları arasında bencil/bireyci bir yaratığa dönüştürüyor. İnsanlara onursuzluğu, riyakârlığı, rekabet güdüsüyle birbirinin gözünü oymayı dayatıyor. Bu durum elbette derin iç çelişkileri ve ruhsal yarılmaları da beraberinde getiriyor. Bunun doğrudan sonuçlarından biri de kapitalizmin çürümesine paralel olarak psikolojik rahatsızlıkların ivmelenerek artıyor olmasıdır.

Psikolojik sorunların katlanarak arttığının bir göstergesi de psikiyatrik ilaç tüketimindeki dikkat çekici artıştır. Türkiye Psikiyatri Derneğinin açıklamalarına göre, dünya genelinde en çok satan 10 ilaçtan 3’ü psikiyatrik ilaçlardır. Türkiye’de de durum farklı değildir. 2003 yılında yaklaşık 14 milyon kutu antidepresan tüketilirken, bu sayı 2007 yılında neredeyse iki kat artarak 26 milyonu geçmiştir. Antipsikotik ilaçlarda ise daha çarpıcı bir artış kaydedilmiş, 2007 yılında toplam 2 milyon 616 bin kutu antipsikotik tüketilirken, bu sayı 2008’de 4 milyon 12 bin kutuya yükselmiştir.

Kapitalizm yalnızca işçi sınıfı için değil genelde emekçi kesimler için de mutsuzluk kaynağıdır. Mutluluğu kapitalizmin dar ufkunda arayan emekçileri son derece sıkıcı, bunaltıcı ve mutsuzluk veren bir yaşamın beklediği ortadadır. Kapitalizmin onlara özgürlük olarak sunduğu şey mutlak bir esarettir.

* * * * *

Raoul Vaneigem’in, “Yaşamak için çalış, tüketerek yaşa, tüketmek için yaşa: işte tam bir cehennem döngüsü,” formülasyonuyla betimlediği ve Nâzım Hikmet’in, “İnsanlarım, ah, benim insanlarım,/ antenler yalan söylüyorsa,/ yalan söylüyorsa rotatifler,/ kitaplar yalan söylüyorsa,/ duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,/ beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,/ dua yalan söylüyorsa,/ ninni yalan söylüyorsa,/ rüya yalan söylüyorsa,/ meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,/ yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,/ ses yalan söylüyorsa,/ söz yalan söylüyorsa,/ ellerinizden başka her şey,/ herkes yalan söylüyorsa,/ elleriniz balçık gibi itaatli,/ elleriniz karanlık gibi kör,/ elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,/ elleriniz isyan etmesin diyedir./ Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız/ bu ölümlü, bu yaşanası dünyada/ bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir,” dizeleriyle açıkladığı esaret zincirlerinin parçalanmasında, hayata yani aşka ve isyana mündemiç tiyatronun rolü, “Yaşasın hayat veren! Hayat, hayat yaratır,”[12] diyen W. Goethe’nin işaret ettiği üzeredir ki, bu soru(n) karşısında verilecek yanıt Bertolt Brecht’i anımsayıp/ anımsamaktan geçer…

Walter Benjamin’in, ‘Epik Tiyatro Nedir?’ başlıklı yapıtında, “Epik tiyatronun görevi, olay geliştirmekten çok durumlar sergilemektir,” diye tanımladığı tarz ile, sanatın akış yatağına köklü bir müdahalede bulunan Brecht’in kuramına göre, kendinden menkul, mutlak, sınıflar ve çıkarlar üstü bir sanat yoktur. Sanatta tarafsızlığın taraf olmak anlamına geldiğinin altını çizen Brecht, “Kimse kendisini insanların üzerinde göremeyeceğinden, birbiriyle savaşmakta olan sınıfların üzerinde de göremez. Toplum savaşan sınıflara bölünmüş kaldıkça, ortak bir sözcüye sahip olamaz. Bu durumda sanat için tarafsızlık, yalnızca egemen taraftan yana olmak anlamını taşıyacaktır,”[13] derdi…

Kapitalist toplumda “tarafsız sanat”tan söz edilemez. Tersine, sosyal yaşamda bir ihtiyaç hâline gelen, günlük hayatın bir parçası olan ve bundan ötürü de kitleleri doğrudan kavrayan sanat, kitle iletişim araçları aracılığıyla da, geçmişe nazaran çok daha fazla, burjuvazi tarafından vurucu bir ideolojik silaha dönüştürülmüş bulunuyor.

Brecht, 1927’de Epik Tiyatronun Zorlukları adlı bir makalesinde epik tiyatronun farkını şu şekilde tanımlıyordu: “Epik tiyatro ilişkisini birkaç alımlı söz kümesi ile ifade edemeyiz. Epik Tiyatro kavramı ayrıntıları, oyuncunun oyununu, sahne tekniğini, dramaturgiyi, sahne müziğini, film kullanılışını kapsamalıdır. Epik Tiyatronun temel konusu seyircinin duygularından çok aklına yönelmesidir. Seyirci bir yaşantıyı paylaşmak yerine, olaylarla karşı karşıya gelir. Gene de bu tiyatronun duyguyu yadsıması yanlıştır.”[14]

Brecht, temel noktaları belirtirken, özellikle epik tiyatronun seyircinin duygularından ziyade, onun aklına yönelmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Fakat bu demek değildir ki, epik tiyatro seyircinin duygularını bir kenara itmektedir.

O zamana dek tiyatronun genel olarak egemen sınıfların bir eğlence yeri olarak kaldığını belirten Brecht’e göre, tiyatro dünyanın değiştirilmesi için bir araca dönüştürülmelidir.

Epik Tiyatronun bir manifestosu niteliğinde olan ‘Tiyatro İçin Küçük Organon’ adlı eserinde, Brecht, öncelikle kapitalist üretim ilişkilerine değinir, gezegenimizin burjuvazi tarafından nasıl yıkıma sürüklendiğinin üzerinde durur. Müreffeh bir toplum kurmak mümkünken, kapitalist sistemde üretimin artması yoksulluğu, bilimin gelişmesi ise savaşları getirmektedir.

Şöyle der: “Üretimdeki artışlar yoksulluğun daha da artmasına neden oluyor; doğanın sömürülmesinden yalnızca belli bir azınlık, insanları sömürme yoluyla kazançlı çıkıyor. Herkesin ilerlemesi olabilecek şey, azınlığın ayrıcalığına dönüşüyor ve üretimin gittikçe daha büyük bir bölümü, dev savaşlar için yıkım araçları yaratmak hedefine yöneltiliyor.”[15]

Nasıl bir tiyatro yapılması gerektiğinin cevabını vermeden önce, nasıl bir dünyada yaşandığının cevabını veren Brecht, böylece devrimci politik tiyatronun üstlenmesi gereken misyonu da ortaya koymuş oluyordu: Kapitalist sistemin değiştirilmesi!

Brecht’e göre, tiyatro, gerçeğe ilişkin etkili betimlemeler yaratabilmek ve yaratma hakkına sahip olabilmek için kendini gerçeğe adamalıdır.

Evet, “Tiyatro, insanlar arasında geçen, aktarılmış ya da kurgu ürünü olaylara ilişkin canlı betimlemelerin eğlendirme amacıyla oluşturulmasıdır” diyen Brecht’e göre, tiyatro hem eğlendirici hem de öğretici olmalıydı.

Ona göre öğrenme ve eğlenme diyalektik bir bütündü. Tiyatro kurumunun en genel işlevi eğlendirmektir ve bu soylu bir işlevdir tiyatro için. Brecht açısından, “seslendiği kitlenin bilgi ve deneyimlerine hiçbir şey katmayan sanatın değeri sıfırdır”. Politik öğreti meselesinin sanata bulaştırılmaması gerektiğini söyleyenlere şöyle diyordu:

“Sanatla öğrenmenin birbirlerinden ayrılabilir şeyler olduğuna inanmıyorum.” Sanat, esas karşılığını ise sosyalist toplumda bulacaktır, yeni üreticiliğin kendisi bizzat eğlencelerin en büyüğü olacaktır: “Yaklaşmakta olan çağda ise sanat, eğlence kaynağını, geçim durumumuzu olabildiğince düzeltebilecek ve önündeki engeller bir kez kaldırıldığında bütün eğlencelerin en büyüğü olabilecek yeni üreticilikte bulacaktır.”[16]

Özetle Brecht canlandıran, taklit eden, seyirciyi yanılsamaya sokan gerçekçi tiyatro düşüncesinin karşısına koyduğu epik tiyatronun, yanılsamacı yönü yokedilmiş, anlatımcı bir tiyatro olmasını hedefler.

Brecht’e göre, görünenin ardındaki gerçeği göstermek, burjuva gerçekçiliğiyle ve bütünlüklü bir tiyatro algısıyla mümkün değildir. Tam tersine bu algıyı kıracak, seyirciyi determinist neden-sonuç ilişkisinin cenderesinden kurtaracak ve böylece yanılsamayı kıracak bir tiyatroya ihtiyaç vardır.

Onun tiyatrosunu Piscator’unkinden ayıran, seyirciyi üstlenmeye çağırdığı bu aktif tutumdur. Epik tiyatro seyirciyi bir gözlemci yapar, ondan yargıya varmasını ister. Yazar bunu sağlamak için çeşitli araçlar kullanır.

“Hem rolünü, hem de kendini sergilemelidir oyuncu. Rolünü hiç kuşkusuz kendini sergileyerek oynar. Rolünü oynayarak da kendini sergiler Gerçi bu ikisi bir araya gelir; ama bu birleşme hiç bir zaman iki görev arasındaki sınırı silecek denli yoğun olmamalıdır,” diyen Brecht’in epik tiyatrosu, aynı zamanda yeni bir seyirci davranışı talep eder. Yani seyirciden sahnede olup bitenlere kapılmamasını, sahnede olan biteni objektif ve eleştirel bir gözle izlemesini ister…

Bu bağlamda yaşamın değiştirilebilir olduğunu ve sanatın bunu mutlaka göstermesi gerektiğini ısrarla vurgulayan Brecht’i farklı kılan, her şeyden önce, sanat ve kültür alanındaki sınıf egemenliğine tarihsel materyalist yöntemin eleştirelliğiyle yaklaşabilmesidir.

Yani Brecht’in tiyatrosunda toplumsal varlık düşünceyi belirlerken; insan değişebilir/ değiştirebilir bir varlıktır, bir “süreç içinde”dir.

Tiyatro eylemini -nihai kertede- ekonomik, toplumsal veya politik güçler arasındaki çelişkiler doğurur; eser bu çelişkilerden oluşan bir yapı üzerine kuruludur.

Seyircinin eleştirel bilincini ve eylemde bulunma kapasitesini uyandırarak onu bir gözlemci hâline getirmek suretiyle dramatik eylemi tarihselleştirir. Bilgi yoluyla, seyirciyi eyleme yöneltir.

* * * * *

Tıpkı Nâzım örneğindeki üzere…

Nâzım Hikmet’in 1952’de Moskova’da kaleme aldığı ve ‘Fatma, Ali ve Diğerleri’ başlığıyla Türkçede yayımlanan oyun,[17] aynı yıl Mossovyet Tiyatrosu’nda sahnelenmiş ve daha sonraki yıllarda da Özbekistan Dram Akademik Tiyatrosu (1953), Varşova Tiyatrosu (1953), M. Azizbeyov Azerbaycan Devlet Dram Tiyatrosu (1953) gibi tiyatrolarla başka coğrafyalarda seyirciyle buluşmuştu. (Bertolt Brecht de bu oyunu sahnelemek istemiş ama özellikle fazla oyuncuyla oynanması gerektiği gibi teknik sorunlar nedeniyle sahnelemekten vazgeçmişti.)

Oyun, Türk(iye) toplumunun XX. yüzyılın tam ortasındaki politik-toplumsal-ekonomik konumuna ayna tutar.

Oyunun ana izleğini, Kore’ye asker gönderme düşüncesine karşı çıkma amacıyla 14 Temmuz 1950’de kurulmuş (başkanlığa Behice Boran’ın, başkan yardımcılığına Adnan Cemgil’in getirildiği) Türkiye Barışseverler Derneği çevresinde toplanan aydın, işçi ve sıradan vatandaşların ilişki ve öyküleri oluşturuyor.

Bu izlek çerçevesinde, toplumdan manzaralar çizilir: Resmi makamlar ile ABD temsilcileri arasındaki çıkar ilişkilerine dayalı dostluk gösterileri, dernek üyelerine yöneltilen baskı ve şiddet, Kore’de savaşmak istemeyen erlerin farklı yaklaşımları, Kore Savaşı için gelen silahların İskenderun’da karaya çıkarılmasını engelleyen liman işçileri, büyük kentte dilenci konumunda sayılan -traktörün marifetlerinin gerisinde kalmış- işsiz köylüler, verem hastaları, hukukun satın alınabilirliğini savunanlar, komünist avcılığı, poliste dayak yeme... Bütün bunların yanında da aşk, şiir ve türkülerle güzele boyanmış, barış ve anti-emperyalist bir dünya için savaşım...

Nâzım’ın, çok tablolu, epizodik bir kurgu içinde, “yöneten” ve “yönetilen”lerin toplumsal duruşunu (gestus) sunan, yer yer dışavurumcu, sinemasal efektlerle, “koro”nun yorumlarıyla, canlı diyaloglarla biçimlendirdiği bu politik oyun bana en çok Brecht tiyatrosunu çağrıştırır.

Oyun Türk(iye) hükümetinin Kore’ye asker gönderme kararı üstüne yazılan ‘Fatma, Ali ve Diğerleri’ savaş karşıtı bir oyunken; ABD emperyalizmi dahil tüm yayılmacılıkların karşısında dimdik duran ve yayılmacılarla işbirliği yapanların her türlü güç organına karşı keskin parlak kılıç gibi çektiği zehir zemberek bir isyandır:

“Ankara şehrinde kuruldu yazar/ Ankara şehrinde sattılar bizi./ Ve satış devam ediyor/ Ve üç denizle çevrili koskocaman bir/ memleket ve namuslu, çalışkan, fakir insanları onun/ ve son pırıltıları hürriyetinin/ ve bağımsızlığının son santimetreleri/ ve haysiyetinden kalan son kırıntılar/ satılıyor haraç mezat,” dizelerindeki üzere…

Oyundaki hemen her sahne toplumsal bir sorunu ya da çözümü, bireysel bir zaafı ya da erdemi işaret eder.

‘Sevmediniz ömrünüzde siz/ kendinizden başka/ hiçbir şeyi, hiç kimseyi/ Ne gözlerini, ne ellerini insanların/ Ne çiçeklenmiş ağaçları,/ Ne kırmızı topraklı Anadolu çayırlıklarını./
Ne bir çocuğun saçını/ ne bir hayvanın tüyünü okşadınız siz/ Çürümüş bir armut gibi asılı durur/ bağrınızda kalbiniz”…

Şimdilerde yeniden bunlara muhtacız; ihtiyacımız olan bunlardır…

Ya da ‘V. Türkiye Tiyatrolar Buluşması’na katılan Iraklı tiyatro oyuncusu Anas Abedul Samad’ın, “Savaş sürerken oyun çıkarmak, ölürken hayata dönmek gibi,”[18] sözü benim sizlere anlatmak istediklerimin yani tiyatronun hayata mündemiç gücünün topyekûn izahıdır…

* * * * *

İyi de nihayetinde nasıl ve kiminle mi?

Bu soru(n)ların yanıtı da “Tiyatrolar Buluşması”ndaki sizlersiniz…

Sizlere yol gösterecek Arkadaş Zekai Özger’in, “Karayeller ak yelleri dövende/ Sevdanı yüreğine kuşat/ Al sesimi vur kanının gümbürtüsüne/ Zamanıdır dağları delmenin, Ferhat/ / Ateşi üfle Ferhat/ Körüğü iyi kullan/ Bu can bunca hasrete dayanır/ Soludukça içimde sevdan/ Sevdan ki bir yakıcı kuştur yüreğimde/ Gümbürde zulme karşı kan gibi/ Ölürsem dağlar için ölürüm Ferhat/ Kalırsam vuruşkan bir şahan gibi,” dizelerindeki Ferhat’tır…

Ya da Nâzım Hikmet’in, ‘Kerem Gibi’ dizelerindeki cürettir:
“Hava kurşun gibi ağır!/ Bağır, bağır, bağır, bağırıyorum./ Koşun, kurşun eritmeğe çağırıyorum...
O diyor ki bana:/ - Sen kendi sesinle kül olursun ey!/ Kerem gibi yana yana...
Deeeert çok, hemdert yok!/ Yüreklerin kulakları sağır.../ Hava kurşun gibi ağır...
Ben diyorum ki ona:/ -Kül olayım Kerem gibi yana yana.../ Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak,/ nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.../
Hava toprak gibi gebe./ Hava kurşun gibi ağır!/ Bağır, bağır, bağır, bağırıyorum./ Koşun, kurşun eritmeğe çağırıyorum...”

Beni dinlediğiniz ve Ferhat ile Kerem’e dikkatiniz için teşekkür ederim…

TEMEL DEMİRER

N O T L A R
[1]14 Ağustos 2011 tarihinde (Dikili), “V. Türkiye Tiyatrolar Buluşması”nda yapılan kapanış konuşması… İnsancıl Dergisi, No:261, Nisan 2012…
[2]Karl Marx.
[3]Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1979.
[4]Ahu Antmen, “Metin And’ın Hayat Albümü”, Radikal Hayat, 16 Şubat 2011, s.8.
[5]Ayşegül Yüksel, “Müşfik Kenter Diye Bir Oyuncu”, Cumhuriyet, 21 Aralık 2010, s.16.
[6]Sevda Şener, Tiyatronun Kaynağına İlişkin Kuramlar, Oyundan Düşünceye, Gündoğan Yay. 1993, s.10-12.
[7]Mircea Eliade, Mitlerin Özellikleri, Çev: Sema Rifat, Simavi Yay. 1993, İstanbul, s.10.
[8]Murat Tuncay, Dramatik Olan, Dokuz Eylül Ünv. GSF Yay. 1992, s.5.
[9]Ayşe Emel Mesci, “Balaban’ı Balaban’la Seyretmek”, Cumhuriyet, 6 Aralık 2010, s.17.
[10]Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı?, Çev: Oya Köymen, Yordam Kitap, 2011.
[11]Charles Bukowski, Kahramanın Yokluğu, Çev: Avi Pardo, Parantez Yay., 2011.
[12]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.312.
[13]Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon-(Araç), Mitos Boyut Yay., s.53.
[14]Bertolt Brecht, akt: Sevda Şener, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Yay., s.266.
[15]Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon-(Araç), Mitos Boyut Yay., s.29.
[16]Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon-(Araç), Mitos Boyut Yay., s.30.
[17]Nâzım Hikmet, Fatma, Ali ve Diğerleri, Yapı Kredi Yay., 2011.
[18] Gülsen Candemir, “Iraklı Tiyatro Oyuncusu Anas Abedul Samad: Savaş Sürerken Oyun Çıkarmak, Ölürken Hayata Dönmek Gibi”, Birgün, 10 Ağustos 2011, s.13.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Emeğin Sanatı'ndan 117. Merhaba


Merhaba,

Mayıs ayına girdik. Mayıs ayına Anadolu’nun kimi yörelerinde “gelin ayı” kimi yörelerinde de “kiraz ayı” derler. Her iki yönüyle de mayıs ayı, yüreklerimizdeki sevinçlerin göverdiği, umutsuzluk zincirinin halkalarının parçalanmaya başladığı aydır.

Öncelikle 1 MAYIS dendi mi yürek gözelerimizin bir yanı şavkarır, ağarır; bir yanı da kanamaya devam eder. Emeğin ve alın terinin doruklara çıkartıldığı gündür. Bu iki kavramdan daha yüce ve değerli ne vardır ki... Onur, erdem, adalet kavramları, ancak emekle birlikte değerine ulaşmaz mı?

1 MAYIS gelince, delerek çiçekler toprağın karanlığını, aydınlığın dudağında, uyandırır uykusundan günü. Kuşlar kanatlarıyla dağıtırken sisini, karanlığın terkisinde güneşin ışığını saçılır dört yana, dört nala atlar.

1 MAYIS sabahında aynı çarka asılır binlerce yürek... Aynı saza mızrap vurur binlerce parmak... Aynı sevdayı haykırır binlerce ağız... Aynı özlem için sıkılır binlerce yumruk... Gürler boğazlardan fışkıran marşlar, türküler... Bu sesler titretirken yürekleri, adımlar sarsarken kaldırımları... Bağlamadan dökülen nağme, zurnadan yükselen ses, davuldan patlayan fırtına tüm yurtta yankılanır. Bu sesin yankısında köy köy, kent kent, çarşı çarşı tüm yurt halaya durur....

1 MAYIS deyince eller gelir aklıma. İri iri, yumuk yumuk, boğum boğum nasırlı eller... Eldir tezgâhı çalıştıran, hammaddeyi ustalıkla işler gibi hayatın çarklarını ustalıkla çeviren... Mekik izlerinde hayatı dokuyan... Eldir bir yanıyla nakış nakış işler dostluğu, kardeşliği, sevdayı... Bir yanıyla ilmek ilmek dokur insanoğlunun acılarını, özlemlerini, umutlarını alın terinin su verdiği bilinçte.

Mayıs deyince bir yanımızda hep Denizler dalgalanır..... 6 Mayıs 1972'den bu yana İnanla Aslanca dalgalanır Denizler, yürek gözelerimizin en derininde....... Her 18 Mayıs'ta Vartinik'in Mirik mezrasından alırız acı haberlerini Ali Haydar'ın, Diyarbekir zindanlarından ser verip sır vermeyen İbo'nun... Onları her anışımız, yaşantımıza hız, inancımıza yıldız ışıltısı katar......

Gelin isterseniz mayıs ayının şanlı başlangıcına dönelim. Seyyit Nezir’in dizeleriyle:

“Bıçak deriyi yardı.
Oluk oluk aktı
Newyork’ta proletarya.
Koparca dağların doruklarından meydana art arda vardı.
Newyork’ta sekiz saatlik iş günü,
ekmek ve hürriyet için
karanlığın yuvasını sardı proletarya.
Ocaklardan getirdiği madenin döküyor sözlerine güllelerini.
Ayıklanıyor mezbelelerden kıvılcım çiçeği köleliğin..."

EMEĞİN SANATI

BU SAYININ SAVSÖZÜ
“9.Sosyalist sanatçı, insana doğaya ve tüm evrensel olgulara karşı duyarlılığını her koşulda sürdürür. Duygusallıkla duyarlılığın farklı olduğunu bilmelidir sosyalist sanatçı. Aklını duygusallığın emrine veren insan, zayıf ve kırılgandır, boyun eğicidir ve bu ruh hali kolayca nefreti ve küfrü kucaklar. Edebiyat ve sanat dünyasında; “edep” dışı yaklaşımların yoğun biçimde var olmasının; burjuva sanatçının bu ruh haliyle yakın ilintisi vardır.

10.Sanat eseri yaratım faaliyetine ilk adımlarını atan devrimci sosyalist bir insana aktarılacak temel kural şudur;

Yolunu çiz ve yürü. Kalabalığın küfrüne olduğu kadar alkışına da güvenme. Çünkü kendisi için var olma savaşı vermeyen kalabalığın, egemenlerin soluğu ile yaşam enerjisi bulan alkışı da saldırısı da egemen ideolojinin bir veçhesidir. İdeolojik ve siyasî saldırı; devrimci sosyalist insanın, sermaye sisteminden ideolojik, siyasî ve dolayısıyla entelektüel kopuşunun öcünü almak için, bazen güler yüzlü, bazen acındırıcı, bazen sinsi, bazen vahşi yüzüyle, her gün yenileyerek “binbir surat” kimliğiyle savaş alanına girer. Sosyalist insan, kendi direniş kimliğine güveni artırmak ve yenilemek için gereken donanımı edinmekle yükümlüdür. Çünkü bu uzun yolda donanımsız yürümek zordur. Tarih kalabalıkların alkışlarıyla kanatlanan, ama Zümrüdü Anka kuşu olmadığı fark edildiğinde ise acımasız sözlerle yuhalanarak, hayal dünyasındaki uçuşu sona erdirilen ve yere çakılan insanların mevtaları ile tıka basa doludur. Sosyalist sanatçı, insan olduğunu ve kanatlarının olmadığını unutmamalıdır. Devrimci; uçmaya yeltenmez, ama kanatları yok diye de hayıflanmaz; çünkü ancak uçarak gidilebileceği söylenen Kaf Dağına, “imkânsızı isteyebilme” azmi ve cesareti olan insanların yürüyerek ulaştığı da bir gerçektir.

Tanrılarına sırtını yaslayan soyluların “kanatlarım var” sözlerinin yaratacağı yanılsama, “özgür köleyi” varlığından kuşku duymaya sürükleyecek ve zayıf düşürecektir. Efendilerin kanatlarının olmadığını da “kral çıplak” diyenler gösterdiler. Devrim zamanı, erkin parlak foyası döküldü. Ezilenlerin örgütlü fiskesi ile efendiler iktidarının nasıl darmadağın olduğunu da tarih yazdı. Devrimci sosyalist sanatçı, eserini, bu gerçeklikten kopmadan yaratmalıdır. Ruh yorgunluğunun dizlerini bükmesine izin vermeyen devrimci sanatçı, ayaklarını sağlam basarak yürüme olanağına ulaşır.

Toprağa sağlam basmayı sağlayan bilinç; insanın yaratısına ve kimliğine verebileceği en büyük armağandır.” BABÜR PINAR (Sanat ve Sanat Eylemi Üzerine Notlar – (Sanat Cephesi Sayı:9)


YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

1 MAYIS’TA ALANLARI DOLDURANLARA SELÂM!

İşçi sınıfının 1890'dan bu yana dünya çapında kutladığı birlik, dayanışma ve mücadele gününü kutluyoruz.

Türkiye İşçi sınıfı ve bileşenler, 1 Mayıs’ta alanlara koşarken sömürücü sınıf da boş durmuyor. Bir yandan Ergenekon, Karargâh, KCK gibi torba davalarla liberal politikaların karşısında duran bütün odakları sindiriyor, bir yandan da emperyalizmin Ortadoğu’daki kanlı işgal planlarında görev almak istiyor. Burjuvazinin ve emperyalizmin hizmetkârları olan iktidar ve diğer burjuva partileri de işçi sınıfı ve emekçileri kandırmak, sömürü düzenini devam ettirmek için kolları sıvamış durumdalar.

Onların programlarında işçileri güvencesiz çalıştırmak var.
Onların programlarında patronlar ucuz işgücü bulsun diye milyonları işsizliğe sürüklemek var.
Onların programlarında HES, inşaatlarıyla doğayı talan etmek var.
Onların programlarında 2B yasası ile orman arazilerini sermayeye peşkeş çekmek var.
Onların programlarında doğayı tehdit eden termik ve nükleer santraller var.
Onların programlarında taşeronlaştırma var.
Onların programlarında Kürt Halkına yönelik yoğun saldırılar var.
Onların programlarında emperyalizmin ortadoğuya yönelik kanlı senaryolarına ortaklık etmek var.
Onların programlarında, hak arayan üniversite öğrencilerini polis copuyla susturmak, üniversitelerden attırmak var.
Onların programlarında, sağlık hizmetlerini paralı hâle getirmek var.
Onların programlarında, şifreli sınavlar var.
Onların programlarında, emek düşmanı yasalar var.
Onların programlarında, cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığı var.
Onların programlarında, sanata ve sanatçıya düşmanlık var.
Onların programında, gerçek sanat değil, naylon, kalıpçı, taklitçi, “evet efendim”ci muhafazakâr sanat var.

Bir tarafta burjuvazinin uşaklarının bu programları varken, diğer tarafta yükselmeye başlayan bir mücadele var.
Bu mücadele, kendisini irili ufaklı işçi direnişi ile gösteriyor.
Bu mücadele kendisini parasız, bilimsel, anadilde eğitim talebi ile alanları dolduran üniversite gençliği ile gösteriyor.
Bu mücadele, kendisini HES'lere karşı on binlerin bir araya geldiği eylemlerle gösteriyor.
Bu mücadele, kendisini kapitalizmin enerji politikalarına karşı her geçen gün yükselen iradeyle yükseliyor.
Bu mücadele kendisini panzerlere, tanklara karşı dilini, kültürünü, tarihini savunan Kürt halkı ile gösteriyor.
Bu mücadele, kendisini emperyalizmin ortadoğu’da sahneye koyduğu kanlı oyunu bozmak için barış için sokağa çıkan binlerle gösteriyor.
Bu mücadele, kendisini, kentsel dönüşüm rantına karşı duran gecekonduların öfkesi ile gösteriyor.
Bu mücadele, kendisini kadın cinayetlerine, baskıya, şiddete karşı sokağa çıkan emekçi kadınlarda gösteriyor.
Bu mücadele, kendisini, devrimci sanatçıların sahte sanata ve sanata yönelik faşizan baskılara karşı ürettikleri yapıtlarında ve ortaya koydukları direnişte gösteriyor.
Bütün bu mücadeleleri, sorunun kaynağı olan kapitalizme karşı tek bir yürek olarak toplamak gerekiyor.

Bu 1 Mayıs'ta öfkeyi birleştirmek, eşitlik, özgürlük ve sosyalizm için ülkemizde ve dünyada 1 Mayıs Alanlarındayız

Yaşasın 1 Mayıs!
Bıji Yek Gulan!


YAŞAMI UMUDA UYARLAMA USTASI’
GÜNGÖR GENÇAY’I SONSUZLUĞA UĞURLADIK…

Sosyalizm mücadelesinde örgütlü olarak yerini almış olan, sosyalist gerçekçi şiirin önemli temsilcilerinden Güngör Gençay, 23 Nisan’da yaşamını yitirdi. 

Gençay, Türkiye Yazarlar Sendikası önüne kızıl bayrağa sarılı tabutla getirildi. Törende, yakınları, dostları, mücadele arkadaşları ve yazarlar Gençay'ı anlatan kısa birer konuşma yaptılar. Sosyalizm mücadelesine duyduğu inançtan, toplumcu gerçekçi edebiyata dair yaptığı üretimlerden söz edilen Gençay için yapılan törenin ardından "Neye yarar ölmek / Yaşamak neye? / Yürek kovanımızdan / Binlerce işçi arı / uçuramadıktan sonra" dizeleriyle uğurlandı. 

Güngör Gençay, 24 Temmuz 1934'te İstanbul'da doğdu. Tavşanlı İlkokulu, Uşak Lisesi (1955) ve İstanbul Matbaacılık Okulunu bitirdi. Çeşitli işler (1957-60) yaptıktan sonra, Yapı ve Kredi Bankası Asmaaltı ve Beyazıt şubelerinde müdür yardımcısı olarak çalıştı (1960-72). Özel bir şirkette yöneticilik yaptıktan sonra emekli oldu. Gerçek Sanat Yayınlarını yönetti. Şiir ve yazıları Yeditepe, Türk Düşüncesi, Yaba Edebiyat, A. Kadir, Rıfat Ilgaz ile çıkardığı Gelecek dergilerinde yayımlandı.

Yılmaz Odabaşı, onun hakkında şu sözleri yazıyor: “Bir sevdayı, iliklerinize, atardamarlarınıza kadar duyumsayarak, gerçek bir kararlılık ve inançla ve zorlamasız yazdığınız şiirlerdeki ideolojik perspektifi bu aşamada bir başka güzel kazanım olarak niteliyor, sizi bir kavganın-sevdanın şairi olarak selâmlıyorum.”
Yapıtları: Genç Şairler Antolojisi -1 (1954), Genç Şairler Antolojisi – 2 (1955), Genç Şairler Antolojisi – 3 (1960), Cahit Sıtkı Tarancı (1956), Sabah Rıhtımı, Şiirler (1965), Oğul, Şiirler (1967), Balıklar Ovası, Şiirler (1967), Dövülü Yürek, Şiirler (1968), Vurgunsuz Sabahlara Uyanmak, Şiirler (1988), Barut Yüklü Yıldızlar, Şiirler (1988), Annem Beni Yetiştirdi, Şiirler (1989), Kısacalar, Şiirler (1990), Sataşmalar, Şiirler (1993), Ağmalar, Şiirler (1995), Denize Akan Yangın, Şiirler (1995), Askercilik, Anı-öykü (1994), Düşüncenin Musluğundan, Özdeyişler (1997), Kuşatılmış Günler, Yazılar (1998), Yaşam Umuda Uyarlı, Şiirler (2000), Buruk Anmalar Defteri, Anma Yazıları (2002) gibi kitapların yanı sıra Alevler İnsan Sesi / Sivas Kıyımı Şiirleri, 1 Mayıs / Birlik Mücadele ve Dayanışma Şiirleri, Zalim Titreme / Deprem Şiirleri gibi seçkiler de yayınladı.

