Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Aralık 2012 Cuma

N.TIRPAN: Ustalıkla Yaşanmış Acemilikler—B.AYDINEL: Masumiyetin Gülleri İsyan Renginde Açar—T.ELMAS: Sılamda Gerçemek






USTALIKLA YAŞANMIŞ ACEMİLİKLER





Çekip gitmez aklından
çiçek giyinmiş dal üzerinde avare serçe,
ufkuna bulut konmuş siyah,
uçamaz kırık kanatları
severdi delice,
pervane gibi tavaf eder ateşte,
ah, kanatları işte!
Kaysa ayağı korkularının,
yaşam da, düşleri yenebilse,
yenebilse, ırzına geçilmiş düşüncelerini,
cangılına daldığı ormanında,
çakallar keser ulumalarını.
Sonsuz bir özgürlük düşer rahmine,
ellerinde olurdu çalınmış yarınlar.
İsyan dayanmış kapıya,
pişmanlıklar, ah o pişmanlıklar,
kavgada kurtarılmış sokaklar,
yüreğinde patika, hırsızların gezdiği.
Ömür hasadına iz düştü mutsuzluklar,
ya devirecek onları, ya da ezilecek. altında
Dört mevsim giyinmiş geceyi,
Uzun yol treninde vuruldu yalnız çocuklar
Yaşamlar, aşklar ertelenmiş, ömür sonbahar,
Elde, ustalıkla yaşanmış acemilikler var…



NECİP TIRPAN







MASUMİYETİN GÜLLERİ 
İSYAN RENGİNDE AÇAR


RESİM: ADNAN DURMAZ


Hangi göç
Yanına özgürlüğünü alabilir
Hangi özgürlük
Göçe zorlar insanı
Şimdi kan yağar
Örter zamanı

/ Aç iken kuşlar
Göç etmez düşler
Nedir bu işler
Bir zulüm kaldı /

Kırmızı şafaklarda lacivert
Bakışta nakış külhaniydiler
Bir kuşatmayı kuşatır gibi
Bedenleri zafer şelalesi
Sözcükleri asi
Zındanlardan süzüldüler kaçar kaçar

Yağmurları mülteciye düşmemiş
Mevsimleri iklimsizliğe dönüşmemiş bu coğrafyada
Masumiyetin gülleri isyan renginde açar


BÜLENT AYDINEL






SILAMDA GERÇEMEK


FOTOĞRAF: MUSTAFA BAZ YALÇINER


Düşer düşlerime yaz gecesine sargın sıla
Islıklar çalar kulübemde en acı poyrazları gurbetin
Beklesem de kalkıp gitsem de bulmak zor mu zor.

Kargışlanmış bir ağaç içi kurtlu pembe elmalarını döker
Kanlı bir şarkı pıhtılaşır durur dudağımda
Ruhuma burkuntusu düşer ilk aşkların.

Seni hep seni sevdim diyen kadınadır hüzün
Mozaik yüzümde solgun taşlar dökülüyor zamana
Ölümdür ötesi gerisi sılamda saklı gerçemek...


TAHSİN ELMAS 

__________
* Gerçemek:Toroslarda, özellikle Mersin-Aydıncık çevresinden sık görülen endemik bir çiçek....

ADİL OKAY: İki Kitap - İki Yazı



SOLUN HAPİSHANE TARİHİ [1]





“Yakın tarihimizde şu ya da bu siyasi ekolün hayatında hapishane belirli dönemlerde yer alırken, solun hayatında her dönem yer almıştır.”Şaban Öztürk

Şaban Öztürk’ün Yar Yayınları tarafından çıkan, “Türkiye Solunun Hapishane Tarihi”[2], adlı 2 ciltlik kitabını dağınık biçimde okudum. Dağınık diyorum zira bu kitap(lar) ansiklopedi kapsamında değerlendirilebilecek zenginlikte. Baştan, ortadan, sondan ilgi alanınıza göre okuyabilirsiniz. Ben öyle yaptım. Merak ettiğim olay ve isimlerden başladım sonra başa döndüm. Osmanlı’dan 1974’e kadar bu topraklarda hapishanelerin durumu belgelerden ve tanıklardan yararlanılarak zengin örneklerle sunulmuş. Çalışma Nazım Hikmet’ten Adnan Menderes’e, Şefik Hüsnü’den Musa Anter’e kadar hemen tüm politik tutsakları kapsamış. Ve adları geçen yüzlerce tutsaktan yola çıkılarak tarihsel kesitler anlatılmış. Tersinden söylersek, tarihi dönemeçler anlatılırken o dönemin zindana doldurduğu muhalifler hatırlatılmış. Kimi eksikliklerine rağmen -Örneğin Kürt isyanları sonucu yapılan kitlesel tutuklamalar ve sürgünler ayrıntılı olarak yer almıyor- yararlanacağımız Kapsamlı bir araştırma.

Çağlar Mirikde Şaban Öztürk’ün kitabını değerlendirdiği yazısında önemli saptamalar yapmış: “İki yüzyılı aşan tarihiyle hapishaneler, kuruldukları günden bu yana dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de önemli gündem maddelerinden biri oldu. Bu iki yüzyıllık süreçte gün geçtikçe yeni hapishane modelleri ve uygulama yöntemleri de ortaya çıktı. Buna bağlı olarak hapishanelerdeki uygulamalar protesto edildi. Hapishanelerde ve dışarıda ölümlerle sonuçlanan direnişler yaşandı. Tutukluların ve yakınlarının bu direnişleri çoğu kez ses getirip dikkatleri üzerinde toplamış ve sorunun çözümünde belirleyici olmuştur. Hapishanelerde yaşanan sorunlar bugün de güncelliğini sürdürüyor. İşte bu güncellik, Şaban Öztürk’ün Türkiye Solunun Hapishane Tarihi adlı kitap çalışmasını yapmasına etken olmuştur. Ülkemizin bugün içinden geçtiği günlere bakılırsa (gazetecilerin, yazarların, yayıncıların, öğrencilerin ve daha pek çok kesimin hapishanelere konulduğu bir dönemde) böylesi bir çalışmanın önemi daha net anlaşılacaktır. (…) Kitap, 1974 sonrası başlayan yeni dönemi ayrı bir çalışmanın konusu olarak belirledikten sonra bitiyor. Yazar, Türkiye Solunun Hapishane Tarihi adlı bu kitabında (hem birinci hem ikinci kitap) oldukça zengin kaynaklardan faydalanıyor. Bu kaynakları da daha iyi bir denetim için okura eksiksiz olarak özellikle sunuyor. Ülkemizde hapishaneler üzerine böylesi bir çalışma daha önce yayınlanmamıştı. Şaban Öztürk, bu boşluğu dolduran çalışmasıyla okurlara geniş perspektifli ve Türkiye’de konu ile ilgili bir başucu kitabı yazmış diyebiliriz.”[3]

Ceberut devlet aynı
12 Eylül, yargısız infazlar ve Hapishaneler konusunda defalarca yazan bir insan olarak Şaban Öztürk’ün hazırladığı “Türkiye solunun hapishane tarihini” okuduktan sonra bir kez daha gördüm ki yaşanan acılar, travmalar farklı kalemlerden de aktarılsa, birbirine benziyordu.
Zira anlatılan zulmü uygulayan “ceberut devlet” aynıydı.

15. Yüzyılda Yedikule zindanlarını inşa eden “devlet”in de, 1895’te İstanbul’da kurulan, “Osmanlı Amele cemiyeti” yöneticilerini 10’ar yıl hapse mahkum eden “devlet”in de ideolojisi aynıydı.



1923’te Şefik Hüsnü ve arkadaşlarını tutuklayan “devlet” ile 1925 yılında Dr. Hikmet KıvılcımlıŞevket SüreyyaZekeriya SertelCevat ŞakirAta Çelebi ve Hüseyin Cahit’i tutuklayan “devlet” aynıydı.

1933 yılında Nazım Hikmet ve yoldaşlarını düzmece suçlamalarla tutuklayan ‘devlet’in adaleti’ ile 1950’lerde Rıfat IlgazEnver Gökçe ve Ahmed Arif gibi 40 kuşağı toplumcu yazarlarını hiçbir gerekçe göstermeksizin tutuklayan devletin adalet anlayışı aynıydı.

1946’da “Sansaryan tabutlukları”nda sosyalistlere acımasızca işkence yaptıran ‘devlet’in argümanlarıyla, 1961 yılında aralarında Musa Anter’in de bulunduğu 49 Kürt aydınını idam istemiyle yargılayan “devlet”in argümanları aynıydı. (49’lar olarak bilinen Kürt aydınları, Menderes hükümeti döneminde tutuklanmışlar, 1960 darbecileri tarafından -serbest bırakılmaları beklenirken- idamla yargılanmışlardı. Bu örnek, teşkilat-ı Mahsusa’dan bu yana devletin zulüm politikasının devamlılığını göstermektedir. )

1960, 1971, 1980 darbelerini yapan “devlet” ile son yıllarda ülkeyi devasa bir hapishaneye çeviren “devlet”in uygulamaları -mücadele ve ağır bedeller sonucu kazanılan kısmi demokratik haklar olsa da- aynıydı. Çünkü: Yedikule zindanlarının inşasından bu yana (ve daha önce) İstanbul ve Anadolu topraklarında saltanat süren tüm devletlerin-hükümetlerin “adalet”i, mülksüzlerin değil, büyük mülk sahiplerinin hizmetinde olmuştu.

Sonsöz:                                         
Pablo Picasso’nun “Guernica” adlı tablosunun öyküsü konumuzla örtüşüyor. İspanya iç savaşında Alman faşistlerinin bombaladığı ve taş taş üstünde bırakmadığı küçük bir Bask kasabasıdır La Guernica. Picasso bu katliamı resmetmiş ve ikinci dünya savaşı esnasında Paris’te sergilemiştir. Günün birinde sergiye bir Alman Nazi subayı gelmiş, Guernica adlı tabloyu uzun uzun incelemiş ve Picasso’ya “bunu siz mi yaptınız” diye sormuştur. Picasso da tarihe geçen o çarpıcı yanıtı vermiştir: “Hayır bayım, bunu siz yaptınız.”

İşte Şaban Öztürk’ün çalışmasında resmedilen karanlık manzara da aynı anlayıştaki ceberut “devlet”in eseridir…

Kasım 2012. 



1] Newroz, 17 Kasım 2012, s.224.
2] Şaban Öztürk, Türkiye Solunun Hapishane Tarihi I-II”, Yar yayınları, İstanbul, 2004.
3] http://www.haberfabrikasi.org/s/?p=18479





“GÜNEŞİN İNTİHAR ÇİÇEKLERİ” VE HÜSEYİN KARTAL




“Güneş doğacak usta/ o gittiği yollardan/ çıkıp gelecek yine/ yine üstünde siyah paltosu/ yine usta/ yine oturup karşıma/ insanların anlamadığı o dilden konuşacak benimle!”, diyor Hüseyin kartal bir şirinde. Evet, zaman geçiyor. Mevsimler. İnsankızı - oğlu geçip gidiyor bu dünyadan. Sonra, “Güneş yeniden sevdaya doğuyor”, doğa yeniden uyanıyor…

Yeniden doğmayan sadece insan.

İnsanın doğar doğmaz “geçmeye- ölmeye” mahkum olması yüzyıllardır sanat eserlerine konu olmuştur. Bu bağlamda “geçip gittikten” sonra da eserleri yaşamaya devam eden sanatçıların sayısı az değildir. Ama gerçek sanatçıların öncelikli hedefi “yarına kalmak” için üretmek değildir. Onlar önce çağlarının tanığı, kamunun vicdanı olurlar. Kimileri de “hem tanığı, hem tarafı, hem sanığı”. Aslolan da, has şair olmak da budur kanımca. Her koşulda, 21. Yüzyılın yeni engizisyonlarından korkmadan, gerçeği estetize ederek “dünya dönüyor” diyebilmektir. Hüseyin Kartal’ın dizeleri de bunları çağrıştırıyor okuyucuya.  

“En çok bahardı yüreklerimiz / Olanca gücüyle yaşama uzanan / Düşen / Vurulan / Kanlı sabahları nergis olan / Gün’dü bizimki / İstanbul un karanlıklarında / Kızıllaşan / Sokaklarda büyüyüp / Kavganın mavisinde devleşen / Umuttu bizimki / Tohumun/ düştüğü yerde / Yeşeren…”

Ayhan Kavak, “Söz dizilir, şiir yazılır ama şair olunamaz öyle güpedenek.” diyor ve devam ediyor: “Şair demek nesillere ulaşmaktır kelamıyla. Bu bilinçle söze geliyoruz biz de. Dokuzuncu notayı aramanın zahmetiyle, iç yolculuğumuzun Kaf Dağına varmaktır gaye. Yol uzun ama umut bu, bitmeyen bir arayış içerir!..”

Hüseyin Kartal bu zor ama güzel serüvene - arayışa katılmış: Sözcükleri çiçek açmış güzeli okşamış, sözcükleri diken olmuş zulmün sarayına batmış, sözcükleri şiir olmuş dilimize dolanmış. Şiir dedim de öyle kolay sanılmasın serbest şiir. Hece ve / veya aruz vezniyle yazılan şiir tarihe karışmıştır belki ama bu yeni – serbest şiirin kolay olduğu anlamına gelmemiş. Artık şairler parmakla hece saymaz olmuş ama İmge başat olmuş çağdaş şiirde… Kimileri de sulandırmış bu imge dediğimiz yaratıcılığı. İmge salatası şiirler yazmışlar, yazdıklarını kendileri de anlamaz olmuşlar. İnsanı merkezine alan toplumcu şiirleri küçümsemişler. Ama çok sürmemiş, maskesi düşmüş bu şiir adına son moda saçmaları “üretenlerin”. Şiir yeniden kendi yatağını bulmuş, küstürdüğü okuyucuyla yeniden buluşup inmiş meydana, sokaklara, alanlara.

“Ölüm  / zaman / Ve çaresizliğe karşı isyan / Büyüyüp koynunda Mezopotamya’nın / Gözlerimizi yeniden açarız Sevdaya / aşka / umuda… / Mavi bir düştür bu / Yaslayıp sırtını duvara /  Kavga ve sevda(nın) türküsünü / Söyleyenlerin düşüdür /  Ve hayatı yarım yaşayıp / Mavi düşlerde tam olanların / Şiiridir bu..” 
       
Şimdilerde şiir, yeniden insanı ve hayatı aramaya başladı. Ülkemizde, 12 Eylül 1980’le başlayan karanlık günlerde, şiir karanlığa gömülmek istenmiştir. Ancak tüm engellemelere rağmen şiir yatağı kendine bir yol bulmuş ve akmaya devam etmiştir. Hüseyin Kartal da “Güneşin İntihar Çiçekleri” ile başlamış yolculuğuna… Usta işi dizeler, yerli yerinde imgeler ile iyi bir başlangıç yapmış… Yolun açık olsun Kartal… Zor ve meşakkatli bir yolculuk bu. Tutsak şair İbrahim Şahin’in bir imgesi ile uğurluyorum seni: “Yolların tükenmesin”…
                                                               
Künye: Hüseyin Kartal, “Güneşin İntihar Çiçekleri”, Dönüşüm yayınları, Kasım 2012.


ADİL OKAY

okayadil@hotmail.com




TURGAY ULU: Würzburg – Berlin Mülteci/Göçmen Yürüyüşünden Tanıklıklar-4




WÜRZBURG — BERLİN
MÜLTECİ / GÖÇMEN
YÜRÜYÜŞÜNDEN TANIKLIKLAR-IV





Özgürlük Yürüyüşü Kervanımız Berlin'e Ulaştı





  
Bugün yürüyüşümüzün 29. günü ve biz Berlin'deyiz. Bundan bir önceki durağımıza gelirken ana cadde üzerinde NPD partisinden Nazi faşistleri pankart açmışlardı. Sayıları çok azdı. Onlarla bizim aramıza polisler araçlarla ve kendileriyle barikat kurdular. Sloganlarımızla Nazi faşistlerini teşhir ettik. Bizim yürüyüşümüzü engelleyemediler. Berlin'e gelinceye kadar bir kaç defa yürüyüşümüzü provoke etmeye çalışan faşistler amaçlarına ulaşamadılar ve biz onların tüm girişimlerini boşa çıkarttık.
    
Bugün yaklaşık 12 km. yürüdük. Yol çok uzun değildi fakat yolda gene yağmura yakalandık. Dün de yağmura yakalanmıştık, böylece iki gün üst üste ıslanmış olduk. Henüz dinlenme ve ıslak giysilerimizi kurutma şansımız olmadı.
    
Şu anda Kreuzberg'teki çadırlarımızın bulunduğu alana geldik ve yalnızca mültecilerin katıldığı bir toplantı düzenlemekteyiz. Frei üniversitesinden buraya yürürken genelde ana caddelerden geçtik. Önde ve arkada polis otoları eskort yapıyorlardı. Ana caddelerden geçerken büyük bir binanın üzerinden bizi destekleyen bir pankart açıldı ve bayrak dalgalandırıldı. Daha sonra öğrendik ki polis bu pankartı açanları gözaltına almış. Geriye döndük ve polis kontrolünü protesto eden sloganlar attık. Gözaltına alınan arkadaşlar için avukatlar devreye girdiler.
    
Bu sabah Frei Üniversitesi’nden hareket etmek üzereyken bir grup kendi bayraklarını açtı. Ancak biz bu grubu bir ay boyunca hiç görmedik ve tanımıyorduk. İranlı bir gruptu bunlar. Ancak biz onların pankart açmasına izin vermedik. Çünkü şimdiye kadar hiçbir şekilde bizim direnişimizde onları görmedik. Diğer yandan her grup kendi bayrağını açarsa ortalık kaostan geçilmezdi. Başından beri direnişte bulunanlar olarak biz hangi bayrağı açarsak açalım kimsenin itirazı olmuyor çünkü biz artık meşru bir durumdayız ve bunu hak ediyoruz. Ama bu direnişe bir ay boyunca hiçbir şekilde ilgi göstermemiş bir grubun gelip yürüyüşün son gününde kendi pankartını açmayı dayatması demokratik bir durum değildi ve buna izin verilmedi. En çok da, o grubun kendi ülkesinden olan arkadaşlar karşı çıktılar.
    
Kreuzberg'te basına açıklama yaparken de, şimdiye kadar direnişimizde yer almamış olanlar konuşmak istediler ve gene problem çıktı. Üstelik bu insanlar bizim yürüyüşümüze başından beri katılmış, yollarda ter dökmüş insanların konuşmalarını engellemeye çalıştılar ve biz buna da engel olduk. Kimse bizim sırtımızdan rant sağlamaya çalışmasın. Yollar burada, eylem yapmak isteyen gelsin birlikte yapalım. Ama eylemi biz yapıyoruz, kamplarda bize verilen aylık paraları bile almaya gitmiyoruz, bu eylem için her türlü riski ve bedeli göze alıyoruz ama tuzu kuru bürokratlar bizim emeğimiz üzerinden politik çıkar sağlamaya çalışıyorlar. Biz buna göz yumamayız ve yummuyoruz. Bundan sonra da kapitalist izolasyon sistemine karşı mücadele etmek isteyenler gelsinler omuz omuza mücadele edelim. Biz devam ediyoruz ve şu anda sürmekte olan toplantımızda önümüzdeki günlerde neler yapacağımızı tartışıyoruz.
    
Direnişimiz aşamalarından birini tamamladı ve şu anda yeni bir aşamanın ilk günündeyiz. Bundan sonraki eylem ve direnişlerimizi biz belirleyeceğiz. Ne tür direniş yöntemleriyle mücadeleye devam edeceğimizi birlikte tartışıp kararlaştıracağız.
    
Direnişe yeni katılmış mülteciler var aramızda. Bazen konuşma yapmak isteyen arkadaşlar kendilerine göre bir kural belirlemeye çalışıyorlar ve bu kuralları mantıklı bulmayan diğer kesimler küskünlük içine giriyorlar. Daha önceki toplantılarımızda da benzer sorunlar yaşanmıştı. Ama biz bu sorunları tartışarak çözüyoruz. Eski toplantılarda küsüp gidenler tekrar geriye geldiler. Şimdiki tartışmada da bazı küskünlükler ortaya çıkıyor ama biz bunu sabırlı bir şekilde çözmeyi başarıyoruz. 
    
Direniş ortamımızda ücretsiz yemek vb. şeyler var. Bazı insanlar buraya yalnızca yemek yemek ve eğlenmek için, zaman doldurmak için geliyorlar, bu ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra çekip gidiyorlar. Doğal olarak bu durum burada sürekli bulunan bedel ödeyen bizleri rahatsız ediyor. Konuşmalarımızda bunları dile getiriyoruz. Bu sözlerimiz bazen küskünlüklere yol açıyor. Ama gerçekler bunlar. İnsanlar mücadele etme yöntemlerini öğrenecekler ve direniş ortamlarını başka amaçlar için kullanmamayı öğrenecekler. Direnişimiz insan eğitimi için de bir okul işlevi taşıyor. İnsanlar burada anı zamanda bir yaşam anlayışı edinmiş oluyorlar.


6.10.2012
Turgay Ulu
Berlin



Direnişimizin Başkent Aşaması




Dün başkent Berlin'deki Kreuzberg'e geldik. Buradaki arkadaşlarımızla kucaklaşıp hasret giderdik. Coşkulu sloganlarımızı attık. Çok sayıda basın mensubu gelmişti. Almanca ve İngilizce bilen arkadaşlarımızla röportajlar yaptılar.
    
Dün biraz ıslanmıştık, buna rağmen günlük programımızı işletmeyi sürdürdük. İlk büyük toplantımızı dün gerçekleştirdik. Gece buradaki devimcilerin ve antikapitalistlerin evlerinde duş yaptık. Bu sabah yeniden büyük çadırda toplantımızı kaldığı yerden sürdürüyoruz. Bulunduğumuz park alanında birçok çadır var. Yemek işlerinin yapıldığı çadır, toplantı çadırı, yatma çadırları, bilgilendirme çadırı gibi çadırlar var. Seyyar olarak kurulmuş çadırlar var. Bugünkü toplantımızın iki konusu var: Birincisi; biz toplantı çadırına girerken içerde bir Filistin bayrağı vardı. Akşam bu bayrağın kaldırılıp kaldırılmamasını konuştuk fakat bir karara bağlamadık. Bugün tartışmaya devam ediyoruz. Diğer bir konu da önümüzdeki direniş döneminin planlamasıdır.
    
Filistin direnişini elbette ki destekliyoruz. Ama buraya her direniş ulusunun bayrağını asarsak çadırda yer kalmaz. Kürdistan, Kolombiya, Tamil ya da başka bir yığın bayrak asılabilir, o zaman çadırda yer kalmaz ve bu direniş özgülünde bu tip bir şeye gerek yok. Bizler değişik ülkelerden gelmiş olan mültecileriz ve bizi destekleyen antikapitalistler, antifaşistler var. Direnişimiz enternasyonal bir direniştir. Zaten bizim enternasyonal içerikli bayraklarımız var. On dilde yazılmış olan "özgürlük" bayrağımız var. Aynı zamanda diğer izolasyon ve kapitalizm karşıtı pankartlarımız var. Bunların bir kısmında imza yok, bir kısmında da bizim direnişimizi ifade eden imza ve simgeler var. Ayrıca bir ulusu öne çıkaran bayrağın asılmasına gerek yoktur. Çoğunluk da yukarıda belirttiğimiz görüşlere benzer görüşler sundular. Bayrağın kaldırılmasını isteyenlerden üç kişiye söz hakkı verdik ve bayrağın kaldırılmasına karşı olanlardan da üç kişiye söz hakkı verdik. Şu anda çoğunluk olarak bu bayrağın kaldırılması görüşü öne çıkmış bulunuyor.
    
Toplantının çok uzamasını göze alıyoruz. Toplantıda herkes görüşünü özgürce ifade edebiliyor. Yalnızca zamanın aşırı uzamasını önlemek için herkesin belli bir süre içinde görüşünü belirtmesini sağlıyoruz. Çünkü çeviri işiyle çok zaman yitiriliyor. Hem herkesin özgürce görüşünü ifade etmesini sağlamak istiyoruz. Ama aynı zamanda da zamanı verimli kullanmaya çalışıyoruz. Tartışmanın sonunda oylama yapacağız ve buna göre bir karar alıp uygulayacağız. Bu toplantılar bizim için aynı zamanda bir eğitim çalışması özelliği taşıyor.
    
Direniş alanımızda daha önceden hazırlamış olduğumuz direnişimizin sloganlarının yazdığı pankartlar ve kızıl bayrak üzerine çizdiğimiz yumruk simgesi olacak. Tabi ki on dilde yazılmış olan ve hepimizin ortak ideali olan "özgürlük" yazan bayrak olacak. Diğer ulus içerikli ya da grup içerikli bayrak ve pankartları kaldıracağız. Çoğunluğumuz bu görüşü savunuyoruz.
    
Bu bayrağın buraya asılması şu anda sürmekte olan toplantımızın uzamasına yol açıyor ve gereksiz yere ulusçu reflekslerin öne çıkmasına yol açıyor.
    
Toplantıda zamanı verimli kullanmak için bazı el işaretleri belirledik. İtiraz etmeyi, desteklemeyi ifade eden el işaretleri belirledik ve alkışlamak yerine ellerle yapılan bir işareti koyduk ki fazla zaman kaybı yaşamayalım.
    
Direnişimizin etki alanı genişliyor. Avusturya'da; "Mültecilerin Almanya'da ortalığı karıştırdığı ve Berlin'e kadar yürüyüş yaptıkları"na dair haberler çıkmış. Dün ve önceki günkü basından kısa bir zamanda inceleyebildiğimiz kadarıyla Türkiye'deki Milliyet, Sabah gibi büyük gazetelerde haberler çıkmış. Reuters Haber Ajansı’nda haberler çıkmış. Haberlerin bir kısmı bizi karalayan haberler olsa da biz etki alanımızı genişletmeye devam ediyoruz.
    
Bizim direnişimiz, bu aşamadan sonra sadece Almanya ile sınırlı bir eylem olmaktan çıkmış bulunuyor. Hollanda'da bizim eylemimize benzer bir eylem başladı. Almanya'daki mültecilerin tüm yasak ve sınırlamaları fiilen kırdıkları ve izolasyona karşı yürüdükleri yönünde haber ve bilgiler dünyanın her yerine yayılıyor.
    
13 Ekim'de Gerçekleştirmeyi düşündüğümüz büyük protesto eylemi için diğer kamplardan insanları buraya nasıl getirebileceğimizi tartışıyoruz. Bir eylem yöntemi olarak buradaki yabancılar şubesinin önünde bir masa açmayı ve eylem çağrısı yapmayı düşünüyoruz.
    
Ayın 27'sinde Fransa'daki Kâğıtsızlar hareketinin genel bir toplantısı olacak. Biz buradan onların Brüksel'de yapacakları toplantıya bir temsilci ya da ekip göndermeyi düşünüyoruz.
    
Önümüzdeki süreçte neler yapabileceğimize dair tartışmalarımız devam ediyor. Direnişimize son istasyonlarda katılan mültecilerden birisi, önümüzdeki mevsimin kış olduğunu ve yapacağımız eylem biçimlerinin hızlı bir bir şekilde hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi. Şimdi ne tür eylem yöntemlerini hayata geçirmemiz gerektiğini tartışıyoruz.
    
Berlin'deki direniş çadırına elli altmış kadar yeni mülteciler gelmeyi düşünüyorlarmış. Bir kişi onların buraya gelmesi için gerekli olan maddi giderlerin karşılanıp karşılanmayacağını soruyordu.
    
Bütçede belli bir para var. Buradaki insanların gündelik giderlerinin karşılanması için bu paralar harcanıyor. Ancak gelme imkânları olmayanların en azından grup bileti alarak gelmelerini ve bu biletlerin tutarı kadar kendilerine ödeme yapmayı düşünüyoruz. Herkesin tüm ihtiyaçları için bütçedeki paradan harcama yaparsak bu sefer çok kısa sürede bu paralar tükenebilir. Bu nedenle bütçedeki parayı tutumlu harcamak zorundayız.


7.10.2012
Turgay Ulu
Berlin



En Alttakiler Olarak Sokaklarda Buluşuyoruz   





Bugün Berlin'e gelişimizin 3. günü. Çadırlardaki direnişimiz devam ediyor. Dün akşam gerçekleştirdiğimiz toplantıda, toplantı çadırına biz gelmeden önce asılmış olan Filistin bayrağını indirme kararı aldık. Eğer o bayrak orda kalmaya devam etseydi, Kürdistan ve ya diğer direniş durumunda bulunanların da bayrak asma talepleri olacaktı ve biz bu işin içinden çıkamayacaktık. Ya herkesin bayrağını asacaktık ya da bu tip simgeleri asmayacaktık. Çoğunluk kararı olarak bayrağı indirme kararı aldık. Şimdi direniş mekânında kızıl bir bez üzerine çizmiş olduğumuz yumruklu bayrak ve diğer direniş pankartlarımız bulunuyor.

Dünkü toplantıda bir konuyu ele aldık fakat bu konuda bir sonuca varamadık. Konu; alacağımız kararları hem mülteciler ve hem de destekçiler, ortak mı alsın, yoksa kararları yalnızca mülteciler mi alsın? Bu konuda tek bir görüş ortaya çıkmadı, çok sayıda görüş ortaya çıktı ve toplantıyı bitirmek zorunda kaldık. Bu sabah yeniden bu sorunu tartışmaya başladık. Bir kesim mülteci sorunu yalnızca pasaport sorunu olarak ele alıyor. Bu nedenle kararları yalnızca mültecilerin alması gerektiğini savunuyor. Ancak bunlar pasaport almakla sorunların bitmeyeceğini bilmiyorlar. Bu sorunların kapitalist sistemden kaynaklandığını ve çözümünün de kapitalizme karşı en geniş kesimlerle birlikte mücadele etmekle mümkün olacağını bilmiyorlar.

Toplantılarımız biraz aşırı demokratik geçiyor. Bir yandan dil problemleri var. Bir yandan herkese söz hakkı vermek kaygısıyla çok zaman kaybediyoruz. Şu anda somut pratik sorunlarda karar almakta zorlanıyoruz ve insanlara sorunun yalnızca pasaport almakla bitmeyeceğini kavratmakta zorlanıyoruz.

Şu anda bizim çadırlarımızın bulunduğu Oranien Platz'ın yakınında ev kiralarının pahalılığını protesto edenlerin direniş çadırları var. Onlardan bir komite dün gelip benimle görüştüler ve bizim 13 Ekim'de yapacağımız yürüyüşü birlikte yapma teklifinde bulundular. Şimdi burada bulunan mültecilerin bir kısmına bu durumu anlatmak zor oluyor. Mültecilerin bir kısmı kendilerinin sorunlarının diğer insanlardan farklı olduğunu düşünüyor. "Herkesin evi, işi, pasaportu var onların sorunları bizimle aynı değil dolayısıyla kararları yalnızca mülteciler versin" diye düşünüyorlar. Bizim yaptığımız mücadelenin ve başarının bizim en geniş toplumsal kesimlerin desteğini almamıza bağlı olduğunu anlayamıyorlar. Ama toplantılarımız sırasında ve eylemlerimiz devam ettikçe, insanlar sorunlarla karşılaştıkça neyi nasıl yapması gerektiğini yavaş yavaş algılıyorlar.

Evet, şu anda bir konuda oylama yaptık ve çoğunluk oyu kararı belirledi. Kararları, başından beri direnişe katılanlar ve bundan sonra bizimle birlikte direnişte samimi olarak yer alacak olanlar alacak, destekçiler ve oturumu olanlar daha çok destekçi olarak devam edecek.

Bizimle birlikte yürüyüş yapmak isteyenler herhangi bir parti bayrağı taşımamak kaydıyla gelebilirler. Antikapitalistler, ACCUPY ve kiraları protesto çadırlarıyla birlikte yürüyüşü yapmayı düşünüyoruz. Ancak saatler ve taşınacak pankartlar konusunda henüz bir mutabakata varamadık. Bizimle birlikte eylem yapmak isteyenler de henüz tam netleşmemişler. Onların da akşam toplantıları varmış. Artık bugün bu işi çözemeyeceğiz. Diğerleriyle bir kez daha buluşup görüşme yapmamız gerekir.

Yürüyüş boyunca oluşturmuş olduğumuz çalışma grupları vardı. Berlin'e geldikten sonra yeniden çalışma gruplarını düzenleyeceğimizi planlamıştık. Mülteci ve aktivistlerden oluşmuş olan çalışma grupları var. Bu grupların her birinde en az bir mültecinin bulunmasının iyi olacağı görüşü öne çıktı. Medya, güvenlik, iletişim ve lojistik grubu gibi gruplar kurduk. Ayrıca, temizlikten herkesin sorumlu olması gerektiğini belirttik. Sabahları genelde toplantı olduğu için öğleden sonra bir saati temizlik için ayarlamaya karar verdik.

Mutfak çadırı ile toplantı yaptığımız çadırlar birbirlerine uzak durumda. Önümüzdeki günler soğuk geçecek, bu nedenle mutfak çadırıyla toplantı çadırlarını birbirine yakınlaştırmanın iyi olacağını düşünüyoruz.

Bu güne kadar buraya gelememiş olan mülteciler için onları buraya nasıl getirebileceğimize dair fikir yürütmeye çalışıyoruz. Herkesin hangi dilleri bildiğini ve telefon numaralarının ne olduğunu listeledik ki, buraya gelmek isteyip de gelemeyenlerle onların anladıkları dillerde irtibata geçelim. Ayrıca Almanya çapında toplam ne kadar mültecinin olduğu ve her kampta kaç kişinin kaldığını ya da bu kişilerin hangi ülkelerden olduklarını, hangi dilleri konuştuklarını ortaya çıkartmaya çalışıyoruz.

Evet, antikapitalistler ve pahalı kiralara karşı direniş çadırı kuranlar, kendilerinin pankartlarını öne çıkartmayacaklarını söylediler. Onlar kendi bulundukları alandan, bizim direniş çadırlarının bulunduğu yere kadar yürüyecekler. Bizim saat öğleden sonra üçte başlayacak olan yürüyüşümüze katılacaklar. Henüz tartışmaları tam sonuçlandırmadık. Ama aslında mutabakata vardık gibi.

Çok sevindirici bir haber daha; bu akşam saat sekizde devrimci müzik grubu Bandista, Berlin'deki direniş çadırlarımıza gelip müzik dinletisi sunacak. Bu çok güzel oldu. Köln'den bir arkadaş bu fikri bana iletmişti. Bandista'ya e-mail yazdık ve bu akşam beni aradılar, geleceklerini söylediler.

Bir yandan Bandista'nın gelişini organize ederken bir yandan da ACCUPY ile ortak eylemi nasıl yapacağımızı ayarlamaya çalışıyoruz. Buradaki günler çok yoğun geçiyor. Bir yandan toplantılar, bur yandan teknik işlerin düzenlenmesi insana dinlenecek zaman bırakmıyor. Aynı zamanda bu yaptıklarımızı kaydedip tarihe aktarmak gibi bir sorumluluğumuz var.

Almanca bilmiyoruz ama basınla Almanca röportajlar yapıyoruz. Hiç önemli değil, yarım yamalak da olsa özgürlük ve saygınlık istediğimizi cümle âleme duyurmuş oluyoruz.

Direnişimiz, kapitalizmden rahatsız olan tüm toplumsal kesimleri dinamize edip harekete geçiriyor. Berlin'de bulunan diğer mücadele dinamikleri, bizim buraya gelmemizle birlikte hareketlendiler ve dinamize oldular. Şimdiye kadar özgürlük yürüyüşümüze duyarsız kalan kesimler de hareketlendiler. Herkes bizim direnişimizle ilgili bir şeyler düşünüp yapmaya çalışıyorlar.

Direnişimiz değişik mücadele dinamiklerinin sokaklarda bir araya gelmesine vesile oluyor. Değişik yerlerde gruplar halinde bulunan kesimleri aynı mekânlarda eylem yapmaya teşvik ediyor.


Yaşasın insanlaşma ve ortaklaşma mücadelemiz.

8.10.2012
Turgay Ulu
Berlin




Berlin'deki Büyük Yürüyüşün Hazırlıkları


    


Bugün Berlin çadırlarındaki direnişimizin 5. günündeyiz. Schönefel/Waßmansdorf mülteci kampına saldırı yapanların faşistler olduğunu öğrendik. O kampta kalan ve direnişimizde yer alan arkadaş, bize bu konudaki gözlem ve bilgileri getirdi. Berlin'de bulunan bu mülteci kampının camlarını kırmışlar ve içerdeki odalara girerek odaları dağıtmışlar. Olaydan etkilenen bir kadın mülteci, kısmi felç geçirmiş ve bir elini kullanamıyormuş. Şimdi bu kampa gitmesi için gazetecilerden oluşan bir ekip görevlendireceğiz ve mülteci kampındaki yetkililer delilleri ortadan kaldırmadan durumla ilgili fotoğraflar çekeceğiz, aynı zamanda bu saldırı ile ilgili tanıkları dinleyip bir rapor hazırlayacağız.
    
Şu anda bizim toplantımız devam ederken, direniş çadırlarımızın bulunduğu alana radyo ve televizyonlardan ekipler geldi. Wassmansdorf Kampında kalan arkadaşımızı toplantı çadırının dışına gönderdik ve o, bir tercüman aracılığıyla, faşistlerin saldırısı hakkında açıklamalar yapacak.
    
13 Ekim'de gerçekleştireceğimiz büyük yürüyüşle ilgili hazırlık çalışmalarına devam ediyoruz. Bizimle birlikte yürümek istediklerini bildiren ACCUPY, I Love Kotti ve Antikapitalist gruplarla birkaç defa görüşme yaptık. Mülteciler içinde bir kesimde, bizimle birlikte yürümek isteyen bu grupları kabul etmek noktasında bazı tereddütler vardı. Bir kaç gündür gerçekleştirdiğimiz uzun toplantılarda bu arkadaşları ikna etmek için uğraşıyoruz. Bizimle yürümek isteyen gruplar da zaten kendi sloganlarını öne çıkartmayacaklarını bildirdiler. Son olarak beni telefonla aradıklarında kendilerinin slogan ve pankart dayatmasında bulunmayacaklarını ifade ettiler. Onlar bizim çadırlara yakın bir noktadan başlayarak, bizim çadırların bulunduğu alana gelecekler ve burada kendi pankartlarını toplayacaklar, direk bizim kortejimize katılarak yürüyüşe devam edecekler. Onların pankartları içinde "Internationale Solidaritet", "dünya ekonomik krizi" ile ilgili pankartlar olacak.
     
Birlikte yürümek için kafalarında tereddütleri olan arkadaşları da hemen hemen ikna etmiş bulunuyoruz. Ekonomist ve pragmatist bakış açısına sahip olan bazı arkadaşlarımız, mültecilerin yaşadıkları sorunların kapitalist sistemden kaynaklandığını anlayamıyorlar. Onlar yalnızca kendilerinin pasaport almasını sorun olarak görüyorlar. Oysa kapitalist sistemin kriz içinde bulunduğu bu koşullarda pasaportu olan ya da olmayanları aynı dışlama ve sömürü sistemine tabi tuttuklarının farkında değiller. Ancak bizim toplantılarımız aynı zamanda bir eğitim çalışması özelliği taşıyor. Herkes tartışılan konu ile ilgili fikir yürütme ve söz söyleme hakkına sahiptir. Herkes kendisini bu işin sahibi ve sürdürücüsü olarak hissetmesi gerekir. Yalnızca birkaç kişinin konuşup fikir yürüttüğü ve geriye kalan çoğunluğun yalnızca izleyici olduğu toplantı yöntemleri insanların gelişmesini sağlamıyor, yalnızca bir biat kültürü oluşturuyor. Bizler, en alttaki barbarlar olarak, bu konudaki kalıpları da kırıyoruz. Hem devletlerin bize dayattıkları izolasyon ve sınırları kırıyoruz, hem de direniş hareketlerinin bürokratik ve şefçi kültürlerine saldırılar düzenleyerek kırıyoruz. Bürokratik ve fiili sınırları barbar beynimiz ve fiziki gücümüzle paramparça ediyoruz. Bu parçalama içinden yeni bir kültürel altyapı oluşacaktır. Saatlerce süren toplantılarımızda nice kendini entelektüel sanan aristokrat aydın takımına taş çıkartacak taktik ve stratejik tartışmalar yapıyoruz. O hijyenik aydın takımı ki, gelip bizim ayaklarımızdaki yaraları görmeden, yürüdüğümüz sokaklardaki zorlukları görmeden barbarların devrimci gücünü asla algılayamamaktır.
    
Cumartesi günü yapacağımız yürüyüşle ilgili geri dönüş yolunu da tartışıyoruz şu anda. Çünkü yaklaşık 7 km yürüyeceğiz. Geriye ya yürüyerek döneceğiz ya da topluca tramvaya binecek ve bilet almadan geleceğiz. Henüz hangi yöntemi izleyeceğimiz konusunda kesinleşmiş bir karar vermedik. Tartışmalarımız devam ediyor. Bir mola vermek iyi gelecek. Çünkü dışarıda felaket bir yağmur başladı ve içinde bulunduğumuz çadırı dövüyor yağmur damlaları. Yağmurun sunduğu bu senfoni sesi içinde birbirimizi duymak zor oluyor. En iyisi bir mola verip yağmurun şarkısını dinlemek.
    
Dün akşam gerçekleştirdiğimiz toplantı sırasında bir bilgi ulaştı bize. Berlin'deki bir kafe ya da ona benzer bir yerde bizim için bir konser düzenlenecek ve buradan toplanan paralar bize verilecek. Ancak bu kurum daha önce siyahları ve Kürtleri içeri almıyormuş. Böyle bir kurumun para yardımını kabul etmek uygun görünmüyor. Henüz bu konu ile ilgili kesin bir karar almadık ama konuyu tartışmaya aldık. Konu üzerine gerekli tartışmayı yaptıktan sonra görüşümüzü o kuruma ileteceğiz. Irkçı uygulamalar yapan bu kurumun teklifini kabul etmek, bizim antikapitalist ve antifaşist içerikli olan direnişimizin ruhuna aykırıdır. Özgürlük yürüyüşümüz boyunca bu tip şeylere rastladık. Buraya kadar yürüyüşümüze leke sürmelerine izin vermedik, bundan sonra da buna dikkat etmemiz gerekir.
    
Cumartesi günü yapacağımız yürüyüşle ilgili hazırlıkları her ekip kendi görevleri çerçevesinde örgütlemeye uğraşıyor. Aksiyon grubu teknik hazırlıkları yapmak için sık sık toplantılar düzenliyor. Biz de ayrıca bir irtibat komitesi kurduk. İrtibat komitesi olarak, yürüyüşe katılmak ve bizimle ortaklaşmak isteyen gruplarla gerekli görüşmeleri ve diyalogları gerçekleştiriyoruz. 
     
Evet, biraz önce antikapitalist gruplar adına bir kalabalık ekip geldi ve biz de irtibat komitesi olarak, bir araya geldik. Antikapitalistlerin temsilcileri bizim taleplerimize destek verdiklerini söylüyorlar. Onlar kendi kostümlerini giyeceklerini ve bizim bulunduğumuz Oranien Platz'a kadar geleceklerini, Oranien Platz'dan sonra bizim yürüyüşe ayak uyduracaklarını söylüyorlar. Bizden bir istekleri var. Kendilerini ifade etmek istiyorlar. Parlamentonun önünde konuşmak istiyorlar ve bu konuşmalarını da mültecilerin sorunları ve kapitalist ekonomik krizle bağlantılı olarak ele alacaklarını söylüyorlar.
    
Global Yankı grubu, kendilerinin bu akşam tekrar toplanacağını ve bize görüşlerini ileteceklerini söylüyorlar. Biz onlara homojen bir grup olmadığımızı ve bu eylemde mültecilerin somut bir kaç talebinin öne çıkartılmasını istiyoruz. Çünkü bizim içimizdeki bazı mülteciler kendi taleplerini arka planda kalabileceğinden kaygılanıyor.
    
Son toplantıdan sonra önümüzdeki eyleme katılmak isteyen gruplarla anlaştık. Cumartesi günü yapacağımız eylemi hep birlikte yapacağız. Bu bizim için önemli çünkü Berlin'deki ilk büyük eylemimiz olacak. Eğer biz taleplerimizi güçlü bir tarzda haykırabilirsek bundan sonraki eylemlerimizde toplumun geniş kesimlerini ve Avrupa çapındaki muhalefet hareketini dinamize edebiliriz.
    
Bu akşam daraltılmış mülteci toplantısında önümüzdeki süreçte nasıl bir eylem taktiği izleyebileceğimizi ve taleplerimizde bir değişiklik yapıp yapmayacağımızı tartışıyoruz. Bizim başından beri ana maddeler halinde dile getirdiğimiz 3 temel talebimiz var. İadelerin durdurulmasıseyahat yasağının kaldırılması ve mülteci kamplarının kapatılması.

Bunlara ek olarak dil kursu ve çalışma izni maddelerinin eklenmesi önerildi. Bundan başka bir arkadaş da insan olmak gibi bir tek kelimeyle talebimizin dile getirilmesini önerdi. Genel kanı olarak taleplerimizin yerinde olduğu öne çıktı. Bunlara alt madde olarak, kurs ve çalışma hakkı verilmesi alt madde olarak eklenmesi öne çıkmış bulunuyor. Taleplerimizin ne olduğuna dair tartışmanın hemen hemen sonuna doğru gelmiş bulunuyoruz. Bu madde üzerine tartışmayı bitirdikten sonra önümüzdeki süreç içinde hangi eylem yöntemlerini uygulayacağımızı tartışacağız. Bir arkadaş Fronteks uygulamasının kaldırılmasını da taleplerimiz içine katmayı önerdi. Fronteks uygulaması uluslararası çapta göçe karşı bir savaş anlamına geliyor. İnsanlar uluslararası sınırlarda avlanıyorlar.
    
Pasaport talebi eklenip eklenmemesini de tartışıyoruz. Bir kısım arkadaş pasaport talebini eklemek gerektiğini savundu. Bir kısım arkadaş olarak da pasaport talebinin geri bir talep olduğunu düşündük. Çünkü buradaki sınırlı sayıdaki insanın pasaport almasıyla sorunlar bitmeyecektir. Üç temel talebin politik talepler olduğunu düşünüyoruz ve bunları kaldırabilirsek diğer engeller kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

10.10.2012
Turgay Ulu
Berlin




Berlin'de Havalar Soğudu






Bugün Berlin çadır direnişinde 6. günümüz. Bundan önce 29 gün boyunca yürüdük geldik. Yollardayken havalar fena sayılmazdı. Arada bir yağmur yağıyordu ama daha sonra güneş çıkarak ıslaklığın kurumasına yol açıyordu. Şimdi havalar soğudu, artık güneş yüzü görmek pek mümkün değil.  Çadırlarımıza yakın yerlerde kafeler var, bazen oraya kısa süreliğine giderek ısınıp geliyoruz. Oralarda internet ağı da var, bize şifreyi verdiler ve orada internetten basını takip etmek ya da yazılarımızı gönderme imkânımız oluyor.
    
Sabah saat on, bizim toplantımız başladı. Toplantı yaptığımız çadırın içi çok soğuk. Uzun süre burada oturur durumda beklemek insanın ayaklarını ve bacaklarını donduruyor. Ama başka yapacak bir şey yok. Bu duruma alışmak zorundayız.
    
Şimdi aldığımız bir bilgiye göre önümüzdeki Cuma günü parlamentoda bir görüşme olacak. Bu görüşmede mültecilerle ilgili bazı yasaların değiştirilmesi tartışılıyor. Ancak şu anda hangi yasaların değiştirilmesinin tartışıldığına dair bir bilgi edinemedik. Bir arkadaşımızı bu konu için görevlendirdik, parlamentodaki toplantıyla ilgili gelişmeleri takip edip gerekli bilgileri bize aktaracak. Biz de ona göre programımızda değişiklik yapıp yapmayacağımızı tartışacağız.
    
Söz alan bir arkadaş, taleplerimiz içinde yer alan yasaların değiştirilmesinin imkânsız olduğunu söyledi ve bizim esas olarak pasaport almak için mücadele etmemiz gerektiğini söyledi.
    
Diğer bir arkadaş ise baştan belirlediğimiz taleplerimizin değiştirilmemesi gerektiğini söyledi. Uzun bir talep listesinin parlamentoya götürülmemesi gerektiğini söyledi.
   
Bu konu üzerine iki görüş var. Toplantının fazla uzamaması için biz her iki görüşü savunanlardan bir kaç kişinin söz alarak konuşmasını ve böylece toplantının aşırı uzamasını önlemek istiyoruz. Ama bunun pratik olarak pek gerçekleşme şansı yok gibi. Toplantı kendi seyrinde devam ediyor. Herkes söz alıp görüşlerini dile getiriyor.
    
Toplantımız oldukça politik içerikli geçiyor. Söz alan arkadaşlarımızdan birçoğu, mücadelemizin büyük amaçlar uğruna başladığını ve bundan geri adım atmamamız gerektiğini söylüyorlar. Bu önemli bir durum. Biz burada politik hedefler için mücadele edecek insanlar bulmakta zorlanmayacağız.
    
Burada olan bizler kişi değiliz, biz bir fikri temsil ediyoruz. Fikirlerimiz buradadır. Bizim politik taleplerimiz toplumun diğer kesimlerinden de destek buluyor. Biz buradan destek alanımızı genişletme avantajına sahibiz. Eğer talebimizi pasaport gibi teknik bir soruna daraltırsak o zaman mücadele alanımızı sınırlamış oluyoruz.
    
İsteklerini sadece pasaportla sınırlayan arkadaşlar henüz bu sorunun politik bir sorun olduğunu anlayamıyorlar. Bir kesim arkadaş pasaport aldıktan sonra diğer talepler için mücadele etmenin daha kolay olacağını düşünüyorlar. Ancak mevcut gerçeklik bunun tam tersini gösteriyor. Buraya mülteci olarak gelmiş insanlar pasaport aldıktan sonra politik talepler için mücadele etmekten geri durmuşlar. Gerçek anlamda kapitalist düzene entegre olmuşlar.
    
Bugünkü toplantıda kritik şeyler tartışıyoruz, bir kişi kendisinin pasaport için bu yürüyüşe katıldığını ve eğer bizim politik taleplerimiz için işi uzatma tavrımız devam ederse geldiği kampa geri döneceğini ve orada çadır açıp pasaport talebi için bekleyeceğini söyledi. Bu toplantıda kiminle nereye kadar yürüyebileceğimizi netleştirmiş olacağız.
    
Toplantımız devam ederken içeriye bir kişi girdi ve benimle görüşmek istediğini söyledi. Mültecilerle sınırlı bir toplantı yaptığımız için, onunla dışarıda kısa bir görüşme yaptım. Bizi destekleyen bir kaç kişi gelmişti. Burada bulunan devrimci kişi ve kurumlar sözlü olarak bize destek vereceklerini ilettiler.
    
Toplantıda ortaya çıkan farklı görüşlerle ilgili olarak oylama değil ama hangi görüşün ağırlıklı olduğuna dair el kaldırılmasını istedik. Mültecilerin ağırlıklı olarak hangi görüşü kabul ettiklerine dair bir eğilim yoklaması yapıyoruz. Şu anda ağırlıklı kesim hem bizim üç talebimizin kalmasını ve bunun yanına da Almanya'daki tüm mültecilere pasaport verilmesi talebini eklemeyi uygun buldu. El kaldırmada üç talebimizin kalması ve mültecilere siyasi sığınma hakkı verilmesi görüşü ağırlık kazandı.
    
Bizler en alttakiler ciddi ve politik içerikli bir eylem yapıyoruz ve buraya gelen değişik grup ve kişiler bazen bizim kim olduğumuzu ve ne yaptığımızı anlamadan yargılamalarda bulunuyorlar. Uzaktan akıl verme hastalığını Türkiye'de olduğu gibi Avrupa’da da sürdürüyorlar. Her grup ve her kişi, aynı tavrı göstermiyor tabiî ki. Devrimci hareketin açmazının farkında olan gruplar oluşuyor. Bunlar süreci anlamaya ve kendilerini yenilemeye uğraşıyorlar. Ancak genel çoğunluk henüz bizim yapmakta olduğumuz eylemin politik düzeyini ve tüm Avrupa'ya yayılan boyutunu anlayamıyorlar.
    
Öğlenden önce yaptığımız toplantıda bir sonuca varamadık. Öğlen yemeğinden sonra da toplantıya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Genelleşmiş ve çoğunluğu teşkil eden görüş; bizim üç talebimiz devam etsin ve bunların yanına, tüm mülteciler için pasaport talebi eklensin biçimindedir.
    
Çadırların bulunduğu alanda olası provokasyonlara karşı önlem almak açısından alkol kullanmayı ve ateş yakmayı yasaklamıştık. Şimdi bu uygulamadan rahatsız olanlar, bu rahatsızlıklarını bize ilettiler. Bununla ilgili genel bir toplantı yapmayı düşünüyoruz. Alkol ve ateşle ilgili biraz esneme kararı alabiliriz ama diğer yandan bizim buradaki varlığımızı tehlikeye atacak provokasyonların geliştirilme ihtimali de var.
    
Öğlen yemeğinde aldığımız bir habere göre gene bir mülteci kampında bir intihar olayı gerçekleşmiş ve intihar eden Azeri uyruklu bir insan yaşamını yitirmiş. Özgürlük yürüyüşü boyunca çok sayıda intihar olayının haberi bize ulaştı. Bu vakalar sürekli olan vakalar. Ama şu anda biz eylem halinde olduğumuz için bu haberler kamuoyuna hemen yayılıyor. Daha önceki intihar olayları kamuoyunun bilgisinin dışında yaşanıyordu.
    
Berlin'de soğuyan yalnızca havalar değil. Direnişimizin ortamı da bu aralar biraz soğuk geçiyor. Homojen bir yapıya sahip olmayan mülteciler arasında ortak bir görüş ve tutum ortaya çıkartmak oldukça zor oluyor. Bir konu üzerine bazen günlerce toplantı yapmak zorunda kalıyoruz ve bazen bu toplantılardan sonuç almadan kalkmak zorunda kalıyoruz. Böylesine üst üste süren toplantılarımız oluyor. Benim için çevirmen bulmak zor. Bazen burada bulunan biri gelip bir toplantıda tercümanlık yapsa da bir dahakine gelmiyor. İnsanları bu konuda disipline etmek zor. Kendi keyfi yerindeyse ya da boş zaman bulabiliyorsa geliyorlar aksi takdirde gelmiyorlar.
    
Nihayet bir sorunu daha çözmüş bulunuyoruz. Taleplerle ilgili çok uzun süren toplantılar ardından dört temel talep üzerinde mutabakata vardık. Pasaport maddesinin talepler listesine eklenmemesi durumunda buradan gideceğini söyleyenler oldu. Toplantı ve konuşmalar sonucunda taleplerimizi şu şekilde somutladık: 1)İadeler ortadan kaldırılın 2)Mülteci kampları kapatılsın 3)Eyalet dışına çıkma yasağı kaldırılması 4)Tüm mültecilere pasaport verilsin. Böylece herkesin üzerinde mutabakata varacağı bir talepler listesi hazırlamış olduk. Talepler üzerindeki muğlâklık ve çelişkiler ortadan kalkmış oldu. Artık kamuoyu da bizim taleplerimizin net olduğunu görecek. Şimdi esas sorun bu taleplerin hangi eylem yöntemleriyle karşı taraf üzerinde baskı yapacak tarzda gerçekleştirilmesidir.
    
Bir tartışma maddesini daha noktaladıktan sonra, önümüzdeki günlerde hangi taktikleri hayata geçireceğimizi tartışmaya açtık.
    
Bir öneri, tüm Berlin sokaklarını eylem alanı haline getirmek biçiminde oldu. Her gün Berlin sokaklarında eylem yapmayı önerdi.
    
Bir öneri de Berlin'in her tarafını her gün yürümek biçiminde oldu. Bir hafta boyunca bütün gün parlamentonun önünde olmayı, yalnızca akşamları çadırlara yatmak için gelmeyi önerdi birisi.
    
Tartıştığımız eylemler içinde gösteri, bildiri dağıtımı, resmi kurumların önünde bekleme gibi türlerin yanında açlık grevi seçeneği de var. Bu eylemlerin periyotlarını ayarlamaya çalışıyoruz şimdi. Haftanın belli günlerini bir eylem türüne ayırmayı düşünüyoruz. Örneğin bir gün sokaklarda çadır açmak, bir gün gösteri yapmak, bir başka gün parlamento önlerine yürümek gibi eylem türlerini düşünüyoruz.
    
Eylemlerimizi yalnızca Berlin'le sınırlamayı düşünmüyoruz. Bu eylemleri tüm Almanya çapında ve giderek tüm Avrupa çapında gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Diyelim ki, Almanya'nın değişik şehirlerinde aktivistler kendi olanak ve insiyatifleriyle eylem türleri geliştirsinler. Ya da başka Avrupa ülkelerindeki aktivistler kendi insiyatifleriyle çeşitli eylem türlerini hayata geçirebilirler.

11.10.2012
Turgay Ulu
Berlin



Berlin'deki Parlamento Ve Resmi Kurumlara
Karşı Büyük Çıkartma





Özgürlük yürüyüşümüzün Berlin durağındaki ilk büyük yürüyüşümüzü başarıyla tamamladık. Berlin'de yaşayan Almanyalılar ve diğer göçmenlerle yaptığımız sohbetlerden de çıkarttığımız sonuçlara göre; uzun süredir Berlin'de böylesine kitlesel ve coşkulu bir eylem olmamıştı.
    
Dün gerçekleştirdiğimiz yürüyüşe en az 7000 kişi katıldı. Yürüyüşün başı Bundesdrukerei (pasaport basım dairesi) de iken sonu Oranienplatz'daydı. Bu mesafe oldukça uzun bir mesafedir.
    
Büyük yürüyüşümüzden sonraki ilk toplantımız başladı. Tartışma başlıklarını tek tek not ettik ve bir moderatör, konuşmak isteyenlerin isimlerini sırayla yazacak.
    
Bir grup Afrikalı siyahî arkadaşımıza bir tren istasyonunda polis tarafından kimlik kontrolü yapılmış ve arkadaşların kimliklerine el koymuşlar. 
    
Dünkü büyük yürüyüşümüzde çeşitli teknik sorunlar da oldu. Yürüyüşe katılım çok fazlaydı ve yürüyüşün değişik noktalarında açılan pankartlarla ilgili bazı küçük problemler olmuş. Değişik mülteciler pankart açanlardan bazılarına müdahale etmişler. Ama ciddi bir problem olmadı. Böylesine büyük bir yürüyüşte, yürüyüşün her noktasına anında müdahale etme imkânı yoktu. Yürüyüşün genel çerçevesinin dışına çıkan herhangi bir pankart açma girişimi olmadı. Başından beri eylemi destekleyen kurumların imzalı pankartlarına müdahale etmek gibi bir tutumumuz yoktu. Ancak bazı noktalarda küçük müdahale girişimleri olmuş. Ancak bu, genel yürüyüşü etkileyen bir durum değildi.
    
Biz Berlin'deki Parlamentonun önüne doğru yürüyüşümüzü sürdürürken bir haber daha aldık. Bu habere göre; gene mülteci kamplarında yaşayan bir mülteci belediyenin önünde kendisini öldürmüş. Olayın hangi eyalette yaşandığını ve kendisini öldüren kişinin adının ne olduğunu henüz öğrenemedik.
    
Eylemlilik sırasında, çok üzüntülü ve sevindirici nitelikte olan çok sayıda haber bize ulaşıyor. Aldığımız bir habere göre; Fransa'daki Kâğıtsızlar Hareketi, Brüksel'e doğru bir yürüyüş başlatmış. Biz de buradaki direnişi temsil eden bir ekip oluşturup o yürüyüşe dayanışma amacıyla katılmayı düşünüyoruz. Böylece eylemimiz yalnızca Almanya ile sınırlı bir alanda sıkışmış olmayacak ve genel bir sorun olan kapitalizm sorununu gündeme taşıma şansına sahip olacaktır.
    
Toplantımızda hem dünkü yürüyüşü tartışıyoruz ve hem de önümüzdeki süreçte hangi eylem türlerini hayata geçireceğimizi tartışıyoruz. Açlık grevi ile ilgili bazı arkadaşlar çok aceleci davranıyorlar. Açlık grevinin diğer eylem türleri gibi bir eylem olmadığı, kendine özgü özelliklerinin olduğu henüz anlaşılmış değil. Açlık grevi en son silah olmalıdır. Açlık grevi silahını en başta kullanmak bizi çok zorlayacaktır. İnsanların açlık grevi eyleminin ne tür risk ve olanaklar taşıdığını bilmiyorlar. Açlık grevinin dünyada birçok örneği var. Bu konu çok hassas bir konu, eğer bu konuda buradaki insanları ikna edemezsek eylemimizin erken bir zamanda bitmek ve etkisiz kalmak gibi riskle karşı karşıya kalacağını anlatmamız gerekir.
    
Buradaki eylemin uzaması durumunda desteğin azalacağını düşünen arkadaşlarımız var. Daha önce Frankfurt'ta sürecin uzamasıyla birlikte eylem alanının direniş dışında bir alana kaydığı söyleniyor.
    
Tartışmamızın seyrinden açlık grevi taktiğinin kullanımı ile ilgili iki farklı görüş ortaya çıktı. Birincisi; açlık grevine hemen başlanması yönünde. İkinci görüş ise, bizim dediğimiz görüştür. Buna göre açlık grevi, bizim kullanacak başka hiç bir silahımızın kalmadığı noktada başvurulabilecek bir eylem türü olduğudur. Biz en son silahı en başta kullanırsak, bu silah kendimizi vuran bir silaha dönüşebilir. En son başvurulacak taktiği en başta kullanırsak o zaman bizim kullanabileceğimiz taktik kalmayacaktır.
    
Açlık grevi her durumda başvurulacak bir eylem türü değildir. Açlık grevi eylemi diğer eylem yöntemlerine benzemez. Kendine özgü özellikleri olan bir eylemdir. Bu eyleme her insanın katılabileceğini düşünmek yanlıştır. Bu eylem zor bir eylemdir ve herkes bu eyleme katılmayı göze alamaz.
    
Açlık grevi dünyanın diğer ülkelerinde sıkça başvurulmuş bir eylemdir. Tüm bu deneyimleri bilmeyen insanlar açlık grevinin nasıl bir eylem olduğunu ve bu taktiğin kullanılması durumunda nasıl bir sonuca yol açacağını bilmiyorlar.
    
Açlık grevine hemen başlanması gerektiğini savunan arkadaşlar ise bunu, şu anda büyük desteğe sahip olmamızla gerekçelendiriyorlar. Onlar, eğer bu destek varken açlık grevine başlamazsak daha sonra böyle bir ortamı yakalayamayacağımızı söylüyorlar. Basının ve diğer kesimlerin bizim bundan sonra hangi eylemi gerçekleştireceğimizi merak ediyorlar. Beklemenin bu duyarlılığı öldüreceğini düşünüyorlar.
    
Dünkü yürüyüşün bu kadar kitlesel ve coşkulu geçmesinin nedeni neydi? Esas olarak bizim bir ay boyunca, Almanya'nın bir ucundan bir ucuna yürümemiz ciddi bir kamuoyunun oluşmasına yol açtı. Bir ay boyunca tüm basın bizim direnişten söz etti. Alman toplumu ve burada yaşayan göçmenler birçok şeyden bu direniş sayesinde haberdar oldular. Berlin'deki direniş çadırlarımız Orenienplatz'dadır ve burası oldukça merkezi bir yerdir. Berlin'de yaşayan herkese bu meydandan mesaj iletmek mümkündür. Arayanların çok rahat bulabilecekleri bir yerdir burası. Öte yandan Almanya'da bulunan antikapitalist, antifaşist hareket bu eylemi çok iyi bir şekilde sahiplendiler. Teknik işlerinden tut, diğer bütün işlerde etkili görev aldılar ve bu görevleri ellerinden geldikçe yerine getirdiler. Çok yönlü destekler sayesinde dünkü yürüyüşümüz kitlesel ve coşkulu bir şekilde geçti.
    
Parlamentoya kadar giden yol yaklaşık 7 km idi. Yolun uzun olması bazı insanların yolun yarısında ayrılmasına yol açtı. Yol boyunca çeşitli resmi kurumların önünde durarak konuşmalar yaptık. Bir araca yerleştirdiğimiz ses sistemi sayesinde, hazırlamış olduğumuz bildirileri okuduk ve konuşmak isteyen mültecilere söz hakkı vererek konuşmalarını sağladık.
    
Çadırlarınızın bulunduğu meydan olan Orenien platz'dan yola çıktıktan kısa bir süre sonra geçtiğimiz sokak üzerinde bulunan binaların camlarından, çatılarından ve pencerelerinden bizi destekleyen pankart ve bayraklar sarkıtıldı. Apartmanlarda yaşayan insanlar alkış ve sloganlarıyla bizi desteklediler. Çevredeki insanların destekleyici girişimleri, eylem kortejinde alkış ve sloganlarla selamlandı.
   
Biz yedi aydır sokaklardayız. Uzun bir süredir izolasyon sistemini teşhir ediyoruz. Bu eylemler içinde denemediğimiz yöntem kalmadı gibi. Gösteri, açlık grevi vb. gibi birçok eylem yöntemini hayata geçirdik. Berlin yürüyüşünden önceki direnişlerimiz daha çok lokal düzeyde kalan bir etkiye sahipti. Birbirinden dağınık yerlerde bulunan mülteci kamplarından yaptığımız eylemler ancak belli politik kesimler tarafından bilinip duyuluyordu. Ancak başkente doğru başlattığımız merkezi yürüyüş lokal etkiye sahip olan eylemlerimizi merkezi bir konuma taşıdı. Artık eylemlerimiz lokal olmaktan çıktı. Önce Almanya toplumunun genelinin ilgi alanına girdi ve sonrasında da tüm Avrupa'nın ve dünyanın bir kısmının ilgi alanına girdi.
    
Brüksel'e yürümek nasıl olur diye bir gündemi de konuşuyoruz. Ancak bununla ilgili gerekli coğrafik ve hukuki bilgilere sahip değiliz. Fransa'daki kâğıtsızlar hareketi böyle bir eylemi başlatıyor. Biz de onlara paralel olarak bir yürüyüş mü başlatalım, yoksa bir ekip gönderip onların eylemine bizim direnişimizi temsil edecek türden mi eylem yapalım konusunu tartışmaya açmış bulunuyoruz.
    
Aslında yürüyüş, propaganda gibi eylem türlerinin etkisi açlık grevi eyleminin etkisinden daha geniş bir etkiye sahiptir. Burada bulunan mülteciler, Avrupa kültürü ile doğu kültürünün arasındaki farkları çok fazla bilmiyorlar. Mesela açlık grevi eyleminin batı toplumlarında çok fazla bir desteğe sahip olmayacağını göremiyorlar. Açlık grevi ya da insanın kendisine fiziki etkileri bulunan eylem türlerine batı toplumları pek sıcak bakmazlar.
    
Açlık grevi öyle bir eylemdir ki, ya kısa sürede sonuç alacaksın ya da öleceksin. Ki bu eylemin burada bulunan insanların çoğunluğunun yapabileceği bir eylem olmadığını görmemiz gerekir. Almanyalıların kitleler halinde açlık grevine başlayıp da bu eylemi sonuna kadar götüreceğini beklemek yanılgılı sonuçlara yol açar.
     
Önümüzdeki eylem türleri ve taktikleri üzerine konuşurken iki farklı görüş öne çıktı. Birisi açlık grevinin erken olduğu ve en son kullanılması gereken taktik olduğu yönünde. Diğeri de hemen açlık grevine başlanması gerektiği yönünde. Şu anda tartışma bu gündemler üzerinden sürüyor. Bu toplantımızda bu konuda sonuca varmamız pek mümkün görünmüyor.
    
Bir gün daha akşam oldu ve ortalık kararmaya başladı. Biz hâlâ bugünkü toplantıyı bitiremedik. Şimdiye kadar yaptığımız hiçbir toplantıyı tek bir celse de bitiremedik. Bu durumun hem olumlu yanları var ve hem de olumsuz yanları var. İnsanların hepsine söz hakkı vermek ve her bireyin eylemin öznesi olmasını sağlamak olumlu olan yandır. Ancak günlerimizin neredeyse tamamı toplantı yapmakla geçiyor. İnsan yürürken yorulmuyor ama toplantı yaparken yoruluyor ve üşüyor. Ancak şimdiye kadar toplantıları kısaltmanın bir yöntemini bulamadık.
    
Açlık grevi için zamanın çok erken olduğu ve erken başlamanın büyük bir taktik hata olacağı yönündeki görüşlerimizi ısrarla dile getirmemiz, genel katılımcılar üzerinde bir etkiye sahip oldu. İnsanların birçoğu açlık grevinin sürekli öne çıkarılması ve birinci gündem olarak ele alınmaya çalışılmasına karşı tepki gösterdiler.
    
Yeni bir öneri olarak, burada dün bize destek veren 7000 kişilik potansiyel ile genel bir toplantı yapmayı düşünüyoruz. İnsanlara çağrı yapalım ve halkın geneliyle birlikte açık toplantılar yapalım. Eylemlerimizi nasıl bulduklarını soralım ve bundan sonra hangi eylem türlerini izleyeceğimizi halka açık toplantılarda tartışalım diye düşünüyoruz.
    
Berlin'deki ilk büyük yürüyüşümüzün en önemli özelliklerinden biri; burada bulunan tüm devrimci demokratik, antikapitalist ve antifaşist güçleri bir araya toplamak oldu.  Bu kurumlar da kendi aralarında yaptıkları toplantılarda yürüyüşü olumlu olarak değerlendirmişler. Kapitalizmle sorunu olan herkes bu eylemden memnun kaldılar.
    
Almanya'nın değişik yerlerinde mülteci kamplarında çeşitli biçimlerde eylem yapan mülteciler, bizim Berlin yürüyüşünden haberdar olduktan sonra buraya gelerek bizim yürüyüşe katıldılar. Kendi lokal düzeyde olan çadırlarını topladılar ve bizim merkezi eylemimize dâhil oldular.
   
Berlin'de bundan sonraki süreçte bizi en çok zorlayacak şeylerden biri soğuklar olacak gibi görünüyor. Bu gün çadırda tam günümüzü toplantı yapmaya ayırdık. Otururken bacaklarımız ve ayaklarımız fena halde üşüdü. Burada sürekli çadırlarda beklemek özellikle de çocuklar açısından önemli bir sorun oluşturacaktır.
    
Bundan sonraki süreçlerde insanların bu türden zorluklara katlanmasını sağlayacak motive edici etkinlik ve eylemleri hayata geçirmemiz gerekir. Zaman ilerledikçe ve bir sonuç alınamadıkça insanlar umutsuzluğa kapılıp eylemden soğuyabilirler. Özellikle bu mücadelenin uzun erimli, esas olarak kapitalist sisteme karşı bir mücadele olduğunu anlayamayanlar erken bir zaman içinde umutsuzluğa kapılabilirler. Bu ve buna benzer olumsuzluklar önümüzdeki süreçte bizim karşılaşacağımız sorunlar olacaktır.

14.10.2012
Turgay Ulu
Berlin
      

TURGAY ULU
(DEVAM EDECEK)

30 Kasım 2012 Cuma

EMEĞİN SANATI'NDAN 129. MERHABA





Merhaba,

129. sayımızla birlikte 7. yılına girdi Emeğin Sanatı. 7 yıldır, sanat ve edebiyat alanında sosyalist edebiyatta yeni bir çizgi oluşturmak, yeni, farklı ama özgün bir ses yükseltmek amacıyla yayına başladı Emeğin Sanatı…

Emeğin Sanatı’nın yola çıkışındaki en önemli amacı, internet üzerinden bireysel olarak sanatlarını devrimci bir tavırla sürdüren sosyalist sanatçıları bir araya getirmek; onlarla devrimci sanata katkı sunacak bir hareket oluşturmaktı. Bu yönde yapılan çalışmalarda çıkışımızı “Yeniden Sosyalist Gerçekçilik” olarak belirledik. “Yeniden Sosyalist Gerçekçilik” üçlü bir sentezi içeriyordu. İlki, Sovyetlerden bize miras kalan sosyalist gerçekçilik, ikincisi sürrealizmin ilerici, başkaldırıcı özü ve Anadolu’nun binlerce yıldan bugüne süzülen kültürü, edebiyatı idi. Bu üç açılı sentezi sosyalizmin ana çizgileri çerçevesinde oluşturma çabası güttük. Tek tip ve kalıpçı bir arayış değildi istediğimiz. Bu çıkışımız, her sanatçının, şair ve yazarın imgeleminde kendi estetik bakışıyla buluşarak zenginleşti.

Emeğin Sanatı, 6 yılı dolduran serüveninde,  dolu dolu ses getiren sayılar dayayınladı,, kendi düzeyini yakalayamayan sayılar da yayınladı elbette…  Ama her zaman devrimci tavrından, daha iyiyi yakalama çabasından ödün de vermedi… Hissettiğimiz en büyük eksiklik, eleştirilme eksikliğiydi. Özeleştirilerimizle bu açığı kapatmaya çalıştık…

Bizi doğru  ve tutarlı bir tavra yönelten, kendimie sorduğumuz şu sorular oldu:
Sabrımızı mı nabzımızı mı yoklayalım; yoksa sanat adına ortaya sürülen maskaralıkları dinlemeye devam mı edelim? Susalım mı? Sesimizi mi yükseltelim? Bu aşamaya geldiğimizde bir daha oturup düşünelim. Tabii ki varız. Varsak bu kavgada ne kadar varız?

Var olmakla var olmamaya bizi iten içgüdülerin kavgasını diyalektik bakış açısıyla inceledik.  Postmodern ya da şair Serkan Engin’in deyişiyle “puştmodern” bataklıkların ağzında, ağzımızı avazı çıkana kadar, açmaktan çekinmedik… Bu köhne düzenin etkisi altında kalanların üzerimize sıçrattığı çamurlara kulak asmadan.

İsteyenler dar köşelerde içbükey eserler yazmaya devam etsinler…  Elbette her bitli baklanın bir alıcısı vardır. Ama biz alanlardan alanlara yükselen sesimizle, şiirin duyarlığını bilincimizde buluşturarak kendi sloganlarımızı yazmaya devam ettik devam edeceğiz hep:

HER KAVGA BiR ŞAİR, HER ŞAİR BİR KAVGA BESLER! (Uysal Himmet Aslan)

Sözün özü, daha önce de belirttiğimiz gibi biz, pıhtılaşmış soyutların tenezzülünü tartarak, arşive kaldırarak yeni haritalarda yeni kıyılara koşuyoruz artık, ustaların nişangâhını bozmadan. Medcezir sarkacında bungunların suratına fırlatarak dizelerimizi, yapıtlarımızı direnç senfonisiyle terletiyoruz güzün tanklarını, bilinç rüzgârlarıyla sarsarak…

Janjanlı mürekkeplerin gümüşlediği kalemlerin düğümlerine konmadık. Söz girdabında kül simyalarına gül suyu doğrayanlara kuş uçurtmadık. Hükümlü hurufatın sökerek kurşun dizgisini, katratlara sığdırdık infazlı ufukları. 

Kayalık yüreklere kuşların taşıdığı tohumdan filizlenmez bizim şiirimiz, öykümüz, sanatımız… Biz, iğreti kristal ikonların değil, gökle yer arasında bilinci ve gücüyle var olanların kalıp kıranların, yol açanların farklı renkler ve sesler dokuyan izcisiyiz.

İşte, dünden bugüne, bugünden yarına tartarak seslerimizi ustaların haritasında, kendi keşiflerimizi de ekleyerek ilerliyoruz. Adım adım ama hızlı hızlı; sessiz sessiz ama haykırarak koşuyoruz. İltihapları patlatmaya, çürükleri ayıklamaya… Emekle ve sanatla…

EMEĞİN SANATI


BU SAYININ SAVSÖZÜ

“Şairler hayattan ve insandan kopuk. Doğal olarak şiirleri de insandan ve hayattan kopuk. Sokakların nabzı tutulmuyor. Şiirde toplum deyince tiksindirici ve kötü bir şeymiş gibi bakıyor günümüz şairi. Kendisi de toplumun bir ferdi olan şair, içinde bulunduğu toplum gibi ekonomik ve sosyolojik sıkıntılar yaşamasına rağmen, sıkıntılara işaret eden ve çözüm arayışına giren toplumsal şiirlerden nefret ediyor ve öteliyor. Bir şair yara edindiği toplumsal sorunlara yönelik bir şiir yazınca diğer şairler hemen “Bu şiir geçmişte kaldı, günümüzde yazılmaz; şiir bir şey anlatmaz; sen at kullanıyorsun ama günümüzde teknolojik donanımlı arabaya biniliyor!” vb. saldırgan sözlerle provoke etmeye çalışıyorlar. Oysa geçmişte yaşanan sıkıntılar (yoksulluk, güçlünün güçsüzü ezmesi, yaşam standardının düşük olması, demokratik hakların engellenmesi, önü ardı gelmeyen ölümler, kaos ve terör, dilendirilen ve bali çeken çocuklar, ağır vergiler. vb.) hâlâ devam ediyor ve çözüm bulunmamışsa, hatta gün günden daha kötü bir hal alıyorsa toplumsal duyarlılıkla yazılan şiirler geçmişte kalmamıştır ve kalmaz!

Bugün şair ve yazarların büyük kısmı vahşi kapitalizmin önerdiği düşünüş ve yaşayış biçimine sahip. Kendi aralarında etkinlikler, şiir ikindileri ve şiir geceleri düzenliyorlar. Yemekler yeniyor, içkiler içiliyor, şiirler okunuyor ve dedikodu yapılıyor. Kimileri Belediye kaynaklarından yararlanıyorken kimileri de edebiyat dernekleri çatısı altında bunu yapıyorlar. Bu etkinlikleri düzenlemelerinin gerekçesinin “şiirle halkı buluşturmak ve halk arasında şiiri yaygınlaştırmak” olduğu söylenir, lakin katılımcıların neredeyse tamamı şair ve yazarlardır. Yani sunulan gerekçenin gerçekle hiçbir bağlantısı yok. Halkının yaklaşık yarısının açlık sınırında yaşadığı bir ülkede içkili mezeli toplantılarınıza halkı getiremezsiniz. Bu halka şiir kitaplarınızı da aldıramazsınız. Zaten adam üç kuruşluk maaşla evini geçindirmeye çalışıyor, sizin 7 TL, 10 TL, 20 TL olan kitaplarınızı satın alamaz. İllaki şiir adına bir şey yapmak istiyorsanız etkinlik ve ikindilere harcadığınız parayla, bir yayıneviyle anlaşıp parası olmadığı için kitabını bastıramayan iyi şairlerin şiirini bastırırsınız ya da vefat etmiş ama kitabını çıkaramamış şairlerin şiirlerini derleyerek kitap olarak bastırır ve kitapevlerinde halka ücretsiz olarak sunabilirsiniz. Böylece halk da şiirle buluşmuş ve halk arasında şiir yaygınlaşmış olur.” MUAMMER CAN


YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ


ULUSLARARASI PEN BAŞKANI JOHN RALSTON SAUL'UN 
TÜRKİYE BİLDİRİSİ

Dünyanın 20 farklı ülkesinden katılımcıların oluşturduğu PEN heyeti, dün de 15 Kasım “Tutuklu Yazarlar Günü” nedeniyle İstanbul’da bir etkinlik düzenledi. PEN Uluslararası Başkanı John Ralston Saul da heyetin başını çekiyordu. PEN başkanı John Ralston Saul , “Türkiye Bildirisi”ni yayınladı:

İfade özgürlüğü asla otomatik değildir. Daima somut eylemlerle bağlantılıdır. İfade özgürlüğünü işlevli kılan da bu eylemlerdir.
PEN, birkaç yıl, Türkiye’de hapiste tutulan ya da sonu gelmeyen ve insanı tahrip eden hukuk dehlizlerinde olan yazarların sayısında azalmaya tanık oldu. O süreç bizi umutlandırdığı için kınanamayız. Bu kanıda yalnız değildik. Demokratikleşme, askeriye üzerindeki sivil denetimin daha iyi hale gelmesi ve ekonomik kalkınma da söz konusuydu.

Sonra, birden, tutuklamalar tekrar başladı. Yargı öncesi tutukluluklar, uzayıp giden davalar, yazarları uçurum kenarında hissettiren ceza ertelemeleri…

Bunlar yetmiyormuş gibi, Terörle Mücadele Kanunu’nun gittikçe daha pervasızca uygulandığını görüyoruz. Terörle hiç ilgileri olmadığını titiz incelemeye dayanan değerlendirmeyle belirlediğimiz yazar ve yayıncılar kanun tuzaklarında kurban oluyorlar.

Başka deyişle, bu kanun ifade özgürlüğünü kısıtlamakta kullanılmaktadır.
PEN daima şiddete karşı olagelmiştir. Toplumları güçlendirecek en önemli toplumsal ve entelektüel aracın ifade özgürlüğü olduğuna inanırız. Her toplumda, teröre karşı mücadelede en iyi silah ifade özgürlüğünü artırmaktır. Terörizm ancak böylece marjinal kılınabilir.

Talep ettiğimiz adımlar anayasa değişikliği ya da olağanüstü çaba gerektirmiyor. Romantik ya da devasa şeyler de öneriyor değiliz. Sadece kanunlarda reform, amaçlarının daraltılıp netleştirilmesi ve şeffaf bir titizlikle uygulanmalarını öneriyoruz.”



PEN DİJİTAL ÖZGÜRLÜK BİLDİRGESİ YAYINLANDI…


Güney Kore’nin Gyeogju şehrinde yapılan PEN Kongresi’nde Dijital Özgürlük Bildirgesi Temsilciler Meclisi’nce onaylandı. Bildirgede şu ifadelere yer verilmekte:

“PEN dijital medyayı temel insan haklarından olan ifade özgürlüğü bakımından bir imkan sayar. Aynı zamanda şairler, piyes, deneme ve roman yazarları, gazeteciler ve blogçular dijital ortamı kullanırken ifade özgürlüğü haklarının ihlal edilmesinden ötürü sıkıntı çekmektedir. Pek çok ülkenin yurttaşları dijital medya kullanımında ciddi kısıtlamalara maruzdur. Devletler dijital teknolojiyi ifade özgürlüğünü bastırıp kişiler hakkında gizlice bilgi toplamakta kullanabilmektedir. Özel sektör ile teknoloji şirketleri bazen devlet sansürü ile ve izinsiz bilgi edinmeyi kolaylaştırmaktadır. Bu durumdan ötürü PEN yaklaşımını şöyle belirlemiştir:

1.Bütün insanlar kendilerini dijital medya kanalıyla özgürce ifade hakkına sahiptir. Baskı ya da tutuklanma gibi tepkilere maruz kalmamalıdırlar.
a.Dijital medya kullanan kişiler uluslararası yasalar ve standartlar bağlamında tam bir ifade özgürlüğü yaşayabilmelidir.
b.Hükümetler, devletler, dijital medyada bilgi, haber, görüş ve fikir ileten kişiler hakkında soruşturma açmamalı, kimseyi baskı altına almamalıdır.
c.Hükümetler dijital medyadaki ifade özgürlüğünü etkili yasalar ve standartlarla fiilen korumalıdır.

2.Bütün insanlar dijital medyada bilgi arama ve bulma hakkına sahiptir.
a.Hükümetler dijital medyadaki içerikleri -yurt içi ya da uluslararası kaynak ayırımı yapmaksızın- denetleme, kısıtlama ya da sansüre tabi tutmamalıdır.
b.Olağanüstü durumlarda, mesela şiddete teşvike karşı, dijital medyadaki her türlü kısıtlama uluslararası yasa ve standartlarla uyumlu olmalıdır.
c.Karışıklık ya da kriz hallerinde bile, hükümetler dijital medyaya erişimi engellememeli, kısıtlamamalıdır. Dijital medyaya erişimi denetim altına almak, özellikle de kapsamlı olursa, ifade özgürlüğünü ihlaldir.
d.Hükümetler dijital medyaya herkesin tam erişimini sağlamalı, teşvik etmelidir.

3.Bütün insanlar dijital ortamda devletçe izlenmeme hakkına sahiptir.
a.Hedef seçilen kişi bilsin ya da bilmesin, dijital ortamda izlenmek mahkemelik olma ya da başka türlü tepkilere yol açma gibi
ifadeyi baltalayıcı bir sonuca yol açar.
b.Genel bir kural olarak, hükümet ya da devletler kişiler arası iletişime nüfuz etmeye çalışmamalı, kişilerin dijital medyayı kullanışlarını izlememeli, ifadelerinde değişikliğe yol açmamalı, takibe başvurmamalıdır.
c. Ulusal güvenlik bağlamında ya da olağanüstü durumlarda iz sürme gerekli görülürse meşru yasal zeminde kalınmalı, mahkeme kararı gibi gerekli hukuki yollara başvurulmalı ve bu takipler uluslararası hukuk ve standartlara uygun yapılmalıdır.
d.Tam ifade özgürlüğü mahremiyet hakkını gerekli kılar. Dijital ortama dönük olarak mevcut bütün uluslararası yasalar ve standartlar uygulanmalıdır. Yeni yasa ve standartlar gerekebilir.
e.Dijital ortamda üretilen veriler ve başka bilgilerin devletçe toplanması sürecinde mahremiyeti koruyucu uluslararası yasa ve standartlara uygun davranılmalı, veri toplama sınırlı sürede, amaca uygun sınırlılıkta ve ilgili kişileri haberdar ederek adım atılmalıdır.

4.Özel sektör, özellikle de teknoloji şirketleri ifade özgürlüğü gibi insan hakları ile sınırlıdır.
a.Bu bildirgede yer alan ilkeler özel sektör için de geçerlidir.
b.Şirketler ifade özgürlüğü dahil olmak üzere insan haklarına saygı göstermeli, ülke yasaları ile kurallarının korumadığı hallerde bile onları korumalıdır.
c.Teknoloji şirketleri ürün, hizmet ve politikalarının faaliyet gösterdikleri ülkelerde insan haklarını nasıl etkilediğini tesbitle yükümlüdür. Ürün ya da hizmetleri insan haklarını ihlal ediyorsa ya da bu ihtimal varsa, şirketler planlarını ya düzeltmeli ya da geri çekmelidir.
d.Teknoloji şirketleri ürün tasarımları gibi temel operasyonlarında ifade özgürlüğü ve mahremiyet ilkelerine uygun davranmalı, casusluktan kaçınmalıdır.
e.Operasyonları ifade özgürlüğünü ihlale yol açarsa, devlet koruması olmasa bile, şirketler mağdur haklarını korumalıdır.”


EĞİTİM SEN BATMAN ŞUBESİ 2012 ŞERZAN KURT
EDEBİYAT ÖDÜLLERİ AÇIKLANDI…

Ülkede yaşanan insan hakları ihlallerine, uzun tutukluluk sürelerine, cezaevlerinde yaşanan açlık grevlerine;  gazeteci, aydın ve yazarlara yönelik süregelen baskıya ve ifade özgürlüğü önündeki engellere dikkat çekmek için Demokrasi Ödülü vermeyi kararlaştırmıştır. Bu düşüncelerle Diyarbakır D Tipi cezaevinde tutuklu bulunan Azadiya Welat gazetesi yazarı Sayın Tayyîp Temel, Demokrasi Ödülü’ne layık görülmüştür.

Eğitim Sen Batman Şubesi, Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü İkinci sınıf öğrencisi iken 12 Mayıs 2010 tarihinde, Muğla’da yaşanan öğrenci olayları sırasında uğradığı silahlı saldırı sonucu polis kurşunuyla hayatını kaybeden ŞERZAN KURT (1989-2010) anısına düzenlediği, edebiyata özgün yapıtlar kazandırmak ve Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekmeyi amaçladığı, bu yıl ikincisi düzenlenen Eğitim Sen Batman Şubesi Şerzan Kurt Öykü Ödüllerini kazananlar da açıklandı:

Kürtçe öykü dalında ödül; Ronî War, Yaqob Tilermenî,  Dilawer Zeraq, Sîdar Jîr, Brahîm Ronîzêr ve Ömer Kurt’tan (Şerzan Kurt’un babası, oy kullanmamıştır.) oluşan seçici kurul, ödülü; “Erdhej” adlı öyküsüyle ödüle katılan Menaf Osman ile “Leylika min” adlı öyküsüyle ödüle katılan Mahmûd Baran arasında paylaştırmıştır.

Türkçe Öykü dalında ödül;Adnan Binyazar, Ayşe Sarısayın, Jaklin Çelik, Özcan Karabulut, Hasan Özkılıç, Nejla Kurt’tan (Şerzan KURT’un annesi. Oy kullanmamıştır.) oluşan seçici kurul, ödülü “Araf” adlı öyküsüyle ödüle katılan Hande Baba ile “…Beklerken” adlı öyküsüyle ödüle katılan Fatih Debbağ arasında paylaştırmıştır.  Yarışmanın  Ödül töreni 16 Kasım 2012 tarihinde Batman’da yapıldı.


III. TURGUT UYAR ŞİİR YARIŞMASI…

Bencekitap Yayınları,Türk şiirinde önemli bir yeri olan, değerli şair Turgut Uyar adına verdiği Turgut Uyar Şiir Ödülü’nün bu sene üçüncüsünü gerçekleştiriyor. Bu ödülün, Ankara edebiyat ortamına canlılık getirmenin yanı sıra, Çağdaş Türk Edebiyatı’na yeni değerler kazandırmak bağlamında katkı sağlaması amaçlanmaktadır.

III.Turgut Uyar Şiir Ödülü 2013 Seçici Kurul Üyeleri; Hami Çağdaş, Tarık Günersel, Sennur Sezer, Gonca Özmen, Gültekin Emre’den oluşmaktadır

Yarışmanın başvuru tarihi, 1 Aralık 2012 / 19 Mart 2013 tarihleri arasındadır. Bu tarihten sonra gelecek eser dosyaları kabul edilmeyecektir. Yarışmaya, kitap bütünlüğü taşıyan bir şiir dosyası ile yurt içinden ve yurt dışından herkes katılabilir. Yarışma dosyalarında konu ve uzunluk serbesttir. Her yarışmacının eser dosyası, bilgisayarla 12 punto ve 1,5 satır aralığı ile yazılacak ve A4 boyutunda, 6 nüsha olarak gönderilecektir.

Eserin üzerinde ve/veya herhangi bir sayfasında kimlik bilgileri yer almayacaktır. Bunun yerine, rumuz yazılacaktır. Yarışmacının adı, soyadı, telefonu (cep, ev, iş), adres ve e-mail bilgileri, kapalı bir zarf içinde gönderilecektir. Yarışmanın sonuçları 20 Mayıs 2013 tarihinde ilan edilecektir.

Yarışmaya katılan eserlerden dereceye giren ilk üç dosya, Bencekitap tarafından basılacaktır. Seçici Kurul’un yayımlanmaya değer bulduğu eserlerin ilk baskıları için yazara telif ücreti ödenmeyecektir. (daha sonraki baskılar için yazarla telif anlaşması yapılacaktır), ayrıca yarışmaya gönderilen hiçbir eser dosyası iade edilmeyecektir.  Yarışmanın ödülleri (ilk üç) Haziran ayı içinde İstanbul Pera Palas otelinde düzenlenecek bir ödül töreniyle sahiplerine verilecektir.

Yarışmaya şiir dosyası ile katılanlar, eserin bütünüyle kendilerine ait olduğunu, dosyanın daha önce düzenlenmiş hiçbir yarışmaya gönderilmediğini, daha önce eser dosyalarına basılması içim hiçbir şekilde muvafakat vermediklerini, hiçbir kuruma kayıt ettirmediklerini ve Bencekitap tarafından düzenlenen 3. Turgut Uyar Şiir Ödülü şartnamesini aynen kabul ettiklerini belirten yazılı ve imzalı EK-1 belgeyi Bencekitap Genel Merkezi’ne göndermekle/vermekle yükümlüdürler. (Başvuru ve EK - 1 Belgesi için Başvuru sayfamızı inceleyebilirsiniz)

 Katılımcılar dosyalarını, en geç 19 Mart 2013 tarihine kadar, elden bırakarak ya da posta yoluyla, Ankara Bencekitap Yayınları ofisine ulaştırmalıdırlar. Postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır. Yarışmaya gönderilen eserler yayınevimizde bir ön elemeye tabi tutulacak, bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığının tespit edilmesi durumunda, yarışma dışı bırakılacaktır.

İletisim Bilgileri: Bencekitap Yayınları Telefon: 0312 417 88 77, Adres: Selanik Caddesi 28 / 18 Kızılay Ankara Website: http://www.turgutuyarsiiryarismasi.com/


DÜNYA BARIŞ TUTSAKLARI GÜNÜ VE İNSAN HAKLARI GÜNÜ‘NÜ
ACILAR, BASKILAR ZULÜMLER İÇİNDE KUTLUYORUZ

01 Aralık Dünya Barış Tutsakları Günü ile birlikte ülkemizde ve dünyanın bir çok yerinde izi silinmeye çalışılan 10 Aralık, Uluslararası İnsan Hakları Gününü kutluyoruz…   Vicdanî ret hakkını kullanmak isteyen, bu nedenle işkencelerden ve zindanlardan geçen barış tutsaklarını da selamlıyoruz…

Aralık, Uluslararası İnsan Hakları Günü kutlanmaya başlayalı 64 yıl oldu. Ancak her 10 Aralık, dünya genelinde yaşanan insan hakları ihlallerinin gölgesinde kalıyor... Gün geçmiyor ki, ülkenin ve dünyanın bir yanından insanlık hakkı ihlalleri gelmesin.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin 10 Aralık 1948‘de, BM‘de kabulünden bugüne dek geçen sürede ise yaşanılan savaşlarda yaklaşık 18 milyon insan yaşamını yitirdi. Özellikle kadınlar ve çocuklar insan hakları ihlallerinin mağdurları oldular.

Hâlâ savaşlar, baskı, işkence, zulüm kol gezmektedir. İnsan hakları barış, demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam hakkı söylemleri altında her geçen gün daha da derinleştirilerek ihlal edilmektedir. Dünyamızı yöneten emperyalist-kapitalist sistemin egemenliği altındaki milyarlarca insan barınma, beslenme, eğitim gibi temel insan haklarından yoksun yaşamaktadır.

Sömürüye, baskıya, işkenceye, şiddete, sürgüne, savaşa, karşı; ekmek, su, özgürlük, barış, eğitim, barınma, beslenme... Kısaca insanca yaşamın tesisi için insan hakları mücadelesi kazanılması gereken önemli bir mücadele olarak önümüzde durmaktadır.

Hâlâ İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin en önemli maddeleri, engellenmeye; iktidarlar, bu maddelere sırt çevirmeye devam etmektedirler:

“Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.”

“Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.”

“Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.”

“Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir.”

“ Kimse mülkiyetinden keyfi olarak yoksun bırakılamaz.”

“Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel öğrenim aşamalarında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim, yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır.”

“2.    Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir.”

“Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir.”

Bu hakların hiçbirisinin uygulanmadığı, üstelik, uygulanmasının suç sayıldığı ülkemizde, yarınlara daha güzel bir dünya bırakma adına "İnsan Hakları Günü"nü kutluyoruz.


İNSANÎ GERÇEKÇİLİĞİN İNCE ŞAİRİ
BEHÇET NECATİGİL’İ ANIYORUZ!


Burjuva edebiyatçılarca “küçük duyarlıkların şairi” olarak nitelenen, ama evinin penceresinden dünyaya açılan yüreğinde insanî gerçekleri de yansıtmaktan çekinmeyen şair Behçet Necatigil 13 Aralık 1979’da geride kendi şiir-düz yazı çevirilerden oluşan altmış üç yapıt bırakarak aramızdan ayrılmıştı.


İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık dergisinde çıktı. O tarihten, ölümüne kadar hep şiirinin ve edebiyatının içinde oldu. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşklar, bunalımlar, hastalıklar, yalnızlıklar ve ölüm onun kendine has anlatımı ile çok defa kısa mısralar haline gelir. Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirir. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası vardır.

Döneminin garip ve sosyalist gerçekçi ve daha sonra 2. Yeni şiir akımlarına rağmen daha çok bağımsız bir söyleyiş özelliği gösterdi.

Behçet Necatigil'in şiir evreni daha derli toplu, daha somut, ama şiirsel derinliği daha az değil. O, titiz bir dize kurma ustasıdır, böylece de, en uç modernliğine ve özgünlüğüne karşın, Necati'den Şeyh Galib'e büyük divan şairlerinin muhteşem dize sanatlarında derin kök salmıştır. Bu bağlılığını göstermek için, Gönül olan soyadını, Necati soyundan anlamına gelen Necatigil olarak değiştirmiştir. Onun şiiri, inceltilmiş dize sanatıyla uyum halinde, sıradan insanın yaşamındaki sözde küçük, her gün yeniden karşılaşılan, dolayısıyla önemli sayılması gereken tasaları ve aykırılıkları kavrar: "Bir yanı var ömrümüzün kırık / Farlar büyültür gecede".

Onun yapıtı bir divan oluşturur, ama saray yaşamının ve saraylıların hayal dünyasının değil, milyonluk kent İstanbul'daki semt insanlarının yaşamını, duyarlıklarını modern ve tarihsel çizgide ortaya koyar. Necatigil şiirini bilinçli olarak geliştirmeyi, onu öykünülmesi güç, öykünülünce sırıtan, kendine özgü bir şiir dili haline getirmeyi bildi. Şiirin araç ve gerecinin dil ve sözcükler olduğunu çok iyi bilen bir şair olarak Necatigil, baştaki yalınlığın, sadeliğin bir amaç değil, ancak gerçek şiire varma yollarından biri olduğunu da göstermiş oldu böylece. Nitekim çok sonraları, 1973'te, "Yalın şiir, bilgiden yoksun şiir, tek yönlü şiirdir. Oysa şiir, kesin bir açıklama, bir bildiri değildir; şaşmaz doğru, doğrultu değildir, tek yön değildir. Dilediğimiz yollara, yolculuklara açık, çeşitli yönlerdir, türlü doğrultulardır" diyerek "yalın" sözcüğünün başlangıçtaki dar algılanışına karşı çıkacaktır.

Behçet Necatigil şiirlerinde, bir insanın ilgilenmesi lazım gelen sorunlardan bu sorunlar içinde hayat mücadelesi veren insanlardan bahseder. Harp olmuş, nice insanlar ölmüş, niceleri evsiz-barksız, anasız-babasız kalmıştır. Bir küfeci bile harpten, harbin getirdiği sefaletten bahsettiği halde, bir şair bundan niçin bahsetmesin? Behçet'in denizaltı şiirinden bir parça: “Harp patladı, nüfus azaldı,/Çehreler ufaldı./Toprağın üstü kan içinde / yüzdü./ Ölüleri yerleştirmekte  / Aciz gökyüzü.” Ve şair, bu vahşet karşısında "İnsanlık sevgisi lafta kaldı" demekten kendini alamaz..

O, kendi zamanını, beraber yaşadığı, her gün görüp tanıdığı insanları, onların dertlerini, sevinçlerini, küçük ve temiz hayallerini veriyor şiirlerinde. Onun şiirlerinde kendimizi, haklı buluyoruz. Gerçi şiirde bir kişi konuşur; fakat bu konuşan, geniş bir insan kütlesinin dertlerini, sevinçlerini kendi kalbinde duymuş, bu geniş insan kütlesinin sözcüsü olmuştur. Fertçi gözüken bu şiirlerin böyle bir sosyal karakteri vardır.

Behçet Necatigil'in şiirlerinde çok tabiî, rahat bir söyleyiş vardır. O hakikaten söyleyecek sözü olduğu için şiir söyler. Bundan dolayı şiirlerinde hiçbir zorakilik, kendini sıkma yoktur. Behçet Necatigil'in de her şiirinde konuşma dilinin ifade zenginliğinden gayet ustalıkla faydalandığını görüyoruz.

Behçet Necatigil, şiire bakışını şu sözlerle somutlar: "Şiir bilgi mi? Kuramsal bilgilerle mi yazılır şiir? Yoo, hayır, küçültür şiiri bu! Bilgiyi, bildiriyi öne alarak, standart maddelerle şiir yazanlar da olur. Ama şiir bir yaşantıdır; bize el koymuş, içimize taş gibi koymuş olayları, olguları kalıplara, biçimlere dökmek işidir..... Şiir, kesin bir açıklama, bir bildiri değildir; şaşmaz doğru, doğrultu değildir, tek yön değildir. Dilediğimiz yollara, yolculuklara açık, çeşitli yönlerdir, türlü doğrultulardır. Ben, düşündürücü yanlarını çoğaltmış, yatırım ve çabaları çokça, çokgen bir şiirden yanayım. Şiiri ağırlaştırıp, atraksiyonlara, süslere yatırıp, özü havasızlıktan boğmak değildir bu. "

BUĞULU CAM

Gökleri, yıldızları geç bir kalem;
Bir de mazi malı bu ağızları!
Bak ne düşünmekte elâlem.
Kaşık kadar kaldı yurdumun kızları
Bu bahar vakti verem,
Aldı gıdasızları.
Geçim derdi canımıza tak dedi;
Gel de bahset havadan, sudan.
Kalmadı yaşamanın eski lezzeti;
Nerdesiniz memleketimin bolluk çağları
Artık kalkın da derin uykudan
Emrinize verelim mısraları.

BEHÇET NECATİGİL


FATVA TUKAN, ŞİİRLERİNDEN
KAVGA VE UMUT SAĞIYOR HÂLÂ…

Filistin ve Arap şiirinin en önemli temsilcilerinden; yaşamı sürgünler ve işgaller içinde geçen Fatva Tukan,  9. ölüm yıldönümünde de şiirleriyle Filistin’in ve dünya halklarının özgürlük mücadelesine ses vermeye devam ediyor.

Fatva Tukan, 1914 yılında Nablus'ta doğdu. Filistin şiirinin önemli adlarından İbrahim Tukan'ın kardeşidir.  Ağabeyinin katledilmesi üzerine geçirdiği üzüntülerin ardından onun izinden yürümeye karar verdi.  1967 yılında çıkan savaştan önce şiirleri bütün Arap dünyasına yayıldı. Bu savaşta Nablus düşünce Fatva Tukan da İsrail'in işgal ettiği topraklarda yaşamak zorunda kaldı. Bu savaşın sonucunda O'nun şiiri yeni bir görünüm kazanmaya başladı. Sürgün ve ezilmişlik duyguları altında, kavga şiirine yöneldi.

Fatva Tukan yıllarca Filistin’in özgürlüğe, bağımsızlığa ve kurtuluşa kavuşması için savaşmış devrimci bir şairdir. Ömrü boyunca baskılara, işkencelere ve zulümlere maruz kaldı, cezaevlerinde yattı. Ama 7’den 70’e bütün Filistinlilerin elinde dolaşan bir silah oldu O’nun şiirleri. Şiirleriyle yurtsever Filistin halkını, Filistin’in bağımsızlığı için kavgaya ve mücadeleye çağırdı.  Onun şiirleri, Filistin halkını kavgaya çağıran bomba süsü verilmiş pankartlardır ve bildiriler olarak da tanımlandı. Onun şiirleri emperyalizme, faşizme ve sömürgeciliğe karşı pimi çekilmiş bombalar ve dinamitler oldu. Bu yüzden olsa gerek, İsrail Savunma Bakanı ve Başkomutanı Moşe Dayan, Fatva Tukan hakkında, "Onun şiirleri, 10 suikasttan daha yıkıcıdır" demişti.  Bir süre hapiste de yatan Fatva Tukan, Nablus’ta yaşamaya devam etti. 13 Aralık 2003'te sonsuzluğa göçtü. Filistin şiirinin bu önemli kavga şairini saygıyla selamlıyoruz.

“Sürdüreceğim kavgayı,
yazacağım toprağa, duvara, pencerelere, kapılara,
Meryem tapınağına, mihraplara,
saban izlerine, inişlere yokuşlara, yollara,
hapisanelere, işkence odalarına, darağaçlarına,
yazacağım zincirlere inat,
dinamitlere, bombalara inat,
yanıkların açtığı yaralara inat, yazacağım,
adını yazacağım senin,
yurdumun dört bir yanında görene dek seni,
görene dek büyüdüğünü senin,
büyüdüğünü, büyüdüğünü, büyüdüğünü,
görene dek kapladığını her karış toprağı,
her kapıyı açtığını görene dek,
görene dek gecenin kaçtığını,
Işığın sisten kaleleri yıktığını görene dek,
sürdüreceğim kavgayı.
 Özgürlük!
 Özgürlük!
 Özgürlük!”
("Özgürlük" şiirinden… Çeviren: A. KADİR - AFŞAR TİMUÇİN)


ABİDİN DİNO EMEĞİN ÇİZGİLERİNDE 
VE RENKLERİNDE YAŞIYOR…

Tek bir bireyin değil, insanlığın mutluluğuna resimler çizen Abidin Dino’yu 16. ölüm yıldönümünde anıyoruz.

Ağabeyi şair Arif Dino'nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı. İlk desenleri Yarın gazetesinde, ilk yazıları Artist dergisinde 1930'lu yılların başında yayınlandı. Bu yıllarda Nazım Hikmet'in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri çizdi. Çok genç yaşta ünü ülke sınırlarını aştı.

1933 yılında D Grubu adlı sanat akımının kurucuları arasında yer aldı. Grubun amacı, memlekette sanatın gelişmesini ve yayılmasını sağlamaktı. Düşünce yanı ağır basan resimler yapacak, batıdaki çağdaş akımlarla boy ölçüşecek yenilikler getireceklerdi.

Başlangıçta  Chagall ve Picasso'nun etkisinde kalan sanatçı, daha sonraları yapıtlarında özgün ve yerel bir senteze ulaştı. Yeniler Grubu'nun Liman çevresindeki balıkçıları konu alan ilk sergisini açtığı 1941 yılında Abidin Dino, siyasi nedenlerle önce Çorum Mecitözü'ne, sonra da Adana'ya sürgüne gönderildi. Adana'da Türk Sözü gazetesini yönetti. Kel adlı bir oyun yazdı, ancak oyun hemen toplatıldı. Çukurova'nın pamuk işçilerini  konu alan resimler yaptı. Resmin yanı sıra heykel ile de ilgilenen Dino 1943 yılında dilci Güzin Dino ile evlendi. Sürgün sona erince İstanbul'a döndü. 1952'de yurt dışına çıkış yasağı kalkınca Paris'e yerleşti. Zaman zaman Türkiye'de kişisel sergiler açan Abidin Dino, 7 Aralık 1993 günü Paris'te hayatını yitirdi.

Abidin Dino, büyük dostu Nâzım Hikmet gibi, Marksistti. Dünyadaki tüm değişikliklere, yaşanan büyük tragedyalara, reel sosyalizmin çöküşüne karşın, bu inancını hiçbir zaman yitirmedi. Bu inancın gereği olarak da halktan, özgürlükten, barıştan yana bir sanat yolunu izledi.

Nazım Hikmet’in ondan istediği mutluluğun resmini çizememişti ama  Neden çizemediğini Nazım Hikmet’e şiir yoluyla anlatmıştı:


ERDAL EREN HALKIN KAVGASINDA HALKIN YÜREĞİNDE DAİMA!

Sadece Türkiye tarihine değil, dünya tarihine de kara bir leke olarak geçen 12 eylül askeri cuntası, 17 yaşında idam sehpasına yolladığı Erdal Eren adıyla da lanetlenmeye devam ediliyor. Bir askeri öldürdüğü iddiasıyla, “jet hızıyla” yapılan göstermelik yargılama sonucu idam edilen erdal eren, idamının 29. yılında tüm devrimciler ve kavga arkadaşları tarafından anılıyor.

Askeri yargıtay 3. dairesi’nin, önce “delillerin noksanlığı” nedeniyle esastan, ardından da, idamın müebbet hapse çevrilmesini gerektiren “TCK’nın 59’uncu maddesinin ygulanmaması” nedeniyle usulden bozmasına rağmen, daireler kurulu iki kararı da reddetti. red kararlarıyla yargılamanın yeniden yapılmasının yolu kapatılırken, Eren’in avukatı Nihat toktay, kararı, “yargıtay içinde bitirildi” diye değerlendirdi. Güvenlik konseyi tarafından onaylanan karar, dünya çapında yürütülen “idamı engelleyelim, Erdal Eren idam edilemez” kampanyalarına rağmen 13 aralık 1980’de ankara merkez cezaevi’nde infaz edilirken, faşist cuntanın başı Kenan Evren’in, “asmayalım da besleyelim mi?” sözleri zihniyetlerini özetledi.

17’sinde yiğit, genç devrimci Erdal Eren’in idamını, basit bir hukuksuzluktan çok, sınıf mücadelesinde önemli bir uğrak, durak, nokta olarak görüp, öyle değerlendirmek gerekir. Zira, o işçi sınıfının bu mücadelede en önde çarpışan, çarpıştırılan ve her türlü yiğitlik, kahramanlığı hak etmiş bir militanıdır. Sınıf mücadelesinin ne kadar keskinleştiğini gösteren bir tanıktır. Mahkemelerdeki, işkencehanelerdeki, mahpushanedeki duruşu bunu gerektiriyor. O bir mazlum olmaktan çok, sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir dönemde saflarda yerini almış, devrimci, yiğit bir gençtir. Böyle anılmayı hak ediyor. Erdal da mahkemede söylediği şu sözlerle bu savı doğruluyor: "Bir gün, mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru kararı verecektir!"

"bir halkı astılar bir sabah
ölümü geçirirken senin boynuna
generaller küçüldü sen büyüdün
yarınların özgürlüğü adına
küçük yaşta büyük ölümle öldün
yaşasaydın ağabey diyecektim sana
Erdal Eren, ölümsüz kardeşim"                   

   CELAL KABADAYI



NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati