Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

31 Temmuz 2013 Çarşamba

TAN DOĞAN: Ve Sivas Ve Gölcük—BÜLENT AYDINEL: Öznesi Meçhule De Yazılsa




tan doğan

v e    s ı v a s

v e    g ö l c ü k

v e …



s ı v a s’ a







2’ydi günlerden
temmuz’du aylardan
1993’tü yıllardan
ve yer sıvas’tı çocuğum sıvas’tı:

37 can
diri diri yakıldı


20 yıl geçti üstünden vahşetin
tam 20 yıl
tarih unutsa da
küller unutturmadı


halay çeken gençlere selam olsun
selam olsun asım’a behçet’e
yüreğiyle yaşayan yana yana
yüreğiyle ölen canlara  selam olsun



 >>>>><<<<<<



g ö l c ü k’e







3.02’ydi saat
17 ağustos’tu
1999’da:

35.000 can öldü-öldürüldü
35.000 can
çoğu gölcük’te ve
 adapazarı ve yalova ve izmit ve bolu’da

âh… bu kaçıncı acı çocuğum
çoktan unuttum
sanma

yangın yeri bu yürek
bunca depremi-derdi
daha nasıl çekecek




TAN DOĞAN











ÖZNESİ MEÇHULE DE YAZILSA 
AŞKLAR KALIR YARINA



 

RESİM ADNAN DURMAZ




Acı iz bırakır gider
Utanç heykel olur kalır

Şimdi ne yapacaksın
Bir karanfili sevda adında ağlatarak

Gül zamanı gelir
Kırmızı çokça anılır

Yaşadıkları ve yaşattıkları öyküler içindir
Bir insan bir insanın ömründe

Acının zehri
Aşkın ışığından daha çok konuşulduğunda
Ya hesap sorma
Ya teslim olma vaktidir

Şiir teslim alınamaz asla

Bedeli ödetilmemiş zulüm
Mazluma ceza anlamı taşır çünkü

Sesin bakış kuşanmış bir duruşu vardır
Sevdaların ve zamanın ortak kimliği
Ölüm bile alışamaz şiirsizliğe

Ve ey ömür bil
Şiir
Kendini sevdaya tamamlamasıdır insanın

Öznesi meçhule de yazılsa
Aşklar kalır yarına

Serüvencileriz biz
Umudun çocuk çayırlarında
Bulut oynarız merhabasına

Ezbere bilsek de sevdaları
Ezbere düşmeyiz sevdalara


 

BÜLENT AYDINEL



M. RAYMAN: Hasır Şapka—M. GİRGİN: Medeniyet ve Mermi 1-2—C.EREN: İkisi




HASIR ŞAPKA








arada kalma yürü
gezine gezine gel bize
bir ağaç gölgesi buluruz sana
suyun akışına bırak cebindeki taşı

yağmur yağdığı zaman
çağcıl kesilir diken kurusu bile
dilini dudaklarına sür
sakın gözlerini yumma

dönüyor dünya
çarpışan kıtaların kırıkları dökülmüş
kol kola gezdiğimiz yollara
bir demet gül sun ötekine
soğukların bölgesi düşmüş
daha yeni doğan güneşin üzerine

kulağını göstermen için
kolunu kaldırman yeter
yayın balığı gibi geçtim gözlerinden
kırmızı bir nokta kaldı geride

kum yalnızı kesildim
çölleri düşündüğüm günden beri
bütün gün yoluna bakıyorum
ağarmaz ki dünyanın öbür tarafı



MEHMET RAYMAN








MEDENİYET VE MERMİ 1-2







Medeniyet Ve Mermi 1

medeniyet, burnuma dayadığın mermi olmasın
modernlik, doğanın giysilerini parçalayan canavar olmasın

10 MAYIS 2013




Medeniyet Ve Mermi 2

medeniyet geldi ağaca dayandı
mermilerinizi hazırlayın

31 MAYIS 2013




MEHMET GİRGİN











İKİSİ






-2 temmuz madımak için-


ben her 2 temmuz
bir anne frank'ım madımakta
alaman gavuru elinde
sabuna dönüşen...

faşizmin
aklını
ve yüreğini
temizlemek için
 ...


CEM EREN


ERCAN CENGİZ: Şairsen Eğer





ŞAİRSEN EĞER




 


-şairler mi dediniz, ötekilerin adına
bin bir parçaya ayırıp da yüreğini
gizli gizli en çok ağlayanlardır onlar-

sabrını sınama bu şairin
toprağına salmıştır kökünü diyorum
kızıldır gözleri ve kızıl akar
toprağa düşen her çocuğun gözünde

şairsen eğer, şaire
bazı şeyleri tersinden okumasını
bilmelisin dostum, bilmelisin artık
savaşın barışı, barışın savaşı doğurduğunu
ve tersinin de düzünün de bu dünyanın
bir parçadan ibaret olduğunu
bu yıkılası, bu kara düzenin, bu sömürünün
ve akını yaratabileceğini de bir arının

şairsen eğer, şaire
hani bilmediğin olur
hani çözemediğin, yalpaladığın
düştüğün yollar, kalktığın kaldırımlar falan
dişiliğin, erkekliğin umurumda değil, inan
cinsiyeti yoktur şairin diyorum sana
cinsiyeti yoktur şairin, ölümün
ırkı, dili, dini, rengi de öyle
haydi çıldırtma da anla insanı
insanın sınırlara sığmayacağını
büyüttüğün, büyüdüğün burun görünür bak
ve duygunun beş para etmediği anlar
ya da gırtlağında düğümlenen bir şeyler
vardır benden gizlediğin diyorum sana
illa ki vardır diyorum inatla
anla dostum, anla şair, şaire anla

şairsen eğer, şaire
bir şairin gülerken kahkahalarla
anlamalısın dostum, anlamalısın şairce
o an hıçkıra hıçkıra
senin yerine de ağladığını sabaha kadar
bu kahrolası düzende ötekilerin de yerine
dökülen her damla kanda
sıkıştığında yüreği

şairsen eğer, şaire
kozasından çıkar gibi çıkmalısın kendinden
çıkmalısın dostum, çıkmalısın diyorum sana
patlarcasına tomurcuğundan
bin bir parçaya parçalayıp da canını
başka da yolu yok bu düzenden kurtulmanın
dünyanın en uyduruk köşesindeki
en uyduruk hücresinde sen varsın
bil ki doğurmak için yeniden
yeniden aramalısın kendini, haydi durma
orda insanlığını aramalısın dostum
bir anaç gibi insanlığını ve dimdik ayakta

şairsen eğer, şaire
tanımalısın dostum, tanımalısın diyorum
seviyi, aşkı, direnci, dirilişi
ve ihaneti haliyle bu kara düzenin
ve mazlumun dökülen her damla göz yaşında
hece hece sökmesini de tırnaklarınla
düştüğü o kara topraktan çıkarıp
çocuklara muştulayacağın geleceğini de elbet
unutma şair, unutma şaire

yoksa
yoksa neye yarar söyle
gecenin bir yerinde senin o tir tir
titreyen yüreğinin
altına gizlenmiş göz yaşları ve ben
ve katlandığın bu karanlık…ve soğuk
ve kanatlanıp uçmaya hazır bu yürek
ve kahrolası bunca zulüm
neye yarar, söyle neye

şairsen eğer, şaire
üç çekiç ağırlığında geceye bıraktım üç noktamı
ister gör, ister görmezden gel
her şeyden habersiz can vereni
ama sen, sen de anlamazsan şair, şaire sen
sabahlıyorum hücrende bilesin
senden de habersiz
ve tümüyle yalnızım artık, yapayalnız
bilesin yalnızım, bu daracık hücrede
ama o dünyanın bütün düğümlerini
tutmuşum elimde, unutma yumruğumdur benim
şafak söktüğünde çözeceğim birer birer

ve babam gülerek diyor ki ordan
ne yapacağını biliyor oğlum
heceleyerek söktüğü Türkçe’siyle o işkencede
ve hâlâ işkencede şair, şaire
hala işkencede sınanıyor direncim
gel de bağla gözümü, gel de bağla
artık akmasın göz yaşım
ölmek değil
gülmek istiyor gözlerim

 


ERCAN CENGİZ 


LÜTFİYE BOZDAĞ:Alternatif Bir Sanat İnisiyatifi “Sanatın Eylemi”




ALTERNATİF BİR SANAT İNİSİYATİFİ
“SANATIN EYLEMİ”





Hayat sanat olunca….
Hayat sanatın yerine geçebilir mi? Sanat hayat ile yer değiştirebilir mi?

Hayatta gerçekleşmesi mümkün olmayan rastlantılar, eylemler, düşünceler sanatta vücut bulur. Hayatın rutinine, sıradanlığına, karşın sanatın, sıra dışı, heterojen masalsı ve büyülü kurguları vardır. Sanat, hayal gücünün, bilinçaltının ve tüm görünmez dünyanın varsıllaştığı şaşırtıcı bir ambiyans üzerinden konuşur.  
  
Bu sefer tersi oldu, hayat sanatın yerini aldı. Çok nadiren de olsa hayat ile sanat yer değiştirdi. Hayat sanat oldu, sanat hayat.

“Taksim Gezi Parkı Direnişi” eylem olarak baştan sona bizatihi kendisi sanat. Kaldı ki Gezi direnişi içinde yer alan birçok sanatsal eylem, Gezi eyleminin önüne geçemedi. Gezi’nin şaşırtıcılığı, olağanüstü ambiyansı, radikalliği içinde yapılan sanat eylemleri minör eylemlilikleriyle Geziye eklemlenmekten öteye gidemediler.

Gezi sonrası yapılan sanat üretimleri de muhtemelen aynı ağırlığın altında ezildiler. Ancak sanatçılar gezi sonrası devam eden şiddeti ve baskıyı protesto etmek, gözaltına alınan, yaralanan ve ölen direnişçiler için bir araya gelmek, onları desteklemek, onlarla birlikte yüreklerinin attığını göstermek için “diren sanat” dediler. 

Sanat tarihine baktığımızda din ve sermaye güdümünden kurtulan sanatçıların her zaman toplumsal olaylarla iç içe olduğunu görürüz. Yaşanan savaşlar, acılar, hukuksuzluklar, ayırımcılıklar, bazen bir şiirin dizelerinde, bir sinema filminde ya da plastik sanatların herhangi bir formunda dile gelir. Toplumsal olayların, oluşturdukları sanat dilini ve formunu etkilediğini düşünen sanatçılar bu duyarlılıkla bir araya geldiler ve “sanatın eylemi” başlıklı bir inisiyatif oluşturdular.

Saadet Sorgunlu, Kardelen Fincancı,  kolaylaştırıcı olarak etkinliğin duyurulması ve koordine edilmesinde gönüllü olarak görev aldılar. İkisine “Sanatın Eylemi” inisiyatifini tanımak için sorular sorduk.    

L.B: Bu yılla birlikte üçüncüsünü düzenlediğiniz “sanatın eylemi” platformu nasıl ortaya çıktı ve ne yapmayı hedefliyor?

Geçen yıl iktidarın getirdiği kürtaj yasağına duyulan tepkiden yola çıkarak 7-8 Temmuz 2012 tarihinde kürtaj yasağına karşı çıkmak isteyen sanatçıların atölyelerini, mekanlarını açarak sergi ve etkinlikler yapma kararı aldık ve “sanatın eylemi” böyle başladı. Hedefimiz iktidarın yaptığı baskı ve antidemokratik uygulamalara karşı sanat yoluyla sesimizi duyurmaktı. Sanatçılar arasındaki ortak tepki kendiliğinden kolektif bir ruhla oluşan bir eylemlilik haline dönüştü. Platform olduğumuz söylenemez. Katılımcılar ve katılımcıların sayısı her eylemde değişiyor sabit bir oluşum değil.

L.B: 2012 yılından itibaren “Sanatın Eylemi” çatısı altında toplumsal konular etrafında geniş katılımlı sergiler düzenliyorsunuz. Daha önce ele alınan konulardan ve yapılan sergilerden kısaca bahseder misiniz?

Birinci Etkinliğimiz:
7-8 Temmuz 2012 tarihinde düzenlediğimiz “Sanatın Eylemi” sergisi “Kürtaj yasağı yasal tecavüzdür” başlığını taşıyordu. Tüm yurtta ve dünyada sanatçılar ses verin, sloganıyla kürtaj yasağı kanununa karşı tepkimizi dile getirmek için atölyemizde yaptığımız üretimleri paylaşarak daha çok ses getirmek istedik. Sosyal medya aracılığıyla bu talebimizi duyurduk. Facebook sayfasında bir etkinlik sayfası açarak katılmak isteyen sanatçılara davet çağrısı yaptık. Adana, Antalya, Ankara, Aydın / Umurlu Köyü, Çanakkale, İzmir, Diyarbakır, Bodrum, İstanbul’dan yaklaşık 350 kişinin katılımıyla eş zamanlı etkinlikler yapıldı ve sergiler düzenlendi.

İkinci Etkinliğimiz:
7-8 Mart 2013 tarihinde Sanatın Eylemi, ”Sanatçılar Adalet İstiyor”, Pınar için insanlık için adalet, sloganlarıyla sanatçıları adalet istemeye davet ettik. Aynı şekilde facebook sayfasından etkinlik düzenleyip çağrıda bulunduk. Katılımcıların sanatsal üretimleri ve etkinlikler (7-8mart.blospot.com) görülebilir.

Üçüncü Etkinliğimiz: 7-8 Temmuz “Diren Sanat”

L.B: “Sanatın Eylemi” hareketi olarak “Üreterek direneceğiz” diyerek gezi parkı direnişine destek veriyorsunuz. Gezi Parkı direnişi sanatçıları nasıl etkiledi? Sizi nasıl etkiledi? Kısaca söz eder misiniz?

Gezi parkı direnişinin tüm Dünyayı etkilediğini düşünüyoruz. Bizler de direnişin içindeydik. Sanatı hayatın olaylarından ayrı göremediğimiz için direniş süresince yaşananları üretimlerimize yansıttık. Sanat ortamında da bu yönde bir hareketlilik söz konusu. Toplantılar yapılıyor, sergiler düzenleniyor. Forumlarda sanatın  sanatçıların sorunları ve sermaye ile ilişkisi tartışılıyor.

L.B: Düzenlediğiniz “sanatın eylemi” sergilerinin kamusallığı ile ilgili nasıl dönütler alıyorsunuz? Bu sergiler kamuda nasıl bir yankı uyandırıyor?

Kürtaj hakkı ile ilgili yaptığımız sergi hala konuşuluyor. Hafızalarda yer etmiş olacak ki ben o eylemi duydum diyenler çoğalıyor. Adalet istiyoruz eylemi daha çok aktivist sanatçıların katılımıyla gerçekleşti tiyatrocular ve müzisyenler çok benimsedi ve katılım sağladılar. Oldukça ses getiren bir sanatsal eylem oldu. İstanbul, İzmir ve Fransa’dan katılımlar oldu. Sergilerin sanatçı atölyelerinde ve bağımsız mekanlarda yapılması sanatçılar tarafından çok benimsendi ve desteklendi.

L.B: Sanatın piyasalaşması konusunda ne düşünüyorsunuz? Sanat piyasasının işleyişine yönelik eleştirel tutumlar hakkında ne düşünüyorsunuz?  Siz bu eleştirinin neresinde yer alıyorsunuz?

Durduğumuz ve eleştirel tutumlara baktığımız yer açısından eylemin kendisinin iyi bir yanıt olduğunu düşünüyoruz.

L.B: Bu konuda yapılan mücadelelerden söz eder misiniz? Bu mücadeleler yeterli mi? Başka neler yapılabilir?

Duyarlı olan her sanatçı kendisine göre katılımlarda bulunuyor ve çözümler üretmeye çalışıyor. Sanatçılar bir araya gelip ne yapabiliriz diye düşünüp konuşmaya başladılar. Bu konular daha önce de gündemimizdeydi ancak Gezi Direnişinin bu süreci hızlandırdığı da bir gerçek. Bu eylem de aynı kaygılarla yola çıkan sanatçıların katılımıyla oluştu ve yoluna devam ediyor. Bizler şimdilik böyle bir eylem düşündük ve bunu yapabildik. Zaman içinde yeni öneriler, alternatif hareketler ve çözümler üretilecektir kuşkusuz. Sanatçı mücadele biçimine kendisi karar verecek kendisi yeni örgütlenmelere gidecektir. Yaratıcı eylemler bulacaktır.

L.B: “Sanat Eylemi” gibi çok bileşenli bir platformu nasıl organize ediyorsunuz? Kısaca bilgi verir misiniz? 

“Sanatın Eylemi” hareketinin bir küratörü ya da moderatörü yok. Sadece bu etkinliği kolaylaştırıcı gönüllü çalışan arkadaşlarımız var. Gezi Parkındaki gibi çok bileşenli ortam diyebiliriz. Eylemin konusuna,,ruhuna uygun çalışmalar yapan bütün sanatçılar ve sanatsal çalışmaların yer aldığı bir hareket, üretenlerin katıldığı bağımsız bir inisiyatif. Etkinliğin Facebook sayfasında yapılan çağrıya duyarlılık gösteren, inanan, gönüllü olarak kendi atölyesinde arkadaşlarını davet edip etkinlik organize eden sanatçıların katılımı söz konusu. Daha sonra bu çalışmalar fotoğraf ve videolarla belgelenerek bir havuzda toplanıyor ve etkinliğin web sitesinden kamuoyu ile paylaşılıyor. Yani katılan sanatçılar hem organizatör hem katılımcı. Demokratik, katılımcı, eşit bir ortam. Profesyonel sanatçıların da amatör ruha sahip kendi atölyesinde üretip sergileyen sanatçıların da katıldığı bir inisiyatif.

L.B: Bu sergileri devam ettirmekle ilgili geleceğe dönük fikirleriniz neler?

Her eylemde bir daha yapmayacağız diye karar veriyoruz ama her defasında isyanımız gittikçe arttığından kararımızdan vazgeçip yeniden eylemi yapmaya karar veriyoruz. Ülke gündemi ve yaşanan şiddet ve baskı o kadar yoğunki bu kaosa, baskılara üreterek muhalefet etmek, muhalefet ederken de sanatın dilini ve biçimlerini kullanmak istiyoruz.


7-8mart.blogspot.com
www.7-8temmuz.com
https://www.facebook.com/pages/7-8-Temmuz-Sanat

12/09/2009 

İstanbul’da ‘Hayalet’ dolaşıyor 

Sanatın muhalif tüm renklerine kucak açan Karşı Sanat “My Name is Casper” “Hayalet” başlığıyla çeşitli sanat etkinliklerini bir araya getiriyor.

Sanatın muhalif tüm renklerine kucak açan Karşı Sanat “My Name is Casper” “Hayalet” başlığıyla çeşitli sanat etkinliklerini bir araya getiriyor. “Hayalet” adı altında bir araya gelen sanatçılar, inisiyatifler ve grupların eylül ayı boyunca sürecek, resim, heykel, fotoğraf, video enstalasyonları, film gösterimleri, konser ve tiyatro oyunlarının ilk durağı Ghetto’da bugün “Hayalet”in partisi ve konseri var. 

YENİ BİR HAKİKAT İÇİN: ‘HAYALET’ SANATI

“Hayalet” kendisini şöyle anlatıyor: “Modern sanat, modern toplumla doğdu. Modern toplum ve düşüncenin, sanatın merkezindeyse eleştiri var. Ezelden beri süregelen, süre gidenin sorgulanması, var olana muhalefettir... Başka türlü’nün, farklı’nın, yeni’nin aranması, keşfi ve inşasıdır. “Devrim”dir. Komünist Manifesto (1848), eleştirellikten doğan yeninin kendisini de aşan etkisini, yarattığı algıyı saptayarak başlar işe: Avrupa’da bir hayalet kol geziyor... Aradan geçen 150 yılda Dünya, Hayalet’in kendisi ve algılanışı, sanat sonsuz değişimlere, dönüşümlere uğradı. 21. yüzyılın ilk on yılı her alanda birbirini tetikleyen “kriz”lere sahne olurken bir kez daha Hayalet’le karşı karşıyayız. Hakikatle yüzleşmek, aşmak, dönüştürmek için.”

“Yeni bir bakış, yeni bir söz, yeni sanat, yeni bir hakikat için” hareket edenler sanatçılar eleştiriden, muhalefetten yoksun sanatın piyasa – endüstri güdümüne gireceğini düşünüp “Hayalet”te bir araya gelmiş.

Çeşitli disiplinlerde eserler üreten sanatçılar, “Hayalet”in Ghetto’da düzenlenecek gecesine çeşitli katkıda bulunacaklar. Caner Karavit, Cem Arslan, Eşber Karayalçın, Grup İskele, Tiyatro Simurg, gece boyuncu sergileyeceği bir performans ile Ali Herischi, kent ve mimariyle ilgili düzenlemeleri ile Burcu Aksoy, “Anatomi” isimli çalışmasından işlerle Dilemma, “Fotoğraf Eğretilemeleri” isimli fotoğraf kolajlarıyla D&B Moushamba, kent figürleri ile ilgili fotoğraf çalışmalarıyla, Ergun Turan ve Süreyya Y. Dernek, grafik enstalasyonlarıyla Savaş Çekiç, dev boyutlu fotoğrafları ile Şafak Taner ve Kamil Fırat...

BURJUVA MEKANLARA VUR-KAÇ

Karşı Sanat’ın kurucularından Feyyaz Yaman, “Hayalet” projesinin ekonomik kriz nedeniyle Marx’ın fikirlerinin ve sınıf kavramının yeniden gündeme gelmesi sonucu kolayca hayat bulduğunu söylüyor. Bugün başlayacak 11. Uluslararası İstanbul Bienali’nin Bertolt Brecht’in bir sözünden yola çıkması ve bienal etkinliklerinin Marksist fikirlere göndermelerle dolu olması da “Hayalet”in oluşum aşamasını tetiklemiş. Feyyaz Yaman, bu süreç içinde çalışmalarında yoksulluğa, gelir dağılımındaki adaletsizliğe dikkat çeken sanat gruplarının da kendilerini bir söz söylemek zorunda hissettiğini ifade ediyor. 

“Hayalet” projesinin ilk etkinliğinin yerinin Ghetto olması da dikkat çekici. Feyyaz Yaman, mekan tercihini şöyle açıklıyor; eylül ayı bu mekanda etkinliklerin çok az gerçekleştiği bir dönem ve Ghetto emekten yana eserler üreten sanatçıların sözlerini burjuvazinin simgelerinden biri olarak kabul edilen bir mekanda söylemesine olanak tanıyor. Yaman, proje kapsamında kullanılacak mekanların seçimindeki bu tercihi, “Hayalet”te yer alan sanatçıların eser ve fikirlerinin bir “vur-kaç” hareketi ile burjuvazinin mekanlarına girmesi olarak değerlendiriyor. 

“Hayalet” projesinin koordinatörü Cem Arslan ise “Hayalet”i zaten çoğu zaman çeşitli inisiyatifler çerçevesinde bir araya gelen sanatçıların ortaklaşa gerçekleştirdiği baskı, grafik, fotoğraf ve heykel, müzik gibi değişik sanat dallarında üretilmiş eserlerini sergilendiği bir “operasyon” olarak tanımlıyor.

‘HAYALET’ GEZECEK

Karşı Sanat Çalışmaları’nın “Hayalet”in Ghetto’daki gösterimi dışındaki programı şöyle; 30 Eylül -29 Ekim 2009 “Hayalet” Karaköy Bankalar Caddesi, Sümerbank, 25 Eylül-30 Ekim 2009 “Öznesiz”, Beyoğlu Karşı Sanat Çalışmaları, 18 Eylül-18 Ekim 2009 “Taş yüzler” Seyrantepe Oto Sanayi Yoyo Prodüksiyon film ve fotoğraf stüdyosu.

Ayrıca 19 Eylül-19 Ekim 2009 arasında Galatasaray Aznavur Pasajı Ada Sanat Galerisi, Taksim Talimhane Başka Kültür Merkezi ve İstanbul Tüyap Sanat Fuarı’nda da “Hayalet” kapsamında çalışmalar sergilenecek. Bu akşam 20.00’de Ghetto’da gerçekleşecek “Hayalet” partisine Blacksifichi ve Siya Siya Bend katılıyor. Blacksifichi sert, muhalif sözlerle dolu özgün bir tarzda yaptıkları müziklerini İstanbul’a ilk defa taşıyacak. Siya Siya Bend ise geniş bir bölümü doğaçlama müzik, semahlar, deyişler ve Pir Sultan Abdal, Hayyam, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, J. Coltrain, R&Blues, R.Shankar, Tanburi Cemil Bey, Ali Ufku Bey gibi ünlü isimlerin dizelerinden oluşan repertuarlarıyla dinleyicilerin karşısına çıkacak.

(KÜLTÜR SERVİSİ)
Bilgi için: cemarslan.rh@gmail.com



LÜTFİYE BOZDAĞ

ALİ ZİYA ÇAMUR: Ömer Faruk Toprak




 
ŞİİR KIVILCIMLARINDAN 
ATEŞLER SAĞAN ŞAİR: 
ÖMER FARUK TOPRAK






1940’lı yıllarda faşizm dünyayı bir yangın yerine çevirdiği sıralarda yangınlardan derdiği ateş gülleri  şiirleriyle çıktı edebiyat alanına Ömer Faruk Toprak. 1940 kuşağı sosyalist şairlerinin yılgısız ve korkusuz öncü adlarından biriydi. Bir yandan ülkemizdeki çoban ateşlerini harlandırırken, dünyanın dört bir yanında yükselen  bağımsızlık, demokrasi, özgürlük sloganlarına kulak verdi, ses kattı.

Şiirlerinin temeline, insan yüreğinin kıvrımlarına sinmiş acıları, kahırları  — ve  umudu diri tutarak— bunlardan  kurtuluş yolunu oturttu.   Pir Sultan Abdal’dan bu yana susan Sivas’ta, Erzincan’da, gecenin sarktığı toprak evlerde beyinlerinin kıvrımlarından gün ışığında bir okul penceresi geçmemiş Döne Bacı’nın; Siirt’te, Bitlis’te, Muş’ta, Diyarbakır’da mağaralarda kara akrep, kara yılan ve öküzü, keçisi, koyunuyla beraber yaşayan Öksüz Ahmetlerin yaşadığı ‘Susan Anadolu’nun uzak kıyılarında yakacağı ateşleri şiirleriyle harlandırmaya durdu. Bir Maraş türküsü kanatırken  içini, çobanların karlı dağdaki ateşlerine kıvılcımlar taşıdı.   Kimi zaman Sait Faik’in öykülerinden fırlayan, yüzlerinde gözyaşları kurumuş emekçi insanların yalnızlıklarına yüreğini açtı.  Düşlerinde, Galata’da vitrinlere yutkunarak bakan İbrahim’in karamsarlığı karşısında İnebolu kıyılarında gözlerinde bir avuç deniz taşıyan ana ile saçlarına bir tutam güneş iliştirilmiş çocuğun umudunu gördü, yansıttı dizelerine...

Bir Cezayir gecesinde kurşuna dizilmenin  uykusuzluğunu yaşarken damaklarındaki çayın burukluğunda Vietnam’daki napalm yağmurunun çisentileri vurdu şiirlerine.   Kongo ırmağında akan siyah kanla yanıp kavrulurken, Afrika’nın  savanalarından esen özgürlük rüzgârıyla dizelerini havalandırdı.  Şili’de Ant dağlarının buzlu tepelerinde  dondurulan özgürlüklere karşı ölüme karşı duran bir Perulu  güneşin sıcaklığını  yanı başında hissetti hep. İspanya’da Franko faşizmine direnen Cumhuriyetçilerle birlikte çıplak ayaklı bir şarkıyı dinledi dağlarda...


I-YAŞAMI:

Ömer Faruk Toprak, 1920’de İstanbul’da Fatih’te doğdu. Çocukluk yıllarından belleğine yansıyan en canlı görüntüler, Haliç çevresinde , yoksul ama emeğiyle yaşayan insanların savaşımlarıdır. Yedi yaşında Gönen’e göç ettiler. İlkokulu Gönen’de bitirdi. Darülfünunda müderris olan babasından kulağına geçen Şirazlı Hafız’ın ve  annesinden dinlediği Yunus Emre, Karacaoğlan şiirlerinin yanında ilkokulda buluştuğu kitaplardan yeni bir dünya açıldı önünde: Maksim Gorki’nin 'Arkadaş’,  Beecher Stowe’un ‘Kamçılı Uygarlık’  ve Nazım Hikmet’in ‘Gece Gelen Telgraf’..... Gönen’de ortaokul olmadığı için bir yıl okula gidemedi ama kasabanın Halkevi kitaplığındaki yüzlerce kitabı okudu. Varlık dergisinin o yıllardaki sayılarında karşılaştığı Sabahattin Ali’nin, Sait Faik’in öyküleri ondaki edebiyat tutkusunu daha da güçlendirdi. Bir fırının önünde tanıştığı,  yüz paralık ekmek isteyen, geceleri köprü altında yatıp, gündüzleri hamallık yapan bir çocuğun yaşamından esinlenerek yazdığı ilk  yazısı ‘Zavallı Çocuk’ 1934’te Mektepli dergisinde yayınlandı. 

1940’lı yıllardan itibaren Dikmen, Varlık, Yeni Edebiyat, Ses dergilerinde şiirleri yayınlanmaya başladı. 1941’de Hukuk Fakültesine girdikten sonra edebiyat çevrelerinde adından söz ettirmeye başladı. 1941’de İstanbul’da çıkan İnkılâpçı Gençlik  adlı sağcı gazetede yazmaya başladı. O sıralar, gazetenin sahibi ikinci askerliğe  çağrıldı. Yönetimi üstlenen Ömer Faruk Toprak’la birlikte ‘İnkılâpçı Gençlik’, devrimci edebiyatın savunucusu oldu.  Bir yıl sonra dört arkadaşıyla birlikte sosyalist edebiyatın en iyi organlarından aylık ‘Yürüyüş’ dergisini çıkarttı. ‘Yürüyüş’, birkaç sayı sonra faşizmin şimşeklerini üzerine  çekerek kapatıldı.  1943 yılında ilk şiir kitabı ‘İnsanlar’ çıktı. 

İlk kez 1944’te tutuklandı.  İşkence altında, o sıralarda aranan Rıfat Ilgaz’ın  saklandığı yeri sordular.  Bir süre sonra salıverildi.  1945’te Üniversitede yapılan geniş tutuklamada yüzlerce gençle birlikte yeniden tutuklandı. Ünlü Sansaryan Hanının bodrumundaki  ‘mezarlık’ adı verilen 32 no’lu hücreye kapatıldı.  O güne ilişkin anılarını ‘Duman ve Alev’  adlı 1968’de yayınlanan  kitabının başlangıç bölümünde ayrıntısıyla anlatır. O hücrede, iki ay, yataksız, battaniyesiz kalır. Birkaç kez donma tehlikesi atlatır. Hasan İzzettin Dinamo, Toprak’ın o yıllarını şöyle betimler: “Ömer Faruk Toprak, yerli, yabancı faşizme karşı açılmış sürekli savaşımdaki yerini hiç bir vakit bırakmamıştır. Bu yüzden ikinci dünya savaşında Türk Kalemefendisi faşizminin yarattığı bütün çilelerden geçmiştir. Ancak, elinde mavzer gibi tuttuğu özgürlükçü şiiriyle Türkiye’nin tepelerinde çoban ateşleri yakmış, yeni yetişecek devrimcilere uzaktan uzağa ateşle işaretler vermiştir. İkinci dünya savaşında faşizme karşı sürdürülen savaşımdaki yerini her zaman korumuş, bu dönemin sayılı aydınları arasında, onların uğradığı işkencelerden payını almış, Sansaryan Hanının suya değen en dip odalarında gazete kâğıtlarını yakarak ısınmaya çalışmıştır.”(1)

1945’te Ankara’da Suat Taşer’le ortak şiir kitabı ‘Hürriyet’ yayınlandı. Dönemin faşist ve tutucu yazarları Orhan Seyfi Orhun ve  Suut Kemal Yetkin’in jurnalci eleştirileri sonucunda ‘Hürriyet’ kitabı yasal gerekçe gösterilmeden toplatıldı. 1954’te İstanbul’da düzenlenen 5. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Kongresinde Türkiye’yi temsil etti. 1955’te Seçilmiş Hikâyeler Dergisi Yayınları şiir dizisinde ‘Dağda Ateş Yakanlar’ kitabı yayınlandı. Bu kitap olumlu eleştiriler aldı, Şairler Yaprağı dergisinde açılan soruşturmada, yılın en beğenilen şiir kitapları arasında gösterildi. 1966’da Fahir Önger Yayınlarında “Susan Anadolu” adlı kitabı çıktı.

Ömer Faruk Toprak, sosyalist düşünceyi savunan, aydın sorumluluğunu bilen yaşamını buna göre yönlendiren bir insan olmasının yanında, bir öncü, bir yol göstericiydi de...  Attila İlhan, yaşamıyla ilgili bir televizyon programında,  ustasının Ömer Faruk Toprak olduğunu, eleştirmesi için  şiirlerini önce ona gönderdiğini, onun uyarı ve eleştirilerinin şiirinin gelişiminde büyük payı olduğunu söyler.

1971’de Sovyet Yazarlar Birliğinin çağrılısı olarak Sovyet Yazarlar Birliği 5. Büyük Kongresine katıldı.  1973’te Yeditepe Yayınları arasından beşinci şiir kitabı ‘Ay Işığı’ yayınlandı. Toprak’ın, bu kitabındaki şiirlerle, yeni özler, yeni söyleyişler getirdiği söylendi.  1973’te ‘Tuz ve Ekmek’ adlı romanı yayınlandı.  Bu romanda 1944-1946 arası üniversite çevresini, gençliğin savaşımını ve İnönü faşizminin baskılarını anlattı.1974’te çağrılı olarak Bulgaristan’a ve Romanya’ya ; 1975’de Struga Şiir Şenliğine katılmak için Yugoslavya’ya gitti.  Bu gezilere ait izlenimleri  ‘Bir Geziden Kalanlar/Sosyalist Ülkelere Yolculuk’ adıyla Ceylan Yayınlarında yayınlandı. 1975’te “Karşı Pencere” adlı öykü kitabı Cem Yayınları tarafından  yayınlandı.  1979’da, ölümünden önce ‘Gönen Öyküleri” adlı çocukluk anılarına dayalı öyküleri yayınlandı.

20 Ağustos 1979’da ölen Ömer Faruk Toprak,  son yıllarında dergi sayfalarında soneleri ile görüldü. 1983’te ‘Bütün Şiirleri’ Adam Yayınlarınca yayınlandı. Ölümünden sonra çeşitli dergi yapraklarında kalan yazıları eşi Füruzan Toprak tarafından hazırlanan ‘Ömer Faruk Toprak'ın Düz Yazıları’ adlı kitap 1994’te  Ankara Kültür Bakanlığı Yayınları, Sanat/Edebiyat Dizisinde yayınlandı. Şairin bazı şiirleri İngilizce, Fransızca, Rusça, Romence, Yunanca, Arapça, Bulgarca, Çekçe ve Vietnam diline çevrildi. 1976’da Paris’te Fransızca “Chants Pour Le Vietnam” adı ile yayınlanan antolojiye 28 ülkeden seçilen ozanlar arasında Türkiye’den alınan tek ozan oldu. (2)


II. ŞİİR ANLAYIŞI:

Ömer Faruk Toprak, ‘şair’i niteleyen şu sözlerinde şiire bakışını  açıklıyor: “Dizeleri ile yiğitliği örgütleştirmişse, o dizelerin yanı başında yürüyen ozanın halk aşkından gelme cesareti var mı diye bakarım bir kez. Bu çizgiye varamazsa, şiirleri yaşantısının ışığından geçmemişse   eksik bir yanı olacaktır. Yani bir bütünden gelmiyordur.”(3)  Onun şiir anlayışını Hasan İzzettin Dinamo’nun şu sözlerinde daha berrak bulabiliriz: “Ömer Faruk Toprak’ın sürdürdüğü devrimci çalışmayı  hiç kimse yabana atamaz, küçümseyemez de. Genç şair, o dönemde bizim başını çektiğimiz yitmeğe yüz tutmuş özgürlükçü şiirin yanı sıra yüreklilikle ileri atılmış; özgürlükçü şiirin yürüyüşünde önemli adımlar atmıştır.”(4) Şükran Kurdakul ise, onun şiir anlayışının gelişimini şöyle değerlendirmekte: “İlk çıkış yıllarında kendine özgü kuruluş ve ses olanakları arayarak kişiliğini kuran Toprak, yıllar boyunca ülke ve insan gerçeklerini kendi içinde zenginleştirme yolları denedi. Başlangıçta eriştiği başarı düzeyinin altına düşmeyen şiirler yazdı.”(5)

Ahmet Oktay, bir eleştirisinde Toprak’ın şiir anlayışını şöyle irdelemekte: “Olayları tespit hastalığı yok Ömer Faruk Toprak’ta. Dış gerçeği yeniden yaratabiliyor. Sanatçının kendine özgü bir açıdan bakmasını biliyor olaylara. Toplum ögesine önem veriyor, ne var ki, toplumcu sanatı sade halkın diliyle yazmak sanan bazı sanatçılarımızın düştüğü tekerleme ve yerli yersiz halk deyimi kullanma yanlışlığına düşmüyor. Bu konuyu haklı ve doğru olarak öze indirmeye çalışıyor. Başarıyor çoğu zaman. Temiz ve sağlam bir mısra kuruluşu var. bu sayede de şiiri bütünleştiriyor.” (6)

Ömer Faruk Toprak’ın  şiirlerinde içinde yaşadığımız hayatın ta kendisiyle birlikte insan ruhunun çıplak derinliğinde göz ardı edilen ya da  sömürülen olgular, duygular yer altından süzüle süzüle gelen kaynak suları gibi gün yüzüne çıkmakta; yaşantıları biçimlendiren davranışlara yansımaktadır. Şiirlerinde bireysel  ilişkiler,  bireye değgin duyarlıklardan oluşan bir fonda yakmadan ısıtan ve tüm dünyayı kucaklayan insanî bir sıcaklığı,  insanlığa kardeşçe bir bakışı  görürüz: “Saçlarında parıldar benim Perulu güneşim /  Oysa mutluluğum Asya’da yarım, Afrika’da yarım”(GECE SAAT 1’DEN SONRA) “Yaklaştırıyor uzaklardan gelen bir türkü / Önce seni sonra bir kenar mahalleyi”(ATEŞE DÖNÜK)

Ömer Faruk Toprak’ın şiirlerinde  bizi gelecekle ilişkiye geçiren ortak ve içten bir sevginin tüm katmanları bulunmakta: Yurt sevgisi, insanlık sevgisi, özgürlük sevgisi.... Şair, içlerinden çıktığı dünya nimetlerinden habersiz  çilekeş insanları şiirlerinin merkezine oturtur. Onlarla birlikte saz damlı kulübelerde oturup akşamın renkli ışıklarını seyreder, somunu, taze zeytini bölüşür, sevdalanır... Kısaca hayatı yalın tarafından yaşayan  insanların yaşantılarına ait ince ayrıntıları sanata ve dünyaya bakışıyla içselleştirir.  Bir söyleşisinde söylediği şu söz, onun sanatçı kişiliğini çok güzel yansıtmaktadır:   “İnsanlık kaynağından güç alan şairler hayatı, toplumu bütün çirkinlik ve güzellikleriyle severler.”  Sevgiliye seslendiği şiirlerinde bile aslında asıl söz ettiği ya ülkesinin çalışkan, kederli insanları ya da dünyada özgürlük için mücadele bayrağını yükseltenlerdir: “Bütün yoksulların gözyaşları bende / Tütün kokan parmaklarım sarı / Uzatıyorum işte bak / Oysa akıyor nehirler durmadan / Çarpıyor kahraman yürekler sessizce / Bizse tenhada yaprak yaprak / Karanlık bir su gibi düşünüyoruz”(KURU OT)


III.KONU:

Ömer Faruk Toprak’ın şiir anlayışını belirtirken şiirlerinde ağırlıklı temanın da ip uçlarını  gördük. Şurası gerçek ki O, “Susan Anadolu” adlı kitabında bile salt Anadolu insanını ele almakla yetinmiyor, dönem dönem toplumsal dinamizmin güçlü olduğu dünyanın başka coğrafyalarına da uzanıyor. Cezayir’den Peru’ya, Kongo’dan Şili’ye, İspanya’dan Vietnam’a özgürlük kavgalarını bir kıvılcım da o gönderiyor: “Napalm bombasına karşı yürekler kaskatı / Sarı tarlaların üzerinden geçiyor durmaksızın / Simsiyah bir bulut kaya gibi bir kin” (GECE SAAT 1’DEN SONRA)) “Göz çukurlarından açlıklar geçmiş / Çıkarmışlar kalın kitaplardan parmaklıkları / Orada karşı karşıyayız Afrika’yla” (KARŞI KARŞIYA)  “Sırtüstü  uzanmışım Kongo dağlarına nasıl karanlık / Hızla yaklaşıyorum Asya’ya ağır yaralıyım / Madrit’e saat kaçta tren var rüzgâr kuşum” (KIZGIN MAVİ GÖK)

Elbette salt evrensel  özgürlük kavgalarıyla değil, kendi toprağında olan bitenlerinde müdahil tanığıdır: “Vaktimiz kısa dönüp bakma gece orda / Orda Haramilerin bıraktığı ölüler yalnız / Yeni direnmeler kaldırıyor yorgun kollarımı Çoban  ateşleri tutuyor dağ başlarında / Göğüsler delik deşik zarar yok yoldayım / Dokunuyorum ateş gülüne yanmıyor elim / Başladım tırmanmaya ağustoslu bir dağa / Baktım yakmış Şahin’in türküsünü insan dayanıklığım / Ötede  namussuz kara böcek gibi sürüyor geceyi / Hain yumuşak bir korku karanlıkta” (ATEŞ GÜLÜ)  Şair, Kurtuluş Savaşına bu canlı ve coşkulu imgelerle değinirken öte yanda Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının katlinden duyduğu acı yüreğine oturur: “El ayak çekilince suphi’nin mektubunu okuduk / ondört arkadaşı ile denizin dibinde oturduk / kırk yıl  belleklerde yaşayıp geliyorsun ey halk âşığı /.../ ‘denizin altı mavi karanlık ne ağlanır ne gülünür’/ ‘ne telefon edilir gece yarısı geliyorum diye’/ ‘ama çok güneşli bir sabah yaklaşıyor işte bu düşünülür’ ” (28 OCAKTA BİR SONNET)

Şiirlerinde Ömer Faruk Toprak’ın dilinden düşürmediği sözcükler “ateş”, “kıvılcım”, yakmak” gibi aydınlatma, uyarma  çağrışımlı sözcüklerdir. Şiirinin temel izleğini oluşturan bu sözcükler, onun şiire bakışını , yaşamını inancını ve direncini tümüyle yansıtmaktadır.


IV.ÖZ:

Ömer Faruk Toprak şiirinin özü ve niteliği konusunda bize ilk önemli ip uçlarını Hüsamettin Bozok vermekte: “Ömer Faruk Toprak, yosun kokularıyla meşbu memleket renkleriyle bir hayal âlemi inşa etmiş. Bu bakımdan onda, keskin ve haşin bir realizmden ziyade yumuşak ve bulanık renklere hayran ve sisli manzaralar boyamağa hevesli bir peyzaj ressamı edası var. İleri bir şekil üzerinde çalışmaktadır ve söz dağarcığı zengindir. Çizmiş olduğu tablolardaki kuvvetli fırça oyunları da, ancak realist bir cereyan içinde gelişeceğine işaret ediyor.”(7): “Ben her gece kurşuna diziliyorum / Bir gelincik tarlasında başlıyor serüvenimiz / Bir karanlıktan çıkıp bir karanlığa giriyorum / Sonra içimde gün batıyor ışıklar yanıyor / Dilim kilometrelerce süren bir çöl / Zehir olsa bir yudum su diyorum / Camların kırık yerindeki Akdeniz / Durmadan çağırıyor alto sesiyle yüreğimi / Orada sabır taşına düşüyor gözlerimiz”(CEZAYİR)

Gene olarak bakıldığında Ömer Faruk Toprak şiirinde şairdeki duyarlığı yansıtan, camda yağmur damlalarının karmakarışık koşuşturmalarına benzeyen dalgalı salınımlı bir biçem egemendir.  Sert ünsüzlerin sıklığı, yinelenen kalma (-de) durum ekleri ve –dır koşaçları uyumu birdenbire keserek ritmi düşürmekle birlikte genele baktığımızda dingin, yer yer yükselen, inen bir uyumun aktığı görülür. Nurullah Ataç bir yazısında,(8) şairânelikten uzaklaşırsa dokunulmamış konulara şiir yükleyebilecek gücü olduğunu söyler. Elbette ona bu eleştiriyi yaptıran, Garip akımının hükmünü sürdüğü bir dönemde, bu akımın sözcülüğünü yapan bir kişi olarak, ince duyarlıklar peşinde şiirini alanlara koşturan  şairi, Garip şiirinin dar sokaklarına  çağırmak telâşıdır.  Ataç’ın bu düşüncesinin altında,  Toprak’ın, doğayla insanı iç içe koyan eğretileme ve benzetmeleri geçmişin birikimini omuzlayarak kendi biçemiyle yansıtma çabasında yatıyordu. Bugün her şair için önem taşıyan bu olgu, 1940’larda henüz çok yeniydi. Nazım’ın açtığı çığır üzerinde Toprak, kendi özgün arayışını sürdürüyordu: Nasıl çatlarsa dal uçları arzuyla öyle istekle geçiyor bulutlar / Nasıl yaşarsa bir nilüfer çiçeği sessiz / Tenha dağ yamacında öyle duruyor kulübemiz / Benim kalbim okyanus dalgaları gibi / Yıllardır hürriyet kıyılarına çarpıyor.”  (AK KÂĞIT ÜZERİNE )

Şairde bu tür şairâne gibi görülen, o döneme göre yeni  söylemlerin yanında kimi zaman  sözü dolandırmadan çıplak bir söyleyiş biçimini de denediği görülüyordu: “Tutup Kütahya’dan öğrenci yıllarımı getiriyorsun / Oysa geçmişi bıraktım geçtim öteye / Çok görme geleceğin güzel olmasını istiyorum” ( ÇAYIRLARDA SIRTÜSTÜ) Şiir öğelerinden arınmış, düzyazı kalıbındaki bu dizelerde sevgiliyle söyleşinin yalınlığı içinde şairin iletisini açıkça taşıyabilme kaygısını da görüyoruz. Yıllar sonra bir başka eleştirmen, şairin çok yakın dostu ve yayıncısı Fahir Önger de Nurullah Ataç’tan farklı olarak onun şiirindeki bu  çıplaklığı eleştirecektir: "Dağda Ateş Yakanlar’,  yurdunu seven bir sanatçının, gerçekleri belirtme yolunda yer yer şiiri terketmeyi bile göze aldığı halis eserlerden biridir. Okuyucuya kendini daha kolaylıkla kabul ettirebilmesi için   daha sanatçı bir gözle şiir yapısına önem verilmesi faydalı olur.”  (9)

Ömer Faruk Toprak’ın şiirine  yönelen bu  olumlu ya da olumsuz eleştirilere karşın,  şaire göre iki kuşak önceden gelen bir bilim ve düşün adamı, onun edebiyat tarihimiz içindeki tartışılmaz  yerini vurgular.   Adnan Adıvar,  güncel siyasi durumu değerlendiren bir köşe yazısında  şu önemli saptamayı yapar: “İlim nazariyeleri  ve fikir hareketlerinin etrafı aydınlatması için mutlak kudret ve kuvvetin gölgesine değil, hürriyetin, Ömer Faruk Toprak’ın şiirindeki ‘dağları birbirine yaklaştıran, kırık söğüt dallarını sürükleyen, ırmakları taşıran takatine’  ihtiyaç  vardır.”(10)

Ömer Faruk Toprak’ın şiirinde uzak çağrışımlı  ya da alışılmamış bağdaştırmalara rastlanmaz. Onun şiirinde imge, belli bir noktada şiiri ışıtmak, ilgiyi çekmek amacıyla patlatılan bir flaş  gibidir. “Gelip duracak gözbebeklerimde gemiler. / Rizeli ıslak bir akşam bırakacaklar avuçlarıma” ( SUSAN ANADOLU)  Buna karşın geleneğimizden aldığı eğretileme ve kişileştirmelere çokca rastlanır: “Ellerini saçlarımda dolaştırma Kongo ırmağı / Gözlerin gözlerime değince yanarım kahrolurum” (YANARAK)   “Uzakta tenbel bir plak miyop gözleriyle bakıyor” (GECE SAAT 1’DEN SONRA)
           
Toprak’ın şiirine “dil” yönünden bakarsak, dönemine göre yalın bir dil kullandığı görülmekte... Özel anlam vurgusu olmayan hiçbir yabancı sözcük bulamayız. Buna karşın içerdikleri çağrışım yükü nedeniyle şiirlerinde kimi yabancı sözcükleri de kullanmaktan çekinmez: “Tezgâhın üstünde Pasadobleler geçiyor uzak / 1936’dan Emperio Arjantino bilirsiniz”(YANARAK) “Az önce Lili Marlen’le oturuyordum bulvarda/..../Kaç yıl var bir fiesta dinlememiştim barda”(KIZGIN MAVİ GÖK) “İyimser bir “Bonsoir” ile açtı kapımı Elsa / Anlatsa Çin’in Yenan ilindeki gibi uzun”(UMUTLU YÜZ) Ancak şiirin açılımı içinde birer dekor işlevi gören bu sözcüklerin anlamları giderek birer birer çözülüyor.  Kimi özel adlar kalıyor ki, şair de okurun araştırma, öğrenme tutkusuna bırakıyor gerisini....


V. BİÇİM:

Ömer Faruk Toprak’ın şiirlerinde  diğer Kırk Kuşağı şairlerine göre farklı bir dize yapısı ve armonisi vardır.  O dönemde çoğu şairler Nazım’ın  da etkisiyle kesik, basamaklı ya da kısa dizelerle şiir yazarlarken Toprak, uzun, içine tümcecikler sığabilen ve bunların art arda gelmesiyle bir dizi  dalga etkisi uyandıran dizelerle oluşturdu şiirini:
 “Biraz yaklaşır mısın kır çiçeğim öksüz papatyam / Silâhsızım çevrilmişim yalnız sana anlatacağım” (ATEŞE DÖNÜK) “Açılsın yüreğimiz ağır ağır bir deniz anası gibi / Biraz duralım bu köşebaşında konuşmadan sessiz”(AÇILSIN YÜREĞİMİZ)

Yetmişli yıllarda yazdığı şiirlerde İtalyan ve Fransız şiirinin klasik biçimlerinden olan ‘sone’ biçiminde şiirler yazdı. Ancak klasik ‘sone’nin uyak düzenine uysa da hece kalıplarına uymadı.      İlk dönem şiirlerinden sonra uyağa, bilinen biçimiyle pek baş vurmaz. Ancak dize sonlarında rastlantısal gibi görünen yarım uyaklara ya da rediflere rastlanır: “Geceden bir ırmak kulaklarımda uğulTUSU / Güneyde denize açılınca duraklarım biraZ / İlerde görünecek Peşteli tanıdık bir yüZ / Dudaklarında ağır Khachaturian konçerTOSU”  Şair, şiirlerinde uyumu oluşturmak adına  çoğu zaman iç uyaklara ya da ünlü - ünsüz yinelemelerine  dayanır: “RÜZgâr yanığı yÜZlerinden geçiyor yirminci yÜZyıl” “BaşladıM tırMAnMAya AĞustoslu bir dAĞa”    “KIZgIN bir akşam giriyor içeriye ansIZIN”

Ömer Faruk Toprak’ın şiirlerinde kesme, düzeltme ve çizgi imleri dışında noktalama imleri görülmez. Her dize büyük harflerle başlar.
           

VI. SONUÇ:

Ömer Faruk Toprak, 1940 sosyalist şairler kuşağı içinde,  kendine özgülüğünü koruyan, kendinden sonra gelen şairlere dize örgüsü ve şiir işçiliği konusunda Nazım Hikmet’in  çizgisi üzerinde  yeni  bir çığır açan öncü şairdir.  Onun şiire ve şaire bakışını somutlayan şu yazısını okuduğumuzda şiir dünyasını daha iyi tanıyoruz: “Ülkemizin insanlarını tanıyor muyuz? İçinde bulunduğumuz koşulları, ilişkileri şiirlerimize koyma ustalığını gösterebiliyor mu ozanlarımız? Türk dilini işleme çabası içine iyice girmiş miyiz? Şu dönemlerde önemli olan bu bence. Durmadan yenileşen dilimizin olanakları içinde, ozanın görevi dediniz mi, kaşlar çatılıyor hemen size karşı. Ozanı sorumlu bir kişi olarak düşünmek istemiyorlar. Bu bilinç dizelere yansıyor mu bakmıyorlar.(...) Şunu kuşkusuz söyleyebilirim: Yenilikçi şiirimizin, toplumsal kaynaktan esinlenmeden gelişeceğine hiç inanmadım. Ülkesinin insanları ile ilişkisini yitiren ve anlamsız-biçimci karması bir çıkmaza giden ozanların okurla sağlam bağlantı kuracağını düşünemiyorum ben.”(11)

Anadolu’ya yaslanan, elini tüm dünya halklarına bir kardeş türküsü söylercesine uzatan şair; taş taşıyan, ekmeği bölerek yiyen, öfkeyi cesarete bölen insanların umutlarını, coşkularını  dize dize dokudu.  Hüznü ve kederi dünyadan silme  çabasında önce şiirlerinden uzaklaştırdı. Hep “gelecek güzel günler”in coşkusunu çoban ateşine dönüştürme çabası içinde  oldu. Korkusuz uyanılacak sabahların özlemiyle, şiir kıvılcımlarından ateşler sağarak sosyalist savaşımın ocağına taşıdı. Çıkarsız ve ödünsüz bir yaşam çizgisi içinde direndi, direnç aşıladı, üretti, ürettikleriyle yeni umutlar aşıladı. Korkuyu rüyalardan bile kovmanın çabası içinde oldu hep. Yaptıkları ve yarattıkları günümüz egemen burjuva edebiyatında silinmeye çalışılsa da, sınıf savaşımına  taşıdığı ateşlerle, şiirleriyle  işçi sınıfının, yoldaşlarının gönlünde umut ve direnci tutuşturmaya devam edecektir hep. İşte son yazdığı şiirlerinde bile bu ateşin kıvılcımlarını taşır:

ATEŞLERDEN GEÇEN BİR SONNET             

Dağların ak sabahında elimi silâha attım
Soğuk zifirî karanlıkta kıvılcımlar saçarak
Hızla tırmanacağım patikayı sönen ateşleri yakarak
Çoban yıldızını gördüm usulca pusuya yattım

hey yirminci yüzyıl ilk yıldırımlar seninle çaktı
devrimler bayraklar alev saçan kitaplar getirdin bize
küçücük mutlulukları birleştirdin bıraktın gözlerimize
bir sabah dersin ki kırmızı güneş camlardan baktı

geleceksin biliyorum sıcak müthiş bir rüzgârla
atacaksın kalabalıklara  gelincikleri, papatyaları
kahkahalarla güleceksin fidel’inki gibi bir sakalla

sordun bana işte yanıt yenilgiyi yaşamından silersen
ölüm bir akşam soğuk ay ışığıyla gelse de aldırma
serçe titremesi değil bahar şarkıları gelmeli yürekten(12)


KAYNAKÇA:
1.Hasan İzzettin Dinamo,“Ömer Faruk Toprak”, Sanat Ve Toplum Dergisi,Temmuz-Ağustos 1978, sayı 1,sayfa 89
2.Ömer Faruk Toprak, “Kendi Kaleminden Ömer Faruk Toprak”, Sanat Ve Toplum Dergisi ,Temmuz-Ağustos 1978, sayı 1,sayfa 94
3.Seyit Kemal Karaalioğlu, “Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü”, İnkılap Yayınevi, 1969-İstanbul,sayfa 730
4.H.İ.Dinamo,a.g.y.
5.Şükran Kurdakul, “(Şairler ve Yazarlar Sözlüğü”, Gözlem Yayınları, İstanbul-1981,s.478)
6.Ahmet Oktay, Yeditepe dergisi, 15.06.1955
7.Hüsamettin Bozok, Yurt Ve Dünya Dergisi , Haziran –1943
8.Nurullah Ataç, Son Havadis Gazetesi, 17.04.1955
9.Fahir Onger, “Dağda Ateş Yakanlar”, Yeni Ufuklar Dergisi, Haziran 1955, sayı 21, sayfa 37
10.Adnan Adıvar, Akşam Gazetesi, 23.09.1945
11.Ömer Faruk TOPRAK, Devrim Dergisi, 31 Mart 1970
12.Ömer Faruk Toprak, Sanat ve Toplum Dergisi, Ocak-Şubat-Mart, 1979, sayı 4, sayfa 30



ALİ ZİYA ÇAMUR

YAVUZ AKÖZEL: Can Yücel’e Doğru Uzun İnce Bir Yol-II



CAN YÜCEL’E DOĞRU
UZUN İNCE BİR YOL - II







NAZIM HİKMET, H. ALİ YÜCEL, CAN YÜCEL


Nazım Hikmet ellerine kelepçe vurularak 10 ağustos 1938’de evinden alınıp Kadıköy iskelesinden bir motora bindirilip Adalar açığında bekleyen ‘Erkin’adlı gemiye götürülüyor ve bu gemide yargılanıyor. Suçu donanma içerisinde komünist faaliyetler göstermek, komünist propaganda yapmak. Bu ‘Erkin’ adlı gemi eski bir yolcu gemisiydi ve denizaltı filosunun  merkezi durumuna getirilmişti. Şimdi geminin yemekhanesi Nazım Hikmet’i yargılamak için mahkeme salonuna dönüştürülmüştü. 10 Ağustos’ta başlayan yargılama 29 Ağustos 1938’de sonuçlanıyor. Karar okunuyor:

“Siyasi fikirleri,mazisi,neşriyatı ve evvelki mahkumiyetleri ile pek aşikar bir suretle bir  komünist propagandacısı olduğu anlaşılan ‘bu kişinin’ donanmanın inhilal(dağılma) ve ihtilale maruz kalması”na yol açmak istediği vurgulanarak Toplam 28 yıl 4 ay ağır hapis cezası alıyor. Ayrıca ömür boyu kamu hizmetlerinden men, hapishanede kaldığı süre içerisinde de mal ve gelirlerinden yararlanamama(hacir) yaptırımları karara bağlanıyor. Bu haksız karar avukatlar aracılığı ile TBMM’ine aksettiriliyor. Hukuktan anlayan bazı sağ duyulu avukatlar rahatsızlık duysa da karar değişmiyor.

Bu kararlar verildiğinde, Atatürk, İstanbul Dolmabahçe sarayında, Saravona gemisinde siroz teşhisi ile hastadır.18 Ağustos’ta Nazım Hikmet, Atatürk’e  suçsuz olduğuna ilişkin, af edilmesi için bir mektup yazıyor. Mektubun Atatürk’ün eline geçip geçmediği bilinmiyor. Ancak bu mektup olsun, Nazım’ın annesinin yine Nazım’ın affedilmesi ile ilgili Atatürk’e yazdığı mektup arşivde bulunmaktadır.

Başvekil, Celal Bayar’dır. İsmet İnönü ise Malatya Milletvekili olarak meclistedir. 10 Kasım’da Atatürk’ün vefatının ardından İnönü reisicumhur oluyor, kısa bir süre Celal Bayar başbakanlıkta  kaldıktan sonra  3 Mayıs 1939’da İnönü tarafından azledilip yerine Dr.Refik Saydam başbakan oluyor.

Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaları ve hukukçu olmayan askeri kişilerin adalet adına hüküm verebilmeleri aynı zamanda kişileri delilsiz tutsaklayıp  haketmedikleri cezalara çarptırılmaları yürekli bir kaç bakan ve milletvekilinin tavır almasına, başbakanı sıkıştırmalarına neden oluyor. Bir açıklama zorunluluğunu duyan Başbakan, ordu içinde yapılmak istenen suikastlerden bahsetmeye çalışıyor.

Bunun üzerine haksızlığa dayanamayan Milli Savunma Bakanı Naci Tınaz istifa ediyor.. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ise sessiz kalmayı tercih ediyor, korkuyor.. Oysa cezanın düğüm noktası piyasada yasal olarak satılan ve serbest olan birkaç kitabın donanma içerisinde bazı subay ve erat tarafından okunmasıdır ki, kitaplar yasak olmayan kitaplardır.

Niyazi Berkes, Hasan Ali Yücel’in “Sessizliğinin”analizini şöyle yapmış:

“Bugünün genç kuşakları, Milli Eğitim Bakanlığı içinde gericilik akımlarının alıp yürüdüğünü MC(Milliyetçi Cephe) döneminin bir özelliği sanırlar. Milli Şef zamanında da öyleydi. Hem bakanlıkta hem fakültede hem enstitülerde ileri sayılan kişilerin, gericilik dalgalarına karşı nasıl yüzmeye çalıştıklarını göreceğiz. Yücel de(a.b.ç) ödünler vererek, şerlerine karşı onları muska gibi kullanmaya çalışacaktır. Kendi partisi içinde ne kadar örümcek kafalı varsa onların gözünde onun bakanlığı solcular yuvasıydı.

 Yücel’in(a.b.ç talihsizliği, Milli Şef gibi bir politikacının kanadı altında “yapabileceğini yapmaya” çalışmasıydı. Bir gün gelecek onu lök gibi boşlukta bırakacak; kısa zaman sonraki ölümüne kadar onu ne arayıp ne de soracaktır.”(Niyazi Berkes,Unutulan Yıllar.S156)

Tüm bu olgular Hasan Ali Yücel’in hangi şartlar altında savaşım verdiğinin de bir göstergesi, aynı zamanda düşüncelerine uymayan  faşist bir liderin kulu olmanın,verilen emir ve talimatları kölece, korkakça yerine getirmenin onu nasıl da kişiliksizleştirdiğini, küçülttüğünü de  göstermesi bakımından ilginçtir.

Yine Niyazi Berkes Yazıyor:

“Vaktiyle üzerinde o kadar emeği geçen kanunu paçavraya çevirmek isteyen Sirer’in karşısında o eski celadettin’in zerresini bile gösteremeyen Yücel, korkusundan meclisin semtine bile uğramıyor, şefin kendisini lök gibi(ortada) bıraktığını anlatmaya başlıyordu.(a.b.ç)

Sirer bakanlığın içine kendi komandocularını yerleştirmiş, Köy Enstitülerini hallaç pamuğuna çevirmiş; yönetmenlerin; öğretmenlerin her biri bir yere atılmış; İsmail Hakkı Tonguç(hatırımda kaldığına göre) ya çıkarılmış yada bir yere elişi öğretmeni olarak sürülmüş.(ay.yap.S.408)


Nazım’ın Şiirine Karşı Şiir :


Nazım Hikmet 1921 yılında ‘Orkestra’şiirini yazıyor. Bu şiir modernliğe, teknolojiye, yeniliklere duyulan bir hayranlığın fütürist yansımasıdır:

ORKESTRA

Bana bak!
Hey!Avanak!
Elinden o zırıltıyı bıraksana!
Sana,
Üç telinde üç sıska bülbül öten
                                          Üç telli saz
                                                       Yaramaz!

Bana bak!
Hey!
Avanak!
Üç telinde üç sıska bülbül öten
Üç telli saz
Dağlarda dalgalarla kütleleri
                                          ileri
                                              atlatamaz!

Üç telli saz
yatağını değiştirmek isteyen
                                        nehirlerden:-
                                                   köylerden,şehirlerden
                                                                              aldığı hızla,
milyonlarla ağzı
                     bir tek
                           ağızla
                                güldüremez!
                                 Ağlatamaz!
hey! 
hey!  
üç  telli sazın
                üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından.
Onu attım
           köşeye!
hey!
hey!
üç telli sazın
                ağacından
                            deli tiryakilere
                                             içi afyon lüleli
                                                            bir çubuk yaptılar!
Hey!
Hey!
Dağlarla dalgalarla,dağ gibi dalgalarla dalga gibi
                                                               dağ-lar-la
başladı orkestram!
Hey!
Hey!
Ağır sesli çekiçler
                       sağır
                           örslerin kulağına
                                                 hay-kır-dı!.
Sabanlar güleşiyor tarlalarda,
                                         tarlalarda!
Coştu çalgıcı başı,
esiyor orkestram
dağlarda dalgalarla,dağ gibi dalgalarla,dalga gibi
                                                               dağ-lar-la.
           
                                                               Nazım Hikmet,1921


 Ancak Hasan Ali Yücel-Kenan Öner davasında, Nazım Hikmet’in düşüncelerini paylaşmadığını  vb. ispat edebilmek için bu şiire karşı kendi yazdığı “Üç Telli Saz Şairine Üç Telli Sazdan Cevap” şiiriyle yanıt veriyor. Ama önce bu ”Kenan Öner Davası”nın ne olduğuna bakalım:

Hasan Ali Yücel, Kenan Öner tarafından komünistlik, komünist ve solcuları himaye etmek, Köy Enstitülerini komünist yuvalarına çevirmek vb. suçlanmaktadır. Aslında olayın başlangıç noktası şöyledir.”Davam”dan olduğu gibi aktarıyorum:

“Sayın yargıç!

 İddianameme görmekte bulunduğunuz hakaret davasının neden ve nasıl çıktığını anlatmakla başlıyacağım:

 Eski İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, B.M.Meclisinde 29.1.1947 günü,İstanbul sıkıyönetim Komutanlığınca yapılmış olan araştırma ve kovuşturmalar neticesinde elde edilmiş belgeleri toplıyan ve komünizmin Türkiye’deki safhalarını hülasa eden bir demeçte bulundu. Bunda ismi geçen Mareşal Fevzi Çakmak, B.M.Meclisinde hiç bir tepke göstermiyerek 5.2.1947 tarihinde gazetelere verdiği bir demeçte kendini müdafaa etti. O demeçte, Genel Kurmay Başkanı iken komünizm ile yaptığı mücadeleden bahsederken şöyle diyordu”:

“Ben daha iş başında iken eski bir Milli Eğitim Bakanının bu faaliyeti destekleyen hareketlerinden dolayı Hükümeti resmen ikaz ettim.Kimse kulak asmadı ve sonra da Hamidiye Köy Enstitüsündeki komünist yuvasından bahsettiler...”

Hasan Ali Yücel Mareşal Fevzi Çakmağa açık bir mektup yazarak, ”Bu komünist faaliyetlerini destekleyen Milli Eğitim Bakanının kendisi mi olduğunu, komünistlerin kim, faaliyetlerinin neler olduğunu, hükümete bu hususta kimi ikaz ettiğini bir açık mektupla soruyor. Mareşal susmayı tercih ediyor. Bir hafta bekliyor ve yeniden  açık mektup yazıp soruyor ve yeniden suskunluk. Üçüncü kez sorduğunda ise  Yeni Sabah gazetesinde Avukat Kenan Öner imzasını taşıyan tam sayfa bir yanıt veriliyor:

“Evet, o Maarif Vekili sizsiniz “(Davam,S.8)

Hasan Ali Yücel savunmasında kendisinin aslında Türk milliyetçisi olduğunu, Atatürk’ün ilkelerine bağlı olduğunu, antikomünist olduğunu beyan etmektedir. Davacı, Kenan Öner’e karşı Hasan Ali Yücel olmasına karşın, sunulan turancı-milliyetçi tanıklar, mahkeme heyetinin de o tip kişilerden oluşması, Hasan Ali Yücel’i neredeyse ‘davalı‘ durumuna düşürüyor. Ancak mahkeme henüz devam ederken Kenan Öner’in ölmesi üzerine dava düşüyor.

Kenan Öner davasında tanıklar, hapishanede olan komünist Nazım Hikmet’in de Hasan Ali Yücel’in himayesinde olduğunu beyan ediyorlar. Bunun üzerine H. Ali Yücel Kendisini Şöyle savunuyor :

     “..........Ben Nazım Hikmet ile ne fikir, ne meslek ve ne meşrep arkadaşlığı etmiş değilim. Etseydim bunu ifadeden çekinmezdim. Onun sanatını, şairliğini ilk zamanlardan beri takdir etmişimdir. Duruşma sırasında adı geçen ve onun milli şiire sembol olarak aldığı (Üç Telli Saz) hakkındaki ağır hücumlarını doğru bulmadığım için 1924 de yazdığım ve ilavelerle 1933 de neşredilen (Dönen Ses)isimli şiir mecmuama da aldığım  şu manzumeyi  Yüksek Mahkemenize bütünüyle arzedeceğim:

ÜÇ TELLİ SAZ ŞAİRİNE
ÜÇ TELLİ SAZ’DAN cevap

Şair;
Tellerimde inleyen
Bülbüle dair
Yazdığın,
Göğsüme bir çelik,
Ortası delik
Kalemle kazdığın
Satırlar;
Gönlümde unulmaz,
Deva bulunmaz
Bir yara oldu.
Niçin,neden
Yabancı ellerin duygularıyle
Kalbimi incittin?
Kaleminde, dedirgin uykulariyle
Nöbetler içinde kıvranan
Ateşlere yanan
Bir hasta hali var.
Ve şimdi karşımda bir deli hayali var.
O, sensin!...
Ey deli şair, dinle:
Her telimde bin kalbin hicranı sızlar.
Onu duy ve inle.
Yoksa yıldızlar
Birer lanet taşı gibi
Beyninde vızlar.
Tellerindeki her ses,
Yıkılan bir aşkın
Taşkın bir feryadıdır.
Bu aşk,
Bir kadının olur;
Yaradanın olur;
Vatanın olur;
En geniş bir görüşle insanın olur.

Göğsümdeki her nefes ,
Vurulan bir ruhun
İstimdadıdır.
Bu vuruluş
Sokakta olur;
Yatakta olur;
Soğukta olur,
Sıcakta olur...
Ey deli şair,
Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kimin için inliyorsun?
Aradığın ne?
Sesine
Koştuğun kim?
Hey oğul
Önce kendini ara,kendini bul.
Kendini bulmadan
Başkasını duymak ne mümkün!..
Bilmiyormusun ki
Gorki,
Evet Gorki’nin babası Gogol?
Sağdan sonra sol,
Ey sağını,solunu şaşıran,
Ey haddini aşıran,
Şair,
Bunu anlamadığın için
Mezarında yatan
Atan
Sana küskün.
Eğer benim tellerimde inleyen bülbül hastaysa
Hastalık nereden geldi?
Hangi cehennemlerin
Yandığı yerden geldi?
Sağdan mı soldan mı?
Kafadan mı,koldan mı?
İçten mi, dıştan mı?
Aaaah oğul,beni söyletme;
Gel etme
İnan bana;
Yazık oluyor sana.

Eğer kalbin bütün insanlığı alacak kadar büyükse
O hasta bülbüle kafes yap;
Ona tap.
Her şeyi sana o söyliyecek;
Sana o ilham verecek.
Yoook, yalnız benim derdim sana yükse
O çırpınışların,
O kızışların
Neye yarar?
Hudutsuz varlıkların enginlerine,
Yahut da Hazer denizine,
Şahlanan bir atın sırtından düşer gibi
Düşüp boğulduğun zaman
Seni kim sorar;
Senin yanına kim varır;
Hey oğul,seni kim kurtarır?

İnan bana;
Severim seni;
Sev beni,
Acırım sana.
Sen ki coşunca
Yad ellerde kalan
Yatağını aşındıran Bir nehir gibi
Yıkmaktasın etrafını.
O zaman
Söylediğini bilmiyorsun.
Mesela
Beni duyanlara
‘Hey avanak!’diyorsun.
Halbuki
‘Hey avanak’dediğin
Başkası değil,kendin.

Çünkü
Sen
Çaldığın,
Eline aldığın
Sazı tanımayacak
Kadar şaşırmışsın.
Ben
Beni duyacak,
Kaygılarımla yüreğini oyacak,
Sevinçlerimle çıldıracak
Bir şair istiyorum;
Onun göğsüdür yerim,diyorum.
Niçin, neden
Beni sen
Canlı,
Heyecanlı
Parmaklarınla
Çalıp inletmiyorsun?
Türk oğluna, gönülden türkü dinletmiyorsun ?


1925 te ilk defa Milli Mecmuada neşredilen bu şiir; Nazım Hikmet’in duygularına gönlümün razı olmadığını, Türk oğluna gönülden türkü dinletmediğini söylemiyor mu? Bu da mı komünistlik?”(Davam,S.58,59,60,61)


} Bu mahkeme yine de H. Ali Yücel’in tanınmayan yönlerini tanımamız açısından da önem taşıyor. Sözgelimi ideolojisini, sözgelimi Nazım Hikmet üzerine düşündüklerini sanat yönünü vb. bizzat Hasan Ali Yücel ‘Davam’ adlı savunmasında kendisi gündeme getiriyor.

Hasan Ali Yücel şöyle yazıyor :
“....  Fert hürriyetini bu tarzda kabul edince sağa giderek faşist,sol uca vararak komünist olmak benim için mümkün değildir.Ben Anayasa’nın altı prensibinden biri olan milliyetçiliği;Halkçılık,Cumhuriyetçilik,Laiklik  ve Devrimcilik vasıflarıyla birlikte kabul ederim.” (Davam.S.153) {



                                  
EL TUTUŞA TUTUŞA

                                         Ne kadar çok elimiz varmış meğer !
                                         İlkin, senin elinle tutuşan benimki
                                         Sonra çocuklarınki
                                         Gençlerinki
                                         Tekel işçilerininki
                                         Sonra,ellerin elleri...
                                         Ne kadar çok elimiz oldu baksana,
                                         Tutuşa tutuşa,
                                         Bir orman yangını gibi.

                                                                CAN YÜCEL

                                                               (Can Feda şiir kitabından 1985) 


Can Yücel 21 Ağustos 1926’da İstanbul’da doğdu. 12 Ağustos 1999 gecesi İzmir’de öldü. Eski Datçaya gömüldü.

Ankara ve İngiltere/Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londrada BBC radyosunun Türkçe bölümünde çevirmen / spiker olarak çalıştı

1956’da Güler hanım ile evlendi ve bu evlilikten iki kızı( Güzel ve Su ), Hasan adında da bir oğlu oldu.

Askerliğini Kore’de çevirmen olarak yaptı. BBC radyosundan çıkarıldıktan sonra 1958’de Marmaris ve Bodrum’da  bir süre turist rehberliği yaptı. Daha sonra bağımsız çevirmenlik ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü.

1990 yılında Eski Datça’da Rumlardan kalma 150 yıllık eski bir evi satın alarak tamir ettirdi ve ölünceye  dek orada yaşadı.

Geçim kaynağı, satılan kitaplarından, Leman ve Öküz dergilerindeki yazılarından kazandığı cüzi miktardaki gelirdi. Emeklisi yoktu.

Yapıtları:
Yazma(1950), Her Boydan(1959,çeviri şiirler), Sevgi Duvarı(1973), Bir Siyasinin Şiirleri(1974), Ölüm ve Oğlum(1975), Şiir Alayı(1981,ilk dört şiir kitabı), Rengahenk(1982), Gökkuşağı(1984), Beşibiyerde(1985,ilk beş şiir kitabı), Canfeda(1985), Çok Bi Çocuk(1988), Kısa Devre(1990), Kuzgunun yavrusu(1990), Gece Vardiyası Albümü(1991), Güle Güle-Seslerin Sessizliği(1993), Gezintiler(1994), Maaile(1995), Seke seke(1997),Alavara(1999),Mekanım Datça Olsun(1999)

Çevirileri:
Hamlet( W.Shakespeare), Bahar Noktası(W.Shakespeare), Muhteşem Gatsby(F. ScottFitzgerald), Yeni Başlayanlar için Marx( M.P.Principantes), Salozun Mavalı(Peter Weiss), ayrıca çevirdiği Che Guevara’nın “İnsan ve Sosyalizm, Mao, Che ve  Amerikalı bir generalin yazdığı “Gerilla Harbi” nedeniyle 1971’in 12 Mart karanlığında 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılır.

} Can Yücel babasının Nazım hikmet’e yazdığı  şiiri ‘Babasının vebali’ olarak  değerlendirmektedir.‘Yaba’ yayınlarında çıkan Aydın Aydemir tarafından hazırlanan ‘Nazım’adlı araştırma çalışmasının önsözünde Can Yücel şöyle yazmaktadır :

“Babamın da Nazım’a o zamanlar yazılmış ‘Üç Telli Saz Şairine’ diye bir vebali vardır. Yıllar sonra,o manzumesinden söz açtığımda,’bir halt etmişiz ulan,ille de yüzüme mi vurman lazım’ dediydi.”

Can Yücel için Nazım Hikmet her zaman için bir İdol olmuştur ve öyle de kalmıştır. Londra’da BBC’deki spikerlik görevini de Nazım Hikmet’in öldüğü gün kaybetmiştir. Çünkü o öldüğü günün sabahı bir odaya kapanmış ve sabah haberlerini okumak için stüdyoya çıkmamıştır. Ertesi gün eline parası tutuşturulup işTen kovulmuştur. {


ŞİİRDE YENİ BİR SOLUK
   
           
Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk dönemi de dahil olmek üzere emekçiler, azınlıklar ve  hakları ellerinden alınmış Kürt ulusu üzerinde bir ‘zulüm’ devleti olmuştur. Can Yücel bu zulümkâr devlete karşı bir mualif şairdir. Bir küfür, isyan şairidir. Onun isyanı, günlük yaşamına dek sirayet etmiş ve asla taviz vermeden başı dik, alnı açık bu dünyadan göçüp gitmiştir. Onun kapasitesi düşünüldüğünde, gerçekten ne kadar doruksal bir durumda olduğu anlaşılır.

Türkiye şiirinin içimize ferahlık veren, bizi isyanlarla, sevgilerle ve burjuvaziye karşı bileylenmelerle hep uyanık tutan dolayısiyle giderek değeri daha da çok anlaşılan bir fenomenleşme  durumu söz konusudur. Can Yücel’in eylemi işte bu şiirlerindeki naralarda somutlanmakta ve önemle gençliği sarıp-sarmalamaktadır. Bugün Can Yücel’den bir sav, bir deyiş veya bir mısra alıp da baş köşesine koymamış kişi az gibidir. Gençlik için Can Yücel,  için için yanan  bir sevgi korudur.

Şiirlerinde  yepyeni bir biçimle karşımıza çıkar ve kendisini hemen kabul ettirir. Çünkü “Öncelikle kabul edecek” kitleyi hedef olarak seçmiştir. Bu kitle örümcek ağlarından arınmış yenilenmiş, yeniliğe açık, iyiyi, güzeli, sisler arasına gizlenmiş gerçeği seçebilen beyinlerdir. Genç olsun, yaşlı olsun dünyaya donuk ve dogma bakmayan tüm duyumlara seslenebilmekte, onları özlemini duyduğu fantastik bir dünyanın içerisine çekebilmektedir. Can Yücel’in şiirde başardığı işte budur. Şiirleri oldukça sade ve özdür ama darbeli bir beton kırıcı gibidir.

Şiirleri muhalif olmadığı zamanlar, sevgi saçmaktadır. Sevdiği insanlara, emekçilere, hep rağbet ettiği, içlerine karışıp onlardan bir parça olduğu bizim en alttakilere cömertçe dağıtmaktadır bu aşkı, sevgiyi ve gündoğdu çiçeklerini...

Onun muhalifliği kapitalizmedir. Kapitalizmin iktidar odaklarınadır. İktidarların kuklalarına, şakşakçılarınadır. 1999’da  ölümle boğuşurken yapılan son röportajında şöyle konuşmaktadır:

} Özgür Yici: Peki söylemediğinizden pişman olduğunuz, şu lafı şurada yapıştırmalıydım dediğiniz durumlar gerçekleşti mi?

Can Yücel: O işi yıllardır öğrendim. Yerini buldum mu lafı yapıştırıyorum. O konuda bir eksikliğim yok ama aslında onun dışında dilimin ucuna gelip de söylemediklerim var. Hatta şimdi bu tükürük bezleri ağzımı kuruttuğundan dolayı iyice sıkıntı çekiyorum. (Can Yücel bademcik kanseriydi.Y.A.) Karşıma yüzüne tükürülmesi gereken herifler çıktığı zaman tüküremiyorum. Böyle eksikliklerim var.

(Röp. Sabah Gazetesi - Özgür Yici) {


  Akdeniz Yaraşıyor Sana


Akdeniz yaraşıyor sana
       Yıldızlar terler ya sen de terliyorsun
       Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında
Hiç dinmiyor motorların gürültüsü
Köpekler havlıyor uzaktan
Demin çocuk ağladı
Fatmanım cumbadan çarşaf silkiyor yine
Ali dumdum anasına sövüyor saatlerdir
Denizi tokmaklıyor balıkçılar
        Bu sesler işte sessizliğini büyüten toprak
        O sesinin sardunyalar gibi konuşkan sessizliği

Hayatta yattık dün gece
Üstümüzde meltem
Kekik kokuyor ellerim hala
Senle yatmadım sanki
Dağları dolaştım

Ben senden öğrendim deniz yazmayı
Elimden düşmüyor mavi kalem
Bir tirandil çıkar gibi sefere
Okula gidiyor öğretmenim
Ben de ardından açılıyorum
Bir poyraz çizip deftere
Bir ada var sırf ebadil
Dönüyor dönüyor başımda
Senle yaşadığım günler
Gümüş bir çevre oldu ömrüm
Değince güneşine

Neden sonra buldum o kaçakçı mağarasını
Gözlerim kamaşınca senden
Ölüm belki sularından kaçırdığım
O loş suda yıkanmaktır
Durdukça yosundan yeşil
Kulaç attıkça mavi

Ben düzde sanırdım yıkıntım
Örenimalkolik asarım
Mutun doruğundaymış meğer

Senle çıkınca anladım
Eski Yunan atları var hani
Yeleleri bükümlü
Gün inerken de öyle
Ağaçtan izdüşümleriyle
Yürüyor Balan tepeleri
Yürüyor bölük bölük can
Toplu bir güzelliğe doğru

Kadınım yaraşıyorsun sen Akdenize


Günlük yaşamından portreler ve manzaralar çizerken,  aşkı ve sevgiyi geniş bir çerçevenin içerisinde tümleştiriyor: Hayatta beraber yattığı sevgilisi, mavi deniz, havlayan köpekler, anasına söven Ali, cumbadan çarşaf silken Fatmanım. Dünyamız öylesine güzel ve yaşamaya değerki.. Can Yücel bu güzellikleri ve yaşamaya değer olduğunu sevgilisinin şahsından yansıyan özelliklerle bütünleştiriyor ve bizi büyüleyen bir atmosfere taşıyor. Rengarenk, aşk, sevgi, beraberlik, barış çağrımlaştıran bir atmosfer.

Can Yücel 1971 12 Mart muhtırasından sonra  Mao, Che ve Amerikalı bir generalin yazdığı ‘Gerilla harbi’ çevirilerinden dolayı 15 yıla mahkum olur. Babasının belki de imrenip de muvaffak olamadığı ‘sol, komünist ‘anlamdaki çevirileri çevirme şerefine nail olur. Ancak bu ona üç yıla yakın bir hapishane yaşamına mal olur. Can Yücel siyasi şiirlerinin büyük bir bölümünü işte bu dönemde yazar ve 1974’de “Bir siyasinin şiirleri “ adıyla yayınlanır.

Adana cezaevindedir. 6 Mayıs 1972’de  Deniz,Yusuf, Hüseyin, İdam edilirler. Bu Can Yücel’i derinden etkiler. ’Mare nostrum’ Latince ‘Bizim Deniz ‘ anlamını taşıyan enfes bir şiir döşenir.

 Mare nostrum-Bizim Deniz

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de devrim
O onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak..
En hızlısıydı hepimizin,
En önde göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana çocuk AŞK olsun ! {

Şiire Latince bir başlık takması, onların sadece Türkiye’nin değil tüm dünyadaki ezilen halkların da ‘Deniz’i‘ olduğunu çağrımlaştırmak için düşünüldüğü kanaatindeyim.

Her gece sanırım onbirbuçuğa doğru
Bir uçak geçiyor üstümüzden.
Yolcu uçağı anlaşılan..
Beni bir ortaçağ karanlığına mahkum edenler anlamıyorlar ki,
Ben her gece sanırım,on bir buçuğa doğru
Üstümüzden geçen o uçağın bir parçasıyım,
İniş takımıyım, göstergesiyim, motorum, aklıyım...
Ve ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru
Bir kez daha anlıyorum ki,

HAKLIYIM.

Evet.ona 15 yıl vermişler ve nedamet getirmiyor.. Dışardaki yaşama öylesine bağlı, dışarısı onu kendisine öylesine çekiyor ki! Uçağı dinliyor.. O uçak bir yolcu uçağıdır, içerisinde özgür insanlar vardır. Ortaçağ değildir o dünya!  20. asırdır, medeniyettir, orası.

Gülerdir, çocuklarıdır, arkadaşlarıdır, insanlardır.. Ve nedamet getirmiyor, pişman hiç değildir! Bileniyor, muhalifliği daha da bir muhaliflik oluyor. “15 yıl yatsam da” ben haklıyım” diyor.”

} Benim şiirimde de siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi bana yaşama gücü veriyor. Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke, olması gerekene, olabildiğince ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi..

Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi.

Küfrü ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey de, halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre elbette bu küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır. Türkiye’de kala kala küfretme özgürlüğü kalacak. O özgürlüğü de elden bırakmak istemiyorum.

Can Yücel

(Can Yücel Röportajı 27 şubat 1999,Cumartesi Hürriyet)
Alıntı: http://gokselgoksu.blogspot.com/2010/12/can-yucel-roportaji.html {
   
Can Yücel ‘en büyük Marksist’ kendisinin olduğunu söylemesine karşın, bu konuda  neler düşündüğüne ilişkin yeterli veri yok. Markiszme değişik bir pencereden baktığı muhakkak. Ona göre Marksizm, sadece bir sınıf meselesi değildir,  ‘evrenle birlik’ meselesidir. Siyaset, parça, günlük bir mesele değildir. Bir memleketin, dünyanın bütünüyle korunması meselesidir. Onun için Marksist olduğunu söylemektedir. (Bak.Can’dı Yücel’di Şarabiydi S.287)

Uzun yıllar TİP içerisinde çalışıyor. M.Ali Aybar Dönemi’nin TİP’i üzerine şöyle söylüyor:

“İllegal bir parti kuruluşundan, legal bir partiye dönüşümü Türkiye gibi bu işlerde yayan bir ülkede karşılaşabileceği güçlükleri hesaplarsak ve yarın da böyle bir girişimin getireceği büyük engelleri göz önüne alırsak, Aybar’ın 1960 başlarında,başını çektiği TİP başarısının değerini büsbütün anlarız. Vebali bir yana bırakırsak, bugün kendisine sosyalist demekte direnen insanların -ki, çoğunluğu militandır- yüzde sekseni içlerinden sonrasında karşı çıkmış olsalar da, yine söylüyorum çoğunluğu o yuvanın civcivleridir.

Dışa bağımlı bir parti hegemanyasına karşı Türkiye’de demokratik bir sosyalist değişimi, işçi sınıfının öncülüğünde ve samimi olarak yürütme görevini sapına kadar üstlenen tek adam  Mehmet Ali Aybar’dı “(ay.yap.S.290)

Can Yücel, M. Ali Aybar  başkan olduğu dönemin (1961-1969) TİP’ini ve başkanını “dışa bağımlı bir parti hegomanyasına karşı Türkiye’de demokratik bir sosyalist değişimi, işçi sınıfının öncülüğünde ve samimi olarak yürütme görevini sapına kadar üstlenen tek adam Mehmet Ali Aybar’dı” söyliyerek savunmaktadır.  Bunu söylerken reformist bir partiye ‘demokratik sosyalist değişim’i başarabilme özelliği atfederek yanlış bir noktada konaklamakta, bu reformist olduğu kadar da hayalperest konaklamanın ML ile çeliştiğini görememektedir.

Yine yukarda Can Yücel, ‘Dışa bağımlı bir parti hegomanyası’ dediğinde, dönemin gizli TKP’sini gündeme getirmektedir. TKP zamanında Komintern’e üye olarak çalışmış bir partidir. Bu tüm dünya komünist partilerinin birleştiği, üye olduğu ve burada alınan kararların  yaşama geçirildiği enternasyonaldir. Ve hiç bir zaman için dışa bağımlılıkla suçlanamaz. Can Yücel bunu söylediği zaman Kruşçev  ve sonrası dönemi ile Kruşçev öncesi dönemi de aynılaştırmakta, ayırmamaktadır.






CAN YÜCEL VE ATATÜRK



} Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Türk, öğün çalış güveni demiş a,
Şimdilerde çalışan parasız, pulsuz
Çalışıyor paralıya,
Güvenen varsa, parasına güveniyor,
Üstyanı, öğün babam öğün
Dövün babam dövün

Can Yücel

(27 şubat 1999,Cumartesi-Hürriyet röportajı)
(Hürriyet’e özel Can Yücel şiiri) {

Can Yücel’in ‘Atatürk’değerlendirmeleri de, dönemin revizyonist TKP ve reformist TİP değerlendirmeleriyle örtüşmektedir. Maalesef 1970’lerin devrimci gençliği de, işte bu revizyonist ve reformist TKP-TİP-AYDINLIK gibi odakların etkisinde kalarak sadece Atatürk üzerine değil ordu üzerine de tamamen yanlış bir yerde konaklıyorlardı.

Can Yücel 1999’a değin ‘Atatürk’ üzerine konaklanan bu yerden bir adım dahi ileri atamadı. Atatürk’e yönelttiği bir takım eleştiriler ise olguya sınıfsal bir pencereden bakmayan, reformist kalıplarla mengeneye alınmış, temele ilişkin olmayan eleştiriler...

Can Yücel Şöyle yazıyor:

“Kimininki kalpaklı, kimininki fraklı, kimi sert, kimi güler yüzlü... Herkes kendine göre bir Atatürk portresi çiziyor. Peki bunların hangisi gerçek Atatürk?

.....

Ne demek istediğimi anlatmak için Atatürkçüler listesine şöyle bir göz atmak yeterli:

Adnan Hoca da Atatürkçü Doğu Perinçek de..

Popçu Çelik de Atatürkçü, ’ordu göreve’ pankartı açan gençler de...

Erbakan Başbakanken ‘en büyük Atatürkçü biziz’demişti; tabii onu hapseden Kenan Evren de.

Eski GenelKurmay Başkanı Doğan Güreş, partisinin başkanı Tansu Çiller’in yarım yüz fotoğrafını Atatürk’ünkiyle eşleştirecek kadar Atatürkçüydü.

Bu kadar farklı eğilimden insan, aynı liderden “bizim önderimiz”diye söz ediyorsa, bu işte bir yanlışlık olmalı.

O zaman da sormak gerekiyor:

Kaç farklı Atatürk var?

Ve hangisi gerçek Atatürk?

Bir liderden kaç farklı kimlik çıkar?

Devrimci Atatürk

........Daha 1960’larda Deniz Gezmiş, anti-Amerikan gençlik mücadelesine başlarken, babasına şöyle yazıyordu: ”Sana müteşekkirim, çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni.. Küçüklüğümden beri evde Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. O zamandan beri yabancılardan nefret ettim..”

“Ordu göreve” diyen Türk solu dergisi kalpaklı Mustafa Kemal kapağıyla çıkıyor.

Kemal Paşa’nın 1920’de bir komünist partisinin kurucusu olması, Lenin’e ‘ezilen milletleri emperyalizmin hegemonyasından kurtarmak için’mektup yazması ‘solcu Atatürkçülerin dayanakları.

Onun Anadolu halkına hitaben yayınladığı bir beyanname elden ele geziyor:

“Müslüman kardeşlerim, komünist arkadaşlar ..!
Büyük devletler yeni bir Müslüman kurbanını boğazlıyorlar. Onu yok etmek azmindedirler. Fakat biz, elde silahımız, anavatan topraklarını savunarak ve haklarımızı haykırarak ölmesini bilenlerdeniz. Köylülerimiz topraklarını, yurtlarını ve köylerini istilacıya karşı müdafaa ederken, şehit düşerken emin olabilirler ki, yakın bir zamanda bütün İslamiyet, komünizmle birlik olarak onların intikamını alacaktır.”

Ülkücü Atatürk

Ata’nın sağlığında yazılan tek biyografisinde H.C.Amstrong, ona ‘Bozkurt Atatürk’ ismini takmıştı. Nazım Hikmet’in tabiriyle ‘sarışın bir kurda’ benziyordu.

MHP Kongresinde asılan bir afişte o Atatürk’ü bıyıkları fırça darbeleriyle sarkıtılmış, sert bakışlı bir asker olarak tanımıştık.

Ülkücülerinki, ‘Komünizm gördüğü yerde ezilmelidir” dediği öne sürülen, daha 1933’te Sovyetler’in ilerde dağılabileceğini görüp ‘oralardaki dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimize sahip çıkmalıyız ‘diyen bir ‘başbuğ’...
...

Kürtlerin Atatürk’ü

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra Amasya’dan Kazım (Karabekir) Paşa’ya çektiği  çektiği telgrafta şöyle diyordu:

“Ben Kürtleri ve hatta bir özkardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek Ve bunu cihana göstermek karar ve azmindeyim.”

...Kurtuluş savaşı başlarken Kemal Paşa Kürtlere özerklik verilmesinden bile söz etmiştir.

Kürt sorunu yeniden gündeme geldiğinde, şahinler, Dersim isyanını sertlikle bastıran Atatürk’ü örnek alırken, güvercinler Mustafa Kemal’in 1920’lerdeki sözlerini arşivden çıkardılar.

Dindar Atatürk

Bitmek bilmez bir tartışma da Atatürk ve din meselesidir.

Timur Selçuk, Yaşar Nuri Öztürk gibi Atatürkçü müminler, Kur’anla Nutuk’u bir arada saklar kütüphanelerinde. Başuçlarında Ata’nın Meclis açılışında ellerini kaldırmış dua ettiği fotoğrafı asılıdır. Fotoğrafın altında da Ocak 1923’teki konuşması vardır :

“Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır”

Onlara göre “Atatürk dinin özüne değil,din olarak kabul edilen geleneğe ve eskimiş kurumlara karşı tavır almıştır ve vahiy ile akıl arasında uzlaşmazlık görmemiştir.

Ateistler buna bir başka Atatürk metniyle karşı çıkar.

Onların elindeki metin, 1 Kasım 1937  tarihli Meclis açış konuşmasıdır:

”Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, CHP programıdır. Bunun kapsadığı siyasetler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz”

Demokrat Atatürk:

Ve nihayet liberal-demokrat Atatürk...

Özellikle Cumhuriyet’le yaşıt iktisat Kongresi’nde uygulamaya konan ekonomi politikası ve Celal Bayar’ın Başbakanlığı döneminde hayata geçirilen uygulamalar, Atatürk’ü İş Bankası’nın kuruluşuna imza atmış bir ‘liberal devlet adamı’ yönüyle ele çıkarır.

Hele İsmet Paşa’nın Başbakanlığında iki kez direkten dönen çok partili rejim arayışları onu ‘demokrat‘ sıfatıyla bir arada değerlendirenlerin en inandırıcı kanıtıdır.

Neden bu kargaşa ?

Baştaki soruya dönelim: Hangisi doğru bunların? Her biri gerçek belgelere, tanıklara, konuşmalara dayandırılan bu politik kimliklerin hangisi gerçek Atatürk ?

Bir insan aynı anda hem devrimci, hem ülkücü, hem “Kürtlerin özerkliğinden yana”, hem Türkçü, hem dindar, hem pozitivist, hem otoriter, hem demokrat olamayacağına göre, bu iddia sahiplerinden biri yalan söylüyor olmalı..

Hangisi ?

Sanıyorum bu zor sorunun yanıtını bulabilmek için 1920’lerin koşullarını ve Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyetin hangi şartlar altında gerçekleştirildiğini iyi bilmek gerekir.

Kurtuluş Savaşı verilirken, Anadolu ahalisinin kahir çoğunluğu, nihai amacın saltanat ve hilafeti korumak olduğunu düşünüyordu.

Kürtler’in bazısı özerklik peşindeydi.

Komünistler, Sovyet devrimine özeniyordu.

Bütün bu farklı eğilimlerden, ortak bir mücadele azmi yarabilmenin yolu, hepsine yönelik sıcak  mesajlar vermekten geçiyordu.

O yüzdendir ki, Meclisin açılışında eller açıldı, dualar edildi. Kürtler’e özerklik vaad edildi, muvazaalı(danışıklı) bir resmi komünist partisi kurulup Sovyet etkisindeki komünist hareket yok edildi.

Ulus olma sürecinde din yerine tutkal olarak Türklük ruhu gerekiyordu; bozkurtlu bayrak düşünüldü.

Ancak bunlar 1920’lere özgü geçici tedbirlerdi; hiçbiri bugün Atatürkçülük adına savunulmayacak kimliklerdi.

O yüzden zaman zaman birbiriyle çelişen bu sözler, tavırlar, tutumlar kargaşasını, Atatürk’ün olgunluk dönemine ait notlarının, konuşmalarının, eylemlerinin süzgecinden geçirmek şart.

Bu yapılmayıp da 1920’lerin kargaşasından rasgele bir fotoğraf çekince Atatürk, herkesin kullanımına açık “Binbir surat’lı” bir lidere dönüşüyor ve ’bunca yalancı’ içinde kimin doğruyu söylediğini bulmak, hepten güçleşiyor.

Bugün gerçek dindarlar Atatürk’e sevgi besliyor niye?

Türk ulusunu var etti. Esir, onursuz bir ulus olmaktan kurtardı.

Milliyetçiler ona sevgi besliyor niye?

Emperyalizme karşı başarılı ilk Kurtuluş Savaşını verdi..

Aklı başında Kürtler ona sevgi besliyor niye?

Irkçılık yapmadı, Türk ulusu adı altında Türkleri de, Kürtleri de,diğer etnik kökenleri de eşit vatandaş yaptı..


Demokratlar ona sevgi besliyor, niye?

Sanırım yanıt vermeye gerek yok, Cumhuriyet’e bakmanız yeterli..

Atatürk bir siyasi görüşün,bir zümrenin,bir ırkın,tek bir dine mensupların Atatürk’ü değil, hepimizin,Türk ulusu’nun atası.

Şu yaşadıklarımıza bakınca bugün değerini daha iyi anlıyoruz.(a.b.ç.)”

                                                     CAN YÜCEL (www,can yucel.org/hangiataturk.html)
.
          
 Karya Restoran’da Can Yücel’in köşesi. 
(Sürekli oturduğu masası şarap şişesinin sergilendiği sehpanın önündeki mavi örtülü masadır.)

Can Yücel Atatürk üzerine böyle düşünüyor ve yazıyor. Ve sonunda Atatürk’ün ‘hepimizin atası, Türk Ulusu’nun atası‘ olduğunu söyleyip lafı bitiriyor.

} Bizdeki eksiklik, hata; Can Yücel gibi değerli bir şairin bu düşüncelerine henüz sağlığında çok yönlü tavır koymamış olmamızdır. Şimdi, Can Yücel’i eleştirirken bir eksiklik ve eziklik duyuyorum. {

Aslında  bu konuda İbrahim Kaypakkaya daha 1972-1973’lerde oldukça kapsamlı ve özde
doğru bir tavır takınmıştır. O dönemin kendisine devrimci, komünist vb.diyen hareketleri, önder kadroları( Denizler de dahil olmak üzere) Atatürk ve Türk ordusunu ilerici, devrimci vb.değerlendirirken, Diyarbakır zindanlarında işkence ile katledilen TKP-ML’in kurucusu ser verip sır vermeyen  İbrahim Kaypakkaya,  Türkiye devrimci-komünist hareketinde ilk kez Kemalizmin ML değerlendirmesini yapma başarısını göstermiştir. .

Can Yücel’in bir takım tarihi gerçekleri alt alta sıralıyarak kesin yargılara varması kabul edlir şeyler değildir.

Şimdi 1920’de “Kürtler’e Özerklik” sözü vereceğim, 1933’te nanik yapacağım.

Ehh, 1920 zor bir dönemdi.. yalan söylemeye mecburdu Atatürk..

1920’de, Bizim dinimiz en makul, en doğru dindir diyeceksin 1933’de tam tersini söyliyeceksin.

Ehh,1920 zor bir dönemdi yalan söylemeye mecburdu Atatürk..

1920’de Komünistleri kurtarıcı olarak bağrına basacaksın övgüler dizeceksin, 1933’de komünizmi zehirli bir yılana benzetip ’görüldüğü yerde başı ezilmelidir’ diyeceksin.

Ehh, 1920 zor bir dönemdi yalan söylemeye mecburdu Atatürk..

1920’de anti emperyalist savaş vereceksin, daha savaşın içerisinde gizlice İngiliz, Fransız, Amerika emperyalizmine kur yapacaksın, diğer yandan da  devrimi henüz yapmış, kıtlık ve açlık içerisindeki Leninli Sovyetler Birliği’nden külçe külçe altın ve silahı ‘antiemperyalistlik’, sahte komünizm sempatiliği numaraları ile  alacacaksın.

Ehh,1920 zor bir dönemdi yalan söylemeye mecburdu Atatürk.

1920’lerde Meclis’i açarken, avuçlarını gökyüzüne açıp zikr edeceksin, Meclis konuşmasında da işçi ve ırgat haklarından dem vuracaksın sonra da bu işçi-ırgat takımını inim inim inleteceksin.

Ehh, 1920 zor bir dönemdi yalan söylemeye mecburdu Atatürk.


} Güler Hanım’ın evi terk ettiği günlerden birinde şarabi çocuklar,Can Yücel’in evinde Toplanır.İçkinin şiire,şiirin içkiye meze yapıldığı saatler başlar. Söz, sosyalizme, komünizme gelir. Can Baba coşmuştur. Ha bire anlatır, geçmiş güzel günlerden söz eder. {

Bir ara nefes almak için dışarı çıkar. Artık gecenin geç bir saatidir. Kuzguncuk’taki evinin arkasındaki ormanlığa “En büyük komünist beniimm!” diye bağırır. Kendisine eşlik eden Cezmi Ersöz’den başka, bu haykırışı duyan olmaz. Oturur içer.
(Can dı,Yücel di,Şarabiydi,S.306)

Olur mu böyle birşey? Can Yücel kendisinin ‘Komünist’ olduğunu söylüyor ama bir Komünistin  değil bir küçük burjuvanın ağzı ile konuşuyor. Bir Komünist olan Stalin,  Can Yücel’in ‘hepimizin Atası’ dediği Atatürk ve yaptığı devrim için bakınız ne söylüyor:
“Kemalist devrim,bir üst tabaka devrimidir;milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir bu devrim.(....) Aslında köylülere ve işçilere karşı, evet bir tarım devrimi ihtimaline karşı yönelen, milli ticaret burjuvazisinin devrimidir. (Stalin Cilt.9.S.204)

Dolayısiyle Atatürk hepimizin atası değildir, olamaz da. Ondan nemalanan dünün ağalarının bugün ağa-beylerinin ve işleri tıkırında olan burjuvazi takımının atasıdır.

Ama ezilen işçi sınıfının, inleyen köylünün, her türlü haklardan mahrum bırakılmış Türk olmayan diğer azınlıkların ve Kürt ulusunun atası asla değildir.

Can Yücel ve Kitapları:

Yine Orhan Karadağlı anlatıyor:

“Vefatından 2 yıl kadar önceydi. Bademcik kanseri teşhisi bırakılmıştı ya.. Öğlene doğru İstanbul’dan telefon geldi. Can Babaydı telefon açan.

—Ulan muhtar  postayla kitap gönderdim yarın git o kitapları postahaneden al, dedi.
— Peki, olur alırım dedim. Ertesi günü elimi kolumu sallıya sallıya postahaneye gittim,
kitapları sordum..
—Gelmiş!
—Öyleyse verin, dedim,
—Araba getirdin mi kardeşim? Deponun önüne çek ki, yükleyelim, dediler.
—Söylenenlerden bir şey anlıyamadım. Kitapları görmek istedim.

Geçmiş gün, 30-35 balya yani bir kamyonet dolusu kitap gelmiş. Yapacak bir şey yok. Hemen bir kamyonet tuttum ve kitapları yükleyip benim restorana götürdüm. Çay falan yaptığımız oda biraz genişceydi, oraya doldurdum. Oda ağzına kadar kitapla doldu. Adım atacak yer yok!

Can Baba ertesi gün yeniden telefon açıp kitapları alıp almadığımı sordu:
—Aldım ama odada adım atacak yer kalmadı, dedim.
—İdare et  ulan, ben gelene kadar  dedi. 10-15  gün sonra da çıkageldi.

Bu balyaların içerisinden az bir kitap ayırdı, sonra geri kalan kitapların tümünü Datça kütüphanesine hediye etti. Hediye etme olayı da şöyle oldu:

Ben Kaymakamlığa gidip,
—Can Yücel kitaplarını kütüphanenize hediye etmek istiyor, dedim.
Kaymakamı bir telaş aldı ki hiç sorma..
—İyi güzel de, içlerinde yasak kitap olur, komünist kitap olur, başımız belaya gider kardeşim!.. Onun için kabul edemem, dedi.
—Beyefendi! Kitaplara tek tek bakarız, yasak olanı, komünist olanı ayırırız, almazsınız, geri götürürüm, dedim.
—Çok kitap var mı? Diye merakla sordu.
—Var, 35 balya yani binlerce kitap var dedim..

Emin olun ki, kaymakamın soluğu kesildi, biraz ofladı, biraz pufladı, kitapları da merak ettiği, ağzının suları aktığı her halinden belli oluyor! Şöyle bir gıravatını düzeltir gibi yaptı, ciddi pozlara girip,
—Getir, şehir kütüphanesinin arka kapısına indir, dedi.

Götürüp indirdim. Sonra ne oldu bilmem! Komünist yayınları, yasak yayınları ayırdılar mı, ayırmadılar mı?.. Sanıyorum o kitaplar şimdi Datça’nın kütüphanesinde halk tarafından okunmaktadır. Can Yücel’in böyle bir de katkısı olmuştur yani .

Bereketli adammış vesselam. Datça onun sayesinde daha da bilinir bir mekan oldu. Datça’ya sırf  Can Baba için gelenler de var. Hem de bayağı var yani. Ev fiatları ikiye katladı. Gariban esnafın da Can Baba sayesinde biraz da olsa yüzü güldü.  Bereketli adammış, allah gani gani rahmet eylesin.. Ne deyim ki başka ?

— Sigara içiyor muydu?
—Kanser olduğunu öğrendikten sonra bırakmıştı, içmiyordu.
— Peki ilaç kullanıyormuydu?
—Hiç ilaç kullanırken görmedim. Evlerine de giderdim, orada da görmedim.
—İçki?
—Buraya ilk geldiğinde rakı içerdi. Tabii ben de eşlik ederdim. Sonra rakıyı kaldıramaz oldu. Şaraba başladı. Bak burada teşhir ediyoruz içtiği şarabı, bardakta da hâlâ bir yudum kalmış. ‘Evin’ şarabı içerdi, ucuz diye. Öyle çok bolluk içerisinde bir adam değildi. Eskiden çok sık ziyaretçisi de olmazdı hani... Can Baba şimdi kıymete bindi. Ölünce değeri anlaşıldı.

 Can Baba, sonra şarabı da kaldıramaz oldu, biraya dönüş yaptı. Bir yıla yakın da bira içti. Şarabı ara sıra içiyordu artık. Hastalık ilerledikçe zorluk çekiyordu içmede de... Ben gizlice birasına, şarabına su katıyordum ki, etkisi az olsun da biraz daha fazla yaşasın.”

Kameramı alıp kapının önüne çıkıp açıklığa doğru yürüyorum. Biraz aşağıda koca çınar ağacının duldasına, toprağa oturuyorum. Rumlardan kalma restore edilmiş evlerin yanından, yöresinden penceresinden, bahçesinden rengarenk çiçekler ve kaktüsler fışkırıyor.

Ta karşıda Kocadağ yas tutar gibi öyle ağlamaklı halini Akdeniz’e yansıtıyor. Kocadağ’ın tam karşı zirvesinde  uyuyan Can Yücel, o görkemli dağa  sığınarak denize yansıtıyor güzelliklerini, şiirlerini, acılarını, sevinçlerini.

Denizi dinliyorum, Can Yücel’i dinliyorum:

Parça Parça

“yaşamak istiyorum.
yaşamayı bu soğumuş cehennemde..
ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil sade,..
yaşamayı yaşamak istiyorum.

bu küfür değil,bu küflü razgar,..
bu silsilesini siktiğimin koridorlarında..
demirli dosyalar gibi sıralanmış kapılardan..
ayaklarımın dibine kadar sokularak...
ve sezdirmeden üfleye üfüre..
parmaklarımın uçlarını kemiren ..
bu kılları ağarmış fare..
ne bilir,ne anlar ki çocuklardan haber vere!..
hem verse de ne umurum!..
ben ki müebbet muhabbete mahkumum,..
çocuklardan haber değil,..
çocukları güneş kokan enselerinden koklaya koklaya öpüp
ısırmak istiyorum

bu uzaklardan ürüyen zağarlar ki şehirdir..
üleşemiyorlar zaar gece denen kemiği,..
erken o bed sesli avcı,ezan’ı muhammedi
önüne katıyor önce yeziti..
allah ekberdir,allah eksper’dir!..
lakin inliyor yine uykusunda mahir..
ve hep böyle demeç verircesine sayıklayan şerifoğlu..
o allahlığını bilsin, diyor,ben kulluğumu!..
velhasıl..bu her gece uykusunda bağırıp çağıran,ağlayan,gülen,konuşan,isyan eden,
yalvaran,küfreden,diş gıcırtadan
adem babalar arasında,..
bu damsız damda.,,
bu havva’sız havada..
saf şair olamıyor adam,..
sökmüyor sırf şiirsel yorum..

hani..

ben artık şarkı dinlemek değil,şarkı söylemek istiyorum,diyor ya nazım,..
ben de artık şiir düzmek değil ,şiiri düzmek istiyorum”

Can Yücel


}}} Özlemini, isyanını ve sevgisini değişik bir dil ile, alışılmışın dışındaki imajlara sarmalıyarak bize veriyor. Bu küfürlerde yeraltı edebiyatının içki kokan umutsuz başkaldırısının özellikleri yok. Can Yücel’in şiirini yeraltı şiirinden ayıran özelliklerin başında da bu geliyor.

Bir başka nokta da, şiir anlatım olarak en üst noktaya taşınmıştır. Sade olduğu kadar da bilge ve enteldir. Bir diğer özelliği de şiir toplumcu gerçekcidir ve açık olarak yan tutmaktadır.

Onun şiirlerindeki elini tuttuğu insanlar; ezilenler,sömürünün karşısında duran kişilerdir. {{{


Can Yücel ve ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi)


} Ben Can !
Arkadaşlar, madem bu siyasal gidişten, bu avara -koşmak seçim- parti işinden bıkkınlık getirdiniz, protesto için, öfke için sandığa atmamağa kararlı olduğunuz oyları ÖDP için atın sandığa! Boşa atacağınıza, bize atın ki, protestonuz işe yarasın! Yaramaz oylar biz yaramaz solculara gitsin! Ne dersiniz?                 C.Y.
(Not: Bu yazıyı Can Yücel’in zor okunan kendi el yazısına bakarak buraya not ettim. Yanlış bir kelime yazdıysam affola. Y.A.) {

Can Yücel seçmenler için bunu yazdığında, vefatına sayılı günler vardır. Aslında o da bunu
bilmekte, duyumsamaktadır. Ama direncini kırmamakta, hep umut ile yaşamakta, tebessüm etmektedir.  En son röportajında da bu gerçeği teslim etme gereğini duyar :

“Benim ne kadar yaşıyacağım belli değil. Hani barajı faraza geçtik diyelim. Ben dört sene görev göremeyeceğim bir koltuğu işgal etmem.”der.

Can yücel 1996’da Türk sol hareketindeki çeşitli fraksiyonların bir araya gelerek kurdukları Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin içerisinde aktif rol almış bir devrimci şair. Nisan 1999 seçimlerinde de İzmir’den 1.Bölgeden milletvekili adayı oluyor. Fakat kazanamıyor. Şöyle bir espiri de yapılıyor : “Şayet kazansaydı, B.M.M.nin en yaşlı üyesi olacağı için geçici Meclis başkanı olacaktı. İşte o zaman Merve Kabakçı’ya, Nazlı Ilıcak’a güzel şiirlerinden (!!!) örnekler sunacaktı.”

Can Yücel’i; Neyzen Tevfik, Şair Eşref gibi hiciv ustalarına benzetmektedirler. Bu hiciv ustaları yazdıkları hicviyelerinde genelde dönemin yolsuzluklarını, kişilerin yobazlıklarını vb. konu edinmişlerdir. Can yücel ise hiciv ile yetinmemiş, düzenin muhalifi olmuştur. Ama bu muhalefet sıradan bir muhalefet değildir. Devrimci bir muhalefettir. Düzeni yıkmak ve onun yerine sosyalist bir toplum kurmak düş’ü taşıyan bir muhalefettir. Can Yücel’in bu özelliği onu kalın çizgilerle yukarda anımsadığımız hiciv şairlerinden ayıran en belirleyici özelliktir.

Yazımızı Can Yücel’in bestelenmiş bir şiiriyle noktalıyalım :

İŞÇİ MARŞI

Hava döndü işçiden işçiden esiyor yel
Dumanı dağıtacak yıldız-poyraz başladı
Bahar yakın demek ki mevsim böyle kışladı
Bu fırtına yarınki sütlimanlara bedel
Hava döndü işçiden,işçiden esiyor yel

Tekliyor işte çağın çarkına okuyan çark
Ve durdu muydu bir gün bu kör,avara kasnak
Bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak
Sen de o dünyadansın sınıfın bil safa gel
Hava döndü işçiden,işçiden esiyor yel

Köylüler uykusunda döndü dönüyor sola
Güne bakıyor bebek büyüyen yumruğuyla
Başaklar gövderdi bak başkoydular bu yola
Şaltere uzanıyor allaha açılmış el
Hava döndü işçiden,işçiden esiyor yel




Kaynak :
1- Davam,Hasan Ali Yücel,Türkiye İş Bankası Yayınları
2- Can’dı Yüceldi Şarabiydi,S.Akbayır-Cezmi Ersöz,Destek Yay.
3-Zekeriya Sertel,Hatirladıklarım,Gözlem Yay.
4-Niyazi Berkes,Unutulan Yıllar,İletişim Yay.
5-Stalin,cilt 9,İnter yay.




18.06.2013
YAVUZ AKÖZEL