“Gün gelecek,
Ekmekte ve katıkta yapılan
Hakça paylaşımlar gibi
Ortak bir kavgayı özümleyecekler
Ayni paralelde,
Ayni meridyende olmasa da yaşamları,
Gülüşün ılıman bölgesinde buluşup
Beş kıtanın çocukları
Akşam serpeledikleri gökyüzüne
Yıldızları bir-bir
Sabah sevinçle toplayacaklar.
Kanatlanmış bir salıncak mutluluğunda
Göz kırpmasında barutsuz yıldızların
Ya da fizikten ve kimyadan
Çıkarılıp kurulmuş bir ihanette
Ortak acılara tutunacaklar.” 
Barut Yüklü Yıldızlar’dan


ÜMÜŞ EYLÜL CEZAEVİ DERGİSİNİN 3. SAYISI YAYINLANDI…

Tekirdağ cezaevinde devrimci tutsaklar tarafından el yazılarıyla çıkarıp mektuplarla dağıtılan kültür ve edebiyat dergisi ÜMÜŞ EYLÜL'ün 3. Sayısı çıktı.




“CIMBIZ-LA-MA!” KAMPANYASI…

Edebiyatta ve sanatta sözcük cımbızlayarak kitapların gençlerin hayatından dışlanmasına karşı bir imza kampanyası düzenlendi.

Kampanyanın amacıyla ilgili şu açıklama yapıldı:
“Sanat yapıtını, içinden birkaç cümle ya da kelime cımbızlayarak hakikatinden, bağlamından soyutlayarak hedef tahtasına koymak, artık vaka-i adiyeden oldu. Sanatın, edebiyatın, geleneğin bekçisi olduğunu düşünenler, o dillerinden düşürmedikleri ahlakın sadece kendilerine has, kendi tarifleriyle belirlenmiş bir mülk olduğunu sanıyorlarsa yanılıyorlar. Düşünmeye, yazmaya, sanata, kitaba ve tüm değerleri mümkün kılan farklılığa düşmanca tutumları kınıyoruz. Düşünce ancak düşünceyle çürütülebilir, ahlakın sınandığı yerse insanlararası ilişkiler, yani hayattır. Yaşama hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü ve inanç özgürlüğü evrensel değerlerdir, şu ya da bu grubun tekelindeki değerler değil. Bu evrensel hakları kendi tanımları içine hapsederek başkalarına karşı saldırı aracı haline getirmeye dönük tüm girişimleri kınıyoruz.”

İmza kampanyasına 120 sanatçı imza attı.


MELİH CEVDET ANDAY ŞİİR ÖDÜLÜ’NÜN 7.Sİ VERİLECEK

Şiirimizin büyük ustası Melih Cevdet Anday’ın anısına, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Ören Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenen ödülün bu yıl yedincisi veriliyor.

Melih Cevdet Anday, 1985 yılından itibaren yaz aylarını eşiyle birlikte Milas-Ören’deki yazlığında geçirmiş, 1999 yılında anıtı, Ören Belediye Başkanı Kâzım Turan tarafından Ören sahilinde, bugün onun adını taşıyan parka diktirilmişti.

Seçici kurulu Doğan Hızlan, Sennur Sezer, Eray Canberk, Egemen Berköz, Refik Durbaş, Leylâ Şahin ve Enver Ercan’dan oluşan ödül, sahibine temmuz ayında Ören’de düzenlenecek “VII. Ören Melih Cevdet Anday Şiir Günleri ve Kültür Şenliği”nde sunulacak. Plaket ve 3.000 YTL’den oluşan ödüle 1 Mayıs 2011-1 Haziran 2012 tarihleri arasında yayımlanmış kitaplar katılabiliyor. Son katılma tarihi ise 10 Haziran 2012. 

Katılmak ya da kitap önermek isteyen yayınevi, kurum ve kuruluşların 8 adet yapıtı, başvuru dilekçesiyle birlikte “TYS Edebiyat Müzesi, Aysel Tezer-Yıldız Sarayı, Dış Karakol binası, Barbaros Bulvarı, Beşiktaş, İstanbul” adresine göndermeleri gerekiyor.(EDEBİYATHABER.NET) 


''ARKADAŞ Z. ÖZGER ŞİİR ÖDÜLÜ'' MURAT ACAR’IN

Mayıs Yayınları'nca bu yıl on yedincisi düzenlenen ''Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü''  Sina Akyol, Orhan Alkaya, Murat Çakır, Suat Çelebi ve Gökben Derviş’ten oluşan seçici kurul, 54 dosya arasında yaptığı değerlendirme sonucunda ''Evham Alyansı'' adlı dosyasıyla Murat Acar’a verildi.

Jüri Özel Ödülü ise, Barış Yıldırım’ın ''Aslım ve Suretleri'' ve Ercan Y. Yılmaz’ın “Yürüyen Siyah” adlı dosyalarına verildi.. Seçici Kurul, ödül alan dosyaların yanı sıra; Ramazan Aydın, Müslüm Çizmeci, Veli Düdükçü, Ozan Kaçar, Bilal Nergizli, Çağrı Çığ Sığırcı, Mehmet Sümer ve Rahman Yıldız’ın adlarının anılmasını kararlaştırdı.

2011 yılı içinde yayımlanan ilk şiir kitapları arasından sorgu yöntemiyle tespit edilen “İlk Kitap Özel Ödülü”nün, “Kusurlu Bahçe” ile Mehmet Said Aydın ve yayımcısı 160. Kilometre Yayınları’na verilmesine karar verildi.


SEVDANIN VE KAVGANIN ŞAİRİ
ARKADAŞ Z. ÖZGER ŞİİRLERİNDE YAŞIYOR…

Edebiyatımızda hep genç kalan şairlerindendir Arkadaş Z. Özger. 5 Mayıs 1973’te 25 yaşında onu yitireli 38 yıl oldu. 1 Mayıs 1973’te 1 Mayıs için yaptıkları gösteride polis eşliğinde faşistlerin saldırısına uğramışlardı. Bu arbedede başına bir cop darbesi alan Arkadaş Z. Özger, beyin kanaması geçirdiğinin farkına varılmadan tedavi için gittiği sağlık kurumundan tahliye edildi. 5 Mayıs’ta sokakta ölü bulundu. Yapılan otopsi’de beyin kanaması sonucu öldüğü belirtildi.

Şiirleri Forum, Soyut, Yansıma, Yeni Eylem ve Yordam gibi dergilerde yayımlandı. Başlangıçta verili ortamdaki egemen söylemlerin, özellikle ikinci yeni akımı esintisini duyumsatır şiirleri; yaşama bilincinin, topluma ve insana bakışının gelişimi ile birlikte toplumcu gerçekçi çizgide, lirik, kırgın ve buruk bir sesle, ama inatla umudunu haykıran, konuşma diline yaslanarak çarpıcı bir akışkanlık kazandıran imge örgüsü ile özgün şiirler yazdı.

"beni umutsuz koma
tarihle avutma beni
çünki aşkla sınanmışım sana
sana yangınla, suyla, ateşle
ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım
ey yaşarken kanayan acı
şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
yapraksız bir ölümün anısı için
körpecik kuzuların derisi için
beni tarihle avutma
umutsuz koma beni"

(AŞKLA SANA'dan)


EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜN VE ÖZGÜR SESİ: S.F.ABASIYANIK

11 Temmuz 1954’te yitirdiğimiz durum ve kesit öyküsünün öncüsü Sait Faik Abasıyanık, öyküleriyle aramızda soluk alıp vermeye devam ediyor hâlâ.

Uçurtmalar ve İpekli Mendil adlı yoksulları konu alan ilk öykülerinden sonra kendisini tamamen öykü yazmaya verir. Sait Faik, öykülerinde işçi ve emekçileri, kimsesiz çocukları, köşe başındaki dilenciyi ve bankta pineklik eden ayyaşı konu eder. İlk yapıtları Semaver, Sarnıç ve Şahmerdan’da çocukluk ve gençlik yıllarının hatıraları, Fransa’da kaldığı yıllarda yabancı çevreye olan yabancılaşması ve insan ilişkilerine dayanan tutumu yer alıyordu. Kimi zaman İstanbul’un kenar semtlerini, yoksul insanları, küçük insanların serüvenlerini ve en önemlisi insan sevgisini anlattı. Züppe burjuva insanlarına kızdığı bu dönem öykülerinde yoksulları yüceltir ve yaşama sevinci ağır basar. İkinci dönem öykülerinde ise insanları bireyler olarak ayrı ayrı değerlendirmeye ve eleştirmeye başladığını görürüz. Bunu takip eden üçüncü dönemde ise yazarın yaşama sevinci yavaş yavaş solar ve yerini hüzne bırakır. Asıl ününü, bu dönemde kaleme aldığı, yaşadığı Burgaz adasından ve çevresinden kaynaklanan, Rum balıkçıları, denizi, deniz kuşlarını, balıkları, doğayı konu edinen Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar, Kumpanya ve Havuz Başı hikâyeleriyle yaptı. Uzun öykülerinin yer aldığı ilk kitabı Havada Bulut’ta Sait Faik, tamamen yalnızlığı, hüznü, çaresizliği, kaçıp gitmeyi anlatır.

Sait Faik’in çevresi ve arkadaşları ilerici, devrimci şair-yazarlardan oluşuyordu. Ancak, bir burjuva ailesinin çocuğu olarak, baba malından gelen gelirlerle yaşayan yazar, yaşamının her anında politik etkinliklerden uzak durdu. Ama bu uzak duruş, toplumsal sorunlara duyarsız kalmak değildi. Hep bir arada yaşadığı işçileri, balıkçıları, yaşamını emeğiyle geçinen insanları yazdı. Bir işçiye karşı yapılan haksızlığa dayanamayıp kalemini sivrilten Sait Faik’in bu bakışı bile hangi saflarda olduğunu vurgulamaktadır:

“Semaver, ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.”



İDAM EDİLİŞLERİNİN 39. YILDÖNÜMÜNDE DEVRİMCİ YAŞANTIMIZA KATTIKLARI BİLİNÇ VE COŞKUYLA HER ALTI MAYISLARDA ONLARI
YAŞAMAYI VE YAŞATMAYI SÜRDÜRECEĞİZ…
.


YAŞADIĞIMIZ ÇAĞIN HER YERİ VE HER KAVRAMI KİRLETEN ANLAYIŞINA KARŞI, ONLAR BİZE HEP DEVRİMCİ İNANÇ VE TUTARLILIĞIN PİSLİKLERDEN ARINMIŞ ŞAFAĞINI GÖSTERECEKLER!



NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati