Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

31 Ekim 2012 Çarşamba

MUSTAFA SÖYLEMEZ: Şafaksız Bir Güneş— NECİP TIRPAN-Senin Sesin Yenilgi Tanımaz



ŞAFAKSIZ BİR GÜNEŞ






Korku ufukları sarar
Karanlık dağlara yük olur,
Duyulur sesi Che Guevera'nın
Çaresizliğin en sonunda o vardır hep.
Üşüyenler dağılırlar sese
Şafaksız bir güneş
Isıtır tüm ezilmişleri
Görünür her kapıda adı.

Önderler her namluyu sarar
Dağlar tutuşur elele
Sonra tüm satılmışlar
Gelirler ruhlarını bağışlamaya.
Onun sözleri damlar sahifelere
Yürekler korkuyu unuturlar
Karanlık bulamak saklanacak yer
Güneşin gözünde
Görünürken yılmaz gözleri onun.

Duyulur sesi Che Guevera'nın
Çaresizliğin en sonunda o vardır hep.

Ezilenlerin yüreğidir o
Selam verir ona
Doğan her emekçi el.
En karanlığın ortasında
Ölüme sırtını dayar
Dilsiz, sözsüz, ekmeksiz ezilenler
Oysa üreten tüm insanlığı ve emeği.



MUSTAFA SÖYLEMEZ







SENİN SESİN YENİLGİ TANIMAZ






Birleşin sokaklar, el ele,
Hangi izler silinmişse.
Çıkmazları açın,
Sesi durulmamış sokaklar,
El ele oynasın.
Sağlı sollu ekin kaldırımlarına insanları
Dalında, mevsimsiz gülsün çocuklar
Kuşlar, avuçlarında beslensin
Su taşısın yavrusuna.
Açın çıkmaz sokakları
Hüzünler gösteri yapsın.
Maviye öksüz değil bu kentin sokakları
Gül taşır yarasını
Esir düşmez karanlığa.
Karanlığı hançerleyen
Solgun sokak lambaları olun,
Sıvayın kolları,
Baca yerine asın
En soğuğunda yaşamın
Mevsimsiz tütsün düşlerin.
Kırılsa bile ellerin
Kavuşsun renklerine sokaklar.
Ah, sokaklar, nesiller boyu bilirim,
Arnavutluğundan tanırım kaldırımlarını,
“senin sesin yenilgi tanımaz”…(*)



NECİP TIRPAN

________________________
(*) Hıdır Aslan


ERCAN CENGİZ: Adsız Fırtınalar Doğuyor




ADSIZ FIRTINALAR DOĞUYOR






gün güne binmiş akıp gidiyor zaman
doğa sancılı, yeryüzünü sarmış sancısı
göz yaşartıcı bir hava dolanıp vuruyor yüzüme
görmeseler de göreceklerdir bir gün
el ele verip de betonlarken toprağı
durmasını doymasını bilmeyenler
denizi kaynattılar sonunda yer - gök öfkeli
toprak ve deniz kabında durmaz artık
birbirini besleyerek yükselen dalgalar
içinde o adsız fırtınalar
buzlar erir yattığı yerde
buzlar köpük köpük köpürür bir başka mevsim olur

yer - gök bilmeli ki onlar teslim aldıkları topraklara
satılmış kalemleri besleyerek girdiler
ektiler zulüm üstüne zulüm
patlamaya hazır tomurcuklara gözdağı diye
silah seslerini dinlettiler zoraki
durmadan, doymadan dinletiyorlar hâlâ

kaçıncı çubuğuydu annemin büyümesin diye ayaklarım
o kınalı elleriyle ölçüp de toprağa gömdüğü
parmak izlerimi alıyorlarsa eğer şimdi işe yarıyordur ellerim

içimizdeki seviyi ezdik diye bir bir
dünden göremedik yarını
ve ayaklarımız dolaşmak yerine birbirine
yol alıp gitmeliydi bugün tam bir insan gibi

diyeceğim o ki
her neresinde yaşıyorsan bu dünyanın
kardeş olabilirdik ey insanoğlu
doğurmasaydık eğer kendi ellerimizle
ve de beslemeseydik bir canavar gibi
yarınlarımızı karartamazdı örneğin
suyu, şerbeti, çiçeği, meyvesi… hayvanı
böceğine varıncaya doyuran bu topraksa
kuşkusuz ellerinin üstünde taşırdı bizi


ERCAN CENGİZ


İ. TEKİN-Dostlar Zorda—T. KURT-Bizim Cennet—B. AYDINEL: Şair Kan Revan




DOSTLAR ZORDA



Can ödünç verilmez dost
Demir parmaklıklar kelepçeler
Ve kahpe karanlık ihanet dolu geceler
Can benim, canlarım kan içinde
Hücrem kan kokuyor, mapus damı yanıyor
Dostlar zorda, can pazarındayız
Ölüme yatmış, sevdanın gülleri
Amed’de Mardin’de
Bayrampaşa'da, Ümraniye'de
Çanakkale'de, Antep'te
Dostlar arkadaşlar
Ve daha nice tutsaklar
Kurşun, bomba ve ihanet
Çemberindedirler.
Can pazarındayız dostlar
Can ödünç verilmez
Kavgamız yeni başladı
5.nolu zindanı şehitlerin
Ruhu sizinle, yeni destanlar yaratacağız,
Yüreğimizdeki karanfiller hiç solmayacak
Can sevdanındır ödünç verilmez



İSA TEKİN






BİZİM CENNET





Bir kibrit kutusundaki
çöp kadar bile aydınlık saçabilmek için dünyaya;
her parçasıyla bu dünyaya ait olmalı insan.
yani bir yanı alev alev yanarken özgürlük için,
bir yanı kavrulmalı aşk ile,
işte anca böyle gidilir cennete...



TEMEL KURT






ŞAİR KAN REVAN



Çok acıyan kan revan yerlerimiz var bizim
Sözcükler eşkıya şiirler hüzün
Gece boy versin diye dikiyoruz gülleri
Şafağın alacasına gömüyoruz gündüzün


BÜLENT AYDINEL

GÜRHAN TORUN: Kapitalizmin Çürümüşlüğü




KAPİTALİZMİN ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜ




"Sosyalist gelişim insan içindir.
Belli bir yüksek düşünce için değildir.
Amaç yalnızca insan mutluluğunu
garantilemektir.”CHE


Karl Marks’ın tarih anlayışında; ‘’ilkel komünizm-kölelik-Feodalizm-kapitalizm-sosyalizm ve komünizm’’ sıralaması yer almaktadır. Yaşamın diyalektiğinde de, hareketin ve değişimin sürekli olduğu bir gerçektir ki, kapitalizmde bir döngüdür. Halka düşman olan bu sistem, sürecini doldurduğu zaman tarihin çöplüğüne atılacaktır. Tabi sistemin (kapitalizm) çöküşünü hızlandırmak, ne yönde ilerleyeceğini sağlamak için; devrimcilere, aydınlara, sanatçılara, bir cümlesi sosyalizm bilincine sahip tüm kesimlere önemli ve büyük sorumluluklar düşmektedir. Ustad Marks’ında asırlar öncesinde söylemiş olduğu gibi "Halk kitleleri, yoksullaştırıldıklarının, sömürüldüklerinin, her zaman farkına varamazlar. Ama bu kitlelerin tercümanı olan aydınlar buna işaret etmişler; çoğu kez açık bir anlam ortaya atmasalar bile bu duruma el atmışlardır’’.   Hayatın içinde ne derece çalışma yürütüldüğü, soluksuz yürüyüşte ne kadar yol kat edildiğini bize gösterecektir.
   



-yeni sömürge ülke-        


İşsizliğin ve yoksulluğun arttığı günümüz Türkiyesi’nde, baskı ve zulüm ile adeta terör estirilmektedir. En ufak muhalif bir duruma dahi tahammül yoktur. Benim düşündüğüm, benim söylediğim, benim istediğim şekilde hareket edeceksin, yaşayacaksın diyorlar. Meydanlara çıkıp hak talep etmeyeceksin, hak aramayacaksın, sorgulamayacaksın, unutacaksın diyorlar. Yoksa; biber gazı sıkarım, adı bilinmedik gaz bombaları atarım, coplarım, onursuzca işkenceyle gözaltına alır, tutuklar, işkence yaparım diyolar. Bunları söylerken, bir taraftan da burjuva medyayı çok iyi kullanıyor. Birçok burjuva televizyon kanalında, bu söylediklerini görselleştiriyorlar. Amaç; halka karşı yoğun bir şekilde korku salmaktır. Sistem, benden olmayana bunları yaparım diyerek, açık ve net olarak faşizan yüzünü göstermektedir. Kapitalizmin bir yüzü böyledir,halka düşmandır.



-kapitalizmin önderliğinde ki gelişmeler-


Diğer bir teorisinde Marks, emperyalizmi “kapitalist gelişimin son aşaması” olarak tanımlamıştır.  Bu teoriden de anlaşıldığı gibi, kapitalizm çürüme yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. Ülkemiz topraklarında, emperyalist güçlerin postalları dolaşmaktadır ve onun işbirlikçi uşakları. Nerede katliam yaratılacaksa onlar ordadır. Nerede işgal edilecek bir ülke varsa işbirlikçi uşaklar ordadır. Ona göre politikalar düzenler, zeminini hazırlar. Bugün baktığımızda; Irak, Libya somut örneğimizdir. Adalet ve demokrasi getireceğiz yalanlarıyla girilmiştir, petrol ve toprakları yağmalanmıştır. Kapitalizm gerçeği; işgal edilen ülkelerin petrolleri, toprakları, yer altı kaynakları, para eden her şey emperyalist güçlerle paylaşılmıştır.

Adalet ve demokrasi, bağımsızlık mücadelesi; kapitalizmin-emperyalizmin korkulu rüyasıdır. Saldırganlıkları bu yüzdendir. Bu yüzdendir korkuları. Köşeye sıkıştıkça daha da saldırganlaşacaktır. Hangi yönden bakarsak bakalım kapitalizm çürümektedir.


-Halkların kurtuluşu sosyalizmdedir-


Marks, ’’bilimsel sosyalizmin eninde sonunda, rejim istese de istemese de, insanlığa uysa da uymasa da mutlaka günün birinde bütün dünyada hâkim olacağıdır. Kapitalist gelişmenin kapitalizmi yıkacağını, sosyalizmin doğup gelişeceğini’’ bize anlatmaktadır.

Halkların, sosyalizm bilinciyle donanması ve bu bilinçle hareket etmesi, her geçen sürede hedefe biraz daha yaklaştıracaktır. Gecekondu halkının yıkımlara karşı gelmesi, yoksulluğun kader olmadığını bilmesi, işsizin neden işsiz kaldığını bilmesi. Az ücretle, uzun saatler çalıştırılan işçi sınıfın gasp edilen haklarının, adaletli olmadığını bilmesi ve örgütlenmesi. Köylünün,tarım ve hayvancılığın bittiğini görmesi ve bu yüzden yoksullaştığını bilmesi.Gençlerin ve öğrencilerin,’’insan için en güzel yaşam biçiminin SOSYALİZM DE olduğunu bilip halkı aydınlatması…. Bunların hiçbiri hayal değildir,  Sosyalizm hayal değildir.

İnancımızı ve umudumuzu hiçbir zaman yitirmeyeceğiz. Milyonları örgütleyecek sosyalizmi kuracağız.



GÜRHAN TORUN

                                                                                                                            

TURGAY ULU: Würzburg – Berlin Mülteci/Göçmen Yürüyüşünden Tanıklıklar



WÜRZBURG — BERLİN 
MÜLTECİ / GÖÇMEN YÜRÜYÜŞÜNDEN TANIKLIKLAR








En Alttakiler Silkeleniyor



Bir hafta önce transfer edildiğim Hannover şehrinde ilk eylemimizi gerçekleştirmiş olduk. 23. 06. 2012 tarihinde önceden belirlediğimiz gibi saat 12.30'da başlayan yürüyüşümüze yaklaşık olarak 300 kişi katıldı. Buraya getirilmeden önce tutulmuş olduğum Bramsche Kampı’nda da dergi çıkarıp, yürüyüş vb. etkinlikler yapıyorduk. Son olarak bir Alman gazetecinin yapmış olduğu röportaj Almanca yayınlanınca beni apar topar Hannover'e sevkettiler.

Yeni kamp yerine getirilinceye kadar nereye götürdüklerine dair herhangi bir açıklamada bulunmadılar. Türkiye hapishanelerinden alışık olduğumuz bir sürgün sevke tabi tutulmuştuk. Getirilmiş olduğum Hannover kampındaki sosyal görevliler oldukça sert ve dışlayıcı davranışlarda bulundular. Biz de onlara gerekli tavırlarımızı aldık elbette. Her şeye rağmen eski kampım olan Bramsche'den 20 kişi geldi yürüyüşümüze. Emeklerimizin boşa gitmemiş olması bizi sevindirdi. Onlarla sarıldık birbirimize hasret giderdik. Dünyanın her yerinden insanlarla aynı özlem ve umutları taşımak, paylaşmak çok güzel.

Şu anda bulunduğum kampta benim dışımdaki insanların hemen hemen tamamı karaşınlardan oluşuyor. İki katlı bir yer. Dar bir koridora açılan hücre kapıları var. Koridor karanlık ve havasız. Her hücrede iki kişi kalıyor. Benim yanımda kalan arkadaş Afrikoslu. Onun ülkesi Amerikan ve Fransız askerlerinin kontrolü altında olan bir yermiş. Zira onların orada elmas var. Ancak bu elmasları yerliler toplayamıyorlar. Arkadaşımın ailesinin hepsi öldürülmüş. Kendisi de mermi yemiş ama ölmemiş. Aynı dilleri konuşmamamıza rağmen hemen tanışıp kaynaştık arkadaşımızla. Ne de olsa aynı sınıftanız. O her sabah namaz kılıyor. Benim niye namaz kılmadığımı sorduğunda ona; "biraz yaşlanınca belki kılarım" yanıtını veriyorum. Birlikte neşelenip gülüyoruz. Arkadaşım hep kus kus ve pirinç yiyor. Kus kus Afrikalıların en meşhur yiyeceğiymiş. "Niye hep bulgur yiyorsun" diye soruyorum; biraz hüzünlenerek "annem hep kus kus yapardı" yanıtını veriyor. Ama onu menemen yemeğe ve çay içmeye alıştırıyorum. Aynı zamanda ben de kuskus yemeğe alışıyorum. Hücre arkadaşım politik birisi değil, ama yürüyüşte pankartı en önde tuttu. Ayrımcılık ve aşağılamalara karşı refleksleri var. Doğduğu yerin Amerikalı ve Fransız askerleri tarafından kontrol altında tutulmasına çok öfkeli. İlk defa katılmış olduğu bu yürüyüşü çok beğendi. "Gene yapalım" diyor şimdi. Onu derneğe de götürdüm, duvarda görmüş olduğu Yılmaz Güney ve İbrahim Kaypakkaya'nın kim olduklarını soruyordu. Yılmaz Güney'i anlatmak kolay oldu. Kısaca "o bir artist" dedim. Ama İ. Kaypakkaya'yı anlatmak biraz zor oldu. Eşitlikçi bir gelecek için mücadele eden birisini onun anlayabileceği şekilde anlatmak zor oldu. Ama biraz Nelson Mandela ile ilişkilendirmeye çalışarak anlattık, biraz da Che ile benzeştirerek anlattık biraz anladı. Gözlerini parlatarak "oo sehr gut" dedi. Belki zamanla anlar. Ama anlaması da gerekmiyor. O aynı sınıftan olduğumuzun ve kaderlerimizin ortak olduğunun farkında.

Yürüyüşümüze buradaki diğer kamplardan da arkadaşlar gelmişlerdi. Henüz tüm kamplarla tam bir bağlantı kuramadık ama yavaş yavaş onu da oluşturuyoruz. Yürüyüş gününden bir hafta önce bir konferans yapıp yürüyüşle ilgili hazırlık ve planlamalarımızı yaptık. Dil bilmiyor almak bizim için büyük bir problem ve tecrit oluşturuyor. Ben de son anda edinmiş olduğum sarı bir beze Türkçe, Kırmanç, Dımıli, Lazca, İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça, Yunanca "özgürlük" yazarak kortejdeki yerimi aldım. Pankarttaki yazılar tam okunmuyor çünkü boya bulamadım. Koştura koştura okula gitmekte olan bir Iraklı Kürt çocuğundan aldığım kalemle yazdım pankartı. Taleplerimiz belli, birçok kez bu taleplerimizi dile getirdik. Baş talebimiz saygınlık ve özgürlüktür. Bunun yanında barınma, beslenme, sağlık ve oturum haklarımızın verilmesini istiyoruz. Kamplarda ayda bir verdikleri 40 euro ve en fazla 150 euroluk kâğıtlarla bir insanın temel ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değildir. Bir ilticacının Alman mahkemelerine bu konuda açtığı dava haklı bulundu ve geçinmek için bu miktarın yeterli olmadığına karar verdi. Ancak mevcut aylıkların yükseltileceğine dair herhangi bir karar alınmadı. Bir insanın ihtiyacı yalnızca yemek ve barınmaktan oluşmaz. Ulaşım, kültürel etkinlik, cinsellik vb. gibi insanın çok yönlü ihtiyaçları vardır. Ancak sermaye sınıfının savaş ve sömürü politikalarından dolayı buralara göç etmek zorunda kalmış insanları onlar normal insanlar olarak görmedikleri için bu hakları bize reva görmüyorlar. Hannover Hopftbahnov'da başlayan yürüyüş kolu 5 saat boyunca ana caddelerde turladı. Bir araca bağlı olan megafondan konuşmalar yapıldı. SPD, Die Linke gibi partiler konuşma aracından fazlasıyla yararlandılar. Oysa bu partilerin dayanışma noktasında yeterlince duyarlı olduğu söylenemez. Yürüyüşe katılımları ise temsili düzeydeydi. Bu türden yürüyüşlerimizde bize en çok destek veren Almanyalı antifaşit gençler oluyor. Antifaşistlerin katılımı iyiydi. Elimizdeki değişik dillerden pankartı gören bir genç bize sorular sordu. Benim onbeş yıllık tutukluluğumu duyunca biraz şaşırdı. "Nasıl kafayı yemedin" diye sordu. Türkiye koşullarını ona dilimizin döndüğü kadarıyla anlattık. Guts hainleri benden para karşılığında değiş tokuş yaparak dayanışma yapmak istediğini söyledi. Çünkü Türkiyeli esnaflara verdiğimizde bu kâğıtların değerinin tam karşılığını vermiyorlar bize, 15 euro kesiyorlar. Antifaşist gençle mail alışverişi yaptık. Türkiye devrimci hareketinin Avrupa'daki yaşamı kendi içine kapalı bir kabile yaşamına benziyor. Bu anlamıyla enternasyonalizm ilkesine uygun bir hayat sürdürdükleri söylenemez. Türkiye gündemiyle sınırlı bir hayatları var. Birçoğu da esnafça bir hayat sürdürüyorlar. Politik aktiviteye biraz hobi ve zaman geçirme aracı halini almış. İstisnaları hariç tutacak olursak genel görünüm bu durumdadır. Kendiliğindenci bir konumda bulunan Avrupa’daki antikapitalist hareketin teorik ve pratik netleşmeye ihtiyacı var. Örgütlenmeye ihtiyacı var. Yürüyüşte en çok attığımız slogan: "Bleibrecht überal, kein Menschin illegal" olmuştu.

Turgay Ulu
Hannover Mülteci Kampı
23. 06. 2012




Almanya'nın Würzburg Şehrinden
Berlin Şehrine Nasıl Yürüyoruz?


TURGAY ULU
  
Almanya'nın değişik mülteci kamplarında kalan mülteciler olarak 8-9-2012 tarihinde başlatmış olduğumuz protesto yürüyüşümüzün bugün 8. gününü tamamlamış bulunuyoruz. Şu anda Gotha şehrine yakın olan Waldershausen'de konakladık ve ilk defa internet olanağına kavuştuğum için kısa bir zaman aralığında yürüyüşümüzle ilgili bir özet makale yazıyorum.
  
Würzburg şehrinde yürüyüşümüze start verirken kalabalik bir kitle tarafından coşkulu slogan, pankart ve konuşmalarla uğurlandık. Yürüyenler olarak bizim ekibin başlangıcı coşkulu oldu. Diğer bir koldan otobüsle hareket edenler de aynı coşkunlukla yolculuklarına başlamış oldular.
  
İlk başladığmızda bize eşlik edenlerle birlikte sayımız oldukça kalabalıktı, bu sayıya yüzlerce diyebiliriz. Daha sonraları da hemen hemen her gün yürüyenlerimizin sayısı 30'un altına düşmedi. 
  
Daha önce yürüyüş güzergahını bisikletle gidip gelerek kaşif yapan arkadaşımızın rehberliğinde yürüyüşümüz bazen ormanlık alanlarda bazen de otobanlarda devam ediyor. Geceleri çoğunlukla lojistik komitesinin hazırladığı çadırlarda yatıyoruz. Ama bazen de konakladığımız şehirde bizim eylemimizi destekleyen dernek, parti ya da değişik kitle örgütlerinin ayarladığı mekanlarda kalıyoruz.
  
Yürüyüşümüz sırasında biçok dilde hazırlamış olduğumuz özgürlük yazan pankantımız hiç eksik olmuyor. Büyük şehirlere geldiğimizde diğer büyük pankantlarımızı da açıyoruz. Elimizde bulunan megafonla bir kaç dilde enternasyonal marşını veya Çav Bella gibi marşları söylüyoruz. Çav Bella hangi dilde söylenirse söylensin herkese tanıdık geliyor. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin. Devrimci mücadelenin ne büyük bir enternasyonalist damar yaratmış olduğunu böylece görmüş oluyoruz.
  
Geçtiğimiz yol güzergahlarında bulunan mülteci kamplarına adeta şok baskınlar yapıyoruz. Sindirilmiş, bastırılmış olan insanları uyandırıyoruz. Onlara cesaret veriyoruz. Gittiğimiz kamplarda insanların korkulu ve çekingen yüz ifadelerine tanık oluyoruz. Ancak bizim eylemimiz onlara cesaret veriyor. Pratik olarak da ziyaret edip bildirilerimizi dağıttığımız ve kendileriyle konuşmalar yaptığımız kamplardan yürüyüşümüze katılanlar oluyor. Şimdiye kadar iki kişi yürüyüşümüze katılmış bulunuyor. Şimdi bulunduğumuz yerdeki mülteci kampına gittiğimizde kitle bizi coşkuyla karşıladı ve herkes binanın önünde heyecanla birbirileriyle konuştular. Çok sayıda polis otosu olay yerine geldi. Bizim şok baskınlarımız polisi rahatsız ediyor doğal olarak. Gittiğimiz son mülteci kampında dört kişi bize katılma kararı verdi. Waldershausen mülteci kampından dönerken peşimizden kalabalık bir kitlenin coşkulu sloganlarla bize doğru geldikilerini gördük. Kadınlar, çocuklar slogan atarak bizim yürüyüş kortejimize katıldılar. Özellikle çocukların coşkuları ve heyecanlırı görmeye değerdi. Bu durum bizi de coşkulandırdı doğal olarak. Bizimle birlikte pankartları taşıdılar, konaklayacağımız yere kadar bize eşlik ettiler.
  
Dün geceki toplantımızda NPD adlı faşist partinin bizimle ilgili tehditler içeren ırkçı açıklamasını tartıştık. Bu açıklama bizim eylemimizin etkisini gösteren bir belge özelliği taşıyor. Bu açıklamaya karşı Almanya'da bulunan tüm anti faşist ve anti kapitalist kesimlerin bizi destekleyeceklerini biliyoruz. Biz yürüyüşümüze devam ediyoruz. Gelirlerse biz gene yürümeye ve her türlü ırkçı sınırları da aşmaya devam edeceğiz. Hiç bir sınıra ve hapsetmeye karşı boyun eğmeyeceğiz.
  
Geçtiğimiz şehirlerde basın açıklamaları ve mitingler de gerçekleştiriyoruz. Gazete, televizyon ve radyolar bizimle ilgili haberler yapıyorlar. Bazen bizimle röportajlar gençekleştiriyorlar. Bizim eylemimizi sabote etmeye dönük haberler de yazıyorlar. Bir gazete bu yürüyüşü yapanların yalnızca bir ülkeye mensup insanlar olduğunu yazdı mesela. Ama biz bunu tekzip eden bir açıklama yaptık. Yürüyüşümüzün etnternasıyonal bir özellik taşıdığını onlara ilettik. Gelip görenler de zaten bizim farklı ülkelerden gelmiş mülteciler olduğumuzu göreceklerdir.
  
Bayern ile Dühringen sınırından, yani Doğu Almanya ile Batı Almanya sınırından geçerken onların bize verdikleri ve içinde bizi sınırlayan hükümlerin olduğu kimlikleri yırtma kararı aldık. Zaten içimizden bazılarının kimliği yanında yoktu. Bu eylem sırasında bizleri başından beri destekleyen bir Alman vatandaşı olan kadın da kendi kimliğini kesti. Bu arkadaş bu davranışıyla büyük alkış aldı.
  
Biz bu yürüyüşümüzle aslında başka bir hayatı denemiş oluyoruz. Sınırsız ve mülksüz bir şekilde farklı kültürlere ve farklı dillere sahip olanların ortak, kolektif bir hayat sürdürebileceklerini göstermiş oluyoruz. İnsanların eylem sırasında nasıl politikleştiklerini görüyoruz.
    
Vakit ve olanak yetersizliği nedeniyle şimdilik bu kısa özetle metnimizi noktalayalım. İlerde daha ayrıntılı metinilerle buluşmamızı sürdürmek dileyiğle.
     
Yaşasın insanlaşma ve ortaklaşma mücadelemiz.
                                                                                                                       

15-9-2012
   Turgay Ulu



Yürüyerek Özgürleşiyoruz


  
Würzburg'tan Berlin'e doğru başlatmış olduğumuz özgürlük yürüyüşümüzün 9. gününü geride bıraktık. Bu gece Gotha şehrine yakın olan Cobstadt'da konakladık. Bir gün sonra Erfurt'ta olacağız. Cobstadt'da Break İsolation kampında tanışmış olduğumuz arkadaşlarla tekrar karşılaştık ve özlem giderdik. Çocuklar ve köpekler de gelmişlerdi, hepsiyle hasret giderdik. Biz konaklama alanına geldiğimizde çadırlar kurulmuş ve yemekler hazırlanmıştı. Yemekler daha çok vejeteryan türlerinden oluşuyor ama arada korsan yaparak tavuk kızartanlar da oluyor.

Bugünkü yürüyüşümüzdeki sayı biraz düşmüştü çünkü arkadaşların ayaklarında hasarlar oluştu. Benim ayağımda da önce su toplama ve sonra da bu şişkinliğin patlaması oldu. Ayaklarım fena halde sızlıyor ama ben yürümeyi tercih ediyorum ne de olsa 15 yıl hapiste kapalı kaldım. Şimdi açık alanlarda, ormanlarda yürümek bana iyi geliyor.
  
Yürümek bizi özgürleştiriyor. Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Yola çıkarken tüm gemileri yaktık. Onların kimliklerini, paralarını bir kenara ittik. Almanya sokaklarında sloganlarımızı ve pankartlarımızı açarak yürüyoruz. Bazen yoldan geçen arabalardan bize para uzatanlar oluyor. Böylece yürüyüşe katılamayanlar da maddi olarak bize desteklerini sunmuş oluyorlar. Geçtiğimiz şehirlerde bize pencerelerden el sallayanlar ve destek sloganları atanlar oluyor. Uzun yıllardır suskunluğa gömülmüş olan sokakları yürüyüşümüzle özgürleştiriyoruz.
  
Yürüyüşe geçerken onların bize dayatmış oldukları residensflüsh dedikleri sınırları fiilen kırmış bulunuyoruz. Bugünkü yürüyüşümüz sırasında Bayern eyaletinde olan bir mülteci kampında iki mültecinin intihar girişiminde bulunduğu haberini aldık. Bu tür vakalar Avrupa mülteci kamplarında sık sık yaşanmaktadır. Yunanistan karakollarında da kendisini kesen çok sayıda insana tanık olmuştuk. İnsanlar içine gömüldükleri izolasyon kamplarında artık dayanamayarak intihar girişiminde bulunuyorlar. Bayern eyaletine bağlı olan bir mülteci kampında intihar girişiminde bulunanlardan biri kendisini asmış biri de kendisini kesmiş. Şu anda ikisi de hastanede yatıyorlar. Mülteci kampı karışmış durumda. Tüm kampın camları kırılmış. Politik olmayan insanlar tepkilerini bu şekilde dile getiriyorlar. Bizim yürüyüşümüz bunların da nasıl özgürleşeceğine dair örnek teşkil ediyor.
  
Yürüyüşümüzün salt Almanya ile sınırlı olduğunu düşünmek yanlış olur. Biz Würzburg'tan yürümeye başlarken, Fransa Kağıtsızlar Hareketinden bir kişi gelmişti. Bizimle ortak etkinlikler örgütleme tekliflerinde bulunuyordu. Biz Würzburg tren istasyonunda gelenleri karşılamaya giderken Fransa Kağıtsızlar Hareketinden olan arkadaş, polis müdahalesi olursa kendilerinin duruma el koyacağını ve bizi polislere vermeyeceğini söylüyordu. Avrupa'nın donmuş damarlarını yeniden açmaya çalışıyoruz ve eylemlerimizin buna pratik katkısının olduğunu görebiliyoruz.
  
Bizim eylemlerimiz aynı zamanda Türkiye gibi ülkelerden gelmiş göçmenlerin buralarda düzene endekslenmiş olduğunu da deşifre etmiş oluyor. Avrupa ülkelerine gelmiş olan devrimciler de büyük ölçüde oturum aldıktan sonra ve bir iş imkanı bulduktan sonra mücadeleyi bırakmayı tercih etmişler. Onlar için politik etkinlik arada bir derneklerde bir araya gelerek mangal yapmaya dönüşmüş durumda. Bizim başlatmış olduğumuz eylemler uzun bir süreci kapsamasına rağmen Türkiye devrimci hareketinden herhangi somut anlamlı bir destek ya da adım göremedik.
  
Altıyüz kilometreyi yürümek dışardan göründüğü kadar kolay bir iş değil. Ormanlardan geçiyoruz, bazen otobanlardan yürüyoruz. Ayaklarımız patlıyor ve acılar içinde yürüyoruz. Ama özgürlükler her zaman bedel istemiştir. Biz de üzerimize düşen bedeli ödemeye çalışıyoruz.
  
Konakladığımız antifaların parkında şu anda elektirkler kesildi ve yazıyı bitirmek zorundayım. Ber dahaki günde görüşmek dileyiyle.
                                                                                      
TURGAY ULU
 16.9.2012 
   




Ayaklarımız Yara Başlarımız Özgür




Bugün özgürlük yürüyüşümüzün 11. günü. Şu anda Erfurt'taki parlemento binasının önündeyiz. Dün Erfurt'taki mülteci kamplarını ziyaret ettik. Onlara bildirilerimizi dağıttık, pankartlarımızı açtık ve konuşmalarımızı yaptık. Başka dillerde konuşan insanlarla, onların konuştukları dillerden anlayanları aramızdan seçip tek tek konuştuk. Neden Berlin'e protesto yüürüyüşü yaptığımızı anlattık. Şimdiye kadar baskınlar yaparak sarsıp kendilerine getirdiğimiz insanlarla yaptığımız konuşmalarda hepsi bizi desteklediklerini söylediler. Her birinin tahmin ettiğimiz trajik hayat hikayelerini dinledik. Hepsi izolasyon içinde yaşadıklarını dile getirdiler.
  
Evet dün yürüyüşümüzün 11. günüydü. Fakat dün zamanım olmadığı için bugün yazıyorum. Bugün 12. günü de geride bıraktık. Dün Erfurt'ta konaklamıştık. Konakladığımız yer daha önce Break İsolation kampını yaptığımız mekanla aynıydı. Erfurt'ta iki gün kaldık. Erfurt'ta çeşitli etkinlikler gerçekleştirdik. Gotha ve Erfurt ismini ilk defa Karl Marx'ın bir kitabından duymuştum. Bir gün bu şehirlerden geçerek Berlin'e doğru bir yürüyüş gerçekleştireceğim hiç aklıma gelmezdi.
  
Dün sabah Erfurt'taki parlemento'nun önünde protesto eylemi yaparken bir grup faşist pankart açarak bize doğru yürümeye başladılar. Ancak "dünyayı tanrıya tek bir ırk olarak sunacağı" nı söyleyen Hitler faşizmini nasıl Stalingratda durdurduysak, onların karikatürleri olan faşistleri de durdurduk. Pankartları ellerinden alındı buruşturulup atıldı ve sayıları beş kişiyi geçmeyen bu faşistler olay yerinden kaçarak uzaklaştılar. Böylece daha önce "bizi karşılayacakları"nı ilan eden faşistlerin ilk grişimi boşa çıkartılmış oldu. Biz hiç bir şey olmamış gibi parlemento önüündeki eylemimizi sürdürdük. Pankartlarımızı duvarlara astık. Müzik eşliğinde halaylar çektik, konuşmalar yaptık. Saat akşam 16'ya kadar parlementonun önünde protesto gerçekleştirdik. Daha sonra şehrin merkezine doğru yürümeye başaladık. Daha önce ziyaret etmiş olduğumuz Breiten Worbis kampından da eyleme katılmak için gelenler vardı. Yürüyüşe geçerken sayımız epeyce artmıştı. Erfurt şehrinin ana caddelerinden yürüyerek ilerledik. Bir kaç kampın önünden geçtik. Bu kamplara broşür ve bildirilerimizi dağıttık. Megafondan konuşmalar yaptık. Sık sık söylediğimiz Çav Bella marşını burada da Türkçe olarak söyledik.
    
Uzun bir şehir turu yaparak merkezi tren istasyonuna ulaştık. Tren istasyonunda da pankartlarımızı açtık, sloganlarımızı attık ve konuşmalarımızı gerçekleştirdik. Zaten bir gün öncesinden o gün içinde yapacaklarımızı bir toplantıyla kararlaştırıyoruz. Yemek ekibi de sürekli bizim konakladığımız yerlerde yaptıkları yemekleri sunuyorlar.
  
Evet ayaklarımız parçalandı. Bazılarımız yürümekte zorlanıyoruz. Ama olsun başlarımız özgür. Gözümüz ufuklarda, yüzümüz güneşe doğru. Yaralanan ayaklarımızın verdiği acı bizi rahatsız etmiyor. Sınırlara ve baskılara boyun eymediğimiz için kendimizi güçlü hissediyoruz. Zulme karşı yürümekten yaralanan ayaklarımız sayesinde başlarımız özgürleşiyor. Biz sokaklarda sürdürdüğümüz eylemlerle kendimizi özgürleştirirken bir yandan da aslında global kapitalist sistemin insani olmayan bir çok yanını deşifre etmiş oluyoruz. Faşistlerin dün bize saldırmaları bunun bir kanıtıydı. Çünkü biz ırkçı uygulamaları deşifre ediyoruz. Irkçı faşistler bundan rahatsızlık duyuyorlar.
  
Almanya'da ve genel olarak Avrupa'da bulunan izolasyon kamplarını deşifre ediyoruz. Bu nedenledir ki, biz bu izole kamplara şok baskınlar yaptığımızda çok sayıda polis otosu olay yerine geliyor ve insanları korkutmaya çalışıyorlar.
  
Özgürlük için yürüyerek yerli ya da göçmen olarak bu coğrafyada bulunan donmuş, sinmiş ya da aristokratlışmış, bürokratlaşmış olan genel solu da deşifre etmiş oluyoruz. Biz sokaklarda mücadele ettiğimizde bundan geri duranlar bir biçimiyle düşünmeye başlıyorlar ve zaman zaman harekete geçiyorlar ya da harekete geçmek gerektiği akıllarından geçiyor.
  
Akşamları toplantı yaptığımızda dinlenme ve kültürel ihtiyaçlarımızı karşılamak için fazla zaman kalmadığından yürüyüş sırasında aynı zamanda tartışmalar yapıyoruz. Bugün aktivist eylemcilerle mülteci eylemcilerin söz ve oy haklarının eşit olup olmamasını tartıştık. Kararlarda herkesin eşit söz hakkına sahip olup olmamasını tartıştık. Bir kesimimiz eşit olması gerektiğini savunurken bir kesim bu konuda biraz tereddütlüydü. Onlar hem objektif olarak farlılıklar olduğunu savunuyorlardı. Hem de bazı pratik kararları ortak almanın nasıl bir sonuca yol açacağı konusunda biraz temkinli davranıyorlardı. Ama sorunlarımızı tartışarak ve birbirimizi ikna ederek çözüyoruz. Herkes konu hakkında kendi görüşlerini rahatça dile getiriyor. Mülteci eylemcilerin bir kısmı kendi eylemlerinin başka politik organizasyonlar tarafından istismar edileceğini düşünüyorlar. Bu nedenle dışardan gelenlere karşı biraz temkinli davranıyorlar. Ancak bizim mücadelemiz salt mülteci sorunlarıyla sınırlı değil. Çünkü biz izolasyona karşı özgürlük için eylemlerdeyiz. Dünyadaki bütün işçi ve emekçilerin, yoksulların izolasyon içinde yaşadıklarını biliyoruz. Kapitalizm içinde burjuvazi dışındaki herkesin izolasyon ve özgürleşme sorunu var. Mücadelemiz ortak olmak zorundadır. Dil, ırk ayrımı olmadan burjuuvazinin yasak ve baskılarına, kontrol toplumu yaratma girişimlerine karşı ortak bir şekilde mücadele etmek zorundayız.
  

Özgürlük yürüyüşümüz izolasyondan kaçıp özgürlük için yollara düşenleri sürprizler yaratarak buluşturuyor. Otuz yıldır görmediğim bir arkadaşla bu yürüyüş vasıtasıyla bir tesadüf sonucu karşılaştık. Gene ilk defa tanıştığım bir Gürcistanlıyla bir Türkiyeli dükkana girdik ve adam benim neyle meşgul oduğumu sordu. "Devrimciyim ve Würzburg'tan Berline doğru protesto yürüyüşü yapıyoruz" cevabını duyunca adam, buralarda da devrimcilerin olduklarını söyledi. Ben "kimler var" demeye kalmadan birisine telefon etti ve daha önce  cezaevinden tünel kazarak özgürlüğe kaçmış olan bir arkadaşla buluşmuş olduk. Hiç aklımıza gelmezdi böyle bir şeyin olacağı. Özgürlük kervanı bu amaçla yollara düşenleri bir yerlerde buluşturuyor ne güzel.
    
Şu anda Vippachedelhausen'de konaklamış bulunuyoruz. Mutfak ekibi tüplerini, ocaklarını kurup sebzeleri soymaya başladılar bile. Gene lojistik ekibi ve herkes ortaklaşa olarak, içinde yatacağımız büyük çadırı kurmaya başladık. Medya grubu olarak neleri nasıl yapabileceğimizi tartışıyoruz.
     
Diğer bir güzergahtan ilerleyen otobüs kolu da geçtiği şehirlerde eylem yapmaya devam ediyor. Berlin'de bulunan çadırda da, aldığımız haberlere göre destekçilerin sayısı artmış bulunuyor. Yürüyüşümüzle ilgili daha önce bilgilendirmiş olduğumuz  devrimcilerden bir kaçının da bugün Berlin çadırında kendilerini nöbete yazdırdığını duyduk.

19.9.2012
Turgay Ulu
Erfurt




Özgürlük Yürüyüşünde Enternasyonal Buluşma


  


Almanya'nın Würzburg şehrinden Berlin şehrine doğru başlatmış olduğumuz özgürlük yürüyüşünün 13. gününü tamamladık. Şu anda Rudersdof köyünde konaklamış bulunuyoruz. Aslında bundan bir önceki köyde konaklamayı planlamıştık fakat aldığımız bilgilere göre bu köy pek güvenli bir köy değilmiş. Aynı zamanda köy belediyesi bizim konaklamamız için razı olmamış. Biz de ondan bir sonraki köyde konakladık. Konakladığımız bu köydeki bina kiliseye ait bir bina. Banyosu yok ama tuvaleti var. Konakladığımız bazı yerlerde hiç tuvalet olmuyor, bazı yerlerde de rögar bağlantısı olmayan doğal tuvalet oluyor.
  
Dün gece konakladığımız yerde çok üşüdük. Hava oldukça soğuktu. Bir odun sobası bulup yaktık ama o da fayda etmedi. Bazılarımız nezle olduk.Dün gece yağmur yağdı ama bugün gündüz vakti yağmadı şansımız varmış. Zira daha önce yolda şiddetli bir yağmura tutulmuş ve çok ıslanmıştık. Yağmur, yürüyüş sırasında gelirse ve sığınacak bir yer, yoksa ıslanmaktan başka bir seçenek kalmıyor. Üstümüze poşet geçirsek bile ayaklar ıslandığı zaman kötü oluyor. Benim ayaklarım böyle bir ıslaklık sonucu patladı. Ama yavaş yavaş ayaklar kendisini toparlıyoırlar. Kendi aramızda espriler geliştiriyoruz. Doktor olan bir arkadaşa ben bir çift ayağa ihtiyacım olduğunu söylüyorum ve hep birlikte kahkahalar atarak gülüyoruz. Her mekan kendisine özgü espri yöntemlerinin ortaya çıkmasına yol açıyor.
  
Bugün Latin Amerikalı iki arkadaş eşlik etti yürüyüşümüze. Arada bir böyle destekçilerimiz gelip bizimle bir kaç gün yürüyorlar ve sonra gidiyorlar. Bazıları tekrar gelip yürüyüşümüze iştirak ediyorlar, bazıları da sadece bir kez yürüyorlar sonra gelmiyorlar. Biri Kolombiyalı ve diğeri de Şilili olan bu arkadaşlarla Latin Amerika üzerine sohbetler ettik. Yürürken konuşmak güzel oluyor. Yürümenin verdiği yorgunluğu hissetmiyorsun. Konuştuğun konular üzerine düşündüğün için zamanın nasıl geçtiğini farketmiyorsun. Che Guevera, şimdi Venezüela başkanı olan Hugo Chavez ve Şili'de sürmekte olan öğrenci hareketi üzerine sohbetler ettik. Kolombiya'daki gruplar üzerine ve bu grupların Chavez'le yaşadıkları sorunlar üzerine sohbetler ettik.
  
Bugün yeni bir şey daha yaptık. Elimizde bulunan megafonla marşlar ve türküler söyledik ama bu sefer koro halinde söyledik. Mesela enternasyonal marşını koro halinde söyledik ama her kes kendi dilinde söyledi. Böylece enternasyonal marşını aynı anda Almanca, Türkçe ve İspanyolca söylemiş olduk. Oldukça uyumlu bir koro oldu. Önceden hiç bir hazırlık yapmadığımız halde bir ritim tutturabildik. Ardından Çav Bella ve diğer bilinen ortak şarkıları söyledik. Müzik grubunun adını "Enternasyonal Devrimci Yürüyüş Müzik Grubu" olarak belirledik. Belki de yalnızca bugün için geçerli olacak bu grup.
    
Biz mültecilerin ya da aslında genel olarak işçi emekçi ve yoksulların dünyanın değişik yerlerine gidip gezme imkanları yok. Ama biz engelleri tanımayan yürüyüşümüzle Şili, Kolombiya, Brezilya, Irak, İran, Afrika gibi dünyanın her yerinden insanları tanıma şansına sahip oluyoruz. Sokaklardaki yürüyüşümüz sayesinde enternasyonal buluşmalar gerçekleştiriyoruz. Oralardaki toplumsal durum, tarih ya da devrimci mücadelenin durumu hakkında birinci ağızlardan bilgi edinme şansımız oluyor. Bir çoğumuz tek bir ortak dil bilmiyoruz. Ama gene de birbirimizi anlıyoruz. Onlar Grup Yorum'u, Nazım Hikmet'i tanıyorlar. Ben Marquez'i, Che'yi, Viktor Jara'yı, Ömer Hayyam ya da Ali Şeriati'yi tanıyorum. Bunlar bizim birbirimizi anlamamıza yetiyor. Ayrıca zorunlu olduğumuz için bir kaç kelime de olsa Almancamızla iletişim kuruyoruz. Devrimci mücadele tarihinin yaratmış olduğu kültürler bizim birbirimizde ortak yanlar bulmamızı kolaylaştırıyor. Biz bundan daha ileri giderek Marksizm, Anarşizm, Feminizm, yeni toplumsal hareketler gibi konuları bile müzakere edebiliyoruz. Latin Amerikalılarla Kamilo Thorez üzerine de sohbetler ediyoruz. Türkiye'de de son dönemlerde devrimci islam diye bir akımın gelişmekte olduğunu öğrenmiş oluyorlar. Bugünkü sohbetlerimizde ulaştığımız bir ortak nokta; yeni devrimci denemelerin gene metropol emperyalist coğrafyalardan değil de kenar bölgelerden gelişme olasılığının daha güçlü olduğu noktasındaydı. Yürüyüşümüzde yer alan herkes aynı ideolojik politik formasyonda değil. İçimizde domuz eti yemeyen de var. Hiç et yemeyen de var. Yemekler arasında ayrım yapmayan da var. Ama hepimizin ortak noktası sömürü, baskı ve izolasyona karşı olmak.
   
Özgürlük yürüyüşümüz bizim için bir okul özelliği de taşıyor. Hem değişik kültürleri, inançları öğreniyoruz. Hem de birbirimizi politikleştirmiş oluyoruz. Kimimiz bazı kavramları ilk defa duyuyor. Ama merak ediyor ve bu kavramları öğreniyor.  
  
Erfurt'ta faşistlerin yürüyüşümüze yönelik saldırılarına anladıkları dilden cevap vermemiz etkili oldu. Bundan bir önceki köy belediyesinin bize izin vermemesinin nedeni bu olaylardı. Bu akşamki toplantımızda bu konuyu da tartıştık. Onlara bir yazılı yanıt verip vermemeyi tartıştık. Bir kesim arkadaş cevap vermememizin korkaklık olarak değerlendirilebileceğini düşündü. Ama biz çoğumuz onlara cevap vermenin onları meşrulaştıracağını düşündük ve onları hiç bir şerilde muhatap almamayı uygun gördük. Onların fiili girişimine gerekli yanıtı verdik zaten. Onları daha fazla muhatap almak gerekmez.
  
Bugün bir radyocu geldi ve bizlerle röportajlar gerçekleştirdi. Basın çalışanları, daha çok insanların kişisel hikayelerini soruyorlar. Bunlarla nasıl konuşabileceğimiz üzerine de akşamki toplantımızda gündem oluşturduk.
  
Sınırları fiilen geçersiz kılan özgürlük yürüyüşümüzün manzarası da enterasan. Genelde önden bisikletle giden arkadaş bir çubuğun ucuna kırmız bir bez takmış oluyor ve yürüyüş korteşinde sarı bir yastık kılıfı ebatındaki bez üzerine kalemle siyah, kırmızı, mavi, yeşil renkte on farklı dilde yazılmış olan kadim 'özgürlük' yazan pankartımız var. Bu pankartta; Almanca, İngilizce, Fransızca, Yunanca, Kürtçe, Lazca, Arapça, Farsça olarak "özgürlük" yazıyor. Bundan başka yürüyüş boyunca eksik olmayan bir bastonumuz var. Afrikalı iri yarı bir adam vermişti bu asayı. Asa, Bambu ağacından ibaret bir baston. Bu baston hem ayağı yaralananlara yardımcı oluyor hem de varlığıyla anti faşist olarak ün kazanan bir asa. Soranlara anlatılan bu bastonun özellikleri oldukça ilgi çekiyor. Veren arkadaşın babasının asasıymış bu asa.  

20.9.2012.  
Turgay Ulu
   



Yürüyüşün Dalgaları



Durgun suda dalga olmaz. Bizim yürüyüşümüz durgun bir suya benzeyen Almanya atmosferinde bir dalgalanma etkisi yaratttı. Bugün Nürnberg şehrinde bizimle dayanışma amaçlı bir protesto yürüyüşü oldu. Nürnberg'te gerçekleştirilen yürüyüş saat 17'de başlayıp 19'da sona erdi. Geçtiğimiz günlerde Erfurt'taki parlementonun önünde gösteri yaparken bizim eylemimizi provoke etmeye çalışan faşist partinin girişimini protestoya dönüktü bu eylem. Nurnberg şehir merkezinde bizimle dayanışmak için yapılan eylem başarılı geçti. Bugün aldığımız sevindirici bir haberdi bu. 
    
Bugün aldığımız diğer bir haber daha vardı. Yürüyüşümüzün ikinci kolu olan otobüs yolculuğu yapan arkadaşlarımız bugün Bielefeld'de iltica işlemlerinin yapıldığı bir resmi binayı işgal etti. Bunun üzerine polis olaya müdehale etti ve kimlik kontrolü yapmak istedi. Bizimle dayanışmak için kimlik göstermeyen arkadaşlarımızdan Alex gözaltına alındı ve otobüs durduruldu. Ancak kimlik göstermemekte kararlı davranıldı ve bir süre sonra arkadaşımız Alex serbest bırakıldı. Otobüs Berlin'e doğru ilerlemeye doğru devam ediyor.
    
Yürürken aldığımız kimi haberler bizi sevindiriyor ve bu durumlarda alkış ve sloganlarla heyecanımızı dile getiriyoruz. Arkadaşlarımızın engellenmesi ya da gözaltına alınması karşısında da neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.
     
Bugün, özgürlük yürüyüşümüzün 14. gününü geride bıraktık. Hedefteki başkente varmak için yolu tam yarılamış olmasak da yarılamaya doğru yaklaşmış bulunuyoruz.  Bu akşam Balgstadt köyünde bir futbol sahasının yanında konakladık. Böylece duş ve tuvalet ihtiyacını da karşılama imkanımız oldu. Sular tam sıcak olmasa da uzun aradan sonra duş almak iyi geliyor. Bugün gene çadırda yatacağız. Dün kilisenin temin ettiği bir evde kaldık. Normal bir yatakta uyumanın tadı başka oluyormuş. Dün gece üşümeden uyuyabildik.
    
Artık eylemimiz görülmez ve duyulmaz durumda değil. Durgun suda attığımız adımlarla oluşturduğumuz dalgalar her gün biraz daha geniş bir çevreye yayılıyor. Dün gece internette gazete ve dergilere kısa bir göz atınca bizimle ilgili çıkan haberleri gördük. Özellikle Türkiyeli sol basında bizim yazılarımıza yer verilmiş. Her ne kadar bazı dergiler imzamızı koymamışsa da bu iyi bir gelişmedir diyebiliriz. Türkiyeli olarak tek başıma olma durumum henüz değişmedi. Fakat hiç değilse sol dergiler gözlerini kapayamıyorlar artık. Yavaş yavaş, en azından yaşadıkları şehirde pratik adım atanlar da oldu.
    
İşimiz yalnızca yolda sessiz bir biçimde yürümek değil. Yaşamın doğal akışı devam ediyor. Doğayla baş başa olmak güzel. Yollarda çok sayıda elma, armut ağaçlarına rastlıyoruz. Doğanın bize sunduğu bu meyvelerden yiyoruz. Elma ve armutları uzak ağaç dallarından kopartmak için benim asa çok işe yarıyor. Böylece kutsal asanın işlevleri çoğalmış oldu. İnsanın yürümesine yardımcı olmak, anti faşist bir savunma aracı olmak gibi işlevlerinin yanına meyve indirme işlevi de eklenmiş oldu.
    
Bir kaç gündür doğum günü kutlamaları da başladı. Bir kaç gün üst üste bir kaç arkadaşın doğum gününü kutladık. Küçük pasta getirildi ve "iyi ki doğdun" tezahüratının yanında eylemimizle ilgili de sloganlar attık. Doğum günü kutlamaları bir biçimde direniş kutlamalarına dönüşüyor.
    
Şu anda gerçekleşen etkiler eylemimizin pratik etkileridir. Uzun vadeli düşünüldüğünde eylemimizin teorik bir ağırlık da yaratacağını düşünüyoruz. Yanımızda bizimle birlikte yürüyen film ekibi var. Onlar çekimlerini yapıyorlar. Dünyanın değişik yerlerinden gelen insanlar olarak daha önceki mücadele deneyimlerini tartışıyoruz ve bizim gerçekleştirdiğimiz de bu deneyimlerin yanında hak ettiği pratik ve teorik yerini alacaktır.
    
Bizim eylemimizin çok belirgin bir özgünlüğü daha var. Eylemin motor gücü biziz. Yani toplumsal sınıfların en altta bulunanları. Elbette ki bizim yaptığımız yürüyüş bir ilk değil. Sınıf mücadeleleri tarihi sayısız eylem ve direniş deneyimleri ile dolu durumdadır. Bize bir aydın sınıfı akıl vermiyor. Her şeyi biz kendimiz belirliyoruz. Yürüyüşün başından beri yola devam edenler olarak belirleyici olan biz oluyoruz. Destekçilerimiz bizimle birlikte bir süre yürüdükten sonra günlük hayatlarındaki normal işlerine geri dönüyorlar. Vakit bulduklarında gene geliyorlar. Sürekli bizimle birlikte devam eden aktivistler de var tabi ki. Bizim kaybedecek hiç bir şeyimiz yok. Bizi geride bekleyen hiç bir şey yok. Kaybedcek şeyleri olanlar, geride onları bekleyen bir şeyleri olanlar kolay kolay tam olarak düzenden kopamazlar. Bu nedenle bizim düzenden kopmamız çok kolay oluyor. Büyük sınıf mücadelelerinde ortaya çıkan sınıfsal ya da sınıf içindeki konum karekterlerini bu eylemde de görmek mümkündür. Kaybedecek şeyleri olanlar daha temkinli ve hesaplı davranırken, kaybedecek şeyleri olmayanlar ya da kapitalizmi tam olarak kavramış olanlar kendilerini mücadeleye daha bütünlüklü olarak katabiliyorlar. Olası devrimlerin motor gücü ve garantisinin ne olduğunu eylem halinde anlamak mümkün oluyor.
    
Ateş başında oturmak ne güzel. Ateşin insanı içine çeken bir özelliği var. Soğuğa ve yalnızlaştırmaya karşı ateşin sınırları eriten bir etkisi oluyor. Ateş başında otururken hem bizi çevreleyen atmosferin soğuk etkisini kırıyoruz, hem de birbirimizle sohbet etme, diyalog kurma olanağımız oluyor. İstanbul'dan Ankara'ya yürürken de en çok ateş başında oturup sohbet etmek ya da ateşin etrafında halay çekmeği seviyordum.
   
Halay Berlin yürüyüşümüzde vazgeçilmezlerimizden biri oldu. Kürtçe bir parça koyup halay kervanını kuruyoruz bazen. Erfurt'taki parlementonun önünde bir kez daha halay çektik. Halaylarımız sırasında çok komik görüntüler oluşuyor. Daha önce görmemiş olanlara halay çok enteresan geliyor. Halay çekmesini bilmeyenlerin adımları ve hareketleri insanı gülümsetiyor. Almanyalı arkadaşlara halayın komünal toplum özelliklerini yansıtan bir ritüel özelliği taşıdığını anlatıyoruz.
    
Yarın değil öbür gün Leibzig'te olacağız. Orada mülteci kampı ziyaret etmeyi ve ana caddelerde yürüyüş yapmayı planlıyoruz. Fakat yürünecek yolun on dört kilometre olduğunu söylediler. Bu uzun bir yol. Şimdi bunu nasıl yapacağımızı, mesafeyi daha kısa tutup tutamayacağımızı tartışıyoruz. Erfurt şehir merkezinde gerçekleştirdiğimiz yürüyüş mesafesi daha kısa olmasına rağmen oldukça fazla zamanımızı almıştı çünkü.

21.9.2012
Turgay Ulu
Balgstad.
   


Özgürlük Yürüyüşünde Tabelalar




Bu akşam yürüyüşümüzün 16. gününü de geride bıraktık. Bu sefer Markanstad'da bir göl kenarında konakladık. Biz göl kenarına geldiğimizde büyük çadır kurulmuştu. Bugünkü yemekler önceki günlerde yediklerimizden oldukça farklıydı. Leibzig'te önceden ziyaretlerine gidilen kamptan gelen insanlar ve Almanyalılar birlikte yapmışlar bu yemekleri. Pilav ve tavuk eti vardı. Ayrıca börek, tatlı türü şeyler de yapmışlardı. Bu akşam biraz damak tadımızda değişiklik oluştu.
    
Dün gece bir basketbol salonunda kalmıştık. Akşam Kürtçe bir kaset koyduk ve halay çektik. Almanlar da halaya katıldılar, onların adımları tam uymuyor ama halay çekmek onlara ilginç geliyor ve komik görüntüler oluşuyor. Tabi daha sonrasında bu müzik ve dans olayı biraz uzadı, uyumak isteyenlerin bir kısmı rahatsız oldular. Ama bu tip durumları yürüyüş boyunca aramızda konuşarak çözümlüyoruz. İnsanın olduğu ve iş yapıldığı yerde eksiklik ve hatalar da oluyor doğal olarak. Ancak şimdiye kadar çok ciddi ve yürüyüşümüzü kesintiye uğratacak düzeyde bir sorun yaşanmadı, bu olumlu bir durum oluşturuyor.
    
Otobüs'te dün Osnabrük Bramsche'de bulunan kamp ziyaretinde bulundu. Bramsche'deki mülteciler zaten uzun süreden beri çadır direnişine başlamışlardı. Orada daha öncesinde protesto deneyimlerimiz zengin bir birikime ulaşmış bulunuyor. Hiç kesintiye uğramadan, bazen yoğun bazen de seyrek olarak Bramsche kampında direnişler devam ediyor.
    
Yürüyerek geçtiğimiz şehir ve kasabalarda ilginç tabelalara rastlıyoruz. Bu tabelalaarda bazı filozofların ve ya yazarların ya da devrimcilerin isimleri geçiyor. Karl Marks caddesi, Rosa Lüksenburg caddesi, Agust Bebel caddesi vb. gibi çok sayıda cadde isimlerine rastladık. Bu isimleri görünce insan tarih gezintisine çıkıyor kendi düşünce dünyasında. Ancak bu isimlerle simgelenen caddelerde, bu isimlerin temsil ettikleri felsefe ve dünya görüşlerinin yeterince bilinçlere kazındıığını söyleyemeyiz. Edindiğimiz gözlemler eğer bizi yanıltmıyorsa, Almanya'da yetişmekte olan yeni kuşaklar bu isimlerin ne anlam ifade ettiklerini bilmiyorlar. İsimleri duymuş olanlar ise bunların içeriklerini bilmiyorlar. Oysa Marksizmin ortaya çıkmasında üç ayaklardan biri olarak tanımlanan Alman felsefesinden geriye çok fazla bir şey kalmamış günümüzde. Gözlemlerimize göre, bu isimleri belli ölçülerde bilenlerde ise bir önyargılı yaklaşım söz konusudur. Genç kuşak solcularda Marks okuyanların sayısı çok az. Popüler olarak öne çıkarılmış çeşitli yazarlar okunurken Marks okumak biraz geri bir plana itilmiş durumda. Marksizme dönek "dogmatizm" eleştirisi buralarda "Marks okumama dogmatizmine" dönüşmüş durumda.
    
Bugünkü tabelalarda Berlin ismini gördük. Hedefteki baş kente ulaşmak için yolun yarısına gelmiş bulnuyoruz. Şu anda bulunduğumuz yerden Leibzig'e ise sekiz kilometre kaldı. Yarınki planımızda, Leibzig'te bulunan mülteci kamplarına ziyaretler var, ardından yatma yerimize gideceğiz ve ertesi gün de Leibzig'te gerçekleştirmeyi düşündüğümüz uzun etkinlikler başlayacak.
  
Leibzig ismi de bize çok önemli tarihi bir olayı hatırlatıyor. Ünlü Leibzig Duruşmaları olarak tarihe geçmiş olan Dimitrov'un yargılaması burada yapılmıştı. Dimitrov kendisinin bir komünist olduğunu savunmuş ve karşısındakileri yargılamayı tercih etmişti. Bir kaç kişiye sorduğumda bu olayı hatırlayanların sayısı biri geçmedi.
    
Karl Marks'ın, Rosa Lüksenburg'un, Agust Bebel'in, Neitche'nin belki de ayaklarının bastığı topraklardan geçiyoruz. Bir dönem için felsefenin merkezi olarak tanımlanan bu topraklarda bir cahilleşmenin yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İletişim araçları bu kadar gelişmişken ve bilgiye ulaşmak bu kadar kolaylaşmışken, cahilleşmenin bu derecede artmasının nedeni üzerine düşünmemiz gerekiyor. Zaman ilerledikçe  insan bilinci de ilerliyor mu yoksa geriliyor mu bu tartışmalı bir durum arzediyor. Teknolojiyi ve bilgiyi hegemonyasında tutanlar kitleleri, bu araçları kullanarak bilgi ve bilimden uzak tutabiliyorlar.
    
Bizim yürüyüşümüz, bilimi ve bilgiyi ellerinde tutanların bizleri cahil bırakmasına karşı da bir özgürleşme yürüyüşüdür. Cahil, geri olarak görülen biz coğrafyanın doğusundan gelenler aslında en alttan yukarıda her şeyi egemenlikleri altında tutanları silkeliyoruz ve kendi bilincimizi geliştiriyoruz. Bizi cahil ve geri görenlere meydan okuyoruz. Kendilerini medeniyetin ve bilginin sahibi olarak görenlere en alttan bir barbarlık aşısı yapıyoruz. Resmi ideolojilerin ve resmi tarih anlayışlarının kuruttuğu bu topraklara en alttan bir dinamizim aşılıyoruz. Hem buralardaki devrimcilerden öğreniyoruz, hem de buradakilere öğretiyoruz. Karşılıklı kaynaşma ve dayanışmayı en alttan zorlayarak yavaş yavaş yapıyoruz.
    
Kapitalizmin tüm yalnızlaştırma ve düşmanlaştırma politikalarına rağmen bizler kültürler arasında bir kaynaşma va dayanışma gerçekleştirmeyi başarıyoruz. Halayla, dans birine karışıyor. Farklı dillerde ortak istemlerimizi dile getirebiliyoruz. Farklı dillerden aynı şarkıları söyleyebiliyoruz.
    
Yıkılan ve geriletilen felsefenin yeniden geniş kitlelerin ilgi alanına girmesi için daha çok mücadele vermemiz gerekecek.
    
Toprakta yürümek çok güzel. Belki de ben uzun yıllar hapiste betonda gezdiğim içindir ama toprağa basmak insanı rahatlatıyor. Betonu sevmiyorum nedense. Yol boyunca uzanan ağaçlardan kutsal asamızla meyve koparmak güzel. Bir göle dalıp yüzmek ve kendini sınırlandırmadan özgürce hareket etmek güzel. İnsan doğadan uzaklaştıkça kendisine sınırlar koymuş. Biz bu sınırları da kırıyoruz. Tüm ön yargılar ve batıl inançlardan kaynaklanan sınırlar yürüyüş sayesinde geçersiz kalıyor.
     
Dünyada çok ciddi alt üst oluşlar yaşandı. Devrimci hareketler bir bakıma pusulasız kaldı. Ortalık teorik ve politik karmaşayla doldu. Bu durumun netleşmesi için uzun bir pratik ve teorik uğraşa ihtiyaç var. Eylem içinde birbirimizi aydınlatarak bilinçlerimizin gerilemesine engel olacağız. Kendi teorimizi de üretebileceğimizi onlara göstereceğiz. Tarihi hem yapacağız hem yazacağız ki onlar hep aslanların tarihini bize gerçek tarih diye yutturamasınlar.
                          
Turgay Ulu
23.9.2012. 
Markanstad 



TURGAY ULU

(DEVAM EDECEK...)

14 Ekim 2012 Pazar

EMEĞİN SANATI'NDAN 126. MERHABA






Merhaba,

Bir saçmalık kumkuması içinde yüzüyoruz ya da yüzmeye zorlanıyoruz iktidar tarafından. Bize dayatılanlar ise hep savaş, emperyalizmin dürtüklediği bir savaşta zenginlerin çıkarına ölmek, güvencesiz-sendikasız çalışma hayatı, açlık, yokluk, yoksulluk, gözyaşı…

Peki bu olumsuzluklara karşı nerede yükselmesi gereken mücadele?  Küçük gruplar olarak direniş sesleri alanlarda yükselse de bu cılız sesler halkın kulağına kadar gelemiyor. Burjuva medyası tarafından önü kesiliyor. 

İşte devrimci bir sanatın gerekliliği burada ortaya çıkıyor. Devrimci sanat, büyüyen kitlelerin hareket yönünde yığınların sosyal içgüdülerini uyandırarak, onlara cesaret vermesi gerekiyor. Dili kendi sosyalist bilincimizle buluşturarak kapitalist medyanın kabuklarını çatlatarak 70’li yıllarda olduğu gibi şiiri, öyküyü, romanı kitleleri harekete geçirmek için kullanabilmek gerekiyor.

12 Eylül’le birlikte kitapla bağı kopartılan, postmodern eserlerle şiirden, öyküden, romandan, uzaklaştırılan kitlelerin dikkatini devrimci sanat eserlerine çeşitli yol ve yöntemlerle çekmeyi başarabilmeliyiz. Artık büyük kentlerde ücretli ya da ücretsiz, içkili ya da içkisiz şişkin egoların at koşturduğu geceleri, etkinlikleri ilgilileriyle, kişisel ün düşkünleriyle baş başa bırakarak, devrimci sanatı, çeşitli etkinliklerle, köy köy, mahalle mahalle, ilçe ilçe kitlelerle tanıştırmalı, halkı sanatçıya, sanatçıyı halka yaklaştırabilmeliyiz.

Yaşadığımız bu tipik faşizm ortamı içinde; ürettiğimiz eserlerde hayatın sert, derin karşıtlıklarını daha fazla kışkırtmalıyız. Kapitalist yayınevleri artık bizim için bir engel oluşturmamalı. 50’lerde, 60’larda, 70’lerde olduğu gibi şiirleri, öyküleri gerekirse elle, dostlar yoluyla,  elle ya da bilgisayar çıktışı fanzinlerle para getirisi beklemeksizin kahvehanelere, pazar yerlerine, fabrikalara, tarlalara dağıtabilmeliyiz.  Hasan Şahingöz yoldaşın Tekirdağ Cezaevi’nde inatla, sabırla, tutkuyla beş sayıdır sürdürdüğü ve mektuplar yoluyla dağıttığı Ümüş Eylül Dergisi  bize örnek olmalıdır.

Elbette, özellikle genç kuşaklar için, internet olanağı unutulmamalıdır. Eserlerinin maddî getirisini hiç getirmeyen şairler, yazarlar; özgün yapıtlarıyla seslerini sosyal paylaşım ağlarıyla herkese duyurabilmelidir. Emeğin Sanatı E-Yayınevi biraz da bu amaç için kurulmuştur. Sosyal paylaşım ağlarında yalnızca kendi eserlerimizi değil, ortak tavır ve mücadele içindeki yoldaşlarımızı da  tanıtabilmeliyiz. Aynı durum, Emeğin Sanatı Yayınevinde yayınlanmış e-kitaplar için de geçerlidir.

Kısacası, artık Dünyanın her tarafında pasifize edilmiş, düzen tarafından yalıtılmış, kuşatılmış kitlelerde; çelişkileri gösteren, isyan duygusunu pekiştiren sanata ihtiyaç var!

EMEĞİN SANATI

BU SAYININ SAVSÖZÜ

“’İyi şiir’ demek, okurca/görence iyi diye yorumlanan değil; öz, içerik, biçim ve dış yapısıyla bir bütün halinde güzelliği vurgulanan yapıt demektir. Bu özgün tespit yapılırken görmenin yanı sıra düşünmenin de önemi belirtilmelidir. Toplumsal olanın değerli bir parçası da bireyci değil, bireysel olandır. Bireysel olmak, bir şiirle baş başa kalındığında şiirin biçimselliğine, bütünlüğüne, düşüncesine, dengesine ve hatta şair özne ile ilişkisine bireysel ve toplumsal öznellik ve nesnellikle sokulmayı becerebilmektir. Güzellik kadar çirkinlik de ancak böyle fark edilebilir.

‘Güzel’i yaratma kaygısının / coşkusunun şairin bilincinden ve dünya görüşünden bağımsız olması mümkün değildir. O halde şiire ilişkin her şey, şair bireyin dünya görüşü, bilinci, birikimi, algılaması ve vicdani sancılarıyla doğrudan ilintilidir. Medya, dergi, grup veya internet yapılanmaları çerçevesinde oluşturulan ‘ortak(!)’  değerlerle yaratılmış hiçbir şey bireysel özgünlüğe saygılı değildir. Tek tipleşmeye hizmet eder, şairlerin ‘erk muhalifliğini’  tersine çevirerek, kendilerinin bir egemenlik alanı yaratmalarına ve erk kavgası yüzünden ‘gerçeklik ve şiir’den kopmalarına neden olur. Kendini ‘kendinde belirlemesi’ gereken şairin, rengini ve birikmiş halini şiirinde gösterebilmesi için tek olmayı seçmesi veya tek kalmasına neden olacak denli özgün davranması gerekmektedir. Aksi takdirde yeni ve farklı bir şairden, onun özgün yaratısından söz edilemeyecektir.” AZİZ KEMAL HIZIROĞLU (Şiir Aşk ve Devrim / Ulak Yayıncılık/Eylül-2012)

YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

AZİZ KEMAL HIZIROĞLU'NUN YAZILARI
“ŞİİR, AŞK VE DEVRİM” ADIYLA KİTAPLAŞTI!..

Emeğin Sanatı dostlarından Şair Aziz Kemal Hızıroğlu’nun denemeleri, “Şiir, Aşk ve Devrim” adıyla  Eylül/2012’de Ulak Yayıncılık tarafından yayınlandı.

204 sayfalık kitapta, şiir ve şair üzerine denemeler ön planda; estetik-sanat, edebiyatımızdan önemli adlar, Anadolu dergiciliği ve ayrıca Lenin Ve Einstein’in devrimin ve bilimin gölgesinde kalan aşkları üzerine incelemeler de yer almakta.

İşte Aziz Kemal Hızıroğlu’nun şiirin ince yolları ve bu yollar üzerindeki engelleri ortaya koyan denemelerinden bir paragraf:

“Şairin seslendiği ilk ve gerçek kişi kendisidir. Hani o bir türlü anlayamadığı, çözemediği, ulaşamadığı ve uzlaşamadığı kendisi… Şiir, elbette ki soru ve sorunlara yanıt bulamaz, ama bunlarım kurcalar ve deşifre eder. Gerçek, gerçeklik, sevgi, varoluş, varlık yaşam ve ölüm kavramları şairin başat izlekleridir. Bu kavramlar ‘ben’i ve ‘biz’i doğrudan ilgilendirirler. Bunların dışındaki yaldızlı sözler, sözcük cambazlıkları kişisel sağaltım oyunlarıdır. Aslında şairin, önünde sonunda kimseye umut ışığı göstermeyen ve kâğıtları boşuna işgal eden oyunlar… “
Şairin, şiir üzerine bir başka yazısını da SAVSÖZ bölümünde okuyabilirsiniz.




ÜMÜŞ EYLÜL KÜLTÜR VE SANAT DERGİSİNİN 5. SAYI ÇIKTI:

Tekirdağ Cezaevinde Hasan Şahingöz ve diğerdevrimci tutsaklar tarafından 3 ayda bir yayınlanan, elle hazırlanıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür Sanat Dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 5. sayısı yayınlandı.

Ümüş Eylül Kültür Sanat Dergisi; “Ölüm Orucu Direnişi”ne Ümraniye Cezaevi'nde 1. ekiple başlayan, 19 Aralık katliamından sonra direnişini Kartal Özel Tip Cezaevi'nde sürdüren, daha sonra Kartal Devlet Hastanesi'ne kaldırılan, direnişine hastanede de devam eden, durumunun ağırlaşması üzerine tahliye edilen, tahliye edildikten sonra direnişini Küçük Armutlu'daki direniş evinde sürdürürken 14 Eylül 2001’de orucun 330. gününde sonsuzluğa göçen Ümüş Şahingöz’ün anısını yaşatmak amacıyla yayınlanmaktadır.

Hasan Şahingöz’ün hazırladığı dergide;  Hasan Şahingöz’ün politik değerlendirmesi, Adıyaman E- Tipi Kapalı Cezaevinden Yılmaz Demir’in inadına şiiri, Hasan Şahingöz’ün Kürt sorunun çözümüyle ilgili tespitleri, Şair Adil Okay’ın Kürtajla ilgili kısa yazısı ve konuyla ilgili bir şiiri, Elbistan E-Tipi Kapalı Cezaevinden Abdullah Demir’in öyküsü, Ergül İlter’in kısa şiirleri, Ölüm yıldönümünde İlhan Erdost anısına  Rana Erdost’un “Yüreğime Bir Od Düştü” şiiri, Tuncay Yılmaz’ın “Tarihe Nasıl Bakmalı” yazısı, Alaaddin Şenel’den “İnsanlık Tarihi Kronolojisi”,  Kırıklkale F tipi Cezaevinden Mustafa Ağcakaya’nın “Buradayım” şiiri, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevinden Fırat Deniz’in “Tecrit ve Antitezi” şiiri, 2 No’lu F tipi Sincan Cezaevinden Hacı Nehsan’ın “Yüzünü Ay’la Yıka” denemesi, E Tipi Adıyaman Kapalı Hapishaneden Hüseyin Bilecan “Ana Yüreği” adlı kısa öykü, Ermeni Atasözleri kısa seçkisi, Bolu F Tipi Cezaevinden Mehmet Boğatekin ve Kürtçe mizah dergisi Golik’ten karikatürler yer almakta… Ümüş Eylül, , aşağıdaki adreste, dergi formatında okunabilmektedir:


TERSAKAN TOROS DERGİSİ ‘ADİL BOZKURTLA
ADANA BULUŞMASI’ ETKİNLİĞİ DÜZENLİYOR…

Adana’da yayımlanan Tersakan Toros dergisinin öncülüğünde, yine Adana’da yayımlanan Çağdaş Eğitim Dergisi ve Çukurova Edebiyatçılar Derneği katkılarıyla eğitimci yazar, üretken bir kültür emekçisi Adil Bozkurt adına bir etkinlik düzenleniyor.

20 Ekim 2012,  saat 14.00'te, Adana'da (Seyhan Belediyesi Kültür Merkezi'nde) düzenlenecek etkinlikte konuşmacı olarak, “Aydınlanma Yolunda Bir Yaşam Öyküsü Adil Bozkurt” kitabının da yazarı olan Zeki Büyüktanır, ve şair Ali Ozanemre bulunacak.  Etkinliğe öyküsüyle Mehmet Taşar, şiiriyle Duran Aydın, müziğiyle Durmuş Ali Özkale katılacak. Etkinliğin sunumu,şair Ferhat İşlek tarafından yapılacak.




2012 M. SUNULLAH ARISOY ŞİİR ÖDÜLÜ
 BAŞVURULARI BAŞLADI…

KEGEV'in(Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı) düzenlediği ve ilki 1996 ‘da verilen M. Sunullah ARISOY ödülü, bu yıl da şiir dalında verilecek. M. Sunullah ARISOY’ un Türkçeye gösterdiği özen ve emek göz önüne alınarak, ödüle katılacak yapıtların değerlendirilmesinde Türkçeye özen, belirleyici ölçüt olacak.

01 Ocak – 31 Aralık 2012 tarihleri arasında yayımlanan ve daha önce ödül almamış, şiir kitapları ya da kitap oylumundaki (en az 15 şiirden oluşan) şiir dosyaları ile ödüle aday olunabilecek. Ödüle katılan yapıtlar arasında, seçici kurul değerlendirmelerinin bitimi olan15.04.2013‘e kadar herhangi bir ödül kazanan yapıt değerlendirme dışı kalacak. Son başvuru tarihi 31 Aralık 2012…

Ödüle katılacak kitap ya da dosyanın 6 örneğinin katılımcı ya da onun yetkili kıldığı yayınevi tarafından bir başvuru dilekçesi eşliğinde, özgeçmiş ve iletişim bilgileriyle birlikte, elden ya da posta ile şu adrese ulaştırılması gerekmektedir: M.SUNULLAH ARISOY ÖDÜLÜ, Süleyman Demirel Bulvarı, No:31 Kuşadası Ticaret Odası Binası No:1, Kuşadası – AYDIN

Ödülün seçici kurulu; Burhan Günel, Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu, Ahmet Özer Ve Halim Yazıcı’dan oluşmaktadır. Ödül, 3.000 TL.’dir ve kazanan yapıtın sahibine, 03.05.2013 tarihinde, Kuşadası’nda düzenlenecek tören sırasında bir plaket ile birlikte verilecektir.

 M. Sunullah Arısoy Şiir Ödülü Sekreterliği: Şadiye Evgin: KEGEV Müdürü 0 506 545 01 88, www.kegev.orgkegev.net@hotmail.comsadiyeevgin@hotmail.com,  Zerrin Boratav Bağçivan: Eşgüdüm sorumlusu, 0 542 675 40 03, zerrinbagcivan@hotmail.com
(EDEBİYATHABER.NET)


ANKARA'DA BULUŞAN YAZARLARDAN SAVAŞA KARŞI ORTAK SES!

Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin 6 Ekim Cumartesi günü düzenlediği etkinlikte birçok yazar okurlarıyla buluştu ve kitaplarını imzaladı. Etkilikte yer alan yazarlar ülkede esen savaş rüzgârlarına karşı ise imza metni oluşturarak "Savaş insanlık suçudur, karşı çıkıyoruz" dediler.

Yoğun bir ilgi ve katılımın gözlemlendiği ve yaklaşık dört saat süren “Yazarlar Kitaplarını İmzalıyor” başlıklı etkinliğe katılan yazarlar, savaşa karşı ortak bir metne de imza attılar. İmza metni, etkinliğin açış konuşmasını yapan şair Abdullah Nefes tarafından okunarak katılımcılarla da paylaşıldı:

    “SAVAŞ BİR İNSANLIK SUÇUDUR! KARŞI ÇIKIYORUZ…

Yeryüzündeki birçok haksızlığın, adaletsizliğin, yokluğun, yoksulluğun, sağlıksızlığın, bebek ve anne ölümlerinin, doğa yıkımlarının, felâketlerin sorumlusu olan; kâr hırsının güdülediği emperyalist-kapitalist sistem, yer altı ve yer üstü zenginliklerine tamamen el koyabilmek, silah, petrol, otomotiv ticaret ve cinayetini sürdürebilmek için, halklar ve milletler arasındaki kültür ve inanç farklılıklarını kışkırtarak savaşlar çıkarıyor…

Ne yazıktır ki, emperyalist saldırganlığın işgal ettiği yurdunu dişle, tırnakla savunarak Kurtuluş Savaşı vermiş ülkemizin bugünkü egemen siyasi iktidarı,     emperyalist yayılmacılığa koçbaşı edilmiş inanç istismarını da kullanarak,     komşu ülke Suriye’de iç savaşın yaratılması ve sürdürülmesinde taraf olmuş,    Emperyalist Batı’nın işgal kuvvetlerine gerek kalmayacak bir tutum içine girmiştir.

Biz aşağıda imzası bulunan, insan sevgisini, dostluk ve kardeşliği her şeyin üstünde tutan yazarlar, her ne sebeple olursa olsun, savaşa karşı olduğumuzu duyuruyor, özgür ve insancıl akla, yüreğe sahip herkesi, savaşa karşı çıkmaya, bu doğrultuda mücadeleye çağırıyoruz…” (SOL)


1940 FEDAİLER MANGASI ŞAİRLERİNDEN
ARİF DAMAR'I 2. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE SELAMLIYORUZ

20 Ekim 2010 günü sonsuzluğa uğurladığımız 1940 kuşağının  özgün ve şiirini geliştirme imkânı bulabilen  Arif Damar, 1951 yılında bir şiiri nedeniyle gizli örgüt üyesi olma suçundan tutuklandı. İki yıl hapis yattı. Arif Damar’ın şiiri, sanat anlayışındaki değişime bağlı olarak iki döneme ayrılır. İlk dönemini 1940-1956 yılları arasında “Arif Barikat” adıyla sosyalist gerçekçi çizgide yazdığı şiirler; ikinci dönemini ise, 1956’dan günümüze sanat kaygısını daha öne alarak yazdığı şiirler oluşturur. Kavgacı ama barışçıl ve insancıl yanı ağır basan, dil öğelerini ve biçim kaygısını elden bırakmayan bir şiir kurmaya yöneldi.

Sonraları İkinci Yeni şairlerinin yanında, imgeye ağırlık veren, biçim ve dil araştırmalarına girmiş bir şair olarak göründü. Bu yönüyle 1940 kuşağından ayrıldı. 1956 sonrası şiirlerinde geçirdiği iki dönemin özelliklerine dikkat çeker. Behçet Necatigil'in saptamasıyla “Toplumsal içeriği yoğun; dilde, biçimde yoğun, titiz” şiirleriyle tanındı.

Arif Damar’ın dünya görüşü ya da şiirinin içeriği değişmemiş; ancak, sanatı algılayış biçiminde büyük değişiklik olmuştur. Sanatçı, şiirinin içeriği kadar biçimine, üslûbuna ve imgeye de ağırlık vermeye başladı. Bu tutumuyla, yalnız duyguların değil, her türlü düşüncenin de şiire konu olabildiği Tanzimat sonrası şiirimizde, düşüncelerin sanatın işlevine ve ruhuna uygun olarak estetik sınırlar içinde nasıl ele alınması gerektiğinin en güzel örneklerinden birini verdi.

Devrimci mücadelenin yükseldiği, işçi sınıfının eylemleriyle düzeni sarstığı 70’li yıllarda “Ölüm Yok ki” kitabında topladığı şiirleriyle devrimci şiirin en güzel örneklerini verdi. Geniş, zengin, evrensel bir şiirle akrabalık kurdu; bu kalabalık içinde her durumda yalınlığıyla, dupduru diliyle ve “ölüm yok ki!” diyen hayat yanlısı kararlılığıyla tanındı. Şükran Kurdakul, O’nun şiirde ulaştığı aşamayı şu sözlerle saptıyordu: "Yüksek sesle okunacak coşkun söyleyişler yerine öz yönünden toplumsallığı yitirmeyen, değişik duyarlılıklara açılan temiz, etkili, kendine özgü buluşlara ve imge gücüne dayanan bir şiir kurmayı başardı.''

Arif Damar, yaşamı boyunca sosyalist duruşundan taviz vermedi. 1990’larda kimi tatlı su şair ve yazarları “Kürt” sözcüğünün olduğu yerden kaçarken, O, Kürt basınında, Gündem gazetelerinde yazmaktan çekinmedi. TAYAD’ın etkinliğinde tecride karşı, ölüm orucu eylemcisi Sevgi Erdoğan için yazdığı şiiriyle desteğini sundu. Bu devrimci tavrını şu sözlerle ortaya koymuştu: "Gerçek şair, kendisine dayatılan değerleri içine sindiremez, tüm baskılara başkaldırır. Çünkü şiir bir başkaldırı, bir ayaklanma, çağdaş aklın ve ilkelerin savunulmasıdır."

“Karşı koymazsak eğer
tehlikededir günlük ekmeğimiz
bacamızın tütmesi tehlikededir
evimiz, aşkımız, çocuğumuz
pencerede saksı
kitap sevgisi, insan sevgisi
tehlikededir.

Gözlerini ölüm bürüdü onların
uyumak, uyanmak tehlikededir,
tehlikededir çiçek koklamak
bardakta su, ateşte yemek
bahçede güneş tehlikededir.

Tehlikededir gözbebeklerimiz
Adana'nın pamuğunu yabancılar işliyor
dokuma tezgahları tehlikededir.
İzmir'in üzümü, fındığı Giresun'un
Samsun'un tütünü tehlikededir.
Kapanıyor fabrikalar birer birer
varımız yoğumuz tehlikededir.”

“Dayanılmaz” şiirinden…


KÜRT HALKININ VE KIR EMEKÇİLERİNİN
DEVRİMCİ ŞAİRİ: CİĞERHUN

22 Ekim 1984’te sonsuzluğa uğurlanan devrimci Kürt şairi Ciğerhun’ saygıyla anıyoruz.

Ciğerhun(1903-1984) Mardin'in Gercüş İlçesinin (şu anda Batman'a bağlı) Hesar köyünde doğdu. Asıl adı Şeyhmus Hasan'dır. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Ciğerhun küçük yaşta anasız babasız kalır ve yoksul ablasının yanında yaşamaya başlar. Ancak çocukluğunda, varsıl ağaların yanında çobanlık, ırgatlık yapmak zorundadır. 1. Dünya Savaşı şartlarında Suriye'deki Kamışlı yakınındaki Amud köyüne gider. Yaşam Mardin'den farksızdır. Okuma tutkusu onu oralarda dinsel eğitim veren medreselere yönlendirir. Ve zor şartlarda cami imamı belgesi alır. Ciğerhun köy köy dolaşabilecek, köylülerin yaşamını daha çok tadabilecektir.

Ciğerhun'un çocukluk yaşından beri sınıf çelişkilerini yaşayarak büyümesi, onu 1924'de yazmaya başladığı şiir'de ezilenlerin safına kor. Onun kullandığı rumuz bundan böyle "Ciğerhun (ciğerikanlı)"dır. Tüm yazdıkları, genelde dünya yoksulları özelde tarım emekçilerinin çektikleridir: "Hey ırgat ırgat ırgat/ Orağa kalmadı iş// Kızıl buğdayın orak mevsimi/ Homurdanıyor biçerdöğerler/ Irgatlar sarmış çevresini/ Mal sahibinin kördür gözleri// Hey ırgat ırgat ırgat/ Orağa kalmamış iş (...)"

Çektiği acılar nedeniyle sosyalist dünya görüşüne sahip olan Ciğerhun, Marksizm-Leninizm'i öğrenince eşitsizlik karşısında daha güçlü bir duruş gösterir. Onun özgürlük anlayışı, sınırların olmadığı, emeğin-emekçilerin yönettiği bir dünya yaratmaktır: "(...)Egemen olacağız demire/ Tanıyacağız birbirimizi/ Biz tüm yaşayanlar/ Toprağı deşip çıkartacağız içinden/ Gizli olan ne varsa./ O zaman ey güzel su, duru su!/ Herkes için mülk, mal olursun/ Zulüm ve zorbalığın kalmaz hiç(...)"

Ciğerhun, dünya görüşü ve imgelerini tüm dünya yoksulları için seçer. Son amacı sömürünün olmadığı bir dünya yaratmaktır. Tüm ezilenler ezenlere karşı birleşmelidir, bu birleşme ağa, bey, molla, şeyhlere başkaldırı için olmalıdır: "Kardeşlik buysa, istemiyoruz böyle kardeşliği/ Eşek semerine bağlı kaldıkça yularımız/ Onlar ağa, bey; bizler zayıf, köle,/ Onlar düşmanın, biz de onların rençperleri oldukça.../ Hey işçiler, köylüler, ne zamandır, kalkın yeter// Ne güne dek ağa ve beylerin işçileri olacağız/ Ne güne dek köpeklerin ayakları arasında kemik?(...)"

Savaşa karşı, barış yanlısıdır Ciğerhun. Çünkü o biliyor ki, tüm savaşların asıl galibi varsıllardır ve yine o biliyor ki, tüm savaşların kaybedeni yoksullardır. "Yiğit arkadaşlar, güzelim gençler barış ister/ Gül, çiçek, gülnaz ve nesrin barış ister(...)Sevenler, Şirin'le Zin barış ister(...)Düğün-halay mı; yoksa savaş mı istersiniz?/ Bahçe, bostan, bağ mı; yoksa savaş mı istersiniz?(...)"

Sosyalist gerçekçi Kürt şairi Ciğerhun, tüm ezilenlerin kurtuluşunu istemekle evrenselleşen bir edebiyatçıdır: "Doğu cennet bağının gülüyüm/ Güneşim, ışıdım karanlığında gecenin/ Fışkırmışım çağın sinesinden/ Fırat'ım, geniş tarihlerden geldim/ Hayat doluyum, güzel yaşamak isterim/ Bin dokuzyüzlerde yeşeren bir ekinim/ Yıldırımım, çok kıvılcımlı, bulutla gökgürültüsü/ Görkemli bir sesle geliyorum vatanın göğünden/ Selim ben, dalgalarla çağlarım/ Yenilemek isterim toplumumu(...)"

Şiirlerinde "Kimim Ben?" diyerek silinmek istenen Kürt kimliğini haykıran Ciğerhun, aynı zamanda yazdıklarıyla evrensel bir ozandır.(Kaynak: www.cafrande.org)

XABÛRÊ

ey xabûr, xabûr, ey xabûr, xabûr...
wek daxwaza mın, pır dırêj û kûr
kêferata te, xum xum, û lew lew
nayên bîra te, ne razan, ne xew
her dem dınalî, bı qîrîn, gazî
lê kes nızanî ka çı dıxwazî?
armanca te ye, xurtî, pêşveçûn
cıhê te tenge, dıvê fırehbûn
pêlan dıdî xwe, qîr û fıryadî
tu jî wekî mın dıvê azadî
sînga vê erdê te çırand bı zor
nızanım çıra tu naçê berjor?
ev çende xurtî, bê daxwaz û vîn
dıkevî sînga derya bê evîn
xwezka mın bı te, bê derd û bê kul
dıjî bı şadî, bê mejî û dıl
tu jî wekî mın, ger bıbûna kurd
ev xurtîya te dıbu kul û derd.

(kîme ez 1973)

HABUR IRMAĞI

ey habur, habur, ey habur, habur...
arzum gibi çok uzun ve çok derinsin.
hep gürültülü ve çağıltılıdır çaban.
aklına gelmez mi dinlenmek ve uyumak?
hep inildersin, çığlıkla, haykırışla,
ne ki duymaz kimse ne istediğini.
amacın güçlenmek ve ilerlemektir.
dar yatağını genişletmek istersin.
dalgalarla atılırsın ileri, bağırışla ve feryatla.
sen de benim gibi hasretsin özgürlüğe.
toprağın bağrını yırttığın halde
niçin yükselmediğini bilemem.
bu denli güçlü olsan da,
düşersin sevdasız denizin bağrına.
senin gibi dertsiz ve yarasız olsaydım keşke.
neşeli, beyinsiz ve yüreksiz yaşıyorsun.
benim gibi olsaydın, kürt olsaydın, görürdün
gücünün derde ve yaralara dönüştüğünü.

CİĞERHUN
(Türkçesi: Ali Haydar Aksoy)

ÇOKSESLİ TOPLUMCU ŞİİRİN ÖZGÜN  ŞAİRİ: SABRİ ALTINEL

19 Ekim 1985’te İstanbul’da yaşamını yitiren Sabri Altınel, edebiyat öğretmenliği yaparken çeşitli dergilerde şiirler yayınlamaya başladı. Derin bir kültürün ve duyarlığın ürünü yapıtlarını onurlu bir geride duruşla hiçbir çevrenin rüzgârına açmamış, yalnızca şiirin gücüne yaslanarak yükselmiş gözlerden uzak bir şair olarak önce çıktı. İlk şiirlerde yalnızlık ve yabancılaşma gibi temaları ele aldı. 1940 kuşağının etkisiyle Garip akımına, ve romantik şiir geleneğine karşı çıkarak barış, özgürlük, yaşama sevinci gibi duyguları dile getiren şiirler yazmaya başladı. 1958'den sonra şiirini değiştirerek yeni bir anlatıma yöneldiği görüldü.

1959'da yayımladığı Kıraçlar adlı kitabında yalnızlığı, içine kapanık bir halkın çağlar boyu sürüp giden acısını, doğa öğelerinin simge olarak kullanıldığı hüzünlü bir dille seslendirdi. 1967'de 'Soyut' dergisinde yayımlamaya başladığı 'Yaban Yazıları' adlı şiir dizisinde neredeyse insancıllaştırılmış bir doğal çevreyle bütünleşmiş köy yaşamının süregelen yalnızlığını, destanlarda, ağıtlarda görülen bir dille aktardı. Sabri Altınel, Türk şiirinin çeşitli akımlarından hiçbiriyle çakışmayan, ama toplumcu bir yönelişin ürünü olan şiirleriyle, özellikle kırsal yöre halkının dramını özgün bir şiir diliyle işledi… Onu, “sessiz sosyalist gerçekçi şair” oılarak tanımlayanlar da oldu.

Lorca çevirileri ile ün kazandı. Doğan hızlan'a göre, lorca'dan yaptığı çeviriler edebiyatımızda yapılmış en iyi çevirilerdir.

Cemal Süreya, onu şu sözlerle tanımlıyor: “Türkçenin tadını çıkaran bir şair. Düşüncenin şairi. Çoksesli bir toplumcu şiir için kusursuz bir yapı hazırladı….. Kendi yatağında sessizce aka aka getiridği alüvyonlar işte orada duruyor.”-Adnan Benk ise, “Umudu yeryüzüne indirirken, insanoğlunun bütün bırakılmışlığını da içten duymuş olmalı ki, acı, keder, hüzün, şiirlerindeki bütün dizelerin kaçınılmaz bir yoldaşı, bir yananlamı gibi sürüp gidiyor. Bu yoldaş, bu yananlam işte biziz, biz, bir insan açısı, gerçeklerden bir gerçek” diye yorumluyor onun şiirini.

Asım Bezirci, onu, şu sözlerle anlatıyor:"... anlatımı etkili bir havayla donatır. Belki bu taşkın bir duyarlık değildir, ama derindir. Alttan alta kanayan bir yaraya benzer: Ağrısı git gide içine oturur insanın. Buna iyice arınmış esnek bir dil, sesleri ustaca değerlendiren bir orkestra tekniği ve ağıtlara özgü o iç sızlatıcı ezgi de katılınca şiirler alımlı bir evrene çekiverir bizi. (...) Bu eşsiz hikâyeyle (Kıraçlar) Altınel, şiirimizde bağımsız bir ada gibi durur. Altınel'in dumadan arayan, kendini tazeleyen ve geliştiren cins bir sanatçı olduğunu gösteren şiirlerdir..." Şükran Kurdakul ise şiirimizdeki yerini şöyle saptıyor:  "Yalnızlığı, içine kapanan bir halkın çağlar boyu sürüp giden acısını işlerken bireysel ve toplumsal tepkileri özümlemede güç rastlanır bir düzeye ulaştı."

Sabri Altınel ise şiire bakışını şu sözlerle anlatıyor:  “Şiir bir hayat deneyidir, bir yaşama anlayışıdır. Şair, doğru gönlünce, doğru kafasınca yaşamasının şeklini anlatır, deneyini anlatır."

Yapıtları: İnsanın Değeri (1955), Kıraçlar (1959), Zamanın Yüreği (1982), Şiirler (1983), Kentin Küçük Sokağı (Ölümünden sonra yayınlandı, 1995), Seçme Şiirler (Ölümünden sonra yayınlandı, 1995), Issız Çığlık (Toplu Şiirler-2005), Federico Garcia Lorca Seçme Şiirler (Çeviri )   

AĞARAN TOPRAK

Kör bir çizgide uyanırım bakarım alacakaranlığa,
Evlerin, yaprakların içinden,
Sabahın ıssız boşluğunda parlar nar çiçekleri,
İyi yürekler ağaran toprakta direnirler acıya ve ölüme,
Suda yanan ateş, yaratan insan gücü; ittim alınyazımı;
Ve insanlar geçip giderler şimdi alanların kıyısından,
Elleri yaralı, elleri çalışkan, yaratan elleri.

Ah yenden döneceğim bu seslere, bu renklere, bu eski görüntülere,
Yenden yorgun ikindilerde, ölümle yaşam arasında
Duran doğaya, çınlayan zamana,
Uykulu denizin üstünde.

Bir güzün ucunda insan döğüp yüreğini
Olgunlaştırıyor yaşamı,
Saf olmayan özgürlük varıyorum zamanıma.

SABRİ ALTINEL



NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati