Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Eylül 2013 Cumartesi

ADİL OKAY: 12 Eylül’dü Kalemleri Kıran...




12 EYLÜL’DÜ KALEMLERİ KIRAN 
YAZARLARI LÂL YAPAN ÂMÂ YAPAN(*)






“Sözünü ettiğim şiir, öykü, roman ve sinema, bir veya birkaç kişinin nezdinde bir tarih anlatıyor. Veya tarihin bir kesitini. 12 Eylül ve sonrasını. Şu veya bu biçimde devrimcileri. Eğer yazar ve yapımcılar fantastik bir film yapsalar, bilim kurgu roman yazsalar, o zaman gerçekle karşılaştırmak, kendi gerçeğimizle kıyaslamak hem aklıma gelmez, hem de haddim olmazdı. Ancak yazıldığı, yapıldığı iddia edilen bizim hayatımız. Gerçeğin çok küçük bir bölümünü anlatmak, yetersiz kalmak başkadır, tahrif etmek, para –ödül  -şöhret veya başka hesaplar uğruna aşağılamak, tarihimizi ve ölülerimizi meze yapmak başka…”
                                                                 
Edebiyat her dönem toplumsal altüst oluşlarda tanıklık yaparak, dolaylı da olsa tarihe not düşmüş ve “kamunun vicdanı” olmuştur. 12 Eylül de bir toplumsal alt üst oluştur. İlk on yıl, yani 1980-1990 arası yüz binlerce insan zarar görmüştür. Sağ kalanlar da yaşayan ölü haline getirilmiştir. Bu mezalimin edebiyata yansımaması mümkün değildir. Ancak ne ölçüde, nasıl ve hangi estetik boyutlarda yansımıştır? Konuyu irdeleyebilmek için kısaca 80 öncesi edebiyatın durumuna göz atmakta yarar var: O dönemde dünyada ‘sosyalist gerçekçi’ akımın prestiji oldukça fazlaydı. Yer yer sloganla sanatın karıştığı bu süreçte Füruzan, Sevgi Sosyal, Adalet Ağaoğlu, Erdal Öz, Vedat Türkali, Orhan İyiler, Melih Cevdet Anday, Demir özlü, Demirtaş Ceyhun, Oktay Rifat gibi yazarlar tarafından güçlü bir 12 Mart romanı yaratılmış ve okuyucuyla buluşmuştu.

12 Eylül darbesinden sonra ise çok uzun bir suskunluk dönemi yaşandı. Kitap okumanın suç sayıldığı, “devrimci olmanın ölümle özdeş sayıldığı” bir ülkede, gerçeğe sadık kalarak yazmak da kolay değildi. 12 Eylül gerçeği de, imgelerle örtülemeyecek kadar açık bir trajediydi. Adorno’nun, Auschwitz‘ten sonra şiir yazılamaz saptamasını çağrıştıracak kadar da ağır. Dikkat edin bu konuda yazabilecek, darbeden fiziki olarak zarar görmeyen güçlü yazarlar 1980-1990arasını yok saymış, susmuşlardır. Bir kısmı da yazdığıyla gerçeğe teğet geçmiş ya da gerçeği tahrip etmiştir. 12 Eylül’den sonra “siyasal iktidara karşı mücadele, birçok yazar için ölüme karşı mücadele gibi olanaksız görünmeye başlamıştı”. Düşenlere bir tekme daha vurmak, zalimlerin safında yer almak o karanlık zamanlarda suç sayılmıyor, tersine ödüllendiriliyordu. Bunu yıllar sonra Pınar Kür (ve 12 Eylül’den nemalanmak isteyen bazı yazarlar) şöyle savunmaya kalkışmıştı: “12 Mart’ta hayatlarını kaybedenler masumdu, 12 Eylül’de ise masum değildiler.” Yani onlara göre: “işkence, yargısız infazlar, idamlar mubahtı. 12 Martta birer İnce Memet sayılan devrimciler, 12 Eylül sürecinde yoktular.” Bu zorlama argümanı kullanan ‘Eylülist’ yazarlar, devrimcilerin psikolojik - cinsel sorunları olduğu ve hatta ölüme aşık oldukları için silahlı eylemlere katıldıklarını anlatan romanlar yazdılar. Gerçek, çirkin biçimde tahribata uğratıldı.

Oysa eğer yazdığımız, yaptığımız bir fantastik öykü -roman- sinema değilse, düş ülkesi anlatmıyorsak hangi akımla olursa olsun, gerçeğe sadık kalmak zorundayız. Sözünü ettiğim şiir, öykü, roman ve sinema bir veya birkaç kişinin nezdinde bir tarih anlatıyor. Veya tarihin bir kesitini. 12 Eylül ve sonrasını. Şu veya bu biçimde devrimcileri. Eğer yazar ve yapımcılar fantastik bir film yapsalar, bilim kurgu roman yazsalar, o zaman gerçekle karşılaştırmak, kendi gerçeğimizle kıyaslamak hem aklıma gelmez, hem de haddim olmazdı. Ancak yazıldığı, yapıldığı iddia edilen bizim hayatımız. Gerçeğin çok küçük bir bölümünü anlatmak, yetersiz kalmak başkadır, tahrif etmek, para-ödül -şöhret veya başka hesaplar uğruna aşağılamak, tarihimizi ve ölülerimizi meze yapmak başka.

12 Eylül bir gerçektir.O darbede işkence gören, hayatını kaybeden, işlerini, aşlarını, akli dengelerini, uzuvlarını kaybeden, on yıllar boyunca zindanda ya da sürgünde yaşamak zorunda bırakılan yüz binler gerçektir. Mamak, Diyarbakır ve 19 Aralık cezaevi katliamları, bugün devletin bile kabul ettiği trajik gerçeklerdir. Bu trajedilerin öznesi olan solcular cinsel sorunları olduğu, ölüme aşık oldukları veya acıdan zevk duydukları için değil, inandıkları ‘daha adil bir dünya’ ütopyasıyla sokaklara dökülmüşlerdi.

‘Eylülist’ yazarların kolaycılığı
12 Mart döneminin önemli yazarlarından Füruzan, bu konuda şu ilginç gözlemde bulunur: “12 Eylül romanlarının kiminde, yazarı dönemi işlerken eleştirel bir bakışla yaklaştığını görür gibiyiz. Bu yarı gölgeli yarı şaşırtmacalı anlatımlardan amaçlanan eleştiri ne yazık ki yerini bulamıyor. Sanki yazara soru yöneltildiğinde ‘ben öyle demek istememiştim’li bir yanıt kolaylığı bırakıyor. “Fethi Naci, 12 Mart ve 12 Eylül sonrasını kıyasladığı bir yazısında, iki dönem romanların hapislere düşen, öldürülen devrimci gençlere bakışla ayrıldığını saptamıştı. 12 Mart romanlarında devrimci gençler için ağıtlar yakılırken, 12 Eylül romanlarında kurulu düzenden yana tutum takınılarak devrimci gençleri aşağılamak ya da dünyayı değiştirme görevinin kendisine verilmiş olmadığını kabul etmeyi övmek moda oldu’ der.

Oya Baydar,Evrensel Kültür’ün hazırladığı 12 Eylül dosyasında, (Ahmet Altan’a, Latife Tekin’e gönderme yaparak ‘cinsel Eylülist’ bir yazar olmadığını vurgulamakla birlikte)“12 Eylül’le sanatın slogandan uzaklaştığını, kendi akışını bulduğunu, çiçeklendiğini” söylemiştir. “1975-1980 arası kabaran devrimci mücadelenin pratik sorunları önüne koyduğu, bu mücadeleye omuz veren yazarların tarih, sanat-estetik alanında gelişecek zamanları olmadığı doğrudur.” Ancak buna rağmen hem romanda, hem de şiirde güçlü ürünler verilmiştir. ‘Çiçeklenme’, haksız bir benzetmedirBu değerlendirmeyi yapan yazarlar, 80 öncesi dönemde toplumcu şiirleri, öykü ve romanları dillerden düşmeyen Arif Damar’ı, Abbas Sayar’ı, Arkadaş Z. Özger’i, Afşar Timuçin’i, Edip Canseverer’i, Fürüzan’ı, Gülten Akın’ı, Leyla Erbil’i, Tekin Sönmez’i, Aydın Hatipoğlu’nu, Ahmed Arif’i, Atilla İlhan’ı, Hasan Hüseyin’i, Yaşar Kemal’i, Yaşar Miraç’ı, Nihat Behram’ı, Ali Yüce’yi, Şükran Kurdakul’u, Süleyman Okay’ı, Sennur Sezer’i, Muzaffer İzgü’yü, Aziz Nesin’i, Necati Cumali’yi, Osman Şahin’i, Erdal Öz’ü, Sevgi Soysal’ı, Fakir Baykurt’u, Tomris Uyar’ı ve diğerlerini (liste uzatılabilir) ve onların açtığı çiçekleri nereye koyuyorlar.

12 Eylül’ün ‘getirisinden’ söz eden yazar ve eleştirmenler, aynı zamanda neo-liberalizmin sanatı, kültür endüstrisi içine sıkıştırdığından, 12 Eylül sonrası depolitizasyon uygulamasıyla yazarları okuyucusuz bıraktıklarından, kanaat önderi gibi görev yapan kitapçıların iflas edip yerini süpermarket kitapçılığına bıraktığından, tek tip sanatçılar (ve okuyucular) türediğinden, tekelci medyanın hiçbir estetik değeri olmayan romanları istediği zaman yüz binlerce sattırdığından da söz etmeliydiler.

Ayrıca 12 Eylül darbesi olmasa da, edebiyatta yeni biçim ve içerik arayışı olacaktı.

Zorun ve postmodernizmin ortamında edebiyat
12 Eylül sadece zor –idam -işkence ve zindanla edebiyatı geriletmemiş, postmodern söylemle de kendine yandaş bulmuştur. Göreli özgürlük ortamı, psikolojik rahatlık sağlayan postmodern yazın, kapitalizmi eleştirmekle birlikte, düzeltileceği sonucuna ulaşmıştır. Darbeden sonra ‘Deneysel yazın’ adı altında Marcel Düchamp’ın ‘sidik ördekleri’, Dadacıların yıkıcılığı kötü bir biçimde yeniden kopya edilmiştir. Bu dönemde ‘anlaşılmamayı’, ‘insansızlaşmayı’, ‘apolitik olmayı’ marifet sayan yazar ve şairler ‘piyasa’ya sürülmüştür. (İnsanı merkezine almaya devam edip, biçimde yenilikler yapan, kendi özgün dilini bulan şair ve yazarları tenzih ediyorum.) Sonuç itibariyle:  Şükrü Argın’ın ifadesiyle “Kapitalizmin küresel düzeydeki zaferi sadece sol hareketleri değil, edebiyatı da krize sokmuştur. 12 Eylül’den sonra piyasanın edebiyatta belirleyici olduğu yeni bir güdük-çapsız kültürel atmosfer başlamıştır.”
12 Eylül romanına gecikmeli de olsa olumlu örnekler var: Ayşe Önal, Attila Keskin, Ayşegül Devecioğlu, A. Kadir Konuk, Doğan Akhanlı, Demir Özlü, Engin Erkiner, Feride Çiçekoğlu, Hüseyin Şimşek, Hayri Argav, Hacay Yılmaz, Halil Genç, Kaan Arslanoğlu, Nejat Elibol, Nihat Behram, Yücel Sarpdere, Öner Yağcı, Turgay Fişekçi, Şükran Yiğit, Osman Akınhay, Şöhret Baltaş, Sevkuthan Karataş, Süheyla Acar, Pamuk Yıldız, Süreyya Köle, Muzaffer Oruçoğlu, Mustafa Kaçar, Murat Tuncel, Turgay Fişekçi, Irmak Zileli, Sami Özbil ve Mircan Karaali’nin romanları ile ‘12 Eylül’ anlatılmış, o toplumsal alt üst oluşa, trajediye tanık olunmuştur. (Benim ‘Yolcu’ adlı öykü kitabım ile ‘Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler’ adlı tiyatro oyunum da 12 Eylül’ü konu edinmiştir.

Okuduğumda beni saran- sarsan 12 Eylül romanları
Okuduğumda beni saran - sarsan, yazarları 12 Eylül zindanlarının ve/veya sürgünün rahle-i tedrisinden geçmiş birkaç roman örneği vereyim:

A.   Kadir Konuk, 12 Eylül darbesinden sonra cezaevinden firar eden ve sürgünde yaşayan bir yazar. Güçlü gözlemlerini mizahi bir dille romanlarında yansıtmıştır. Başta ‘Sarı Tipi’ ile ‘Su Uyur İnsan Kaçar’ adlı romanları 12 Eylül karanlığını betimleyen çalışmalardır.

Feride Çiçekoğlu, aynı adla sinemaya uyarladığı ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ adlı romanıyla, 12 Eylül vahşetini, darbecilerin çocuklara bile düşman olduğunu anlatmıştır.

Pamuk Yıldız’ınO Hep Aklımda” adlı romanı 1980-1990 Mamak gerçeğinden hareketle 12 Eylül’ü anlatır. Yıldızromanındayazması gerekenlerin neden yazmadığından, tanıklık yapmadıklarından, “içeride kahramanca direnenlerin bile” dışarı çıkınca neden bir unutma çabasına daldıklarını anlamaya çalışır. (Bkz. S.356)

Osman Akınhay,yine Mamak gerçeğini ve 19 Aralık katliamlarını betimleyen ‘Gün Ağarmasa’ adlı romanında, kahramanına benzer sorgulamaları yaptırır. (S. 183.) 

Süheyla Acar,Yağmurun Yedi Yüzü’ adlı romanında, içeriden çıkanların ya da sürgünden dönenlerin çocuklarıyla kurdukları travmatik ilişkiyi çok ustaca sorgular. (Bkz. S. 294-295.)

Şöhret Batlaş,Koşarken Yavaşlar Gibi’ adlı romanında bu kuşağın çocuklarını hem sakınıp hem devrimci yapmaya uğraştıklarından, çelişki yaşadıklarından söz eder. (Bkz. S. 131.)

Ayşegül Devecioğlu’da “Kuş Diline Öykünen” adlı romanıyla dönemi ustaca betimlemiştir. Oğlunun babası (arkadaşım Behcet Dinleer) işkencede öldürülmüş olan Devecioğlu, yazın serüvenini şöyle anlatıyor: “Anlatılacaklara gerçeklik veren zaman, akıl sır ermez biçimde ortadan kaybolmuştu. 12 Eylül’dü, bütün sesleri yutan o korkunç sessizlikti. ‘Kuş Diline Öykünen’ romanı, kuşağımın bu kayıp zaman karşısındaki şaşkınlığının hikayesi aslında. (…) Bu kitabı yazarken düpedüz acı çektim. Kuş Diline Öykünen’i yazdıktan sonra içimdeki kilitlerim açıldı…”

 ‘Hiçbir Yere Dönüş ve Sıcak Külleri Kaldı’ adlı romanlarıyla sürgünü ustaca betimleyen Oya Baydar ise, daha sonra yazdığı ‘Erguvan Kapısı’ adlı romanında silahlı eylemci kahramanını ve ölüm orucuna yatan devrimci kadını ‘sapkın-hasta’ olarak betimleyip, hayal kırıklığı yaratmıştır.

Dikkat edilirse 80’ler, gecikmeli olarak da olsa, o dönemi yaşayan ve ağır bedeller ödeyen insanlar tarafından anlatılmıştır. Yukarıda saydığım isimler dışında, 12 Eylül’de henüz çocuk olan iki kadın yazar da romanlarıyla dönemi ustaca betimlemişlerdir. Bu yazarlardan Süreyya Köle, ‘Yakası Kürklü Yeşil Parka’ adlı romanında, devrimcilere evlerini açan bir gecekondu çocuğunun gözüyle darbeye giden süreci ve yeşil parkalı solcu ağabeyleri anlatır. Irmak Zileli ise, yeni yayınlanan ‘Eşik’ adlı romanında, 12 Eylül’ü ayrılık ve sürgünlerle yaşayan devrimci bir ailenin küçük kız çocuğu gözüyle, döneme tanıklık yapar.

Sonuç itibariyle 31 yıldır kanayan bir yara olan 12 Eylül, yukarıda adlarını saydığım yaralı insanların kaleminden ustaca anlatılmış ve gecikmeli de olsa tarihe doğru not düşülmüş, bir külliyat oluşmuştur. 12 Eylül faşist darbesini konu edinen en güçlü eserleri kadın yazarların vermesi ayrıca sevindirici, önemli bir gelişmedir…

Eylül 2011

ADİL OKAY




Kaynakça: 
*Ters Akan Toros, Eylül, Ekim 2001, S. 17
Adil Okay, 12 Eylül’ün Edebiyatta İz Düşümü, www.adilokay.com
Adil Okay, Acılar yarıştırılmaz ya da Sonbahar, www.adilokay.com
Adil Okay, Yaşamın Kıyısında ve Fatih Akın Yaşamın Uzağında, www.sendika.org
BirGün Kitap, Yıl 1, S. 3.
Evrensel Kültür, Temmuz 93,S.19- Ağustos 93. S. 20.
Mesele, Eylül 2007, S. 9.
Yazın, yıl 27, sayı 118, Ütopya yayınları, Ankara.




TEMEL DEMİRER:Güncel Sanatın Vahim Hâl(sizliğ)i





GÜNCEL SANATIN VAHİM HÂL(SİZLİĞ)İ[*]






“Süren acılara dayanmak,
çabucak ölmekten çok daha
büyük bir kahramanlıktır.”[1]



Pablo Picasso’nun, “Her çocuk sanatçıdır. Ama sorun; büyüdüğünde geriye nasıl bir sanatçı kalacağıdır,” saptaması sanat ve insan ilişkisinin en net betimlemelerinden biriyken; bu da biz(ler)e sanatın “Anne bak kral çıplak” diye haykıran çocuksu naifliğinden beslenen isyancı niteliğini anımsatır. Bu elbette işin bir yanıdır.

Ötekine gelince o da F. Lentricchia-J. McAuliffe’nin altını çizdiği, “Sınırları ihlâl eden bir sanat yaratma güdüsüyle şiddet”in paralelliğidir.[2] Çünkü hayata dokunan devrimci sanat, özü gereği eleştirel yaratıcı yıkımdır.

Sanatın eleştirel yaratıcı yıkıcılığı, bilinç alanındaki her görünüm gibi, maddi dünya ile ilişkisince belirlenir. Yani, sanat ürününün varlık nedeni olan maddeyi, gerçeğini ortaya çıkarır.

Özetle sanatı doğuran nedenleri, onun karakterini anlamak maddenin (toplumsal gerçeğin) üstüne atılan örtünün kaldırılmasını, yani eleştiriyi, itirazı, isyanı “olmazsa olmaz” kılar…

Yani, Hannah Arendt’in işaret ettiği gibidir durum: “İnsan zorunluluğa neden maruz kaldığını bilemediği takdirde, özgür olamaz ve kendisini zorunluluktan kurtarmaya çalışması da onu hiç bir zaman özgür kılmaz.”

* * * * *

Modern Alman şiirinin önemli isimleri arasında gösterilen Gerhard Falkner’in, “Sanatın kendine inancını kaybettiği”nin altını çizdiği postmodern sanat(sızlık) hâl(sizliğ)i vahim ve bir o kadar da içler acısı özellikler taşıyor.

Bu durum karşısında Robert Redford bile, “Bağımsız düşünce taraftarıyım. Sanatta da ‘bağımsız fikir’ olması gerektiğini düşünüyorum,” demek durumunda kalırken; ve kapitalizmin kollarında sanat metalaşırken, sanatçının da iktidarla hizalanması, yani bağımsızlıktan uzaklaşması “reel” durum olarak dikiliyor.

Sadece bu kadar değil. İktidar için sanat ve sanatçının üzerindeki baskıların nedenlerinden biri, egemenlerin, sanattan yararlanarak kitleleri yönlendirmek/ yönetmek isteğidir. Çünkü doğası gereği sanat yapıtlarının ve sanatçının kitlelerin üzerinde büyük bir etkisi vardır. Bu etki, yaratıcı ve özgün bir kişiliği olan sanatçıların kitleleri etkilemesiyle sınırlı değildir. Asıl olan, sanatçıların yapıtlarıyla kitleleri yaygın, derinden ve sürekli biçimde etkilemesidir.

O hâlde iktidarın konsalidasyonu ve insan(lık)ın yabancılaş(tırıl)ması için sanatın sanat olmaktan çıkartılması gerektirir.

Bir başka deyişle, “Estetik etkinlik ve siyasi iktidar ilişkisi aslında dünyanın en eski konusudur. Bu ilişki üzerine düşünmeye başlayınca, daha sıra Kant, Hegel, Lukacs, Croce, Heidegger gibi düşünürlere gelmeden, önümüze Sokrates/Platon ve Aristotales çıkıyor. Bu konu işte bu kadar eski, o kadar da ilginç. Devlet, egemen sınıf; bu ikisi adına konuşanlar sanatçıyı, sanatı sevmiyor, en azından kuşkuyla karşılıyorlar. Bunlara göre sanatçı ‘bencildir’, ‘toplumun’, ‘halkın değerlerine’ saygı göstermez; küçümser, eleştirir, hatta kendi saplantılarıyla, ürünleriyle bu değerleri kirletir, yozlaştırır.

Yapıtının halk tarafından beğenilmesini, yüceltilmesini isteyen bir sanatçının halkın değerlerine ters, bunlara tepeden bakan estetik ürünler yaratması adeta bir ‘çılgınlık’ olmuyor mu? Neticede halk bu ürünleri reddeder, ilgilenmez, sanatçı açlıktan ölür gider. Öyleyse siyasi iktidardakilerin sanatçıyla alıp veremedikleri nedir? Neden bu geleceği olmayan garip yaratıktan bu kadar korkarlar?

Bu ‘çılgınlığın’, egemen sınıfların korkusunun ‘sırrı’, ‘toplumun, halkın değerleri’ olarak sunulan şeyin, aslında, dünkü/bugünkü egemen sınıfların değerleri olduğunu görmeye başladığımızda hemen ortadan kalkar. Halka bu kadar ‘ters’, yabancı vb. birinin neden bu kadar korku yarattığı da böylece anlaşılmış olur. Halkın bu ‘yabancıya’ neden düşman olmadığı, hatta çoğu zaman ilgi duyduğu da...

Platon bu konuyu Sokrates diyaloglarında derinlemesine tartışmış, sansürün, halkı devletin, toplumun (sitenin) değerlerine uygun yönde eğitecek ürünlerin yaratılmasının olasılığı üzerinde durmuş. Platon o olağanüstü dehasıyla, bunların ortaya, kimsenin ilgisini çekmeyecek, bıktırıcı, can sıkıcı şeyler çıkarmaktan başka bir işe yaramayan boş çabalar olacağını görmüş, sonunda çözümü sanatçıyı ‘site’den kovmakta bulmuş.

Bu bağlamda, öğrencisi Aristotales’in ‘Poetika’sını, Platon’un ortaya attığı soruna bir çözüm bulma çabası olarak görebiliriz: Devleti tehdit etmeyen ama can sıkıcı da olmayan, estetik açıdan başarılı ürünler üretmek için el kitabı gibi bir şey; adeta ‘ustaların’ eserlerinin sırrını çözüp estetik ürün üreticisine sunulan bir ‘teknolojik’ kurallar listesi...

Aristotales’in çok başarılı olduğu kesin! Bu başarının çapını, bu kurallara göre üretilen, kralları, peygamberleri, azizleri yücelten estetik ürünlerin yüzyıllarca sarayların, kiliselerin, köşklerin duvarlarını, tavanlarını salonlarını süslemiş olmasında görebiliriz. Bu ürünlerin, olağanüstü teknik başarısı, en azından en önemlilerini belki ‘kitsch’ olmaktan kurtarır ama egemen düzeni yücelten, anlatan, üreten birer ‘propaganda’ olmaktan kurtarmaz. Sanat-kitsch ikileminin, propaganda kavramının ‘modern zamanların’, kapitalizmin, estetik ürünleri eski rejimi eleştiren, ‘yeni insanı yapan’ araçlar olarak üretmeye başlamasından bu yana geliştirildiğini anımsamak da yararlı olabilir. Bugün sanat üzerinde düşünürken de Aristotales’in ‘kurallarından’ değil, Platon’u korkutan şeyi, sanatçının ‘düzen bozucu’ etkisini anlamaya çalışmaktan başlamak gerekir.”[3]

Evet sanat, insanın kendini tanıması için en önemli araç olurken; sanatçı da “düzen bozucu” görevini üstlenmiştir.

Çünkü Edward Said’in ifadesiyle, “Bağımsız sanatçı ve entelektüel sahiden yaşayan şeylerin basmakalıplaştırılmasına ve sonuç olarak cansızlaştırılmasına karşı direnebilecek ve mücadele edebilecek donanıma sahip, sayıları gittikçe azalan birkaç kişiden biridir.”[4]

Bunun için de doğası gereği muhalif olan sanatçının yetkinleşebilmesi iktidara teslim olmamasıyla mümkündür. “Entelektüellerin sorumluluğu”ndan söz eden Noam Chomsky’nin, “Baskın olan kültürün içine çekilmek çok kolay. Çok da çekici,”[5] uyarısındaki üzere, aydını/ sanatçıyı var eden iktidara meydan okumasıdır.

* * * * *

İktidara meydan okuyan sanat, iktidar tarafından ya sanatın metalaştırılmasıyla satın alınır; ya da bu başarılamıyorsa görmezden gelinir; yok edilir…

Bu böyle olunca da sanat sanat olmaktan çıkar(t)ılarak, aestetik bir metaya dönüş(türül)ürken, “olağan” denilen iktidara teslim olur/ alınır.

Oysa “Estetik, sanat felsefesi olarak anlaşılıyorsa, bu da sanatın gerçeklikle ilişkisinin irdelenmesi anlamına gelir”ken;[6] sanatçının “düzen bozucu” fantezisi, “creatio ex nihilo/ olmayan bir şeyden/ hiçten yaratım” değildir, olmaz da elbette…

Ama metalaş(tırıl)an “sanat”, bu gerçeği “es” geçip, görüp/ duymazdan gelir!
Örnek mi?

“İşi para ile para kazanmak olan bankalar, Savaş nesneleri üreten şirketler, Hayatımızı kolaylaştırdıklarını söyleyen bulaşık makineleri, buzdolapları, cep telefonları vs. üreten şirketlerin sanatı bu kadar sevmeleri nedendir?

Koç Holding ‘İstanbul bienalini düzenleyen İKSV’ ye ana sponsor Akbank ‘İstanbul Contamprary ana sponsor’, Ülker Grubu ‘Art Beat’e ve Art İstanbul’a ana sponsor’ bu liste böyle uzar gider. Aynı bir malın marka değerine kavuşturulması gibi. Sponsor oldukları bu sanat festivalleri/bayramları (Adına ne denirse densin) marka değerine ulaşınca gelsin müşteriler. İlerde ‘İstanbul Contamprary’i Dubai’li bir şeyh şirketinin, Art Beat’i Abu Dabi’li bir holdingin aldığını duyarsanız şaşırmayın derim. Sonuçta; ‘Sanat-Para-Sanat/ Meta -Para-Meta’ ilişkisi geçerlidir. Bu bağlamda da ‘sanatçı’ piyasa için mal üreten oluyor.”[7]

Bu korkunç bir hâldir!

Çünkü “Sanat tarihine baktığımızda kilise, monarşiler, bugün totaliter olarak adlandırılan ideolojiler sanatın üretiminde ve dağıtımında önemli rol oynamıştır,” diyen Küratör Fulya Erdemci’nin işaret ettiği üzere:

“Bugün neo-liberal ekonomik politikalar, toplumsal sorumluluklar da dahil olmak üzere, devletin geriye çekilerek (her ülkede farklı ölçü ve ölçeklerde), yerini serbest piyasa koşullarının spekülatif alanına bırakmasına yol açmıştır. Bu da devlet destekli sanat üretiminin özel alana kaymasını ve serbest piyasa parametrelerine açılmasını beraberinde getirmekte. Sanat, bugün sistem içinde hareket etmekte”!

Evet vahim olan tam da budur!

Yani iş dünyasında koleksiyonerlerin sayısının arttığını belirten ‘Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü’ Nazan Ölçer’in, “Milyarlık şirketlerini büyük paralar alan CEO’lara teslim ettikleri gibi koleksiyonları da teslim edecekleri vasıflı insanlar yetiştirmeliler,” demesi!

Veya Tansa Mermerci Ekşioğlu’nun, “Sanat piyasaları merak edilen, çok konuşulan bir konudur. Piyasaların son yıllarda gözünü Batı’dan Doğu’ya çevirmesi de ülkemiz ve bölge açısından oldukça iyi sonuçlar verdi. Biz de bölge sanat piyasalarına bakmak ve anlamak istiyoruz,” diye eklemesi!

Ya da Bedri Baykam’ın boş çerçevesini 100 bin dolara satması! Ve bunu da “sanat” adına savunması!

“Bedri Baykam’ın boş çerçevesinin satılması ardından yazdığı yazıda, yapıtı üreteni, satın alanı, ücretini bir kenara bırakmamızı, sadece sanat tarihinde boş çerçevenin ne anlama geldiğini düşünmemizi öneren Hasan B. Kahraman, bütünü gözden kaçırarak ayrıntılarla oyalanmamızı istiyor bizden. Ama biz bütüne bakarak boş çerçeveyi satın alan, muhazafakâr olsun, olmasın bir kapitalistin nasıl bir dünya tahayyül ettiğini anlamak istiyorsak boş çerçeveyi üreteni, satın alanı, yine boş çerçeve üzerinden değerlendirmek zorundayız…
Boş çerçeve kapitalizmin içini boşalttığı ve artık istediği gibi doldurabileceği hayatın bir simgesi. İktidarlar projelerini boş çerçeveler olarak tasarlıyor ve bu boş çerçeveler yeryüzünün her hangi bir parçasına çevrildiğinde sadece çerçevenin önemli, içeriğinin ise değiştirilebilir olduğunu biliyoruz. İstanbul’a Terkoz Gölü civarındaki yapılacak 3. havaalanı projesi için hazırlanan ÇED Raporu’nda, bölgeden her yıl en az 500.000 leylek, 25.000 kara leylek, 250.000 yırtıcı kuşun geçtiği vurgulandıktan sonra, haşerat olarak baktığı kuşlarla mücadele etmenin yöntemleri sıralanıyor; bir ÇED Raporu sadece bir projenin doğaya verebileceği hasarları tespit etmekle yükümlü olması gerekirken, çerçevenin içinin nasıl boşaltılacağına dair bir talimata dönüşmesi de ilginç bir nokta.[8]

Boş çerçeve kapitalizmin çoktan icat ettiği bir yapıt! Bedri Baykam biraz geç kalmış anlaşılan. Doğaya, insana içeriği her an değiştirilebilir boş bir çerçeve olarak bakan bir kapitalistin boş bir çerçeveyi güncel sanat olarak satın almasına şaşmamalı…”[9]

Hayır, sanat metalaştırılmamalı, bu anormali “doğal”mış gibi sunulmaya kalkışılmamalı!

Fazıl Say, “Desteksiz kalmak sanatı bitirir,” dese de; her şey ‘Kültür-Sanat Sen’ Başkanı Yavuz Demirkaya’nın, “Kültür sanatı ticarileştirmek amaçlı yapılan bu tutuma karşıyız. Sanatçılara ne unvan verilecek bilmiyoruz ama sanatseverlere ne deneceği belli: Müşteri” saptamasındaki üzeredir!
Bıkıp, usanmadan tekrarlıyorum: Sanat metalaştırıl(a)maz!

Korhan Gümüş gibi, “Kültür ve sanat ‘büyük sermaye’ tarafından destekleniyor. Bu alanda büyük bir dinamizm olduğu, İstanbul’da Arter, SALT, Pera Müzesi, Borusan Kültür ve Sanat Merkezi, Sabancı Müzesi, Koç Müzesi, Aksanat... gibi çok sayıda sanat mekânlarının açıldığını, İstanbul Bienali, İstanbul Festivali, Contemporary Istanbul gibi çok sayıda büyük etkinliğin gerçekleştiğini görüyoruz. Bu dinamizm hiç şüphesiz bir metropol için son derece önemli,” diyenler bunu anlamasa, farklı zırvalarla savunmaya kalkışsalar da!

* * * * *

Yok eğer, sanat metalaştırılırsa; artık paranın kölesi, iktidarın yalakası olmuş demektir…

“Nasıl” mı?

Tam da içinden geçtiğimiz kesitteki AKP örneğinde olduğu gibi…

“Sanatın içine tüküren(lerin)” AKP’si “iktidar güdümünde sanat”[10] dayatmasının nadide örneklerini sunuyor…

Mesela “Sanatta yetkiler 11 kişilik ‘Türkiye Sanat Kurulu’nda olacak” diyen AKP, Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi’ni kapatıp; sanatsal faaliyetlere desteği, kurulacak olan ‘Türkiye Sanat Kurulu’ bünyesinde toplamayı öngörüyor!

Bu sanatın, iktidarın ücretli seçilmiş kuklasına, soytarısına dönüştürülmesi ya da sanatın zanaata tahvil edilmesi demektir ki böyle olunca da karşımıza dikilecek olan tablo tam da şöyle olacaktır:

“Hemen bütün padişahlar şiirle meşgul olmuş, bir kısmı ‘Divan’ tertip etmiştir. Bürokratlar, ilmiye sınıfı, askeriye hatta buna halkı da katalım şiirle içli dışlıdır. Okuma-yazması olmadığı söylenen şair ‘Mürekkepçi Enverî’nin divanı vardır. (O söylemiş, başkası yazmış elbette).

II. Bayezid, Sultan Cem, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman hatırı sayılır şairlerdendir. Kanunî ayrıca kuyumculuk sanatında mahirdir.

II. Selim kitap arasına konulan, satır takibine yarayan ‘hilâl’ yapımında ustadır.

III. Mehmet kaşık ustasıdır. I. Ahmet Çerkes kamçıları yapar.

II. Osman saraçtır. Eğer ve at koşumları yapar. III. Ahmet hattattır.

III. Selim usta bir musikişinas ve bestekârdır. Ayrıca kaval tüfeği yaparmış.

II. Mehmet hem hanende hem sedefkârdır.

Sultan Abdülaziz neyzen, musikişinas, bestekâr ve pehlivandır.

Abdülmecid Han hattattır. Mecidiye ve Dolmabahçe camilerini süsleyen celî hatlar onundur.

II. Abdülhamit usta bir marangozdur.

Son halife Abdülmecid Efendi batı tarzı resim yapmakta şöhret sahibidir…

Sarayda Enderun birinci sınıf bürokrat yetiştirirken halk arasında bilhassa tekkeler sanat faaliyetlerinin merkezi gibidir. Bu müesseseden ne musikişinaslar ne hattatlar çıkmıştır, saymakla bitmez. Karadeniz’in, Tire’nin, Eğin ve Safranbolu’nun, Berat’ın, Mardin’in, Muğla’nın, Kemah’ın, Amasya, Kütahya gibi şehzade şehirlerinin, küçük kasabaların bakmaya doyamadığımız muhteşem konaklarını halktan yetişme kalfalar yapmıştır.

Sözü şuraya getirmek istiyorum. Osmanlı ricalinin sanatla bu kadar içli dışlı olmasına mukabil Cumhuriyet ricalinden niçin kimse çıkmamış.”[11]

Evet, sanatı metalaştıranların açtığı güzergâhta iktidarın “sanat”ına(?!) biçilen işlev budur/ böyledir! Yeni efendilerin boş vakit eğlencesi olmak!

Buna dur demek için yeniden Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerine kulak verme zamanıdır: “Uyan ey köşem bucağım.../ Kırık kolum, eğri boynum/ Sağır kapım, dilsizim,/ Vaktidir direnmenin/ Vaktidir şimdi...”


            TEMEL DEMİRER


N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:146, Ağustos 2013…
[1]Fernand Crommlynck.
[2]F. Lentricchia-J. McAuliffe, Katiller, Sanatçılar ve Teröristler, çev: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yay., 2004.
[3]Ergin Yıldızoğlu, “Sanat, Eğlence, Propaganda (Muhteşem Yüzyıl)”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2012, s.11.
[4]Edward Said, Entelektüel, çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 2004, s.30.
[5]Noam Chomsky, Entelektüellerin Sorumluluğu çev: Nuri Ersoy, Bgst Yay., 2005.
[6]Jale Nejdet Erzen, Çoğul Estetik, Metis Yay., 2011, s. 126-32.
[7]Özcan Yaman, “Sermayenin Kültür ve Sanata Ettikleri (3)”, Evrensel, 9 Mart 2013, s.16.
[8]bkz http://www.csb.gov.tr/db/ced/editordosya/nihai_ced_istanbul.pdf
[9]Rahmi Öğdül, “Boş Çerçeve Ne İşe Yarar?”, Birgün, 2 Mayıs 2013, s.13.
[10]Zeynep Oral, “İktidar Güdümünde Sanata Hayır!”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2013, s.19.
[11]Mustafa Kutlu, “Devlet ve Sanat”, Yeni Şafak, 1 Mayıs 2013, s.17.




31 Ağustos 2013 Cumartesi

EMEĞİN SANATI'NDAN 145. MERHABA




Merhaba,

Yeni bir döneme daha zor bir gündemle ilerliyoruz.  Bu dönemde Gezi Direnişi’yle başlayan devinim başka bir ivmeyle daha da ileriye gideceği görülüyor... Bu ivmeden sanatçıların da gereken dersi aldıkları görülüyor. Her yanda küçük kolektifler, önemli çabalar içinde... Zaten, sanatın gerçek yeri, sürekli gelişen toplumsal yapının bir parçası oluşunda değil midir?

Ama işin en önemlisi, bu küçük kolektifleri, politik etiketlerden uzakta birleştirmek, büyütmek, devleştirmektir... Bu anlamda, Sabahattin Ali’nin de belirttiği gibi: “Hayattaki her şey gibi sanat da bir hizmet ve mücadeledir.”  Karşı olmak, eleştirmek ve yadsımak... Yeniyi önermek, bir şeyleri değiştirmeye çalışmak ve hayatı yeniden yorumlamak...  Sanatın içsel ve temel nitelikleridir bunlar... Yaşamı değiştirmek, sanatın sürekli yönelimidir. 

Sanatta devrimci tavır, hayatı değiştirme tavrıdır. Sanatta yalnızca bilinç ve yalnızca duyarlık tek başına yetmez.İş, bunları devrimci bir tavırla kitleselleştirebilmektir.  Teknolojinin emri altına giren toplum karşısında insanın daha da ötesi kitlelerin kendilerine güvençlerini yitirmemelerinde tek güç sanattır.  Önemli olan bu gücü yerinde, zamanında ve birlikte devrimci mücadele için kullanabilmektir. ERNST FİSCHER’in vurguladığı gibi, “Sanatın görevi, açık kapıları yıkmaktan çok, kilitli kapıları açmaktır.”                                   

1 Eylül Dünya Barış gününü kutlarken, ülkemizde günümüzün en önemli gündemi gene barış, gene barış, gene barış!...

Gerek yazılı-görsel basının, gerekse siyasilerin ağzında her gün savaş çığlıkları atılıyor, savaş övgüleri yapılıyor… Savaş kazanları kaynatılıyor anaların “ah!”ları kullanılarak…

İşte böyle günlerde barışı en yüksek perdeden, en yüksek sesle dillendirmek, haykırabilmektir dürüstlük, yiğitlik, devrimcilik, sosyalistlik, insanlık!...

Barış bir koşuysa, bıçak sırtında bir yaşamın ince cılgalarına doğru; umudun ve çağlayanların türküsünde, ürkülere kapılmadan, alabalıklar gibi oltalara takılmadan, bilinçli kalabalıklarla düşmekse peşlerine barışın ve dostluğun; biz de barış umudunun öyle peşine düşmeli, silahtan ve nefretten oluşan duvarların karşısında barış tutkumuzu haykırmalıyız:

SAVAŞA HAYIR! YAŞASIN ÖZGÜRLÜK VE BARIŞ!


Ali Ziya Çamur


BU SAYININ SAVSÖZÜ

Bireycilikle ve benmerkezcilikle suçlanan şiire gelince, böyle bir şiiri suçlayan kaldı mı bilmiyorum. Tam aksine böyle bir şiirin özendirilmesi, öne çıkarılması ve egemen kılınmak istenmesi söz konusu. Üstelik bu şiir genç de değil. Elli yıldan beri var olan bir şiir.

Toplumcu gerçekçi şiir ise yeni bir gericilikle suçlanıyor. Şiirin özünü sözcüklerin kuşatıp 'yok ettiği, biçimsel ögelere ağırlık veren; imge adına imgelerin boğulduğu, kapalı şiir adına çıkmaz sokaklara varan, bulanık sulara dalan ve bireysel duyarlık adına bireyi zembille indirip arzın merkezi sayan şiir anlayışı göklere çıkarılıyor. Bu tür şiirlerde önemli buluşlar ve konular olsa bile, zoraki kurulan dizeler özü kemirdiği için yaşamda karşılığını bulan bir söylem yoktur. Bu nedenle kendi arkadaş çevrelerinde bile okunmayan bir şiir, günümüzde "saf şiir" adına savunuluyor. Bu şiiri Okumayan gençlikse cahillikle suçlanıyor. Durum böyle olunca da şiir kitapları olmadığı halde şiir klipleri olan televizyon şairleri, üniversite gençliğimizin şairleri oluyorlar. "Ben sevdim mi adam gibi severim" diyerek şiirsiz şairliklerinin tadını bol bol çıkarıyorlar.

Okunmak için şiir yazmayan şairlerimiz ise dar bir çevre tarafından sürekli alkışlanıp ödüllendirildikleri halde toplum içinde şair olduklarının bile farkına varamıyorlar. Bu yüzden de Türkiye dışında, özellikle de Amerika'da kendilerine şiirleşecek şiir arkadaşları uydurup, onlar aracılığıyla şairlik duygusunu yaşamaya çalışıyorlar. Çalışsınlar bakalım.” ADNAN YÜCEL (Çetin Yiğenoğlu tarafından yapılmış bu söyleşi,Cumhuriyet gazetesinin 17 Mayıs 2001tarihli kitap ekinden alınmıştır.)


YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ


SANATÇILAR SAVAŞA KARŞI BULUŞUYOR

Gezi Parkı Direnişi ile başlayan halk ayaklanmasına, hükümetin tüm baskı ve yıldırma politikalarına rağmen sanatçılardan gelen destek devam ediyor. İlk eylemlerini 20 Temmuz günü direnişin merkezi Gezi Parkı’nda gerçekleştiren Direnç-iz oluşumu, 18 Ağustos’ta İstiklal Caddesi’nde halk ile buluşmuştu.

“Biz bu ülkenin geleceğiyiz; ormanlık arazide ağaçlar ve genç fidanlar gibiyiz ya da yıkıp-kesip yerine alışveriş merkezi ve Topçu Kışlası yapmak istediğin yeşillikler gibiyiz. Bizler ustalarımızla birlikte size boyun eğmediğimizi göstermek ve halka çağrıda bulunmak için en iyi yapabildiğimiz şeylerle, fırçalarımızla, kalemlerimizle, boyalarımızla, onurlu ve dik duruşumuzla  size boyun eğmiyoruz” çağrısıyla bir araya gelen Direnç-iz oluşumu, sanat alanındaki direnişe önemli bir katkı sunmuştu.

Hükümet ve yandaşlarının savaş çığırtkanlığı yaptığı bu günlerde, Direnç-iz, yine gündeme müdahalesini yine Gezi Parkı’nda gerçekleştiriyor. “Barış” temasından yola çıkarak üretim yapacak sanatçılar, on metrelik panonun üzerine “Savaşa Hayır” konulu resimler yapacaklar.

Amaçlarının Gezi Parkı’nı bir sanat üretim merkezi hâline getirmek olduğunu söyleyen Direnç-iz oluşumunda yer alan sanatçılardan Adnan Acar, 12 Eylül faşist darbesinden sonra, sanat alanında süregelen baskılara karşı, sanatçıların bir araya gelerek baş kaldırdığını ve direndiğini belirtti. İlk eylemlerinde “Gezi’nin altını çiziyoruz, faşizme fırça atıyoruz” çağrısı yaptıklarını söyleyen sanatçı, Gezi Parkı’na yapılan faşist müdahale sonrası kaybedilen o ruhu, gerçekleştirdikleri eylemle geri kazandırdıklarını belirtti. Eylemlerini uzun vadede tüm Türkiye’ye taşımak istediklerini söyleyen sanatçı Ekin Onat, halktan gelen yoğun ilgi ve desteğe dikkat çekti. Halkın artık iktidarın söylemlerinden sıkıldığını ve on yıldır süregelen öfkenin birikimini dışa vurduğunu söyleyen Onat, politikada estetik oluşturma amacı taşıdıklarını söyledi.

Emperyalizmin Suriye’ye mücadele girişimine kayırsız kalınamayacağını belirten sanatçılar, eylemlerini her ay düzenli olarak sürdüreceklkerini belirttiler. Ayrıca önümüzdeki yıl, daha sonra gelenekselleşmek üzere “Taksim Gaz Günleri” adıyla bir festival gerçekleştirmek istediklerini dile getirdiler.

Eylemlerinin üçüncüsünü, 1 Eylül pazar günü gerçekleştirecek Direnç-iz oluşumunun çağrı metni şöyle:

“Gezi Parkı direnişiyle başlayan ve bütün yurda yayılan, hatta yurt dışına da sıçrayan başkaldırının bir parçasıyız. Hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak isteyen çoğunluğun yanındayız. Adımızdan da anlaşılacağı gibi direncin ve direnişin  izi olacak, direnci çizecek bir birlikteliğiz. “Söz uçar yazı kalır, hayat kısa sanat uzundur” demek için var olan bir oluşumuz. Karanlığa karşı direnen plastik sanatlar sanatçıları olarak sanatımızla da ‘BOYUN EĞMİYORUZ’ demek, iktidara karşı demokratik ve estetik tavır koyup direnişe destek vermek için bir araya geldik.
....
Daha önce de söylediğimiz gibi; sanat işlevi gereği her türlü eşitsizliğe, baskıya ve gericiliğe karşı olmak, eleştirmek ve devinmek zorundadır... bütün bu nedenlerle, fırçalarımız savaş karşıtı bir savaşım içindedir ki bu daha çetin bir savaştır. ... “BU DAHA BAŞLANGIÇ, BOYAMAYA DEVAM!”  (SOL GAZETESİ/29 Ağustos)


BURGAZADA FORUMU'NDAN ÇAĞRISI:
ADALET ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİK İÇİN
TÜM SİYASİ TUTSAKLARI ÖZGÜRLEŞTİRELİM!

Burgazada Forumu’ndan bir çağrı yükseldi: 
           
“Artık onuruyla yaşamak isteyen, sömürüyü, zulmü reddeden, özgür bir ülke isteyen herkese reva görülen tek mekanın zindan ve emeğini, değerlerini, insanlığını savunan herkese reva görülen tek süsün kelepçe olmasını, birşeylerin ters gittiğini düşünen, söyleyen herkesin tutsak edilmesini istemiyoruz!
           
Ve "gezi tutsakları"nın her birinin birer siyasi tutsak olduğunu, diğer yandan her siyasi tutsağın da aynı zamanda bir "gezi tutsağı" olduğunu da bilerek, TÜM SİYASİ TUTSAKLARA KAYITSIZ ŞARTSIZ ÖZGÜRLÜK diyoruz.
           
 Bu ülkede insanlık onurunun çiğnenmesine daha fazla tahammül etmek istemeyen, adalet, eşitlik ve özgürlük isteyen herkesi, bu şiarı sahiplenmeğe, çevresinde omuz omuza dayanışmaya ve TÜM SİYASİ TUTSAKLARI ÖZGÜRLEŞTİRMEK İÇİN BİR ARAYA GELMEYE ÇAĞIRIYORUZ.
           
Hep birlikte haykırıp, zincir sesini bastıralım! Hep birlikte haykıralım ki sesimiz duvarları aşsın, karanlık zindanlarda umudun ateşini yaksın. Hep birlikte haykıralım:

ZİNDANLAR YIKILSIN, TUTSAKLARA ÖZGÜRLÜK!”


ŞAİR AHMET ERHAN’I SONSUZLUĞA UĞURLADIK...

Türk şiirinin ünlü ismi Ahmet Erhan 53 yaşında 4 Ağustos 2013'te hayatını kaybetti. Şiirleriyle aramızda yaşamaya devam edecek.

1958 yılında Ankara doğan Ahmet Erhan'ın çocukluğu ve ilk gençliği Mersin ve Adana'da geçti. Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü, uzun yıllar Türkçe öğretmenliği yaptı.

Hayatının büyük bölümünü Ankara'da geçiren Ahmet Erhan, daha sonra İstanbul 'a yerleşti. Adana Demirspor'da futbol oynadı, ağır bir sakatlık geçirince şiir yazmaya başladı. İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke'yle 22 yaşında Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazandı.

Ahmet Erhan pek çok çevrede hala ilk kitaplarıyla hatırlanmasına ve bilinmesine rağmen, şiir serüvenini yaşanan zamanla atbaşı götürmekte ve çok genç yaştaki okuyucuları tarafından da ilgiyle takip edildi. Cahit Külebi, 1982 tarihli bir söyleşisinde kendisi için “şaşırtıcı bir olgu” tabirini kullanmıştı. Ahmet Erhan, şiirleriyle hala kendisini izleyenleri şaşırtmaya devam etti.

ESERLERİ:
Alacakaranlıktaki Ülke (İlk basımı Mart 1981'de Yeni Türkü Şiir Yayınları, İlk Eserler Dizisi'nden çıkan bu kitap, şair henüz 23 yaşındayken 1981 Behçet Necatigil Ödülü'ne değer bulunmuştur. Kitabın ikinci basımı bir yıl sonra şairin yeni kitaplarıyla birlikte Lir Yayınları'ndan çıkar. Kitabın tekrar basımları sonraki yıllarda da farklı yayınevlerinden devam etmiş ve etmektedir.) Yaşamın Ufuk Çizgisi(Nisan 1982), Akdeniz Lirikleri(1982), Kuş Kanadı Kalem Olsa (1984), (Bu kitapta daha önce yayınlanan 'Alacakaranlıktaki Ülke', 'Yaşamın Ufuk Çizgisi', 'Akdeniz Lirikleri'nin yanı sıra, sonraki yıllarda Bilgi Yayınevi'nden ayrı kitaplar halinde çıkacak olan 'Sevda Şiirleri', ' Zeytin Ağacı', 'Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin' toplamları yer almaktadır.)

Ölüm Nedeni Bilinmiyor (1988), Deniz Unutma Adını (1992), (Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer bulunmuştur.) Öteki Şiirler 1976 – 1991(1993), Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi(1997), ( 1998 Cemal Süreya Şiir Ödülü'ne değer bulunmuştur.) Köpek Yılları(1998) (Yayınlanmış tek öykü kitabıdır.) Resimli 'Ahmetler' Tarihi(2001), (Şairin daha önce hiçbir dergide yayınlamadığı 'Türkiye Ayağa Kalk' adlı şiir toplamı da bu kitapla ilk kez okuyucuya sunulur.)  Ankara-İstanbul Karatreni(2001), (Şairin çeşitli dergilerde yer alan denemelerini, Ankara-İstanbul Karatrenine binip İstanbul'a göç ettiği Nisan 2001'i takip eden Ağustos'ta yayınlaması oldukça önemlidir. Şehrine vedası olarak adlandırabileceğimiz 'Daüssıla' şiiri de bunun önemini çizmek istercesine kitapta yer almaktadır.) Bugün De Ölmedim Anne Toplu Şiirler 1(2001), (Toplu Şiirlerinin bu ilk cildinde 'Alacakaranlıktaki Ülke', 'Yaşamın Ufuk Çizgisi', 'Akdeniz Lirikleri' toplamları yeniden okuyucuyla buluşmuş olup, Toplu Şiirler 2. ve 3. ciltlerinin yayınlanmaları beklenmektedir.) Ne Balık Ne De Kuş(2002), Kaybolmuş Bir Köpek İlanı(2003),( Şair bu kitabıyla 2004 yılında ikinci kez Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer bulundu.) Şehirde Bir Yılkı Atı(2005), (2006 yılı TTB Behçet Aysan Şiir Ödülü bu kitapla Ahmet Erhan'a verildi) Buz Üstünde Yürür Gibi Seçme Şiirler(2006), Sahibinden Satılık(2008), 

Ayrıca 'Kara Köpekli Adam' (roman) ve 'Anne Bu Şiiri Senin İçin Yazdım' (şiir) adlarıyla Bilgi Yayınevi tarafından basılan ve ne yazık ki tükendiğinden şu anda satışta bulunmayan çocuk kitapları bulunmaktadır.  Şair yukarda sözü edilen kitaplarına verilen ödüller dışında yaşamı ve tüm eserleriyle 1999 yılında Halil Kocagöz ve 2005 yılında Dionysos Şiir Ödüllerine değer bulunmuştur.

Kuşaktaşı Şair Muhammet Güzel'in Ahmet Erhan'a yazdığı uğurlama şiiri:


MASAL

Masaldır:
Erhan gelir gider oralara buralara
Uçaktan korkar bu nasıl gitmek
Gece otobüslerinde yolları doldurur göz çukurlarına
Turuncu bir kar yağınca
Belki trenlere binecek

Masaldır:
Kitapların başında uyuşuk bir tazı
Damarlarına eklenecek bir kimya bekleyecek
Bütün elifler mertek, alfalar pozitivist
Bıkkın bir Latin gibi alfabeden tüyecek

Yalandır!
Bir elinde kalem, öbür elinde sigara
İnadına hep tütecek...

1999

AHMET ERHAN


KÜRT ŞAİR ŞÊRKO BÊKES SONSUZLUĞA KANAT ÇIRPTI...
 
Kürt şair Şêrko Bêkes, İsveç'in başkenti Stockholm'de 3.8.2013’te yaşamını yitirdi.

Şiirleri ABD ve Kanada'da lise ders kitabı haline getirilen ünlü Kürt Şair Şêrko Bêkes, 1940 yılında Süleymaniye'de doğan Kürt şairlerinden Faîk Bêkes'in de oğludur. Şêrko Bêkes'in 26 şiir kitabı bulunuyordu.  (EVRENSEL)

"Eğer benim şiirimden
Gülü çıkarırlarsa
Yılımın bir mevsimi ölür,
Eğer şiirimden sevgiyi
çıkarırlarsa
İki mevsimim ölür,
Eğer ekmeği çıkarırlarsa
Üç mevsimim ölür,
Eğer özgürlüğü çıkarırlarsa
Bütün yılım ölür, ben de
ölürüm..."


 YAPI KREDİ YAYINLARI 10 TON KİTABI ÇÖPE Mİ ATTI?

YKY, çöpe attığı 10 tona yakın kitap iddiası ile çalkalanıyor...

İtalya’da tereyağ üreticileri yıllık tereyağı üretimi beklenenin üstünde olduğunda tereyağların bir kısmını denize dökerler. Piyasada bulunacak fazla tereyağı aynı oranda fiyatların da düşmesine, karlılığın azalmasına neden olacaktır. Denize dökülen tereyağları ile fiyatlar dengelenmiş ve normal düzeye getirilmiş olur.

Kitap da tereyağı gibi Türkiye’de bir piyasa malı. Öyle ki Türkiye’de yayıncılık pastasının büyük dilimini banka yayınevleri paylaşıyor. Banka yayınevlerinin süvarilerinden biri olan Yapı Kredi Yayınları şu sıralar denize olmasa da “çöpe” attığı 10 tona yakın kitap iddiası ile çalkalanıyor.

İddiaya göre Yapı Kredi Yayınları, içlerinde baskısı bitmiş kitapların da bulunduğu 10 ton kitabı bir kağıt hurdacısına kilo ile sattı. Hurdacı 10 ton sıfır kitabı kilo ile lüzumsuz kağıt ederinde satın aldı. Hurdacıya bu kitapları aldıktan sonra bir kağıt geri dönüşüm fabrikasına götürmesi ve orada geri dönüşüme verilmesi istendi. Ama herhangi bir belge imzalanmadı, yazılı anlaşma yapılmadı. Hurdacı Yapı Kredi Yayınları’na parasını ödedi ve kitapları geri dönüşüme vermektense İstanbul’da birkaç kitapçı-sahafa ayrı ayrı tonla sattı. İçlerinde Sabahattin Ali’ler, Nazım Hikmet’ler, prestij kitaplar ve dergilerin yer aldığı çeşit çeşit sıfır kitap sahaflar için eşsiz bir hazine ve iyi bir ‘mal’dı. Kitaplar kısa sürede fuarlarda, pazarlarda kârlı bir şekilde alıcı buldu kitapçıların yüzünü güldürdü. İddiaya göre hurdacının kitapları satması üzerine Yapı Kredi Yayınları avukatları kitapları satan hurdacının kapısına dayansa da bir sonuç elde edemedi.

Peki Yapı Kredi Yayınları gibi kârlılık amaçlı yayıncılık yapan bir yayınevi 10 tona yakın kullanılmamış kitabı neden bir hurdacıya sattı? Yapı Kredi Yayınları’na telefon ve mail ile ulaşmaya çalıştıysak da yanıt alamadık.

Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin ve en son Orhan Pamuk’un ve daha birçok saygın yazarın telifini, yayın hakkını elinde bulunduran Yapı Kredi Yayınları içlerinde baskısı da bitmiş ve bulunamadığı için değeri daha da artmış kitapların yer aldığı 10 ton koliyi neden bir hurdacıya sattı? Bir yanlışlık mı oldu? Elde bulunan defolu kitapları kağıtçıya verelim diye mi yeni kitaplar verildi? Yoksa İtalya’da tereyağını denize döken ticaret erbapları gibi bir hesap mı yapıldı?

Konu ile bilgisine danıştığımız kitap emekçileri kitapların bandrolsüz olduğu için kağıtçıya verilip yeniden bandrol parası ödemek istenmemiş olabileceğini söylese de Yapı Kredi Yayınları’nın çöpe verildiği iddia edilen kitaplarında bandrol bulunuyor ve bu tez de geçerliliğini yitirmiş oluyor.

Türkiye kültür piyasasının bu önemli aktörünün iddia edildiği gibi 10 ton kitabı hurdacıya satıp satmadığı, sattıysa hangi amaçla sattığı Türkiye edebiyatı ve yayıncılığı adına büyük önem içeriyor. ((VAGUS.TV)


ERCAN CENGİZ'İN YENİ KİTABI ÇIKTI: ROJ MARÊ SA WANO

15 yıldır İsviçre’de sürgünde yaşayan Emeğin Sanatı dostlarından Kürt şair Ercan Cengiz, şu ana kadar üç Türkçe kitaba imza attı. Dördüncü kitabını ise “Artık Kürtçe ağlamak serbest/ama gülmek yasaktır hâlâ çocuklar“ dizeleriyle dikkat çektiği anadilinde hazırladı. Şair Ercan Cengiz’in dördüncü şiir kitabı  “Roj Marê Sa Wano” (Güneş Bize Ne Diyor)  Bu kitap 168 sayfadan oluşuyor, kitapta Kurmanckî dilinde şiirler yer almakta.

Ercan Cengiz, sosyalist-gerçekçi bir çizgide sürdürüyor edebiyat yaşamını. Onun için şiirle uğraşan hiçkimse toplumsal gerçekliğe sırtını dönmemeli: “Böylesi bir çaba boşunadır zaten. Ezilenden yana görünüp, onun emeği üzerinde yükselmeyi, hele hele popülist olmayı başta şiir olmak üzere kendime de bir ahlaksızlık olarak değerlendiririm. Bu anlamda ezilenlerin en dip dalgasındaki sesi duyup duyurmaya çalışırım. Hatta toprağın, suyun, dağın, ağacın sesini duymaya çalışırım; üstü örtülen - bastırılan - yok sayılan her şeyin orada saklı olduğuna inanırım.’’

Kürt halkının yaşadıklarından da yola çıkarak dünyada yaşanan savaşlara da karşı duran Cengiz, “Şiirle uğraşan biri, en başından savaşa karşı olduğunu ve ne pahasına olursa olsun savaşa karşı sonuna kadar savaşacağını, devletin bir somun ekmeği ya da sıcak bir yatağı için şiiri satmayacağını kendine ilke edinmeli. Bu aynı zamanda yüksek ahlaki bir değerdir’’ diyor. ‘’Savaş ve Barış’’ şiirindeki ‘’Üç kişiliktir savaş/tamı tamına üç kişilik/ göz göre göre iki yoksul/karşı karşıya ölürüz...’’ mısraları da bu yaklaşımını ortaya koyuyor.

Cengiz’in şiirlerinde, Kürt, Kızılbaşlık ve üçüncü bir kimlik olarak eklediği direngenlik büyük yer tutuyor. “Barışçıl, hoşgörülü, tüm canlılara karşı saygılı, alabildiğine derin ve insancıl” olarak tanımladığı Kızılbaş yaşam felsefesinin izlerine çokça rastlıyoruz. Kitapta Dêrsim Soykırımı’nda yaşanmış kimi trajik karelere odaklanmış şiirler de var; ölen annesinin memesini emen çocuk gibi. Ardından sürgünler, Munzur’a kapılan bedenler... Dêrsim’de halk arasında yer edinmiş Firik Dede, Se Wuşe gibi insanlar için de söyleyecek sözü var Cengiz’in. Ancak kentte hâlâ süren yıkımlara da dikkat çekiyor: “ve Dêrsim’i kendi suyu ile/boğacaklar karanlığa/boğacaklar” dizesinde barajlara karşı çıktığı gibi.

Şair, yurdunda yaşananları dünyanın uzak diyarlarında başka halkların yaşadıklarıyla buluşturuyor. Benzerlerinden soyutlamadan ortak acılarda vedirenişlerde yakınlaştırıyor halkları. "Sri Lanka: Tamiller Ayakta" şiiri bunlardan biri. Cengiz de bu konuya ilişkin, "Elbette dünyanın birçok yerinde de halkımızın yaşadığı evreleri yaşayan halklar var, şiirimde onları görmezden gelemezdim. Halkımla diğer halklar arasındaki bağları, ortak noktaları ve kurtuluş umutlarını, çabalarını görmezden gelemezdim. Şiirle uğraşacaksam eğer, böyle bir lüksüm yoktu" diyor.

Şiirlerinde Dersim Dağlarının koyaklarından yükselen kavga seslerinin yankılarına yer veren Ercan Cengiz, Dersim halkının acı ve ağıtlarını, umutlarını keskin bir dille ortaya koyuyor. Kimi zaman sert politik bir dil kullanan Ercan Cengiz, kimi zaman yerel efsanelere, söyleyişlere yaslanıyor, kimi zaman da kavganın yüreğinden ses vermeye devam ediyor.

“Roj Marê Sa Wano” Tevn Yayınlarından çıktı: Kitabın kapak resimleri, yazar-ressam Muzaffer Oruçoğlu’na ait. (Tanıtım Kaynağı: ÖZGÜR POLİTİKA 02 Ağustos 2012)


NECMETTİN YALÇINKAYA’DAN YENİ KİTAP:
“12 EYLÜL'DE DE ÇOK GÜLDÜK NETEKİM! ANAMDAN İNCİLER”

Geçtiğimiz aylarda, Emeğin Sanatı dostlarından Necmettin Yalçınkaya’nın Ozan Yayıncılık’tan “12 Eylül’de de Çok Güldük Netekim!” adlı  kısa anı-öykülerini içeren kitabı yayınlandı.

Necmettin Yalçınkaya, 12 Eylül vahşeti nedeniyle, yurtdışında yaşamak zorunda olan bir politik göçmen. Daha önce çeşitli internet sitelerinde yayınlanan öykülerini kitap haline getirerek, yayınladı.

Yalçınkaya, 12 Eylül öncesi, lise çağlarında bir genç. Doğu’dan İzmir’e göç edip yerleşen bir ailenin çocuğu olarak mahallenin gençleriyle birlikte devrimci savaşım içinde yer almış. Kitabındaki öyküler, anılardan yola çıkarak o günleri dile getiriyor. Birinci ağızdan, tarihe gerçekçi bir not düşüyor yazar.

Anılarından yola çıkarak yazdığı kısa öykülerini, rahat, içten, yalın, mizahî bir dille yazmış. Bu öyküler aracılığıyla, “Ana” tiplemesi ekseninde, 1975-1980 arasında, devrimci kanatta yer alan gençliğin bir bölümünü anlatıyor. Gençlikteki saf, naif, ateşli, coşkulu inancı, sosyalizmi öğrenme çabalarını, yapılan hataları, yanlışları, doğruları  abartısız. nesnel bir gözle aktarıyor.

Ana, Nasrettin Hoca’nın torunu sanki. Gençlerin hatalarına, halkın anlayamadığı yaklaşım ve davranışlarına Hocavari şakalarla, kimi zaman öfkeyle ama sevecenlikle yönelttiği eleştirileri gülerek okuyoruz. Gençler mi?... Ah, gençlik işte ne olacak… Elbette gülüp geçiyorlar, bildiklerini okuyorlar.

Aile içi ilişkilerde, büyük kente göçle gelmiş, bir ucu Anadolu’ya uzanan, o yıllardaki sosyolojik yapıyı da gözlüyoruz bu öykülerde.

Ana, aile birliğinin temeli, direği pekçok Anadolu kadını gibi. Göçle gelip kentlerde üretime katılınca mayasındaki özgüveni daha da yükselirdi o zamanlar kadınların. Örtünüp saklanıp, eve tıkılıp çocuk doğurmaya açıkça zorlanmazlardı şimdiki gibi. İş bulabilen çalışırdı. Bu da kadınların toplumsal eşitsizlikleri algılamasında kolaylık sağlardı. Zeki bir kadın ana. Kent yaşamı, onun cahilliğini, yaşamın deneyimleriyle aşmasına, kendine özgü bir bilgeliğe dönüştürebilmesine neden olmuş. Korkusuz, inatçı ama Anadolu köylüsünün bencilliği ve kurnazlığını da yitirmemiş. Tehlike karşısında, koruma ve tehlikeyi savuşturmada kullandığı silahlar bencillik ve kurnazlık. Ana; canlı, düşündüren, sahiplenen, koruyan, kollayan, sevecen, gülümseten ve güldüren bir tip bu öykülerde.

Yalçınkaya ve Ana’sı, acılı bir dönemin bir grup gençliğinin yaşamından ve iç dünyasından, birinci ağızdan, gerçekçi, sevimli, hüzünlü bir kesit sunuyor bize. Özellikle dönemin acısını yaşamamış ama öğrenmek isteyen okurlara ve o dönemle özellikle bağı kopartılmış sonraki kuşaklara bu dönemi, gülümseterek bazen de kahkaha attırarak aktaran bir kitap “12 Eylül’de de Çok Güldük Netekim!”  (KİTAP TANITIMI: VİLDAN  SEVİL)


1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ SAVAŞ ÇANLARI İÇİNDE
KUTLANMAYA ÇALIŞILIYOR!

1 günde kaç insan ölür. 1 günde kaç insan savaşır. 1 günde kaç emperyalist saldırı düzenlenir. 1 Eylül’de kaç insan ölüyor. Rakamların acımasızlığı mı insanları duyarsızlaştıran ya da para-kâr hırsı, sömürü vs...’in yarattığı değerler (!) mi yok ediyor insanlığı.

Dünyanın en kanlı savaşının başladığı gün insanlığın bitişinde bir adım (bir adım daha) mıydı?

Yılın her günü kapitalizm ve emperyalizm insanı ve insanlığı öldürüyor.

Yılın her günü insanca yaşamak, eşit ve özgür olmak için insan ve insanlık mücadele ediyor.

Barış salt savaşsızlık değil, barış ancak eşit ve özgür bir dünyada mümkün. Bugün barışı daha yüksek sesle talep ediyoruz.

Kürt sorununa barışcıl, insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir çözüm bulunmasını istiyoruz. 

Filistin özgürlük mücadelesinin insanlık onuruna yakışan bir sonuca ulaşmasını istiyoruz.

Suriye halkı üzerindeki emperyalist tehditin kaldırılmasını, halkların kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmesini istiyoruz.

Silahlanmaya değil sağlığa bütçe ayrılmasını, çocuklarımızın ishalden ölmemesini istiyoruz.

Yaşasın 1 Eylül Dünya Barış Günü!

Yaşasın eşitlik, özgürlük, kardeşlik! Yaşasın Barış!


ÇİFTLİK SAHİPLİĞİNDEN TOPRAKSIZLARIN
SAFINA GEÇEN SOSYALİST YAZAR: SAMİM KOCAGÖZ

5 Eylül 1993′te yitirdiğimiz sosyalist gerçekçi romancı ve öykücü Samim Kocagöz’ü 19. ölüm yıldönümünde anıyoruz.

Samim Kocagöz, öykülerinde genellikle Ege bölgesinde yaşayan insanların sorunlarını anlatır. Öykülerin konularını yaşadığı Söke çevresinden ve Menderes vadisinin toprak sorunlarından alan yazar, alışılmış teknik ve anlatıma bağlı kalarak sınıflararası çıkar çatışmalarını, ekonomik nedenlerle değişen düzen ve dünya görüşlerini inceler. Yazara 1967′de Türk Dil Kurumu′nun öykü ödülünü kazandıran “Yağmurdaki Kız”da değişen insan ilişkilerine eleştirel bir dille kaleme alınmıştır. Kendisi de büyük toprak sahibi bir ailenin bireyi olan Kocagöz, yokluk içinde yaşayan, bir karış toprağı bile olamayan yörüklerin, yaşamlarını “Bir Karış Toprak” adlı romanıyla dile getirir. Bu romanın devamı olarak bir çift öküze sahip olmak isteyen göçmenlerin dramını anlattığı bir çift öküz (1970) romanını yayınlar.

“İzmir′in İçinde” adlı romanında ise 1960 Hareketi öncesi oluşan toplumsal karışıklığı feodalizmin tasfiyesiyle birlikte ve çeşitli kesimlerden seçtiği karakterler aracılığıyla verir.

Güçlü gözlemlerine dayanarak köy ve kasaba insanlarının sorunlarını, günlük yaşamlarını ve duygularını yalın bir dil ve gerçekçi bir tutumla yansıtır. "Sanat hayat içindir." görüşüne bağlı kalarak içinde doğup büyüdüğü çevreyi, daha çok hayatını emeğiyle kazanan insanları, toprak sorunlarını, toplumsal çatışmaları hikâye ve romanlarında yansıtır. Gözlemlerini sanat endişesiyle İşler. Olayları yeniden kurgulayarak onların psikolojik yapısını tamamlar.

Samim Kocagöz aynı zamanda TİP üyesiydi. 1970 yılında ayrıldı. TİP'te geçirdiği yıllara dair gözlemlerini ve Davutpaşa Kışlası’ndaki tutukluluk zamanlarını anlattığı “Tartışma” adlı romanında 12 Mart müdahalesine yer verdi. Onun kişiliğini ve yaşama bakışını şu anekdotta görmek mümkündür: Melih Cevdet Anday'ın Türk Dil Kurumu'na üyeliği konusu yönetim kurulunda görüşülürken üyelerden birinin "Melih solcu, nasıl kabul ederiz üyeliğe" demesi üzerine Kocagöz'ün fırlayıp "Ben de solcuyum" diye bağırır. Sanata bakışını şu sözünde somutlar: “Sanatçı, güncel, küçük politikanın içinde değildir. İnsanın eşitliğini, özgürlüğünü, haysiyetini kapsayan büyük politikacıdır.”

“Bir yazar, sanatçı, bir bilimci, politikadan korkar; en hafif deyişle, politikayı sevmez, ilgilenmezse, ne sanatçı, yazar, ne bilimci olabilir. Bütün nitelikleri bir yana, sanatçı ve bilimci, bir bakıma yaşadığı toplumun SÖZCÜSÜDÜR… Toplumun istediği, ama dile getirermediği düşlerini dile getirebilmek yeteneğine sahiptir sanatçılar.”  (Samim Kocagöz / Sanat ve Politika)


EDEBİYATTAN SİNEMAYA YAPITLARIYLA
YILMAZ GÜNEY KAVGAMIZDA YAŞIYOR…

9 Eylül 1984 tarihi, Türkiye’nin ender yetiştirdiği sanatçılardan birisi olan Yılmaz Güney’in aramızdan ayrıldığı tarihtir. Yaşamını devrim ve sosyalizm davasına adayan, “Halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır” şiarı temelinde yaptığı devrimci sanatla Türkiye halklarının gönlünde taht kuran Yılmaz Güney’in ölümünün üzerinden yirmi sekiz yıl geçti.

Öyküleriyle, romanlarıyla başlayan sanatsal gücü simeayla birlikte doruk noktada eserler üretti.. Has sinemacıydı, muhteşem bir gözlemciydi. İçerde olmasına rağmen dışarısının darbe ortamını nasıl bu kadar kusursuz betimleyebildiğine hâlâ daha şaşanlar vardır. 

Yılmaz Güney devrimci bir sanatçıydı. Onun sanatını belirleyen şey ise hayata bakışıydı. Onca baskıya ve yasaklamaya karşın yolundan dönmeden üretmeye devam edecek kadar gerçek bir sanatçı, THKP-C önderleri Mahir Çayanları evinde saklamayı göze alabilecek kadar da devrimciydi. Bunun bedelini yıllarca ödeyecek ama yaptığından pişmanlık değil, onur duyacaktı.

Hapishane yıllarında da üretmekten geri durmayacak, halkının yaşadığı acıları, yoksullukları, çelişkileri, hasretini, özlemini sinema perdesine aktaracaktı. Halkın sanatçısıydı, kaynağını halktan alıyordu. Çocukluğundan itibaren ırgatlık, çobanlık, satıcılık gibi işlerde çalışması halkı daha yakından tanımasını, yokluğu yoksulluğu kavramasını sağlar. Bunları ilerde sanatına yansıtacaktır.

1957de başlar sinema serüveni... İlk filmini çektiği 1958 yılında çok önceden Onüç isimli edebiyat dergisinde yazdığı Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Denklemi isimli yazı nedeniyle komünizm propagandası yapmak suçundan hapse mahkum edilir. Tutuklanıp hapishaneye konulur. Hapishanede de üretmeye devam eder ve daha sonradan Orhan Kemal Roman Ödülünü kazanacak olan Boynu Bükük Öldüler isimli romanını yazar. Hapishane ve sürgün yıllarının ardından yine art arda filmler çekecektir.

Bu dönemde çektiği filmler vurdulu kırdılı diye adlandırılan kabadayı, mert, delikanlı, haksızlıklara karşı çıkan, adaleti savunan tiplemelerinin olduğu filmlerdir. Daha sonraları Kızılırmak Karakoyun ve Hudutların Kanunu gibi filmler çekecek, ödüller alacaktır.

70’li yıllar ülkemizin toplumsal çalkantılardan geçtiği, bilinçlendiği toplumsal bir başkaldırının temellerinin atıldığı yıllardır. Yılmaz Güneyde bu dönemden etkilenir ve bu değişimi sanatına yansıtır. Ve Türk sinemasına başyapıt niteliğinde eserler de armağan eder. Umut, Ağıt, Acı, Baba, Umutsuzlar bu dönemde çektiği filmlerdir. Umut Türkiye’de yasaklandığı gibi, yurtdışına çıkması da yasaklanır. Fakat daha sonra Yılmaz Güney “Umut”u yurtdışına çıkartmayı başaracak ve Umut Fransa Gronoble Film Şenliği’nde Jüri Özel Ödülünü kazanacaktı.

Ülkede 12 Mart Cuntası hüküm sürmektedir. 12 Martın baskıcı yasakçı faşizan kanunları... 1972 yılında Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman’a yardım yataklık etmek suçundan tutuklanır. Mahkemede yaptığını gururla anlatır ve insanlık dışı düzene karşı olan, yürekleri halkı için çarpan herkese yardım etmeye devam edeceğini söyler. Sosyalisttir, düşüncelerini, ideolojisini her zaman savunur. Kendisini şöyle tanımlar:

“Göğsümü gere gere ben sosyalistim demiyorum. Küçük ve acemi bir çırağım şimdilik. Safım açık ve bellidir. Emekçi ve yoksul halkımın safında, bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizmin acemi sanatçısıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım. Bu yüzden başıma gelebilecek belaları şimdiden göğüslemeye hazırım. Halk yolunda halk için ölüm, şerefli bir ölümdür.”

Kendi kendini eleştirebilen, eksik yanlarını aşma çabası içinde olan ve aşan bir kişiliktir. Kendinde zaaf olarak gördüğü her şeyle mücadele etmiş ve aşmasını başarmıştır. Bu mücadelesini şöyle açıklar:

“Dışa karşı mücadelenin temel koşullarından biri iç birlik ve sağlamlıktır, içten çürük, tutarsız olan hiç bir şey dışa karşı başarılı olamaz.”

Yılmaz Güney değişime inanan ve dünyayı değiştirme iddiasına sahip bir düşüncenin ve kavganın neferiydi. Çünkü ona göre Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır, yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez. Devrimci mücadele ile organik bir bağı olmalıdır. Bu nedenle, devrimci bir sanatçı, o ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür. O her şeyden önce bir devrimcidir, militandır, sanatı devrimin bir aracıdır, bir silahıdır.

1980 faşist cuntası geldiğinde bütün kitapları ve filmleri yasaklanacak, 130 filminden 104ü yakılacaktı. Filmleri ve eserleri cuntayı korkutmayı başarır. Ondan böylesine korkanlar bir efsaneyi yok etmeyi amaçlarlar. Hakkında pek çok dava açılacak ve Yılmaz Güney hapishaneden kaçıp, yoluna devam etmek üzere yurtdışına çıkacaktı. Bu durumunu şöyle özetleyecekti:

“Böyle bir dönemde Türkiye’de yapabileceğim hiç bir şey kalmadı. Türkiye için bir şeyler yapabilmek, ezilen halk ve ulusların mücadelesine aktif olarak katılabilmek, faşizme karşı mücadele edebilmek için Türkiye’den geçici olarak ayrılıyorum.”

Yurtdışında da halkların kurtuluş mücadelesinden geri durmaz Yılmaz Güney. Yurtdışında bulunduğu süre içinde Duvar filmini çekecek ülkemiz hapishanelerinin gerçekliğini gözler önüne serecekti. Yurtdışına çıkmadan önce yaptığı bir film olan Yol ise Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü kazanacaktı.

47 yıllık ömrünün 13 yılını cezaevinde 3 yılını ise yurtdışında geçirecek ömrünün son anına kadar halkların kurtuluş düşünü yüreğinde yaşatacaktı: “Hayatın her alanında iyi savaşçılar, başarılı savaşçılar olmak ve yetiştirmek zorundayız. Biz sazımızı çok iyi, çok iyi çalmalıyız. Biz, iyi, çok iyi türküler söylemeliyiz.”

Unutmayacağız, unutturmayacağız!

“Devrimin önündeki sosyal güçler, kendi sınıf çıkarlarına uygun sanat hareketleri de yaratırlar. Siyasi ve askerî mücadelelerini sanatsal çalışmalarla güçlendirmek isterler. Biz proletaryanın sanatına, halkın demokratik devrimci sanatına sahip çıkar ve onu geliştirmeye çalışırken, gerici sınıfların sanatına karşı nasıl bir mücadele yöntemi izleyeceğimizi de bilmeliyiz. Halkın sanat alanındaki savaşçısı olmak istiyorsak, burjuvaziyle, revizyonizmle, oportünizmle aramıza berrak sınırlar çizmeye çalışmalı ve devrimin zor yolunun gerektirdiği sabrı, fedakârlığı ve kararlılığı göstermeliyiz.”YILMAZ GÜNEY


HO CHİ MİNH YOLDAŞA BİN SELAM!

ABD’ye ilk tokatı indiren, Vietnam devriminin büyük ustası Ho Chi Minh’i ölümünün 40. yıldönümünde saygıyla selâmlıyoruz.

Halkının deyişiyle, Ho Amca, Yeni sosyalist kuşağımızın bütün o bitmez, tükenmez tartışmalardan kurtulması için gerekli en yanılmaz sosyalist mihenk taşını bizlere gösterdi:
1 - Teoride: Kendi tarihinin ve toprağının çözümlemesini iyi yapmak;
2 - Pratikte: Kişi ya da kişileri sivriltmeyen elbirlikçi davranış yapmak.

Günümüzde öne çıkan liderlik kompleksleri ve onun getirdiği parçalanmaya karşı tek ilaç Ho Amca’yı iyi tanımakta yatmaktadır.

Ho Amca', önsüz ve sonsuz bir sosyalizm çabası içinde, en gerçek emeğin adsız ruhu olarak yaşadı ve göçtü. Bütün ömrünce "kişi" olarak "sivri"liği ile hiç kimseye batmadı. En rezil düşmanı Amerikan emperyalizmine bile, en yalınkat hakkın kılıcı gibi batarken: "Tek kişi" olarak değil, bütün bir Vietnam halkı olarak savaştı. Ulaş Başar Gezgin’in “Bir Tablet Üstüne şiirinde belirttiği gibi:

“Kuşandığında silahını Ho Şi Minh,
Yalnız değildi...
Halkı, eritip bir kapta onu,
Tanklar yaptılar, bombalar, uçaklar...
Öyle uçucu, öyle uyumlu...”


ŞİLİ’DEKİ FAŞİST DARBE
UNUTULMADI, UNUTTURULMAYACAK…

Bundan tam otuz yedi yıl önce Şili’de Allende hükümeti askeri bir darbe ile devrildi ve yerine Latin Amerika’nın en kanlı, cani, terörist-faşist rejimlerinden biri kuruldu. Zindana ve kitlesel işkence merkezine dönüştürülen Santiago stadyumu ve binlerce “kaybedilen” eli kanlı cuntanın simgesi oldu… Seçimle işbaşına gelmiş Devlet Başkanı Salvador Allende dahil, otuz binin üzerinde devrimci, yurtsever ve sosyalist katledildi. 150 bin kişi toplama kamplarına gönderildi. İşçi sınıfı ve emekçilerin örgütlülükleri şiddet ve terörle dağıtıldı… Şili devrimi ağır bir yara aldı.

1973 Şili faşist darbesinin 37. yıldönümünde tam da bu gerçekleri bir kere daha bilince çıkarmak, dünya ezilenlerinin ve sömürülenlerinin kurtuluşu için emperyalizmin ve dünya gericiliğinin yeryüzünden silinmesinin ivedi gereklilik olduğunu kavramak önemlidir. Emperyalistlerin dünya halklarına “kurtuluş” diye sattıkları şeyin ne olduğu Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de ve Kongo, Nijerya, Liberya’da bütün çıplaklığıyla görülmektedir. Emperyalistlerin kendi çıkarlarından başka gözettikleri hiçbir şey yoktur ve onlar bu çıkarlar için dünya halklarını felakete, açlığa-yoksulluğa ve savaşlara sürüklemekten biran olsun çekinmemektedirler. İşçi sınıfı ve dünyanın ezilen halklarının kendi gücünden başka güvenecek kapısı yoktur. Örgütlenmek ve emperyalizme ve dünya gericiliğine karşı ortak mücadeleyi yükseltmek -dün olduğu gibi bugün de görev budur!

El pueblo unido jamas sera vencido! Birleşmiş halk asla yenilmeyecek!


33. YILINDA 12 EYLÜL’LE
HESAPLAŞMAMIZ SÜRÜYOR!..

12 Eylül faşist darbesinin üzerinde 31 yıl geçti. Ama bu dönemin suçluları hâlâ ellerini kollarını sallayarak ortalıkta dolaşmakta ve büyük itibar görmektedirler. 12 Eylül’ün karşısında olduğunu iddia edenler de 12 Eylül türevi uygulamalara devam etmektedirler. Hatta bu yüzsüzler, 12 Eylül faşizminin katlettiklerini ambalajlarında kullanma yüzsüzlüğünden de geri durmamaktadırlar. Günümüzde de karakollarda infazlar, kaybolmalar sürerken, yazarlar, gazeteciler tutuklanırken, kim inanır düzenin egemenlerinin 12 Eylül karşıtlığına.

12 Eylül darbecileri ve onların sürekleri sanık sandalyesine çıkartılmalıdır. Ama bu kendiliğinden olmaz. Bunu sağlayacak olan proletarya ve emekçilerin mücadelesinin dayatmasıdır. Yakın dönemin Yunanistan, Arjantin, Şili, Peru vb. deneyleri de bunu gösteriyor. Oralarda halkların mücadelesinin dayatması sonucunda cuntacılar ve suç ortakları sanık sandalyesine oturtuldu ve oturtuluyorlar. Türkiye’de de en başta yapılması gereken şeylerden biriside cuntacıların halka karşı yapmış olduklarından dolayı sanık sandalyesine oturtularak yargılanmalarının sağlanmasıdır.

32. yıl dönümünde 12 Eylül faşist darbesini protesto ederken ve yaptıklarının hesabının mutlaka sorulması gerektiği bilinciyle demokrasi ve özgürlükler kavgasını örerek, bu mücadele de yaşamını yitiren devrimcileri anıyor, devrimci onurlarını 12 Eylülcülere çiğnetmeyerek direnen devrimci ve komünistlerin kavgasını kavgamızda yaşıyoruz, yaşatıyoruz, yaşatacağız.

12 Eylül faşist darbesini unutmadık, unutturmayacağız!






NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.comadresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanatiGoogle Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.comFacebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati