Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

Dostoyevski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostoyevski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2012 Pazar

YAVUZ AKÖZEL: Kapitalizmin Kalesi Dostoyevski-VII





KAPİTALİZMİN KALESİ DOSTOYEVSKİ-VII




Paris Komünü’nün 28 Mayıs 1871’deki yenilgisinden 41 gün sonra, 8 Temmuz 1871’de Dostoyevski’ler tren ile Rusya’ya, 4 yıl aradan sonra geri dönüyorlar, Anna Grigorjewna anılarında, kocasının dönüş yolunda Petersburg’daki gelecek yaşamlarına ilişkin düşüncelerinin karamsar olduğunu yazıyor:
“ ‘Eh. Annacık’ , ‘Biz yabancı ülkelerde dört yıl, zor saatlerimizin de olmasına karşın yine de mutlu olmuştuk ‘.Petersburg, yaşamımıza neler getirecek? Bana kalırsa tüm geleceğimiz sislerle sarılmış. Çok büyük zorluklar, bir sürü engeller, telaşlar görüyorum. Ailece ayaklarımızı yere sağlam basarsak ancak kazanırız. Bize bir tek tanrının yardım edeceğine inanıyorum.”(Anna G.Dostoyevski, Erinnerung Das Leben Dostojewskis... S.193)

Petersburg’a varışlarında hemen otele iniyorlar.2 gün otelde kaldıktan sonra iki odalı, mobilyalı 3. katta Ismailowski prospekt Haus Nr.4 adresindeki evi kiralıyorlar.

Sürgün dönüşü kendisinde daha da güçlenen dini inançları doğrultusunda Batı Avrupa’ya olan nefreti de giderek fanatiklik derecesine kadar ulaşır. Eleştirilerinde kapitalizmin saçtığı pisliklerin oluşturduğu tutucu bir Avrupa’dan ziyade giderek gelişen endüstrinin doğal sonucu olarak proleter hareketteki gelişim, sosyalizm düşüncesinin yaygınlaşması odak noktasını oluşturur. “Ecinniler”de bu kuşkusunu da dile getirişi 1871’de Paris proletaryasının 72 gün de olsa iktidarı ele alışındaki etmenlerde aranmalıdır. Proletaryanın bu —geçici de olsa— başarısı, egemenliği Dostoyevski’nin geniş hayal gücünü ürpertilerle harekete geçirmiş, ”Özgürlük”    vaadiyle yolan çıkan devrimlerin nasıl özgürlüğü yok ettiklerini, tanrı ve İsa felsefesi yaparak idealist(mistik) bataklığın içerisinde anlatmaya çalışmıştır. (Dostoyevski’ye göre gerçek özgürlük ancak ruhta sağlanabilir. Bu özgürlüğe açılan kapı “acının” bitmez yolunda sürekli yürünerek tinsel anlamda ancak ulaşılabilen inançlardaki bir devrimdir.

Anarşist Shigalyov şöyle söylemektedir: ”Sınırsız bir özgürlükten yola çıkıp sınırsız bir despotizmle bağlıyorum sonucu!” (Cinler, Dostoyevski. S. 401)
Yine anarşist ve nihilist Peter Verchovenski ise şöyle söylemektedir: “Bir ya da birkaç ahlaksız kuşak artık kaçınılmazdır. İnsanı iğrenç, korkak bencil bir yaratığa çeviren bir ahlaksızlık, bize gerekli olan bu ve insanları alıştırmak için ufak bir damla da taze kan... Sonra da kargaşalık başlar. Dünyanın şimdiye kadar görmediği bir sarsıntı olacak. Rusya’nın üstü kararacak ve toprak eski Tanrılar için ağlayacak.”

Burjuva eleştirmenleri ve onların etkisindeki yeni jenerasyon yazar ve eleştirmenleri Dostoyevski’nin bu yorum ve varsayımlarını onun geleceği ne kadar isabetli gördüğü yolunda değerlendirerek işi getirip 1917 Bolşevik devrimine dayandırmaktadırlar. Tabii orada da kalmayıp Stalin dönemine de atıfta bulunmaktadırlar!..

“Özellikle Bolşevik Devriminden sonra, Dostoyevski’de ihtilalcı mantığı görmekteki derin, kehanete varan bir yetenek göstermek isteyenler için alıntılar arayanlara Ecinniler elverişli bir alan olmuştur. Daha 1905 İhtilalinden sonra, Merezkovski, ona “Rus İhtilali'nin kâhini” demiştir ve bugünkü rejime karşı olanlar için “Ecinniler”de bu lakabı doğrulayacak birçok bölüm vardır.”(E.H.Carr, Dostoyevski, S 220)

Yine Andre Gide, H.Carr’ın yukarda verdiği Shigalev ve Peter Verchovenski ‘ye ilişkin alıntıları vermeden önce şöyle yazmaktadır:
“Eccinniler"de yavaş yavaş oluşan Bolşevikliği görürüz. Bunun için Shigalev’in kendi sistemini ortaya koyan sözlerini ve bu sözlerin sonunda yaptığı itirafı dinleyelim...”(Andre Gide, Dostoyevski. S.203)

Burada dikkati çeken bir şey var ki önemli: Demek ki Andre Gide, Bolşevikliğin yukarıdaki Shigalev ve Peter Verchovenski’nin açıkladığı gibi olduğunu tasdik etmektedir. Anlaşılan Andre Gide de Bolşevikliğin bir “zorbalık”  hatta bir “cinayet makinesi” olduğunu düşünmektedir. Ve gerçi ayni Shigalev’in söylediklerini bir başka yapıtında kendisi de yinelemektedir. O şöyle yazmaktadır:
“Stalin daima haklıdır, bu demektir ki, Stalin yaptığı her şeyde haklıdır. Bize proletarya diktatörlüğü vaat edildi. Çok yanıldık. Evet, diktatörlük, doğru. Ama bir araya gelmiş Sovyet proleterlerinin değil de bir adamın diktatörlüğü. Hiç aldanmadan gayet net olarak anlamak önemli; istenen buraya varmak değildi. Bir adım daha atarak şöyle diyebiliriz: Zaten tam anlamıyla istenmeyen buydu.”(Andre Gide, SSCB’den Dönüş, S.47 )

Andre Gide SSCB’den Dönüş’ü 1936’da Maksim Gorki’nin cenazesi için gittiği Sovyetler Birliği’nden dönüşünde yazıyor. Yapıta olumlu-olumsuz çok sayıda eleştiriler gelince bu eleştirileri de kapsayan ikinci bir kitabı da “SSCB’den Dönüş Üstüne Düzeltmeler” adıyla 1937’de yayınlıyor. Bu dönem, Avrupa’da giderek güçlenen faşizm salt Avrupa’yı değil tüm dünyayı tehdit ediyor. S. Birliği, Stalin önderliğinde, giderek dünyanın tüm ezilen ulus ve halklarını tehdit etmeye başlayan faşizme karşı gerekli önlemleri alıyor. Bu önlemlerin alınmasında (bazı aşırılıklar elbette ki eleştirilmelidir, eleştiriliyor da tarafımızdan) ne denli haklı olunduğunu da tarih bir kez daha yanıtlamış ve göstermiştir. Bunu anlayabilmek için ise ön şart O DÖNEMDEKİ GELİŞMELERİ BİR TEK KAYNAKTAN DEĞİL DE DEĞİŞİK KAYNAKLARDAN İNCELEMEKTİR. Tüm emperyalist güçlerin Alman faşizmini Rusya’ya öncelikle yönlendirmek istedikleri, bu anlamda Alman emperyalizmini el altından güçlü bir şekilde maddi ve manevi olarak destekledikleri ispat edilmiş gerçeklerdir. Durum değerlendirmesi yapılırken bu olgular göz ardı edilerek irdelenirse Sovyetler Birliği’nin faşizmi neredeyse tek başına çok büyük bedeller ödeyerek yenmiş olduğuna, tahammül edememek gibi bir düşünce belirmiş oluyor. Bu tahammülsüzlük, sosyalizmin kapitalizm karşısında aldığı zaferin gizinde yatmaktadır.

Dostoyevski’den oldukça etkilenen Andre Gide,  Dostoyevski’nin Şigalev’in ağzından dile getirdiği kendi düşüncelerini, varsayımlarını olduğu gibi benimsemiş ve 65 yıl sonra sanki ‘Shigalev’ söylüyormuş gibi yinelemektedir:
“İstenen buraya varmak değildi” Shigalev, peki “Cinler”in 401. sayfasında ne söylüyordu: ”Sınırsız bir özgürlükten yola çıkıp, sınırsız bir despotizme bağlıyorum sonucu”

Andre Gide ve Dostoyevski aynı dili konuşuyorlar.

Andre Gide’yi CİA destekliyor:
Andre Gide, Komünizmin anti propagandasını, anti Sovyetler Birliği propagandasını yapan solcu geçinen yazarlardan birisi! Ama Sovyetler Birliği’ne yönelttiği bazı haklı eleştirilerinin yanı sıra o aslında sistemin bütününe, felsefesine karşı bir entellektüel. Bu anlamda da antikomünizmin etkili bir propagandacısı rolünü tam da ikinci dünya savaşının başlama aşamasında üstlenmiştir. Stalin dönemine yönelttiği eleştirilerle de dünyanın sömürülen emekçilerinin ve ezilen halklarının Stalin’e karşı, Sovyetler Birliği’ne karşı, besledikleri sınırsız sempati ve desteğin önüne geçmek istemiştir.

“CIA, sadece anti-komünist yazarlarla da işbirliği yapmadı. Örneğin; Dünün Dünyası’nın yazarı Andre Gide gibi komünizme soğuk bakan ılımlı solcuları desteklemek, onların kitaplarını basmak, dağıtmak da CIA’nın planlarından biriydi. İlk iş olarak da Andre Gide’in kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak komünizm hayalinin nasıl yıkıldığını anlattığı ”Başarısızlığa Uğrayan Tanrı” adlı kitabı bizzat CIA tarafından basıldı. Kitabı basan istihbarat destekli yayınevi ”Harper” idi ve daha da önemlisi, kitabın önsözünü yazan da CIA’nın psikolojik savaş sorumlusu Richard Crossman’dı. New York Times, 1977 yılında 1000 kadar kitabın yayımında CIA’nın payı olduğu iddiasında bulundu.”
(CIA’nın kültürel soğuk savaş faaliyetleri:Avrupa ve Türkiye Örnekleri.www.dipnot.tv/1284)

Orhan Pamuk, “Cinler” üzerine Şöyle yazıyor:
“Cinler, insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri, hiç şüphesiz, gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır. İlk okuduğumda, yirmi yaşımdayken kitabın üzerimdeki etkisini, sarsılmak, hayret etmek, inanmak ve korkmak kelimeleriyle özetleyebilirim. O zamana kadar okuduğum hiç bir roman beni böylesine derinden sarsmamış, hiçbir hikâye insan ruhu ve şahsiyeti hakkında bana bu kadar sarsıcı bir bilgi vermemişti. Sarsıcı olan şey, insanın iktidar isteğinin ve affetme gücünün, kendini ve başkalarını kandırma yeteneğinin ve bir inanç bulma azminin, sevmenin ve nefretin, en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğünün boyutlarının genişliğini görmek, bu özelliklerin aslında hep yan yana bulunduğunu kavramak ve bütün bu duygu ve ruh durumlarını kitabın ölüm, siyaset ve aldatmacanın şiddetiyle yüklü olay örgüsüyle birlikte yaşamaktı...
...

Dostoyevski bu cinayet aracılığıyla dramlaştırdığı Rus nihilistlerinin ve Batıcılarının ruh dünyalarına girerken, aslında bütün “yenidünya”, ”devrim” ve “ütopya” hayallerinin arkasında bu dünyaya, bugüne, eşimize, dostumuza, çevremize yönelik güçlü bir iktidar isteğinin de yattığını olanca açıklığıyla gösterdi. Bu yüzden ilk solculuk heyecanlarım içinde  "Cinler"i okurken, sanki yüzyıl öncesinin Rusyası’yla değil, bana gırtlağına kadar şiddete dayalı radikal siyasete batmış Türkiye ile ilgili bir hikâyeyle karşılaşmışım gibi gelmişti. Bütün o dünyayı değiştirme isteğinin, bir yerlerde bir örgütler olduğu hayalinin, içten devrimciliğin ya da adam tavlayıp kafakola almanın, bizimle aynı dili konuşmayan ve aynı görüşü paylaşmayanları kahredici bir şekilde aşağılama zevkinin gizli dilini, ruh hallerini Dostoyevski sanki bana korkutucu bir sırrı fısıldar gibi öğretiyordu. O zamanlar bu roman hakkında niye konuşulmuyor diye sık sık düşündüğümü hatırlıyorum. Bizim kültürel iklimimiz hakkında bu kadar çok şey söyleyen bu kitap hakkında solcu çevrelerdeki sessizlik, bana sanki bu kitabın korkutucu bir sır fısıldadığı izlenimini veriyordu. “
(Orhan Pamuk, Cinler, S.9, 11 İletişim yay.)

Orhan Pamuk burada 1980 öncesi Türkiye’si ile 1870’lerin Rusya’sı üzerine bir paralellik kurmakta, olgulara tam anlamıyla Dostoyevski’nin bakış açısıyla bakmaktadır. Ve bu konuda gerçek düşüncesini şu cümlelerle ifade etmektedir:

“Bizim kültürel iklimimiz hakkında bu kadar çok şey söyleyen bu kitap hakkında solcu çevrelerdeki sessizlik bana sanki bu kitabın korkutucu bir sır fısıldadığı izlenimini veriyordu.”

  “Ecinniler”in karalamalarından(Dostoyevski’nin el yazısı)

Burjuvazinin sömürü sisteminin yıkılmasının olmazsa olmazlarını Paris Komünü deneyiminde işleyen Marksizm, bu konuda noktayı koymuştur. Yine örgütlenme konusunda 1980 öncesi ML’i savunan Türkiye devrimci hareketi illegalite örgütlenmeyi, devrimin ancak şiddet yoluyla sağlanabileceğini savunarak doğru bir noktada duruyordu ve ona göre de davranmaya çalışıyorlardı. Bizim bu konuda Orhan Pamuk gibi tereddütlerimiz yok ve Dostoyevski o dönemde devrimciler arasında rağbet görmüyorduysa devrimci durumun var olduğu koşullarda emperyalist kültürün de geriye itilmiş olduğu, kitlelerin talebinin demokratik-sosyalist kültüre yönelmiş olmasından kaynaklanıyordu. Yine aynı dönemde sinema alanında olsun, müzik alanında olsun işe yaramaz tüm kokuşmuş sanatçılar işsiz kalmışlardır. Bazı gerici aktörler devrimci filim çevirmeye kalkışmış(Cüneyt Arkın –Yıkılmayan Adam ), kimi ses sanatçıları da kitlelerin talebine kendilerini uyarlamaya çalışmıştır. Pop müzik ise hepten silinmiş, dinleyici bulamamıştır.
           
Dostoyevski’nin korkutucu bir sır fısıldadığı şeyi biz yukarda Paris Komünü’nü ve Bakunin’i ele aldığımız bölümlerde yeterince işledik ve bunlara ekleyecek başka şey yok.

2006 Edebiyat dalında Nobel ödülü alan Orhan Pamuk’un “Karamazov Kardeşler” değerlendirmesi şöyle:
“Bana göre geçen bin yılın kitabı “Karamazov Kardeşler”dir. Bu dünyada yaşamın, öteki insanlarla birlikte olmanın ve öteki bir dünyayı düşlemenin bütün sorunlarını, neredeyse ansiklopedik bir boyuta varan bir genişlik ve yürekten gelen böylesine sarsıcı bir yoğunlukta dramlaştırabilen bir başka kitap bilmiyorum. Kilise ve devlet, ideolojiler ve güzellik, özgürlük ve sorumluluk gibi her zamanın sorunlarıyla, taşradaki küçük bir Rus ailesinin para, aşk, baba korkusu, kardeş kıskançlığı, itibar gibi iç sorunları arasında bu roman öylesine bir ahenk ve güçle gidip gelir ki; insan, okumanın verebileceği en büyük armağanı alır:

“Kendi hayat deneyimimizin de insanoğlunun deneyiminin bir parçası olduğunu derinden hissetmek“ (Orhan Pamuk, "Karamazov Kardeşler", İletişim yay.  Önsöz)

Orhan Pamuk, "Karamazov Kardeşler"in gerici özünü ele almıyor. O, dün olduğu gibi bugün de geçerli olmayan Dostoyevski’nin bir takım fantezi, ütopik ve sapık düşüncelerini övmekle yetiniyor. Ortodoksluğun, Slovak, Rus milliyetçiliğinin açık propagandası olan bu roman da kriminaliteden öte hasta bir ruhun bozguncu feryadı yükselmektedir. Orhan Pamuk bu bozguncu feryada hayrandır!

Birçok edebiyat ödüllerine layık görülmüş Selim İleri’nin Dostoyevski romanları üzerine değerlendirmesi:
“Bana sorarsanız, asıl güzellik hep onlarda, öteden beri, yirminci yüzyıl romanında en güçlü etkiyi Dostoyevski’de hissederim. Bir türlü söze dökemediğimi Victor Terras’ın yorumundan aktarıyorum:
‘Dostoyevski romanları, duru açık seçik, iyi yazılmış veya mükemmel olmaktan çok, yaşayan romanlar. Anlatıcının ve karakterlerin konuşmalarını bitmiş bir ürün gibi değil, yaşayan bir akış içinde sunarlar.’ “(Selim İleri, Yeniden Dostoyevski, Zaman Online )

Selim ileri Dostoyevski’yi yüceltmekte kendi ifadeleri yetersiz kaldığı için Victor Terras’a sığınıyor. O da kapitalist sistemin kitleleri ve ezilen, sömürülen milyarlarca emekçi halkları uyuşturmak ve doğru yollarından saptırmak için öne çıkardıkları Dostoyevski ve Dostoyevski gibi hastalıklı yazarların yapıtlarını ‘yaşayan romanlar’ olarak değerlendirmekte, övmektedirler. Ne diyelim?

Dönem kapitalizmin en uç noktasına ulaştığı bir dönem ve Dostoyevski, Dostoyevski gibilerinin de öne çıkarılması, kültür yozlaşmasının erozyonuna uğramış milyonlarca kitle tarafından da alkışlanması kadar normal bir şey olamaz.

Nikolay Aleksandroviç Berdyaev:
“ Dostoyevski bu yeniden oluş ve ateşle vaftize hazırlamıştır ruhları: Yeni ve sonsuz Mishak’ın canlı bir Hristiyanlığın belireceği manevi bir rönesans için zemin hazırlamıştır. O Tolstoy’dan daha çok din reformcusu sayılmalıdır. Tolstoy, Hristiyanlığın değerlerini yok etmiş ve kendi başına bir din kurmak istemiştir; yapmış olduğu hizmetler, yalnızca olumsuz olmuştur; eleştiriye açıktır oysa Dostoyevski, yeni bir din bulmuş değildir. Hristiyan gerçeğine ve sonsuz geleneğine bağlı kalmıştır. Onlara taze ruh katmış yadsınamayacak, yaratıcı bir itici güç sağlamıştır; hemen hemen tamamıyla geçmişte yaşadıkları bir çağda Yuhanna’nın apokalipsine atıfta bulunmuş, onların gözlerini geleceğe çevirmiştir. Yüksek ruhsal olanakların kâhince sunulması açısından, Dostoyevski’nin yapıtı olağanüstü derecede verimli olmuştur...
...Ruslar manen onun izinden gitmeye çalışmalı ve onun yaşantısından çıkarak kendilerini tanıyıp, arıtmayı öğrenmelidirler.”(N.A.Berdayev, Dostoyevski. S.170)

Berdyaev üzerine yorum yapmaya hiç gerek yok. O, Dostoyevski’yi tam bizim anlatmak istediğimiz gibi zaten anlatıyor!


Andre Gide “Dostoyevski” adlı yapıtında şöyle yazıyor:
“Tolstoy’un iri cüssesi hala ufku kaplamakta. Ama, aynı dağlık ülkelerde kendisinden uzaklaştıkça, en yakındaki tepenin ardından, o tepenin gizlediği daha yüksek bir tepenin ortaya çıkışı gibi, bazı öncü kişiler daha şimdiden dev Tolstoy’un arkasından, Dostoyevski’nin ortaya çıkıp büyüdüğünü fark ediyorlar. Dostoyevski, işte o yüksek tepenin ardında yarısı saklı duran diğer tepedir. Dağ zincirinin sırlarla dolu düğümü, bugün Avrupa’nın susuzluğunu giderebileceği ırmakların en verimli birkaç tanesi, kaynaklarını bu tepeden alıyorlar. İbsen ve Nietzsche’nin yanında adının anılması gereken kişi Tolstoy değildir. Dostoyevski’dir. Onlar kadar büyük ve belki de üçünün en önemlisi.”(Andre Gide, Dostoyevski S.9)

Vladimir Nabokov:
Dostoyevski’yi eleştirilerinde içeriğe değil biçime yöneliyor. Genel olarak eleştirdiği Dostoyevski romanlarında, romanların kuruluşuna, anlatımına, işleyişine, okuyucu ile karşılıklı etki-tepkisine ve roman kahramanlarında gördüğü biçimsel özellik ve sorunlara odaklanıyor. “Karamazov Kardeşler”e ilişkin yaptığı kritikte de olguya biçimsel yaklaşmakta, eleştirilerini romanın içeriğine, ideolojisine, temasına değil biçimine yöneltmektedir:

“Kitap tipik bir kriminal (polisiye )romandır. Adeta yavaş çekimli bir gerilim filmi. Romanın başlangıcındaki durum Aşağıdaki gibi: Bir kez baba Karamazov kart bir zampara Hiç bir zaman, üzülmeyi hak eden bir maktül (katledilmiş kişi)değildir. Her ileri görüşlü yazar böylesine bir polisiye romanı hayal bile edemez. Baba Karamazov’un -üçü evliliğinden ve bir tanesi de evlilik dışı- dört oğlu da onun öldürülmesine ilişkin olarak şüphelidirler(zanlıdırlar).Gerçekten bir kutsallığı çağrımlaştıran en gençleri Aleksei şüphesiz olumlu bir kahramandır. Bir kere Dostoyevski’nin dünyasını ve uygulanabilir kurallarını kabul edersek, ağabeyine yardım etmek için babasını öldürebileceğini de bilmeliyiz.(V.Nabokov, Die Kunst Des Lesens. S.195)

"Karamazov Kardeşler"e biraz yakından bakalım:

Romanda geçen önemli karakterler:

“Bu karakterler neredeyse nörotikler(Sinir hastaları) ve akıl hastalarından oluşan bir koleksiyon. Bu sorgulamaya açık bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bir yapıtta gerçekçilik ve insani tecrübelerin bu olup olmadığı üzerine de Dostoyevski’nin yapıtları yargılanabilir.”(Vladimir Nabokov, Die Kunst des Lesens, S.164)

Fyodor Pavloviç Karamazov:55 yaşlarında, iğrenç, şehvet düşkünü, asalak, acımasız bir baba.

Dimitri Fyodoroviç Karamazov (Mitya):28 yaşlarında F.Pavloviç'in büyük oğlu. Annesinin ölümünden sonra hakkına düşen mirası değerinin çok altında üçkâğıtçı babasına devretmiş, parasını da alıp har vurup harman savurmuştur. Mirası değerinin çok altında devrettiği için de babasından yeniden bir miktar para istemektedir. Katerina İvanova ile nişanlı olmasına karşın Babasının da elde etmek istediği şuh kadın Gruşenka'ya âşıktır. Şehvete ve eğlenceye düşkün savruk bir gençtir. Kardeşi Alyoşa ile de sıkı bağları vardır.

İvan Fyodoroviç Karamazov:F.Pavloviç'in ikinci karısından doğan 24 yaşlarındaki ikinci oğludur. İyi bir eğitim almıştır. Nihilist düşünceleri olan bir ateisttir. Babasına karşı da kardeşi Dimitri(Mitya) gibi düşmanca düşünceler beslemektedir.

Aleksey Fyodoroviç Karamazov: F.Pavloviç'in yine ikinci karısından olan 20 yaşlarındaki küçük oğlu. ‘Alyoşa’ olarak da çağrılır. Hristiyanlığı ve inancı temsil etmektedir. Bunun için de romanda özenle çizilmiş bir portre ve  ’mistik olumlu kahraman‘ özelliklerini içeren bir karakterdir (Dostoyevski’nin gerçek yaşamında kaybettiği üç yaşındaki oğlunun da adı Alyoşa'dır) Alyoşa inanç bakımından İvan’ın antitezidir. Dostoyevski kendi bakış açısıyla Alyaşo'yu bir yeni insan, olumlu kahraman olarak işlemiştir.

Pavel Smerdyakov:Lizaveta Smerdyaşçaya’nın F.Pavloviç ile ilişkisinden doğduğu düşünülen gayrimeşru çocuğudur. Saralıdır ve bakımı evdeki hizmetçiler tarafından üstlenilmiştir. Ağabeyi İvan'a hayrandır. F.Pavloviç'e hizmet ve saygıda kusur etmemesine hatta ona dalkavukça davranmasına karşın aslında ondan nefret etmektedir. Sonunda İvan’ın telkinleri ile babasını öldürecektir.

Staretz Zosima:Alyoşa’nın yaşadığı manastırın başrahibidir. Aynı zamanda bir azizdir. Kendisine çömezlik yapan Alyoşa'yı çok sevmektedir. Tıpkı Hz. İsa gibi hastaları iyileştirmek gibi mucizeler göstermekte, bunun için de halk kitleleri tarafından sevilip sayılmaktadır. Dostoyevski, "Karamazov Kardeşler"i yazmadan önce yaptığı araştırmalar sonucu 1723-1783 yılları arasında yaşamış Aziz Tichon Von Zadonsk’u ‘Starez Zosima‘ adıyla romanında betimlemiştir. Nowgorod bölgesi Korotsko köyünde doğmuş olan Tichon Von Zadonsk 1861 yılında Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aziz ilan edilmiştir. Hristiyanlığa ilişkin birçok kitap yazmıştır.

Agrafena Aleksandrovna Svetlova(Gruşenka):  Genç yaşta aldatılmış sonra da terk edilmiş güzel, şuh bir kadın. Şuh ve güzel olduğu kadar uğradığı ihanetten dersler çıkaracak kadar da zekidir. F.Pavloviç Karamazov ile Dimitri'yi mesafeli bir şekilde idare etmekte, kişisel çıkarlarını ön planda tutmakta bunları yaparken de gönlünde taht kur- muş bir subayı sevip gelmesini beklemektedir. Dimitri Karamazov ile babası arasındaki kıyasıya savaşımın nedenlerinden birisi de Gruşenka'yı her ikisinin de elde etmek istemeleridir.

Katerina İvonovna Verkhovtseva:Dimitri’nin nişanlısı. Babasının yolsuzluğunu ört-pas etmek için Dimitri'den borç para almış bunun için de onunla nişanlanmıştır. Aslında oldukça ahlaklı ve onurludur. Romanda onur, asalet ve şerefi temsil eden ikinci bir olumlu karakterdir. Sonraları İvan'ı sevdiğini anlar.

Kolya Krasotkin (Nikolay Ivanov Krasotkin:Posta memuru olan babasını henüz bir yaşındayken kaybedince annesi çok genç yaşta, on sekizinde dul kaldı, evlenmedi. Kendini biricik oğlu Kolya'yı yetiştirmeye verdi. Kolya, oldukça zeki bir çocuktu. Kendisini yetiştirmesini de iyi biliyordu. Babasından kalan kitapları dahi yaşının ufaklığına karşın okumuş, hatta bazı konularda öğretmenleriyle yarışacak duruma gelebilmişti. Kolya zeki ve çalışkanlığının yanı sıra oldukça afacan ve cesur, gözünü budaktan sakınmaz, aşırılıkları sever, yaptığı aşırılıkları da ilgiyi üzerine çekmek gösteriş ve caka için yapardı. Dostoyevski Kolya’yı betimlerken kendi ergenlik çağının portesini okuyucuya çizmektedir:
“ Yüzüne gelince; hiç de suratsız değildi. Hatta tam tersine sevimli, beyaz, biraz solgun, çilli bir yüzü vardı. İri olmayan ama canlı, gri gözlerinin bakışı korkusuz, çoğu zaman da duyguluydu. Elmacık kemikleri oldukça genişti, ağzı ufaktı. Pek kalın olmayan kıpkırmızı dudakları vardı. Ufak burnu iyice kalkıktı.”(Karamazov Kardeşler, S.572)

Henri Troyat ise Dostoyevski’yi şöyle betimliyor:
“Kararlaştırılan saatte Baron Vrangel al yakalı, kül renkli kaputuyla bir erin odasına girdiğini gördü. Adam biraz kamburca duruyordu. Kolları iki yanında sarkıyordu. Kaba burunlu solgun yüzü çilliydi. Çelik grisi gözleri, üzüntülü, iğneleyici bakışlarla dosdoğru önüne bakıyorlardı. Kumral saçları yönetmeliğe uygun bir uzunlukta kesilmişti”(H.Troyat, Dostoyevski S.172)

İlüşa:Kentteki bir öğrenci. Kolya tarafından okulun diğer çocuklarına karşı korunmuş, yaptığı yanlış bir hareketten sonra  (köpeği Juçka’ya iğneli ekmek yedirmesi)  Kolya, İlüşa ile ilişkisini kesmiş, onunla küsmüştür. Aslında karakterlerindeki ortak özelliklerinden ötürü (Sözgelimi gururlu ve cesur olmaları, acıyı üslenebilmeleri, vb.) birbirlerini sevmekte ve izlemektedirler. Ölümü ile romandaki olayların çok az bir bölümünü oluşturduğu sanılsa da aslında İlyuşa ve Kolya’lı kısa öykü, Dostoyevski’nin romandaki biçime ilişkin teknik yetisinin üstünlüğünü, içeriğe ilişkin olarak da ideoloji ve felsefesinin önemli bir bölümünün ipucunu vermektedir.

Dostoyevski yalnız "Karamazov Kardeşler" romanında değil diğer önemli romanlarında da adeta bir polisiye roman yazarıdır. Doğa ve eşya betimlemelerinin zayıflığı, tüm dikkati insanın iç dünyasına ve dış görüntüsüne yönlendirmesi polisiye roman düşüncesini daha da güçlü kılıyor.
"Karamazov Kardeşler"deki ‘Cinayet‘ romanda gizli tutularak klasik polisiye roman türüne “Suç ve Ceza”dan daha da çok yakın düşüyor. Suç ve Cezada Raskolnikov henüz romanın başında gidip tefeci kadını ve kız kardeşini öldürerek okuyucu üzerindeki dikkat ve kurgulamayı başka kanallara aktarıyordu.

Baba Karamazov’u öldüren Smerdyahov’a öldürme düşüncesini aşılayan ise bir ateist olan ve ‘Tanrı yoksa her şey mübahtır‘ diyen iyi bir öğrenim görmüş, entellektüel birikime sahip üvey kardeş İvan Karamazov’dur. Smedyahov için İvan bir 'idol'dür! Hep ağabeyini örnek almakta onu taklit etmektedir. Ruhları birbirleriyle uyum içerisindedir. İvan Tanrıya inanmayan bir ateist, Smerdyahov da şeytan ruhlu bir yaratıktır. Hem piç, “gayri meşru” hem de Tanrı onu özellikle şeytan ruhlu olarak yaratmıştır!
Dimitri de babasının azılı düşmanıdır. Aslında o da öldürme niyetindedir. Hatta onu öldürmek için de eve kadar gelmiştir. (Gureşenka'yı aramak için geldiği evin bahçe duvarından atlıyor, eline pirinçten bir demir alıyor, sonra da karşısına çıkan evin uşağına vuruyor) İvan da babasının miras meselesinden ötürü düşmanıdır ve ölmesini istemektedir. Peki romanda en olumlu tip olan ‘ahlak ve erdem’i sembolize eden Alyoşa’nın baba Karamazov’un öldürülmesine ilişkin konumu nedir? En azından Baba Karamazov’un öldürüleceğine ilişkin duyumları vardır ancak içindeki dürtü ve duygular buna engel olmanın önüne geçmektedir. Yani Alyaşo da bu konuda en az diğerleri kadar sorumludur.

“Büyük Bir Günahkârın Hayatı“ başlıklı bir serinin ilk kitabı olmak üzere yayınlanan bu roman, Dostoyevski’nin son yapıtıdır. "Karamazov kardeşler", Dostoyevski’nin kaleme aldığı önemle sürgün sonrası yapıtlarının geldiği en son aşama, söylemek istediklerinin artık çözümlenmesi, sentezidir. Romanın konusu Tanrı ve inanç üzerine kurulmuştur. Baba katilliği, kardeş, baba, arkadaş aşk, sevgi, şehvet gibi romanı kapsayan ilişki ve olgular, Tanrı, İsa, kilise, Ortodoksluk ve Rusya’nın kutsallığını yansıtabilmek, motife edebilmek için sahnelenmiş olaylar, öne sürülmüş anti kahraman ve figüranlar olarak algılanmalıdır.
Romanda, Dostoyevski tüm ideoloji ve felsefede geldiği son aşamasını değişik karakterler üzerinden okuyucuya sunmakta, karşı düşünceleri birbiriyle tokuşturup sonunda kendi düşüncelerini parlak düşünceler, evrenselliğin de olmazsa olmazı olarak lanse etmektedir.

1871’de “Ecinniler” romanını yazdığında hangi sınırda durduğunu Shatov’a şöyle söyletiyordu: “Rusya’ya inanıyorum, Ortodoksluğa inanıyorum. İsa’nın Rusya’da yeniden ortaya çıkacağına inanıyorum. “Ya Tanrı’ya? Tanrı’ya? “ “Ben.... Ben Tanrıya da inanacağım.”

Dostoyevski Tanrının varlığı—yokluğu sorunu ile inanca ilişkin sorununa klasik Hristiyanlığın bakış açısıyla bakmıyor. O tanrının var olup olmadığına ilişkin bir tartışmaya kesinlikle girmiyor. Tartışmaları ve kafa yorduğu şey ‘İnanç’ üzerine oluyor. Tanrı olsun olmasın inanmak güzel şey diyor. Bir Tanrı yoksa onu var eder ve inanırım anlayışıyla hareket ediyor. Tanrısı olmayan bir insan için her şey mübahtır. Bundan dolayı Tanrının gerçekten var olması ya da olmaması o kadar da önemli değil onun için... Onun için, o olmasa da olduğuna inanmak, varmış gibi davranmak gerekmektedir. Bu ruhun ‘gerçek olan’ ile ‘gerçek olmayan’ arasında yaptığı bir tercih meselesidir aynı zamanda.

Bu yontulmamış metafizik anlayış, Dostoyevski tarafından öylesine radikalleştirilmiştir ki, ulusların var olup olmama, varlıklarını sürdürebilme sınırına dek getirilip dayandırılmıştır.

"Karamazov Kardeşler"de İvan ile Zosima’nın tez ve antitezleri karşı karşıya geldiklerinde İvan’ın öne sürdüğü savlar pozitivizmi temsil etmekte ve daha ikna edici görünmektedir. Buna karşın iman ve inancı temsil eden Zosima'nın düşünceleri, öne sürdükleri sadece bir düşler dünyasını betimliyor.

Burada Dostoyevski’nin okuyucuya bir tercih bırakıyor inanç bağlamında. Ama o şöyle de fısıldamadan edemiyor:

“Her kim ki bana İsa’nın gerçeğin dışında olduğunu ve gerçeğin onu dışarı attığını ispatlarsa o zaman ben, gerçeğin yanında değil, İsa’nın yanında olmayı tercih ederim.”

Aslında, Tanrıya İnanma ya da inanmama sorununda Dostoyevski çelişkili bir pozisyonda da duruyor. Çünkü “Budala”yı yazmadan çok önceleri daha sürgün yıllarında Tanrıya inandığını söylüyordu:

“Dostoyevski’nin kendi anlattığına göre, Dostoyevski ilk sara nöbetini henüz zorunlu çalışma kampındayken geçirmiş ve din üstüne yapılan bir tartışmada bir tanrıtanımaza “Hayır, hayır ben Tanrı’ya inanıyorum”,diye var gücüyle karşı çıkmasından sonra bu nöbet, yukardan gelen tanrısal bir açıklama niteliğini kazanmıştı.”(A.V.Lunaçarski, Sanat ve Edebiyat Üzerine S.132)

Dostoyevski Tanrıya inandığını “tanrıtanımaza” haykırdığında yıl 1850’dir Omsk’da prangalı tutsaktır.

Demek ki Dostoyevski Tanrıya bir inanmış bir şüpheye düşmüş, bir inanmamış, SAĞLAM ZEMİN ARAYIŞI İÇERİSİNDE OLMUŞTUR. Bu ne zamana kadar sürmüş? Çıkarına uygun en kolay ve sağlam zemine ayaklarını basana dek! Yıl 1871’de bu ortamı yakalıyor!

İşte 1871’de Avrupa’dan Rusya’ya döndüğünde artık Tanrıya da inanır olmuştu! Yani Dostoyevski’nin değişimi artık tamamlanmıştı. Bu anlamda  "Ecinniler"den sonra kaleme aldığı SON romanı "Karamazov Kardeşler", Dostoyevski’nin değişimlerinin artık tamamlandığı ve son sözünü söylediği bir yapıt özelliğini de içermektedir.

Elbette ki bu anlayışta gerçek dışı şeyler var! Nietzsche’nin ‘Tanrı öldü‘ demesi gibi gerçek dışı şeyler! İsa’ya inanıyor,(Çocukluğundan beri), Ortodoksluğa inanıyor, sonradan da papazlara ve kiliseye de inanıyor, şimdi de sıra Tanrıya inanmaya gelmiş bulunuyor: "Karamazov Kardeşler"de de artık Tanrıya inanıyor! Ama o “Budala”da da Tanrıya bazen inanıyor, bazen de ‘Tanrıya da inanacağını’ fısıldıyor. Sibiya'da sürgünde ise, bir ateist olmadığını, Tanrıya inandığını fısıldıyor. Burjuva eleştirmenleri Dostoyevski üzerine teoriler inşa ederken bazı çelişkileri görmezlikten gelmeyi onun henüz “İnsancıkları” yazdığı süreçteki yani Sibirya mahpusluğu ve sürgünü öncesi ‘Tanrı ve din’ üzerine olan saplantılarını kritiklerinde yer yer belirtmiş olmalarına karşın kendi yazdıklarıyla da çelişkiye düşüyorlar.

Dostoyevski Sibirya tutsaklığı ve sürgün yıllarını kapsayan Petersburg'dan ayrı kaldığı 10 yıl boyunca İncil’i adeta yutuyor ve onun kapsamlı bir kritiğini yapma olanağını buluyor. Daha sonra Petersburg’a dönüşüyle birlik “Yer Altından Notlar” ile düşüncelerinde oluşan gelişimleri sırasıyla cepheden açımlamaya başlıyor.
İlk önce saldırdığı yer J.J.Rousseau'nun ‘insan’ üzerine olan hümanist değerlendirmeleri oluyor. Rousseau’ya göre insan yaratılışı itibariyle, temelde iyidir ve onu kötülüklere toplumdaki adaletsizlikler, kötü yönetimler itmektedir. Rousseau’nun bu aydınlanma dönemi tezlerine Dostoyevski , ‘hayır’ diye yanıt vermektedir! “İnsanın daima mantığın ona söylediği gibi kendine fayda sağlayacak şekilde değil de canının istediği gibi davranmasıdır. Kendimize fayda sağlamayacak şekilde de davranabiliriz hatta bazen kesinlikle böyle olmalıdır”.(Yer Altından Notlar. S.31) Dostoyevski devamla insanları diğer canlılardan ayıran şeyin dünyanın her yanına lanetler yağdırmak olduğunu, lanet etmenin de sadece insana ait bir özellik olduğunu, çünkü bu insanı diğer canlılardan ayıran bir ayrıcalık olduğunu belirtmektedir.

Bu kadar değil!

İnsanın temelde pisliğe karşı, kötülüğe karşı bir eğilimi olduğunu, en erdemli kişilerin bile önüne tüm dünya nimetlerini serseniz de, bu erdemli kişi, insanın doğası gereği “nankörlüğü ve hayırsızlığı yüzünden inanılmaz rezillikler bilinçli olarak” kendine bırakın faydayı kesinlikle zararı dokunacak şekilde davranır. (a.y.s.36) diye yazmaktadır. İkinci olarak; insanın doğasında ‘acı çekmeye, günah işlemeye karşı sınırsız bir istem olduğunu özellikle vurgular.

“Ecinniler” ve “Karamazov Kardeşler”de de bu savların geliştirilerek artık yapısal tümlemenin periyodik olarak tamamlanmış olduğunu görüyoruz.

Dostoyevski’nin Turgenyev’e gidip itiraflarda bulunması, kendini onun önünde aşağılaması, Turgenyev’i tanıdıkları içerisinde en aşağı kişi olarak gördüğü içindir. En aşağı kişi tarafından aşağılanmak! Bu gibi saplantılı kişileri normal insan kategorisine veya ‘dahi’ kategorisine tutup sokmak gerçekten düşündürücüdür. Bugünkü bilim, böylesi olguları bir klinik vakası olarak ele alıp, müdahale etmektedir.

Ondaki bu kliniklik durum, üstelik yaşamında sürekli var olmuştur ve Dostoyevski bu kliniklik durumun aslında hem farkında hem de oldukça memnun görünmektedir. Çünkü hasta bir vücudun düşünce sistemi de hastalıklıdır ve sağlıklı bir insanın göremeyenciği başka bir dünyayı görebilme olanağını yakalayabilmektedir.

Yani gerçek ilişkilerin sürüp gittiği elle tutulur, gözle görülür bir dünyanın dışındaki hayaller dünyası! Gerçek dışı bir dünya... İşte bu gerçek dışı dünyayı Dostoyevski “epilepsi” sayesinde yakalayabildiğini ima edip, tanrısının bu hastalığı kendisine verdiği için yaşamından bu anlamda şikâyetçi olmayıp,  hatta denebilir ki bunun için hem memnun hem de gurur duymaktadır.

Suç ve Cezada Raskolnikov ile Svidrigaylov arasında şöyle bir diyalog geçer:
(Svidrigaylov ölmüş karısını uyanıkken üç kez gördüğünü söyler ve Raskolnikov’a hortlaklara inanıp inanmadığını sorar. Raskolnikov inanmadığını söyler)
“....
Svidrigaylov adeta kendi kendine konuşuyormuş gibi, başı biraz yana eğik ve başka yana bakarak mırıldandı:
—Bu gibi hallerde, genel olarak ne derler? Size derler ki: “Sen hastasın, şu halde sana görünen şeyler aslı olmayan bir karabasandan başka bir şey değildir.” Zaten işin mantığa sığar yanı da yok. Hayaletlerin, hortlakların yalnız hastalara göründüklerini kabul ediyorum. Ama bu hal, hayaletlerin, hortlakların sadece hastalara görünebileceklerini kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil!
Raskolnikov öfkeli öfkeli direndi:
—Tabii, hortlak falan yok.
Svidrigaylev, ağır ağır gözlerini ona döndürerek sözlerini sürdürdü:
—Demek yok ha?.. Siz böyle düşünüyorsunuz öyle mi? Peki, şöyle düşünemez miyiz? Siz de bana yardım edin: “Hayaletlerle, hortlaklar, başka dünyaların parçaları, bölümleridir, onların başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yok. Çünkü sağlıklı bir adam, her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Bu hesaba göre de yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama bu sağlıklı adam biraz hastalanıverince organizmadaki normal yeryüzü düzeni biraz bozuluverir, hemen başka dünya parçalarının görünmesi de olağan bir hal almaya başlar. Adamın hastalığı arttığı ölçüde öteki dünya ile olan ilişkisi de artar.”(Suç ve Ceza S.312-313)

Burjuvazinin ruhsal dengesi yerinde olmayan sanatçıları öne sürmesi boşuna değildir. Onlar, kendi düzenlerini sürdürebilmek için, İnsanın yozlaştırılması gerektiğinin kaçınılmazlığını iyi bilmektedirler... Yozlaşan insan, yozlaşmış bir toplumu oluşturur. Sanat da, insanları yozlaştırabilmenin en mükemmel aracıdır. Bugün gelişim olarak en ileri saydığımız toplumlarda bir çöküntü ve yozlaşma en doruk noktasına ulaşmışsa, bunun nedenleri, sunulan sanatın içeriğinde, bunu temsil eden yazarların özelliklerinde, ruhsal durumlarında, sınıfsal cepheleşmede ve konakladıkları mevzilerde aranmalıdır.

En gelişmiş toplumlardaki yozlaşmanın halkasının giderek büyüdüğü ve artık tüm dünyayı sardığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu halka genişledikçe genişledi ve insanlığı mutsuzluğun karanlığına yuvarladı. İnsanlık karanlıklar içerisinde ve hastalıklı beyinleriyle, görme yetisini kaybetmiş gözleriyle duygusuzlaştırılmış ve körleştirilmiş olarak kölelik döneminin en üst aşamasını yaşıyorlar.

Bu yıllarda Dostoyevski Avrupa’nın geldiği noktadan nefret edip, geri kalmış Rusya’yı öncelikle tinsel yönden göklere çıkarırken Tüm Avrupa ve insanlığın kurtuluşunun Rus Ortodoksluğu, Rus İsa’sı tarafından ancak olanaklı olabileceğini kendisine iyice inandırmıştır.


İvan ile Alyoşa’nın Tanrı üzerine tartışmasında mantıkî verilerle ortaya çıkan İvan ağır basar görünmesine karşın ruhun derinliklerinde akıl yoluyla değil de iman yoluyla tanrının varlığına inanmanın (Dostoyevski tarafından İvan’ın daha da gerçekçi-pozitif gösterilmesine karşın) gerekliliği anlatılmak isteniyor.

Dostoyevski’deki bu “İman yoluyla” gerçeğin bilerek yadsınarak gerçek olmayan bir evrene doğru kanat çırparak yalancı bir mutluluğun huzuruna ulaşabilme anlayışı yeni değil, Sibirya’daki sürgün ve tutsaklık yıllarına dayanır. O, yürüdüğü yolda akıl ve deneyin pozitivizmine değil de İMAN’a öncelik tanımaktadır. İman, düşüncenin olmadığı, düşüncenin bazı durumlarda durduğu yerde başlamaktadır.

Tanrıya, evrene ve toplumların gelgitlerine tam da bu pencereden baktığı için insanların kendi elleriyle savaşımlarla ve bileklerinin hakkıyla gerçekleştirmeyi önlerine bir belgi olarak koydukları özgürlük, eşitlik, adalet gibi istemleri ellerinin tersiyle itmektedir. Özgürlük için savaşımın ‘boş’ olduğu özgürlüğe ulaşmanın gizinin çekilen acılarda gizli olduğunu vaaz etmektedir.

Dostoyevski, özgürlük ve mutluluk kavramlarını yorumlarken Katolikliği örnek olarak ele almakta, Katolik kilisesi insanlığa ilişkin tüm sorumlulukları üzerine alarak onların bu dünyada rahat etmelerini, mutlu olmalarını sağlıyor. Yani insan, insan sevgisi adına Tanrı’ya ihanet ediyor. Kilise bundan böyle İsa’dan ruhsal anlamda değil, toplumsal anlamda yararlanma yoluna gidiyor. Toplumsal düzeni koruyabilmek için var oluyor. Buna Dostoyevski Hristiyan Komünizmi diyor. Oysa İsa insanlığa ekmeği değil acıyı salık vermişti. Çünkü acı insana sınırsız bir özgürlük getirecekti.

Sibirya’daki sürgün yıllarında Omsk’tan 20-28 Şubat 1854’de N.D.Fonwisina’ya şöyle yazıyordu:
“Size kendimden bahsedecek olursam, bu yaşta hala bir çocuğum ben. İnançsız, Şüpheci ve galiba da (hatta buna gerçekten eminim )hayatımın sonuna kadar böyle kalacak bir çocuk. Ne korkunç acılar vermiştir bu bana.(hala da vermede ) bütün bunlara karşı elimde kuvvetli deliller olduğu halde, imanı özlemek, oysaki Tanrı bana ara sırada tam huzur veriyor ve bu anlarda ben sevip sevildiğime inanıyorum. Böyle anlarımda kendime açıkladığım imanım; içimde açık ve kutsal benim için. Son derece basit, bu iman. Şöyle ki: Bir kurtarıcıdan daha sevgili, daha derin, daha akıllı, daha insancıl daha mükemmel bir şey olmadığına inanıyor ve kendi kendime kıskanç bir aşkla, orada olan o’ndan daha büyük bir kimse olmadığını söylediğim halde, orada da kimse olamayacaktır. Hatta daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim: Her kim ki bana İsa’nın gerçeğin dışında olduğunu ve gerçeğin onu dışarı attığını ispatlarsa o zaman ben gerçeğin yanında değil, İsa’nın yanında olmayı tercih ederim.     “(a.b.ç.) (Dostojewski, Gesammelte Briefe S.87)

Yukarıdaki ‘İsa ve gerçeklik’ üzerine öne sürdüğü metafizik düşünce, daha sonraki romanları “Budala”, “Ecinniler”, “Karamazov Kardeşler” olmak üzere yazdıklarının ve yaşamının çekirdeğini, tözünü oluşturmuştur.

İvan Karamazov Rus devrim hareketinin nereden kaynaklandığı üzerine şöyle bir yorumda bulunuyor:
“Berdayef s.107

Dostoyevski’nin(12.02.1881) tabutuyla birlikte cenaze alayı    


1- Liberal Turgenyev, 2.Alexandr’a sadık bir uyruk olduğunu ve Polonya isyanını bastırırken yaralanan askerler için İki altın yardımda bulunduğunu bildiren bir mektup gönderince, Kolokol dergisi: (Herzen’in Avrupa’da çıkardığı devrimci dergi –Yazar Notu) “Kendisinin duyduğu vicdan azabından imparatorun haberi olmadığı için acı çekerek geceleri bir türlü uyuyamadığını Çar’a bir mektupla bildiren (erkek soyundan) ak saçlı kadın evliya Madeleine’den”söz etti.(Burada, Lenin Herzen’in “Dedikodular karalamalar vb...” adlı makalesine atıfta bulunuyor.) Turgenyev söz konusu Madeleine’nin kendisi olduğunu hemen anladı.

Polonya’yı savunduğu için bütün Rus liberalleri çetesinin kendisinden uzaklaşmasına, bütün “kültürlü yüksek sosyete”nin Kolokol dergisine sırt dönmesine Herzen şaşmadı. Polonya’nın özgürlüğünü savunmayı ve 2.Alexandır’ın yatıştırıcılarını, cellâtlarını, adam asanlarını yerden yere vurdurmayı sürdürdü. Turgenyev’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu :”Rusya’nın onurunu kurtardık ve bu bize bir uşak çoğunluğunun saldırısına mal oldu.”
     (Lenin, Sanat ve Edebiyat, Herzen’in anısına S.80-81)

2-Deizm: Tüm dinleri reddeden ancak tanrının varlığına inanan inanç şeklidir. Dinler reddedildiği için Peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem; melek, şeytan gibi kavramların “deizm” inancında yeri yoktur. Sadece evreni ve doğa kanunlarını koyan, bunun ardından evrene ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır. Evrim teorisine karşı değildir ayrıca akla ve doğaya dayanır.

3-Garibaldi Guiseppe (1807-1882) İtalya devletinin kurulmasına öncülük etmiş, İtalyanlar tarafından İtalya’nın en büyük kahraman ve yurtseverlerinden biri olarak kabul edilen halk önderi.

4-Dostoyevski burada,1848-1849 Tüm Avrupa’yı etkileyen ve yenilgiyle sonuçlanan Fransa’daki burjuva devrimlerini vurguluyor.

5- Biz burada Bakunin’in Marksizm karşısındaki konumunu tartışacak değiliz. Her durumda Marksizm’in can alıcı ilkelerini yadsımış olmasına, teorik ve pratik olarak tutarsız bir çizgi sergilemiş olmasına karşın, devrimci bir pozisyonda durduğudur. Dostoyevski Bakunin üzerinden tüm devrimci ve sosyalistlere saldırmaktadır. Onun hedefi Bakunin değil, Bakunin’in şahsında devrimci ve sosyalistler üzerinde çirkin ve nefret ettirici bir portre çizmek, tinsel dünyalarını da oldukça karanlık, dengesiz ve bir şeytan, bir cehennem zebanisi kalıbının içerisinde betimlemektir.

 6-Phalanstère(Phalansterium): Ütopist sosyalist Charles Fourier(1772-1836)’in 1620 üyesiyle birlikte komünal olarak birlikte yaşamayı, üretmeyi, serbest aşk yapmayı ve birlikte tüketmeyi kurguladığı komün köyü.

Fourier’in ve Owen’in Kuzey Amerika kıtasında çok sayıda takipçileri oldu ve bu ütopyacıların düşüncelerini de pratiğe uyguladılar.1843-1858 yılları arasındaki 15 yıllık süre içerisinde Kuzey Amerika’nın çeşitli bölgelerinde içinde yaşayanları 100,000’i aşkın 40 kadar Phalanax kuruldu ve buralarda komünal yaşama geçildi.

 7-Granowskij Timofei Nikolajewitsch(1813-1855) Tarihçi, Hegelci ve "saf güzellik" düşüncesinin temsilcisi. Önde gelen batıcılardan. 1840’lardaki genç Herzen, Belinski jenerasyonunun esin kaynağı.
              
 8-Felix Pyat:(1810-1889) Fransız sosyalisti, gazeteci, yazar, politikacı.1871 Paris Komünü üyesi ve yöneticilerinden. Paris komünü yenilince yurt dışına kaçtı, Gıyabında ölüm cezası verildi.  Genel af olunca Fransa’ya geri döndü(1880) ve La Commune gazetesini çıkardı.1888’de Marsilya’dan milletvekili seçildi,1889’da öldü.

 9-Marseillaise: Fransa Milli Marşı
 1792’de Fransa’nın Prusya ve Avusturya ile savaştığı dönemde yazılmış, 1795’de de Fransa’nın milli marşı olarak kabul edilmiştir. 1804-1814 yılları arasında yasak değildi çünkü bu dönemde Napolyon’un kendisi devrim taraftarıydı. 1830 Temmuz devriminden sonra Marseillaise devrimci içerik taşıdığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Yasaklı olduğu sürece de ‘La Parisisienne’ milli marş olarak söylenmiştir.(1830’da Burjuva-liberal monarşi kuruluyor ve iktidar toprak ağalarının elinden Burjuvazinin eline geçiyor) 19.ve 20 yüzyıllarda Marseillaise uluslar arası devrimci hareketin hararetli ve anlamlı marşlarından biri oluyor.

“ Kimin peşindedir bu hükümdarlar
  Bu satılmış uşak takımı?
  Bu zincirleri kimin için hazırladılar
  Kimin içindir acaba bu demirden bukağılar?
  Sizin için ey Fransızlar, sizin için tüm bunlar!
  Olacak iş midir bu! Hepimiz hınçlımı hınçlı,
  Şimdiden hazırız sıkmışız yumruklarımızı!
  Onlar sizi yeniden köle yapmak istiyorlar!

  Haydi vatandaşlar sıkıştırın safları, silahları kapın!
  Yürüyün ki şu alçakların kanlarıyla toprağımız sulansın. “
  

10-Mein Lieber Augustin(Almanca şarkı) Benim sevgili Augustin’im

11-Otto Von Bismarck (1815-1898) 1.Willhem(Prusya kralı ) tarafından Prusya’ya başbakan olarak atanmıştır. Devletler arası sorunların savaş yoluyla çözümlenmesinden yanadır.1870 -1871 Fransa savaşından sonra başarısından ötürü, Prusya Kralı 1.Wilhelm tarafından Prens ünvanı almış, şansölye ilan edilmiştir.                                                                                                              
12-Jules Favre(1809-1880) Avukat,1848 devriminden sonra içişleri bakanlığı genel sekreteri, Daha sonra Dış işleri bakanı.1870-1871 Prusya-Fransa savaşında ağır şartlarla barış anlaşmasını imzalıyor. Fransa’nın Prusya’ya tesliminde olduğu kadar Paris Komününde gerçekleştirilen kitlesel katliamlarında sorumlularından birisidir.                                        
   
Domuz hikâyesi carr s.221

Kaynaklar:

Henri Troyat: Dostoyevski  ( İletişim yay.)
Anna Grigorjewna Dostojewski: Erinnerungen Das Leben Dostojewskis in den Aufzeichnungen seiner frau (Dostoyevski’nin yaşamındaki anılarına ilişkin karısının tuttuğu notlar 
N.A.Berdyaev: Dostoyevski (Adam yay,1984) 
Dostoyevski:Gesammelte Briefe 1833-1881(H.Janssen/Arkana-Verlag,
Göttingen,1981)(Toplanan Mektuplar 1833-1881)
Dostoyevski: Dostoyevski’nin Mektupları(Ararat Yay.)
Dostoyevski: Ecinniler (Öteki yay.)
Dostoyevski: Cinler (İletişim Yayınları)
Dostoyevski: Karamazov Kardeşler(Dionis yay.) 
Dostoyevski: Suç ve Ceza(Sonsuz Kitap yay )
Dostoyevski: Yer Altından Notlar(Antik Batı Klasikleri yay.)
Andre Gide: Dostoyevski (L&M Yayınları)
Andre Gide: SSCB’den Dönüş(Anahtar Kitaplar Yayınevi)
A.V.Lunaçarski: Sanat ve Edebiyat Üzerine (Kırmızı Yay )
Karl Marks: Fransa’da İç Savaş (Eriş Yay.) 
Marks, Engels, Lenin: Paris Komünü Üzerine (Sol yay.)
Lenin: Devlet ve Devrim(Günce yay.)
Vladimir Nabokov: Die Kunst Des Lesens, Meisterwerke der russischen Literatur N.Gogol, I.Turgenjew, F.Dostojewski, L.Tolstoi, A.Tschechow, M.Gorki (Fischer Taschenbuch Verlag)
Maurina Zenta: Dostojewskij, Menschengestalter und Gottsucher
    
       
YAVUZ AKÖZEL

— SON —

14 Eylül 2012 Cuma

YAVUZ AKÖZEL: Kapitalizmin Kalesi Dostoyevski-VI



KAPİTALİZMİN KALESİ DOSTOYEVSKİ-VI




“Hizmetçi odaya koştu ve bağırdı : ‘İmparatoru öldürdüler! ‘ Anna Grigoryevna bir sinir krizi geçirdi ve Yaşlı general koltuğunda bayıldı. ‘Kocam hastalığından iyileşseydi bile bu çok sürmeyecekti” diye yazıyor Anna Grikoryevna.’ 1 Mart suikastı onun üzerinde yıkıcı bir etki yapacaktı, çünkü o, köylülerin kurtarıcısı olan Çarı taparcasına seviyordu.”
(Henri Troyat, Dostoyevski. S.432)(A.G.Dostojewski, Errinerung Das Leben Dostojewskis in den Aufzeichnungen Frau, S.369)                           

                                                    
Ecinnilerden Karamazov Kardeşlere

Dostoyevski, “Ecinniler”i (Roman, 1958’de “Ecinniler” adı ile Ahmet Muhip Dıranas tarafından Türkçe’ye çevriliyor. Yine aynı yapıt “Cinler” adı ile Orhan Pamuk’un editörlüğünde 1. baskısı 2000 yılında,17.baskısı da 2012 yılında Rusçadan Ergin Altay tarafından Türkçeye çevriliyor. Ben yazımın bazı yerlerinde “Ecinniler”, bazılarında da “Cinler” adını kullandım.) yazmaya başladığında Avrupa sancılı bir dönemden geçiyordu. 1 Eylül 1870’de Fransa, Sedan Meydan Savaşında Prusya’ya yenildi. 3.Napolyon 80.000 kişilik ordusu ile beraber esir düştü.

Sedan galibiyeti Prusya’nın 1866’da Avusturya’yı, Alman Birliğinin oluşmasında engel olarak görüp yenilgiye uğratmasından sonra(yedi hafta savaşı)  BİRLİĞE giden son engeli de ortadan kaldırdığı anlamına geliyordu.

18 Ocak 1871’de Versailles sarayında 1.Wilhelm’e Alman İmparatorluk tacı resmen giydirildi. 30’dan fazla prensliklerden oluşan Almanya böylece ulusal birliğe resmen kavuşuyordu: Büyük Alman imparatorluğu!

“Ecinniler”de ve o yıllara denk düşen bazı mektuplarında, Prusya-Fransa savaşına ve yorumlarına yer veren Dostoyevski’nin Fransa’nın yanında yer almış olması, tarihsel bir Alman düşmanlığından, ayrıca Prusya’nın savaşı kazanması ile birlik oluşacak güçlü bir Alman İmparatorluğunun Rusya’nın batıya ve güneye doğru yapacağı genişleme ve öncülüğündeki Slovak birliği düşlerinin gerçekleşemeyeceğinden ötürüydü...

Dostoyevski’nin düşünsel evrenindeki en önemli evrilmelerden biri de panslavizmdir. Sibirya sürgününden dönüp de Petersburg’a geldiğinde giderek sağa kayan Dostoyevski, panslavist düşüncelerle yakından ilgilendi. 1845’lerde nasıl ki sosyalist ve Çar karşıtı düşünceler geçerli akçe olduğu için o cephede saf tuttuysa; şimdi de Rus halkı, Rus köylüsü, Rusya ve panslavizm düşünceleri, Tanrı, Tanrının varlığı-yokluğu üzerine olan dönemin popülaritesi geçerli akçe olduğu için giderek sağa kayarak tuttuğu safı belli ediyordu... Dostoyevski Vremya dergisini çıkardığında kendilerine yeni bir isim buldular: Pochva(Toprak) ve Vremya'nın yazarları kendilerine Pochveniski (Toprağın İnsanları) diyorlardı. Burada yazdıkları yazılar Dostoyevski’nin gerici ve milliyetçi çehresini de gün yüzüne çıkarıyordu. Böylece devrimci -demokrat çevreler de Dostoyevski’ye “Ölü Evinden Anılar”, “Ezilenler” romanlarına baktıkları bakış açısıyla bakmadılar ve Dostoyevski’nin konumu iyice belirginleşti. Bu konumun belirginleşmesinde Dostoyevski üzerinde birçok panslavist düşünürün de derin etkileri oldu.

“Ecinniler”de ve “Karamazov Kardeşler”de işlediği panslavist düşünceler doğrudan doğruya bu etkilendiği düşünürlerden devşirmelerdir. Dostoyevski bu devşirme panslavist ve Ortodoksluğa ilişkin radikal düşünceleri birbirine harmanlayarak romanlarında ve politik yazılarında(Bir Yazarın Günlüğü) işlemiştir.

Etkilendiği en önemli düşünür yine kendisi gibi Petraşevski çemberi sanıklarından Nikola Yakovleviç Danislevski’dir. Danislevski de Dostoyevski gibi hapiste ve sürgünde geçirdiği yıllardan sonra Hazar Denizi bölgesinde doğal araştırmalar merkezinde görevlendiriliyor. Görev olarak da Darwin’in evrim teorisini çürütmek adına çalışmalar yürütmek için kollarını iyice sıvıyor. Bunun yanı sıra Rus siyasi tarihi ile de ilgileniyor. Danislevski’ye göre Rusya, batının çürük kültürüne karşı kendini ve Ortodoksluğa dayanan Slav kültürünü savunacak kadar güçlüdür. Her Slav ister Rus, Çek, Sırp, Hırvat, ister Sloven veya Bulgar olsun, Tanrı ve Ortodoksluk dışında Slavcılığı en kutsal bir amaç olarak ele almalıdır. Bu ülkü özgürlük, ilim, eğitim ve terbiye, bilgiler ve genellikle herhangi bir maddi gönenç(refah) ve mutluluğun üstündedir; çünkü bu maddi gönenç ve mutluluklardan hiçbiri manen özgür olan bir Slav dünyasının gerçekleşmesinden önce elde edilemeyecektir. Avrupa’nın Rusya’ya karşı olumsuz duygular beslemesi Rusya’nın kendini Çin ve Hindistan gibi aşağılamasına, haklarını çiğnemesine izin vermemesinden ileri geliyor. Slovakların Germanlardan ve önemle Almanlardan nefret etmeleri kendiliğinden oluşmuş bir durumdur. Her iki toplum arasında daima düşmanlık hüküm sürmekte ve devam edip gitmektedir.

Danilevski’ye göre bütün Slav ulusları bağımsızlıklarını kazanıp büyük bir Slav ittifakı kurmalıdırlar. Bu gerçekleştiği zamandır ki Slav dünyası çürümüş Avrupa’nın etkisinden uzak kalabilecektir. Gelecekte kurulması tasarlanan bu Slav dünyasının ortak merkezi İstanbul olmalıdır. Danilevski’nin bu düşünceleri Panslavizmin siyasi şiarı ve neredeyse anayasası olmuştur. Birçok düşüncesinin kökeni Danilevski kaynaklı olmasına karşın Dostoyevski, Danilevski’nin İstanbul sorununda getirdiği çözümlemeye karşı durmakta, “Bir Yazarın Günlüğü”nde İstanbul’un tüm Slovakların ortak bir merkezi değil, yalnızca Rusya’nın egemenliğindeki ve denetimindeki bir Ortodoks merkezi olması gerektiği, daha da radikal aşırı bir Rus milliyetçi çizgisinde dile getirmektedir.

Yıl 1876’lara gelindiğinde Balkanlar giderek hareketleniyor ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından köleleştirilen, sömürgeleştirilen uluslar ayağa kalkmaya başlıyor. İlk başkaldırı Bulgaristan’da oluyor ve Osmanlı İmparatorluğu bu başkaldırıyı acımasız katliamlarla bastırıyor. Bu olay, boyunduruk altına alınmış diğer Slovak uluslarının ezen devlet Osmanlı imparatorluğuna karşı düşmanlığı ve nefretini daha da doruklaştırıyor.

Slovak halklarının haklı öfke ve nefretleri Rusya’da Dostoyevski ve Katkov gibi yazarlar aracılığıyla ırkçı bir konuma sürüklenip, olgu, Türk düşmanlığı boyutuna ulaştırılıyor, Çok geçmiyor, 2 Temmuz 1876’da Karadağ ve Sırplar Osmanlı’ya karşı savaşa başlıyor. Dostoyevski en başından beri Rusya’nın Osmanlıya(Türklere) savaş açması gerektiğini, Türkleri Avrupa’dan tamamen söküp atmanın Rusya’nın çıkarları için zorunlu olduğunu, İstanbul’un kayıtsız şartsız Ruslar’ın olması gerektiğini ve Ortodoksların merkezi durumuna getirilmesinin kaçınılmazlığı üzerine çığırtkanlık yapıp, halkları birbirine düşürmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Mart 1877’de o, şöyle yazmaktadır:

“ ...Hayır, amacımız derindir, ölçülemez derecede derin... Rusya bütün Doğu Hıristiyanları için, ayrıca dünyadaki Ortodoksluğun kaderi ve birleşmesi için gereklidir ve kaçınılmazdır. Halkımız ve devletimiz daima böyle anlamıştır bunu... Özetle, bu korkutucu Doğu sorunu – Avrupa’yla kesin çatışmayı da, yeni, güçlü, verimli ilkeler üzerinde onunla kesin olarak birleşmemizi de içinde barındıran bir sorun-yazgımız, görevimizdir; en önemlisi de tek çıkış yolumuzdur. Hoş bu sorunun çözümünün bizler için şimdi ne kadar önemli olduğunu Avrupa nereden anlayacak? Kısacası, Avrupa’da şimdi sürdürülen diplomatik görüşmeler ve anlaşmalar ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, önümüzdeki yüzyılda da olsa, İstanbul eninde sonunda bizim olacaktır!  (a.ç.Dostoyevski) yolumuzdan sapmadan, kararlılıkla yürümeli ve aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. İşte, sorunun Avrupa sürecini özellikle vurgulamak istedim.”( Dostoyevski, Bir yazarın günlüğü, S.729,730)

Sonunda istediği de oluyor: 27 Nisan 1877’de Rusya, Osmanlının boyunduruğundaki Romanya’yı işgal edip, Osmanlı İmparatorluğuna savaş açıyor. Savaş nedeni, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Hristiyanların insan haklarının çiğnendiğine ilişkin oluşmuş kamuoyu, Panslavizm düşüncelerin giderek egemen olması, Bulgaristan ve Romanya isyanları vb. Balkanlarda ve Kafkasya’da süren bir yıl’ı aşkın kanlı savaşlardan sonra (Her iki tarafta da 100.000’in üzerinde insan ölüyor)Osmanlı İmparatorluğu yenilip, ağır şartlarla barış imzalıyor. Bu, Osmanlının Balkanlardaki egemenliğinin de sonu oluyor... Ancak Dostoyevski’nin düşleri gerçek olamıyor... Yeşilköy’e kadar gelmiş olan Rus ordusunun İstanbul’u işgal etmesi, hatta Osmanlı İmparatorluğunun bu şekilde, Rusya’nın vasıtasıyla yıkılışa gidişi İngiltere başta olmak üzere birçok batılı devletin hesabına gelmiyor. İngiltere, Rusya’ya bir ültimatom verip, İstanbul’u işgal etmeleri engelleniyor! Rusya, Osmanlının barış anlaşması teklifini kabul etmeye bir bakıma mecbur bırakılıyor! Ayastefanos(Yeşilköy) antlaşması imzalanıyor.

İşte, nasıl ki 1870-1871 Paris-Prusya savaşı ve Paris Komünü “Ecinniler” romanın ana eksenlerinden birini oluşturuyorsa, yine ayni şekilde 93 savaşı da(1877 Rus-Osmanlı savaşı)  “Karamazov Kardeşler”in belirli bir eksenini oluşturuyor. Rus-Osmanlı Savaşı’nın etkisi romanda Türk, Tatar düşmanlığı olarak motive edilmiş olmasına karşın Türkçe’ye yapılan çevirilerin tümünde bazen çevirmenler bazen de yayınevleri tarafından bilinçli olarak bu bölümler yazılmamış, silinmiş veya Türk, Tatar adları belirtilmemiştir.(çevirmen veya yayınevleri tarafından sansüre uğratılmıştır)

Bizce sorun Dostoyevski’nin Türklere duyduğu özel kin ve düşmanlıktan öte, onun bir ortaçağ şövalyesi olarak Ortodoks zırhına bürünmesi, elinde taşıdığı mum ve haçın da bir anda etrafına nefret saçan ateşe ve kana asla doymayan murdar bir kılıca dönüşmesidir.

“Ecinniler”, biraz daha geniş çerçevede ele alındığında, yapıtın etkin kaynaklarının önemli bölümünün, Dostoyevski’lerin 1867’de İsviçre’ye adım atar atmaz oluşmaya başladığını o süreçte oluşan olgu ve olayları sırasıyla ele aldığımızda görüyoruz. Dostoyevski, “Ecinniler” ile tüm bir geçmişi ile hesaplaşıyor, “İnsancıklar” ile başlayan(çevirilerini dışta tutuyorum) yazın yaşamındaki ideolojik ve felsefi anlamdaki kriterlerinin gelip konakladığı noktayı belirlerken aynı zamanda geçmişinin de bir özeleştirisini vermiş oluyor böylece.

Dostoyevski’nin “İnsancıklar”ı yazdığı 1846’dan "Ecinniler"i yazdığı 1870-1871 yıllarına gelinceye kadar geçirdiği düşünsel dönüşümlerin bir ana krokisi “Yer Altından Notlar”da çiziliyor. Bu onun devrimci-demokrat çevreleri ile arasına net bir sınır çektiği ilk atılımı oluyor ve bu atılım orada belirtemediği, belki de cesaret edemediği veya henüz düşüncelerinde netlik kazanmamış diğer düşünceleri de artık pervasızca açımlamasının belirgin paradigması oluyor. Açımlıyor ve tamamlanmış bir ideolojinin, tamamlanmış bir ahlak ve Tanrıya ilişkin(mistik) felsefenin “Karamazov Kardeşler”de yaşamın pratiğine indirgenmesi ereğiyle son noktayı koyuyor. "Ecinniler"i ele alıp incelemek, yorumlamak demek, fevkalade bir tarihi, felsefi birikimi olan Dostoyevski’nin geçtiği yerlerden de —derinlemesine olmasa da— geçme gerekliliğini gösteriyor. "Ecinniler"i kavrayabilmek, öncelikle kişiyi yeniden 1789-1794 Fransız devrimini hazırlayan Avrupa’daki aydınlanma çağını, Dostoyevski’nin 1840-1848 dönemlerinde iyice etkisinde kaldığı ancak Yer Altından Notlar ile birlikte yadsımaya başladığı,"Ecinniler"de de artık açık olarak eleştirdiği Jean Jacques Rousseau’ya dek geri götürüyor.

Yine  "Ecinniler",1870-1871 Fransa-Prusya savaşı, Paris komünü hatta Fransa Milli Marşı ‘Marseillaise’in tarihine dek kişiyi geri götürebiliyor. Ecinniler, bu geriye dönüp bakışlarla, tarihin sayfaları o günlerden başlayarak ileriye doğru yavaş yavaş açımlandığında, Dostoyevski’nin ne anlatmak istediği ve çizdiği metaforlardan hangi şeyleri anlamamız gerektiği de böylece belirginleşiyor.

Dostoyevski’ler 1867’nin 3 Temmuz’unda Rusya'dan ilk gelip yerleştikleri Dresden’den Baden-Baden’e hareket ediyorlar. Bu şehirde  "Ecinniler"de ‘Karmazinov’ olarak canlandırdığı Ivan Turgenyev yaşamaktadır. Onu ziyarete gidiyor ve aralarında geçen konuşmaları, Turgenyev’in düşüncelerini karikatürize ederek yapıtına yansıtıyor.

(Bu karikatürize yapışta, giriştiği eleştiride Dostoyevski’nin haklı olan ve öne çıkarılması gerekli yönleri de vardır.(1)

Ancak Dostoyevski haklı olduğu yönlerinde kalmakla yetinmeyip, Turgenyev’den hareketle, Turgenyev gibi ateist olan ancak devrimci de olan Utin Nikolay Isaakowitsch, Belinski, Herzen ve Çernişevski gibilerine de saldırıp, onları Turgenyev’le aynı kefeye koyuyor.)

Dostoyevski'nin Turgenyev’i ziyaretinde aralarında geçen konuşmaları A.N.Majkow’a 16/28 Ağustos 1867’de Cenevre’den yazdığı mektuptan öğreniyoruz.

Turgenyev’i kendini beğenmiş, burnu havalarda, işi tıkırında, zengin olduğu için hiç sevmeyen, alçak gönüllülük taslayan öpücüklerinden tiksinen Dostoyevski, yine de onu ziyarete gidiyor! Turgenyev’in yayınlanmış “Duman” adlı romanı Rusya’da Slavcıların ve diğer entellektüellerin tepkisini çekmiştir

Maksim Gorki "Duman" romanı ile ilgili olarak  "Kişiliğin Parçalanması" adlı makalesinde Dostoyevski’nin “Ecinniler”i ile Turgenyev’in "Duman”ını aynı yazınsal grup içerisinde değerlendirmekte ve bu yapıtlarda, başka bir yazınsal grup içerisinde değerlendirdiği Çernişevski, V. M. Garşin, D. L. Mordovstsev’in sırasıyla “Ne yapmalı?”, “Sanatçılar, Zamanların Belirtileri” adlı roman ve öykülerinde, yine sırasıyla; ”Rahmetov, Ryabin, Stozharov” adlarıyla yaratılmış ‘tip’lere karşı güçlü, hırslı bir kin duygusunun yansıtılmış olduğu yorumunu yapmaktadır.(Edebiyat Yaşamım, S.116-117)


Hep pohpohlanıp övülmeye alışık Turgenyev, (Yapıtları Batı Avrupa dillerine çevrilen ilk Rus yazarı ünvanını taşımaktadır.) bu keskin eleştiri ve protestolar karşısında oldukça alınıyor, o meşhur gururu iyice kırılıyor. Turgenyev “Duman” adlı romanını, kendini bir Rus değil de Bir Alman olarak görerek, duyumsayarak yazıyor. Dolayısıyla Rusya’yı her bakımdan küçümsüyor. Şöyle yazıyor: “Şayet Rusya bugün yeryüzünden silinirse insanlık bir kayba uğramaz ve hatta hiçbir iz dahi bırakmaz.” Bu sav aynı zamanda romanın ana fikri de oluyor. Turgenyev ile görüştüklerinden sonra Maikov’a şöyle yazar:

“ ....Ama ondan acı bir şekilde şikâyet etmemin asıl nedeni "Duman" adındaki yazdığı kitap yüzünden. Bana bu kitabın ana fikrinin ve neye değinmek istediğini kendisi şu şekilde anlattı : "Şayet Rusya bugün yeryüzünden silinirse insanlık bir kayba uğramaz ve hatta hiçbir iz dahi bırakmaz." Ayrıca Rusya üzerine temel düşüncesinin de bu olduğunu haykırdı. Çok sinirli durumdaydı nedeni de "Duman" romanının başarısız oluşundan kaynaklanıyordu.
......
Ayrıca bu kişiler ateist olmakla da övünüyorlar. Bana, kendisinin de tam anlamıyla bir ateist olduğunu söyledi. Tanrım!

Deizm(2) Mesih’i bize kazandırdı. Demem şu ki; Mesih öylesine yüce bir insan figürüdür ki, kişi alçakgönüllü olmadan onu kavrayamaz ve onun insanlığın sonsuz ülküsünün bir işareti olduğundan asla kimse şüphe edemez. Ve biz tüm bu Turgenyev, Herzen, Utin, Çernişevski’lere ne borçluyuz? En yüce güzelliğin üzerine tüküren onlarda bizim bulduklarımız; çirkin ve iğrenç bir gurur, yüzsüz bir duygusallık ve gülünç bir kibirdir.
.....
(Turgenyev)Rusya’ya ve Ruslara çok kötü bir şekilde hakaret etti. Fakat ben şunun farkına vardım ki, Belinski okulunun yarattığı liberal ve ilericilerin büyük bir bölümü Rusya’ya hakaret etmekten memnunluk duyup zevk alıyorlar.
............
 Memleket dışında uzun süre yaşayanlar-memlekette geçen gerçek olaylardan en ufak bir fikir sahibi bile değiller. (gazete okumalarına karşın)  Rusya’ya olan sevgi ve anlayışlarını öylesine kaybetmişler ki, Rus nihilistlerinin bile artık yadsıyamadığı kendi başına olağan bir gerçek. Bunların kendi tarzlarında olguyu karikatürize etmelerini anlamak olanaksız! Bana anlattıklarının arasında, bizlerin Almanların önünde, tozların içinde sürünmek zorunda olduğumuzu çünkü medeniyetin genel olarak yanılmaz tek yolunun bu olduğunu ve Rusya’ya bağımsız, öz bir Rus kültürü getirmek için gösterilen çabaların delilik ve şaşmışlığın(ahmaklığın) bir yinelenmesi olduğunu söyledi.

Kendisine, kolaylık olsun diye Paris’ten bir teleskop getirmesini tavsiye ettim. “Ne demek istiyorsun ?” diye sordu. “Aradaki mesafe fazla uzun da .” diye yanıt verdim.  “Teleskopu Rusya’ya doğru yönlendirecek olursan bizleri daha iyi görürsün, yoksa gerçekten görme olasılığınız yok.” Kudurmuşa döndü. Onu böylesine hiddetli görünce, tam bir saflığa bürünüp : “Gerçekten de kitabın hakkında yazılan küçültücü yazıların seni bu hale sokabileceğini hiç tahmin etmezdim.” dedim. “Tanrı şahit ki bu önemsenecek bir olgu değil, tükür üzerlerine olsun bitsin.”  “Sen ne sanıyorsun?  Ama, ben bundan dolayı hiç alınmadım ki !” diye, yanıt verdiğinde, yüzü mosmor olmuştu!”
(Dostoyevski, Gesammelte Briefe S.223-224-225)

Turgenyev ile aralarında geçen bu görüşmeden sonra hemen ertesi gün Turgenyev saat sabah tam 10’da gelip Dostoyevski’nin ev sahibesine kartını bırakıyor. Oysa bir önceki gün, sabahları 11’e kadar uyuduğunu; öğlene kadar misafir kabul etmediğini, Dostoyevski ona söylemiştir... Bu şu anlama geliyordu ki; aristokrat gururu iyice kırılan Turgenyev, Dostoyevski ile artık görüşmek istemiyordu. Nitekim aralarındaki küslük 1881 yılındaki meşhur Puşkin konuşmasına kadar sürecek, görüşmeyeceklerdir.

Bu 1867 ‘Baden Baden’ konuşmasının 1870’de yazmaya başladığı “Ecinniler” romanına elbette ki yansımaları da oldu. Bir taraftan devrimci, demokrat, sosyalistleri, gerici düşüncelerinin doğrultusunda eleştiri yağmuruna tutarken bir yandan da Turgenyev gibi demokrat geçinen liberal yazar ve aydınların —abartılı da olsa— ibret verici özelliklerini teşhir etme başarısını da gösterdi.

Dostoyevskiler, 1867 Ağustos ayı’nın sonunda Cenevre’ye gidiyorlar. Dostoyevski Burada 1869’da Floransa’da tamamlanacak olan “Budala”yı yazmaya başlıyor. Ancak bunu yazarken “Ecinniler”e ilişkin birtakım düşünceler de gelişen olaylarla birlikte gelecek romanının güçlü anekdotelerini oluşturuyor. “Ecinniler” bir bakıma Dostoyevski’nin Belinski’yi tanıdığı 1846’lardan Paris Komünü’nün yenilgisiyle sonuçlanan 1871’in ortalarına kadar olan sürecin birikimlerinin patlama noktasıdır. Patladığı zaman etrafına zarar vermesi, tahrip etmesi gerekiyordu. Nitekim öyle de oldu... “Ecinniler”, devrimcileri, sosyalistleri, demokratları karalarken, gerici çevreleri harekete geçiriyor ve onlara “nihayet işte bu!”, “Sana şükürler olsun Tanrım!” dedirtiyordu. Rusya İçişleri Bakanlığı roman için  “bütünüyle takdire şayan ve faydalı bir şekilde devrimcileri teşhir etmek amacıyla yazıldığı” değerlendirmesini yapıyordu.(Bak: E.H,Carr, Dostoyevski, S.216 )

Aynı zamanda bu roman için gerici kalemşörler ve bir bütün olarak da burjuvazi de “gelmiş geçmiş zamanların en büyük ve en şahane siyasi romanı”  değerlendirmesini yapacaklardı ve yapmaya da devam edeceklerdi. Ama romanın içeriğine ilişkin asıl yapılması gereken kritikleri bir yana bırakarak hiç de önemli olmayan ve hatta gereksiz de diyebileceğimiz yorumlarla Cinleri değerlendirmektedirler. Roman, gerici olduğu kadar, saçmalıklarla da doludur. Bu anlamda inandırıcılıktan oldukça uzak, kötü bir hayal dünyasının kâbuslu düşlerini sunmaktadır.

Her romanında bir kaç kişiyi intihar ettiren Dostoyevski’nin yapıtlarındaki değişmez bir tekrar olarak beliren bu olgu da Camus’ya çok derin bir esinlenme vererek, onun intihar sorununu yine çok derinden inceleyip çözümlemesine neden olacaktır. “Ecinniler”deki Kirilov’un öne sürdüğü saçma(absürd) felsefe, Camus’nun bu konudaki asıl töz’ü olarak 20.yüzyılda yeniden hortlayacaktı.(Bak. Albert Camus ve Uyumsuzluk)(Fiziki intihar, Felsefi intihar)

“Ecinniler”de[Şöyle bir bakışta intihar eden üç birincil rol yüklenmiş intihar olayı var: Krilov, Stavrogin, Stavrogin’in ırzına geçtiği küçük kız... (.Küçük kız’ın intihar bölümü, yayınevi tarafından sansüre uğramıştır]

Ayrıca bir han odasında intihar etmiş gencin intihar olayı en ince ayrıntılarına kadar betimleniyor:

“Atış üç namlulu küçük bir tabancadan doğrudan kalbe yapılmıştı. Pek az kan akmış, tabanca halının üzerine düşmüştü. Çocuk köşede kanepede yatıyordu. Birden ölmüş olmalıydı. En küçük bir ölüm acısı yoktu yüzünde. Huzur verici, neredeyse mutlu bir anlatımı vardı, yalnızca canlılığı eksikti.”(Cinler, Dostoyevski S.327)

Ölen veya öldürülenler: Neredeyse romanın geriye kalan en önemli kahramanları: Şatov, Fedka, Lebyadkin ve kız kardeşi, Liza ve bebeği, Stepan Trofimoviç!  Geriye neredeyse hiç bir tane bile Dostoyevski’nin olumladığı veya ikisi arasında gelgitleri oynayan kahraman kalmıyor. Öyle veya böyle ölüyor, intihar ediyor, kazaya kurban gidiyor!

İşte ‘siyasi başyapıt’ olarak lanse edilen bir roman! 19., 20. ve 21. yüzyılda insanların gerçek sorunları ve arayışları ile hiç bir ilgisi olmadığı gibi kişilerin tinsel gelişimlerini, psikolojilerini, psikiyatrik durumlarını içinde bulundukları ortamlara, sosyal yaşantının izdüşümüne bağımlılığıyla ilintili olarak da ele almıyor. Lümpen takımının ve kendisinin de ait olduğu burjuva sınıfının değişik katmanlarındaki bir azınlığının abartılmış gerçek dışı konumlarının çizilmiş motivasyonları kendi tinsel buhranlarına tamı tamına ayarlanmış, uydurulmuştur. Ele aldığı küçük çevrenin zengin-fakir kahramanları tamamen halkın dışında, onlardan yalıtılmış olarak ele alınarak milyonlarca ezilen halktan yükselen gerçek haykırışlara, o kutsal uğultuya kulaklarını tıkamıştır. Dostoyevski’nin James Joyce’ye de esin kaynağı olan bu bireyselciliği Mihail M.Bahtin’de doruk noktasına ulaşmış, Bahtin, “Dostoyevski’deki çok seslilik” kavramını yüzeysel bir kritik süzgecinden geçirerek değerlendirme yoluna gitmiştir. Bu açıdan da ele alındığında ondaki çok sesliliğin halktan yalıtılmış, halkın soluğunun olmadığı sadece bir KATMAN’ın soluk ve tin’inin egemen olduğu, DEĞİŞİK GIRTLAK VE TİNLERDEN değil de, sadece bir tek gırtlak ve tinden çıkan aynı frekansın çeşitli, tuhaf ses ve tin anarşisi olduğu görülmekte, anlaşılmaktadır.

“Dostoyevski, Cenevre’de 3. Barış ve Özgürlük kongresinin yapılacağını ve Bakunin’in burada konuşacağını duyuyor. Dostoyevski, dünya devrimine ilişkin yıkıcı fikirlerle ilk kez bu kongrede tanışık oluyor. Daha sonra Bakunin’i “Ecinniler” romanında, iblis ruhlu Schigaleff olarak betimliyor ve bu iblis ruhlu Bakunin’in nihilist entellektüellizmine 5000 dinleyicinin aptalca güven duyması, Dostoyevski’yi çok korkutuyor.”(Maurina Zenta, Dostojewskij Menschengestalter und Gottsucher. S. 119)

“Barış kongresi ilgimizi çekmişti ve kongrenin ikinci oturumuna katıldık. İki saat boyunca değişik konuşmalar dinledik. Bu konuşmalar Dostoyevski üzerinde kötü bir izlenim bıraktı ve Bayan Iwanoff-Chmyroff’a şöyle yazdı: ’Onlar yeryüzünde barışı sağlamak için Hristiyan inancının yıkılması, büyük ulusların ortadan kaldırılıp yerlerine küçük hukuksal birimlerin getirilmesi tüm mal varlıklarının ortak mülkiyete dönüştürülmesi için sermayeyi yok etmek gerektiğini bize anlatmakla söze başladılar. ”(A.Grigorjewna Dostojewski, Erinnerung Das Leben Dostojewskis in den Aufzeihnungen seiner Frau. S.159)

Dostoyevski’nin, bu kongreye ilişkin görüşlerinin, Anna Grigogorjewna’nın anlattıklarından daha kapsamlısını 29 Eylül/11 Ekim 1867 tarihinde S.A.Iwanowa’ya yazdığı mektupta buluyoruz. Şöyle yazıyor:

“Cenevre, Cenevre Gölünün yanında. Göl muhteşem! Kıyıları bir tablo gibi. Ama kentin kendisi can sıkıntısının bir simgesidir. Cenevre eski bir Protestan kentidir ve her tarafta sayısız sarhoşlar görülür. Ben buraya ulaştığımda Barış Kongresi yeni başlamıştı. Ayrıca kongreye Garibaldi(3) de gelmişti. O, akabinde tekrar gitti.

Kongre gerçekten inanılmaz. Bu sosyalist ve devrimci bayları biraz kitaplarından tanıyordum ve burada aslında ilk kez onları gerçekten görme olanağını buldum. Kürsünün üstünden 5000 dinleyiciye savurdukları yalanları anlatabilmek; onların gülünçlüklerini, hafifliklerini, anlamsızlıklarını ve içlerindeki çelişkileri betimleyebilmek olanak dışı. Bu ayak takımı, aşağılık(Bakunin-Y.Notu) adam, mutsuz emekçi yığınlarını gerçekten ayaklandırıyor. Ne kadar elem verici! O, barışı yeryüzünde sağlayabilmek için Hristiyan inancını yıkmak, büyük devletleri ortadan kaldırıp bunları küçük küçük devletlere bölmek, müşterek, hep beraber bir yaşam için sermayeyi yok etmek vb. istiyor. Bütün bunlar hiçbir delil olmadan öne sürülmektedir. Onlar, daha 20 yıl önce(4)öğrendikleri (ders aldıkları) hâlde bugün de hâlâ o gevezeliği yapıyorlar.

Her şey öncelikle ateş ve kılıçtan geçtikten sonra, işte o zaman ebedi barışın geleceğine inanıyorlar. Ama yeter artık bu konuda! Sevgili arkadaşım. Mektubunuza mutlaka ve derhal yanıt vereceğim.”
(Dostoyevski, Gesammelte Briefe, S.233)

Barış ve Özgürlük Birliği 1867’de ağırlığını Fransız ve Almanlardan oluşan Burjuva demokratları tarafından kuruluyor. Cenevre’de toplanan kongreye ilgi büyük oluyor. Bakunin(5) kongre üyelerine, teorisini geliştirdiği temel düşüncelerin(Anarşizm), hiç değilse bir bölümünü de olsa kabul ettirebilmek için kongreye katılıp, delegelere hitap ediyor ve Birlik yürütme kuruluna üye oluyor. Bu kongrede sonradan kitaplaştıracağı “Anarşizm, Sosyalizm, Anti-Teolojizm”i gerekçeli öneri olarak Merkez Komitesine sunuyor. Metnin aslı ya kaybolmuş ya da tahrip edilmiştir. Ancak Bakunin’in birçok yapıtı gibi bu yapıtı da yarım kalmış, bitmemiştir.

Yapıt üç bölümden oluşmaktadır. Birinci ve ikinci bölümler federalizm ve sosyalizm ile ilgilidir. Üçüncü bölüm ise J.J.Rousseau’nun devlet doktrinini analiz eder. Devlet-toplum, birey-toplum ve insan ile doğa arasındaki ilişkileri tartışır.(Bak: Mikhail Bakunin, Reference Archive 1817-1876)

Bakunin, bir yıl aradan sonra bu burjuva birlikten ayrılıp 1868 de Komünist Enternasyonal’e giriyor. Karl Marks ile aralarındaki uzlaşmaz ideolojik çelişkilerden ve Bakunin’in Komünist Enternasyonal içerisindeki hizipçi çalışmalarından ötürü 1872 yılındaki Lahey Kongresi ile Bakunin kanadı örgütten dışlanıyor.

Dört yıl gibi kısa bir süre de olsa Bakunin ve anarşist örgütü Komünist Enternasyonal içerisinde çalışma yürütüyor. Neçayev olayı da bu süreç içerisinde meydana geliyor... Bu konuya daha önceki sayfalarımızda yeterince değinmiştik.

Dostoyevski mektuplarında ve anılarında Bakunin’in Barış ve özgürlük kongresindeki bu yapıtına ilişkin konuşmasını oldukça basite indirgeyerek ve yabansıyarak; “Barışı yeryüzünde gerçekleştirmek için Hristiyan inancının(din’in) yıkılması, büyük devletlerin ortadan kaldırılıp onların küçük devletlere bölünmesi” anlamına gelen “die grossen Staaten vernichten und in kleine Staaten aufteilen” açımlaması ile olguyu biraz da çarpıtarak yansıtıyor. Çünkü Bakunin büyük devletlerin parçalanması değil ama bir federasyon modelinden bahsetmektedir   ve müşterek yaşam için sermayenin ortadan kaldırılması’ gerektiğini zehirli bir dil ile eleştirmekte, adeta Bakunin’e küfür etmektedir.

Bu gözü dönmüşlük ile de “Ecinniler” yapıtında, ideolojik konuyu çarpıtarak ve tüm şovenist düşünceleri ile karmaştırarak Bakunin’i ele almakta, sosyalizme ve devrim düşüncesine olan nefretini çizdiği  ‘Şigalev’  karikatürü üzerinden kusmaktadır.

1867’de Cenevre’de yapılan Barış ve Özgürlük kongresindeki Bakunin’in konuşmasını nefretle dinleyen Dostoyevski "Cinler"de Bakunin’i Şigalev olarak takdim ediyor:
“Ancak akşam saat sekizde bulabildim onu evinde. Şaşılacak şeydir, konukları vardı: Aleksey Nilıç ile yarım yamalak tanıdığım Virginski’nin karısının öz kardeşi Şigalev diye birisi. Bu Şigalev iki aydır kentimizdeydi. Nereden geldiğini bilmiyorum. Yalnızca, ilerici bir Petersburg dergisinde bir yazısı çıktığını duymuştum. Virginski, bir karşılaşmamızda, sokakta tanıştırmıştı beni onunla. Ömrümde, yüzü onunki kadar bulutlu, asık, elemli bir insan görmedim. Kıyamet gününü, bilinmeyen bir zamanda, doğru çıkmayabilecek birtakım kehanetlere dayanarak değil de, kesinlikle, yarın öbürsü gün sabah saat tam onu yirmi beş geçe bekliyor gibi bir hali vardı. Ne var ki hiç konuşmadık sayılırdı ilk görüşmemizde, iki yeraltı örgütçüsü gibi el sıkışmıştık yalnızca. En çok olağanüstü büyük, uzun, tuhaf bir biçimde dik duran, etli, geniş kulakları şaşırtmıştı beni. Hareketleri kaba, ağırdı...
...............................
Üzerimde kötü bir izlenim bırakmıştı...”(Cinler, Dostoyevski, S.141)

Neyi betimlemek istediği belli! Devrim isteyen, çarlığı yıkmak isteyen güçlerin aslında sorunlarının insanlığın kurtuluşu, özgürlüğü için bir savaşım değil, dünyanın sonunun gelmesi veya insanlığın ebedi olarak zincirlere vurulmuş köleler olarak kalması için; yakıp-yıkarak, kaos yaratarak bunu gerçekleştirme beklentisi...

Nitekim Lebyadkin ve kız kardeşinin ölümü ile sonlanan Petersburg’da bir anda birkaç koldan çıkan yangın, nihilistler(aynı zamanda siz devrimci ve sosyalistler olarak da anlayın!) tarafından çıkarıldığı üzerine bir yargı yaratılmaktadır. Çünkü kentin salonunda eğlence başladığında Stavrogin gözden kaybolmuştur. vb.

Dostoyevski, Neçayev olayını ve nihilizmi devrimci demokratlara karşı ustalıkla kullanmasını bilmiştir. Yarattığı hayali olaylar onun dünyasındaki tüm karanlığı açığa çıkarması bakımından da önemli. Kahramanlar gece karanlığında gezintiye çıkmış sisler arasındaki silik hayaletler gibi. Her tarafta karanlık gömütler, korkulu öten baykuşlar ve gecenin derinliğini tırmalayan köpek, çakal, kurt ulumaları yankı yapıyor.

Bu tüyler ürpertici etkileşimden sıyrılıp da tam aydınlığa ulaşacağınızı umduğunuz anda, karşınıza cehennem zebanilerinin ellerindeki kanlı tırpanlarla ve hiçbir zaman için ulaşamayacağınızı sezinlediğiniz uzaklarda göz kırparak yanıp sönen o ışığa uzanan yoldan, sizi kendi kara deliğine doğru açılan metafiziğin açmaz yoluna yönlendiriyor...

Gazeteleri günlük takip eden, romanlarına konu olacak bilgileri önemle sapıklık, kriminalitet, cinayetler vb. buralardan edinen Dostoyevski, 1871’in sonlarında yayına hazır duruma getirdiği; nihilistleri, sosyalizmi ve sosyalistleri karşısına alıp, onları  domuza benzettiği "ECİNNİLER"i kaleme almaya başladığında, yani 1870‘de Fransa ile Prusya (Almanya’nın en büyük krallığı) kanlı bir savaşa tutuşmuş, sonunda, Fransa Sedan’da yenilerek ağır barış antlaşması koşullarıyla teslim olmuştu. 18 Mart 1871’de Paris’in yiğit proletaryası silaha sarılarak 72 gün gibi kısa bir zaman dilimini kapsamış da olsa dünyanın ilk proleter devletini kurdu: PARİS KOMÜNÜ!

Dostoyevski elbette ki bunları yakından izliyordu. Dresden’de hemen hemen her gün gittiği kütüphanede gelen tüm gazeteleri okuyor, notlar alıyordu. Daha Paris Komünü’nün gerçekleşmesinden önceleri Fransa-Prusya savaşı sırasında 17-29 Ağustos 1870 tarihinde Dresden’den S. A. Iwanowa’ya yazdığı mektupta “Savaş” üzerine tavır alıyor, ama aldığı tavrın hiç de emekçilerden yana bir bakış açısı olmadığını, Fransız ve Alman emekçilerine sadece yıkım getirecek, Uluslararası İşçi Birliği(1.Enternasyonal) Parisli üyelerinin deyişiyle böyle rezil bir  üstünlük veya hanedan sorunu için savaşta Fransızlardan yana taraf tuttuğunu belli ediyordu:

“Kim kimi aldattı? Kim stratejik hatayı yaptı? Almanlar mı yoksa Fransızlar mı? İnanıyorum ki Almanlar! Benim şahsi görüşüme göre daha 10 gün önce Almanlar söz sahipliğini ellerinde tutmak istediler. Fransızlar geçici olarak bir uçurumun önündeler. Hanedanlık çıkarları uğruna vatanlarını kurban edecekler. Ben size burada, gördüğüm Almanlara ilişkin ahlakı anlatmak bugünkü politik ortamda çok yerinde olurdu ama bunu yazmaya şimdi zamanım yok.   ”(Dostojewskı, Gesammelte Briefe.S365)

Ancak Karl Marks’ın sekreterliğinde bulunduğu Uluslararası İşçi Birliği(1.Enternasyonal)’in Parisli üyeleri Reveil’de “Bütün Ulusların İşçilerine” başlıklı bildirgesini yayımlıyor, şöyle haykırıyorlardı:

“Bir kez daha Avrupa dengesi ve ulusal onur bahanesi ile siyasal niyetler dünya barışını tehdit ediyor. Fransız, Alman, İspanyol işçileri, seslerimiz savaşa karşı bir kınama çığlığı içinde birleşsin! Bir üstünlük ya da hanedan sorunu için savaş, işçilerin gözünde, canice bir saçmalıktan başka bir şey olamaz. Kendilerini kan vergisinden bağışık tutan ya da halkların başına gelen felaketlerde yeni bir spekülasyon kaynağı bulan kimselerin savaş çığlıklarını, barış, iş ve özgürlük isteyen bizler protesto ederiz!

Almanya’daki kardeşler! Bölünmemiz, Ren’in(1) her iki kıyısında da, despotizmin dört başı bayındır bir zaferinden başka bir şey getirmez. Bütün ülkelerin işçileri! Ortak çabalarımızın sonucu ne olursa olsun, biz, Uluslararası İşçi Birliğinin (Enternasyonal’in-Y. Notu-) ülke sınırları tanımaz üyeleri, biz size, bozulmaz bir dayanışma güvencesi olarak, Fransa işçilerinin iyi dilek ve selamlarını gönderiyoruz.” (Fransa’da İç Savaş, Karl Marks S.23  )(Paris Komünü Üzerine, Marks, Engels, Lenin. S.56)

Fransızlar ağır bir yenilgiye uğradıktan sonra silahlarını teslim etmeyen Paris proletaryası burjuvaziyi alaşağı edip Paris Komünü’nü kurdular. Kurulan komün, dünyanın ilk proletarya diktatörlüğü denemesi olarak altın harflerle devrim tarihine kaydedildi. Paris Komününden daha birkaç ay önce Marks, Parisli işçileri hükümeti devirmek için yapılacak herhangi bir girişimin ‘akılsızlık’ olacağını belirterek uyarıyor. Buna karşın Paris Proletaryası ayaklandığında da büyük bir coşkuyla bu devrimi selamlıyordu. Buna ilişkin olarak Lenin şöyle yazıyor:

“Bununla Birlikte, Marks, kendi deyimiyle "göğe saldırıya geçen" komünarların kahramanlığı karşısında yalnız coşkulu olmakla yetinmedi. Kitle devrimci eylemi, anına erişmemiş olsa da o,onu büyük önemi olan tarihsel bir deney olarak, dünya proleter devriminin kesin bir ilerleyişi, yüzlerce program ve düşünceden daha önemli pratik bir adım olarak gördü “(Devlet ve Devrim, Lenin. S.36 )

Aynı tarihlerde Dresden’de (70’li yılların devrimci hareketini karalamak için) Dostoyevski Ecinnileri yazıyordu. Fransız devrimci ve sosyalistleri Paris Komünü’nü gerçekleştirdikleri için olanca öfke ve nefretiyle 18-30 Mayıs 1871’de N. Nikolajewitsch’e, Dresden/Almanya’dan şu satırları karalıyordu:

 “N.N.Strachow’a
 Sayın Nikolay Nikolajewitsch, Şimdi mektubunuza gerçekten Belinski ile başlayacağınızı tahmin etmiştim. Ama Paris ve Komünü’nü de yine de dikkate alınız. Belki siz de diğer kişiler gibi komünün başarısızlığının tümünü insan eksikliğinin ve peşinden gelen durumlardan dolayı vb. gibi sonucuna mı bağlıyorsunuz?

Fakat bu hareket bütün 19.yüzyıl boyunca hep, ‘ya cenneti yeryüzünde kuracağız’ çabasıyla “örneğin Phalansterium gibi”(5) hep sınandı. Ama iktidarı ellerine aldıklarında da(1848,1849 ve şimdi olduğu gibi, (sonucu) utanç verecek şekilde ispatlandı. Bunun için olumlu bir şey söylenemez.

Aslında her şeyin "Rousseau"vari bir ham hayal, kuruntu olduğunu tüm dünyaya akıl ve deneyim yoluyla (Pozitif olarak) gösterdi. Evet biz bunları yeterince yaşadık ve söylemek gerekirse onların iktidar olamayışları rastlantısal bir olgu değildir, kafaları uçuruyorlar. Neden? Çünkü kafa uçurmak diğer şeyleri yapmaktan daha kolaydır. Ama bir şeyler söylemek çok daha zordur. Paris yangını bir canavarlıktır. “Biz başarısız mı olduk, başarısız olursak aynı akibete tüm dünya da uğrasın. Çünkü, gerçek şu ki komün, dünyadan ve Fransa’dan daha önemlidir.” Ama onlar (ve birçokları ) bu çılgınlığı canavarlık olarak değil de aksine sadece güzellik olarak görüyorlar.Yeni insanlık, estetik anlayışına tamamen gölge düşürdü.”(Dostojewski,Gesammelte Briefe 1833-1881,S.401)

Karl Marks, 1872 Paris Komünü’nü büyük bir öz veri ve heyecanla selamlıyor! Dostoyevski ise lanetliyor, bir “canavarlık” olarak niteliyor!

Dostoyevski 1871 Paris Komünü’ne çok kızıyor. Asıl canavarlığın, Paris’in binlerce devrimci halkını katleden, kitlesel olarak kurşuna dizip idam sehpalarında sallandıran ve yine binlercesini uzak sürgünlere gönderip, zindanlara tıkan, Prusya krallığına satılmış olan Fransa burjuvazisinin yaptıklarına gözlerini kapatmakta, hatta yenilgiye uğrayan Komün’ün bu katliamı hak etmiş olduğu intibasını vermeye çalışmaktadır.

Dostoyevski diyor ki, “İşte, silaha sarılarak iktidarları devirme, sosyalizm falan kurma, eşitlik, özgürlük falan hikâye, masaldır. Çünkü bunun böyle olamayacağını geçmişti ki pratikler bize göstermiştir... 1848-1849 Fransa devrimleri, şimdiki Paris Komünü buna örnektir. Rousseau’nun yazdıkları da ayrıca gerçekleşmesi olanak dışı ham hayallerden öte bir şey değildir.

Peki o zaman özgürlük, eşitlik, hak, adalet, sosyalizm, halkın iktidarı, iradesi vb.ne oluyor? Bunlar sadece düşüncede var olabilecek ancak hiçbir zaman Gerçekleştirilemeyecek düş ve hayalî idealler midir?”

Bunun en yalın yanıtını J. J. Rousseau üzerine yaptığı yukarıdaki yorumda veriyor: “1848-1849 ve Paris Komünü deneyimleri de gösterdi ki bu girişimler "Rousseau"vari bir ham hayal ve kuruntudan öte bir şey değildir.Dostoyevski’ye göre bir düzen kan akıtılarak, şiddet uygulanarak, zorla değiştirilemez. Sonu hüsranla biter. Bu insanları özgürlüğe ulaştıracak bir yol, yöntem olamaz! Özgürlüğe ulaşmanın bir tek yolu vardır: Acı çekerek ruhun özgürleştirilmesi. Kurtuluş budur! Sosyalizm ile Katoliklik bu konuda aynı şeyi düşünüyor ve uyguluyorlar. İnsanları bu dünyada mutlu edebilmek için özgürlüklerini ellerinden alıyorlar.” İşte Dostoyevski tam da bu sorunu daha da berrak ve geniş bir şekilde "Karamazov Kardeşler"de işliyor... Bu batıl düşünceler, işin tuhaf yanı, çok felsefi ve derin bulunarak romanın en etkili bölümü olarak değerlendiriliyor. Onun için bu konuyu ilerde "Karamazov Kardeşler"i işlediğimiz yerde yeniden ele alacağız.

Dostoyevski mektubunun devamında şöyle yazıyor:

“.....Batının ulusları İsa’yı yitirdi(Katolikliğin yanıltısıyla). Batı bu yüzden, bu nedenden dolayı mahvolmak üzeredir. Şimdi ideal başka bir şeydir. Bu o kadar net ki! Ve papalık iktidarının çöküntüye uğraması tüm Roma-Alman dünyasının çöküntüye uğramasına bağlıdır. (Fransa ve diğerleri de) Bunların hepsi karşılıklı tartışılacak gerekli uzun anlatılardır. Ama ben sadece gerçekten şunu söylemek istedim: Belinski, Granowskij(6) ve diğer tüm çapulcular bunları yaşasaydı şöyle söylerlerdi: “Hayır bizim hedeflerimiz(ideallerimiz)bunlar değildi! Hayır, bu bir şaşkınlıktır: Bakliyelim, acaba bu ışık aydınlatacak mı? Gelişim, ilerleme zaferi kazanacaktır, insanlık yepyeni, sağlıklı kurulmuş bir alt yapıyla (temel ile )mutlu olacaktır !” Bunlar hiçbir zaman bu yolun en sonunda Komün’e veya Felix Pyat’a(7) akıbetine gideceğini itiraf etmeyeceklerdir. İnsanlar öylesine köreltilmiş ki, yaptıkları hataları kabul etmiyorlar ve farkında olmadan fantastik rüyaları sayıklamaya devam ediyorlar. Belinski’nin kişiliğine kızmıyorum ama onun görünümü asla gerçek Rus yaşantısı olmayıp; iğrenç, zayıf, köreltilmiş bir Rus yaşantısını yansıtmaktadır. (Dostojewski, Gesammelte Briefe S.402)

Dostoyevski Ecinniler ‘de şöyle bir sahne kurgular:

“Fransız-Prusya savaşı adında oldukça eğlenceli bir şarkıydı. Marseillaise’in(8) korkunç notalarıyla başlıyordu. “Qu’in Seng impur abreuve nos sillons”(Ayak izlerimizi kirli bir kanla doldursun) parlak bir meydan okuyuş, geleceğin zafer sarhoşluğu duyulur. Fakat birden, zafer marşının ustaca yerleştirilmiş notaları yanında aşağıdan bir köşeden, fakat çok yakın bir yerden Mein Lieber Agustuin’in(9) iğrenç sesleri gelmeye başlar. Marseillaise onlara aldırmaz. Marseillaise heybetinin sarhoşluğu içindedir; fakat Augustin, güç kazanmaktadır; gittikçe küstahlaşır ve birden Augustin, Marseillaise’in notaları ile kaynaşmaya başlar. Beriki kızmaya başlar; artık Augustin’e aldırmazlık edemez, onu silkeleyip atmaya çalışır; onu bir sinek gibi ezmek ister fakat Mein Lieber Augustin, bütün gücüyle asılır, şen ve kendinden emin, sevinçli ve küstah olur ve Marseillaise her nasılsa birden çok aptalmış gibi görünür; öfkesini ve incinmesini artık gizleyemez, ellerini gökyüzüne doğru kaldırarak, gözyaşları içinde lanetler yağdırır: “Pas un pouci de nötre terrain, pas une de nas fortresses.”(Toprağımızın tek karışını, istihkâmlarımızın tek taşını !..) Fakat Mein Lieber Augustin’le beraber söylemek zorundaydı. Melodi en budalaca bir yolla Augustin’e geçer, yavaş yavaş azalır ve kaybolur. Yalnız zaman zaman orijinal melodi duyulabilir; “qu’un sang impur...” Fakat hemen iğrenç bir şekilde korkunç bir valse geçer, sonunda birden değişir; Bismarc’ın(10) göğsünde ağlayan, her şeyi her şeyi ona veren Jules Favre(11)ortaya çıkar. Fakat şimdi sertleşen Augustin’dir; kısık sesler duyulur, insan kendisini sayısız şarap fıçılarının, aşırı bir çılgınlığın, milyonlarca para arzusunun, pahalı puroların, şampanya ve rehinelerin arasında olduğunu sanır; Augustin hiddetle bağırmaya başlar. Fransa-Prusya savaşı son bulmuştur.”(Dostoyevski, Ecinniler. S.380,381)

Dostoyevski, bir sahne kuruyor ve bu sahne Dostoyevski’nin deyişiyle, Marseillaise’in (korkunç notalarıyla ) başlıyor. Marseillaise’in korkunç notaları!.. Marseillaise marşı bir devrimin öfkesini taşımaktadır. Bir yurt savunmasının da gururunu, cesurluğunu, yılmazlığını!

Çünkü bu marş 1789-1794 devrimi sırasında 25 Nisan 1792’de, devrimi ezmek isteyen Avusturya ile savaş içerisinde, devrimci Fransa’nın Avrupa gericiliğine karşı savunulmasında yaratılmış bir marştır.

Evet! Bu Marş’ın içerisinde savaş ve kan vardır. Çünkü devrim isteyen, ekmek ve özgürlük isteyen bir halkın direniş ve savaşımlarının bir yansıması, yankısıdır. Marseillaise, 1.ve 3. Napolyon dönemlerinde yani 1814- 1871 arasında devrimci fikirler içerdiği düşüncesiyle yasaklanmıştır. 1871’de 72 günlük Paris Komünü sırasında kısa bir süre de olsa serbest olmuştur. Paris Komünü yenildikten sonra yeniden yasaklanmış, bu yasak 1879 yılına kadar sürmüştür.

Bu, Marseillaise marşı ile başlayan ve 1870 Prusya-Fransız savaşına vurgu yapmayı gaye edinen sahne, romanda bir yama gibi ve zorlama ile oluşturulmuş kısa bir bölüm olarak betimleniyorsa da 1870’lerde gelişen ve denebilir ki günümüze dek etkinliğini sürdüren muazzam bir tarihi yaşanmışlığın vurgulamasını mizahi bir bakış açısıyla da olsa ele alması önemlidir. Bu ele alış ayni zamanda Dostoyevski’nin konakladığı, ulaştığı noktanın ne olduğunu belirleyebilmemiz açısından da çok önemlidir.

İkinci bir nokta da Dostoyevski, devrim yoluyla insanlığın özgürlüğe ulaşamayacakları düşüncesindedir. Devrim denildiğinde güç kullanma, zorla yıkma çağrımlaşması vardır. Kan vardır! Marseillaise’de de olan budur ve Dostoyevski’nin hiç de sevmediği, yazgıcılığın antitezi olan bir durumdur bu. Dostoyevski bir devrim düşmanıdır ve oldukça da tutucudur!

Bu sahne nereden çıktı diyeceksiniz? Tarihi bir gerçek vardı ve Fransa’nın yenilip, Alman Birliğinin gerçekleşerek Büyük Alman İmparatorluğunun dünya sahnesine çıkmasına ve Avrupa’nın en güçlü militarist gücü konumuna gelmiş olmasına tahammül edemeyen Dostoyevski asıl sahnenin yanında ikinci bir sahne açmak gerekliliğini, içindeki kızgınlığı söndürmek için duydu. Bu kızgınlık, Rusya’ya ilişkin kurguladığı emperyalist Rus yayılmacılığının güçlü bir birleşik Alman imparatorluğunun var olduğu süreçte rtık olanaksızlaşması olgusudur.

  Oysa Protestan olan Almanya, Roma Papalığına başkaldırışıyla, aslında Katolik olan Fransa'ya nispeten Dostoyevski’nin daha da sempati beslemesi gereken bir devlet olmalıdır. Ama Rusya’nın güneye inme, Slovak Rus egemenliğini KURMA DÜŞLERİ, Fransa’yı bozguna uğrattıktan sonra güçlenen, Birleşik Alman İmparatorluğu karşısında artık olanaksızlaşmıştı... Dostoyevski bunun için de Almanların Fransa’ya karşı Sedan’da kazandıkları zaferi kahırla karşılamıştır. Oysa Dostoyevski için Katolik Fransa 18. Ve 19. Yüzyıllarda oluşan tüm devrimlerin tezgâhlandığı nifak yuvasından başka bir şey değildir. Din ve Rusya tercih konusu olduğunda o tercihini Rusya için yapmaktadır. Roma Papalığına her zaman protesto ve karşı koyma ile diğer Avrupa milletlerinden kendini ayıran Almanya’nın Dostoyevski adına çok olumlu olan bu Germen başkaldırısı bile onun şovenist ve savaşçı duyguları karşısında etkin olamamıştır.

Dostoyevski araştırmacıları Dostoyevski’nin 1871 Fransa-Prusya savaşında hangi taraftan yana olduğuna ilişkin olarak değişik görüşler belirtmektedirler.   N.A.Berdyaev şöyle yazmaktadır : “Dostoyevski için Fransız devrimi, antik Roma düsturu olan evrensel “birlik” düşüncesinin yeniden yaratılmasıydı; onun yeni bir biçimiydi. Bu düstur önceden gördüğü toplumsal devrimlerin de belli başlı öğesini oluşturacaktı. Zamanında patlak veren Fransa-Prusya savaşında, Protestan Almanya’nın yanını tutması, insanların zorunlu birleşmesini savunan Roma düşüncesinin, yani Katoliklik ve Sosyalizm’in ortadan kalkmasını istemesinden kaynaklanır (a.b.ç.)” (Berdyaev, Dostoyevski, S.112)

En sonunda, 7 Ağustos günü(Dostoyevski, not defterine-Y. NOTU-) şu özlü tümceleri yazıyor:

“Roman kesinlikle bir yana atıldı(çok korkunç bu !) Fransızlar yenildiler. Şimdi Metz önünde örgütleniyorlar yeniden. Sanırsam, duraksıyorlar, nereye gideceklerini bilmiyorlar, zaman yitiriyorlar”

Ama savaş sırasında Fransızları tuttuğunu gösteren tepkilerinin tanıklığını mektuplarında aramak gerekir(a.b.ç.):

“Hun çapulcuları gibi işkenceler yapan, yağma eden bu Alman okulu ne de güzel! Prusyalılar gelince, onlar barbarlardan da kötü davranıyorlar!.....”

Biraz sonra şöyle yazacaktır: ”Hayır kılıç gücüyle kurulan, varlığını sürdüremeyecektir. Bütün bunlardan sonra bir de ‘Genç Almanya!’ diye bağırıyorlar, tam tersine tüm güçlerini tüketmiş bir ulustur bu....... Hayır ölmüş bir ulus, geleceği olmayan bir ulus !..”(H.Troyat,Dostoyevski.S.330,331)

Dostoyevski’nin 1848, 1871 burjuva ve proleter devrimler üzerine yaptığı yorumlara bakıldığında sanki o tüm savaşlara ayırımsız karşıymış gibi, İSAVARİ bir mistik anlayış içerisinde olduğu sanısına kapılabilinir! Hayır! Dostoyevski sadece devrimci savaşlara karşıdır. O, Rusların İstanbul’u almalarını istemekte, Osmanlı’nın Avrupa’daki egemenliğine son vermek gerektiğini savunmakta, Fransa-Prusya savaşında 1.Enternasyonal’in savaşa karşı çıkma tavrının aksi yönünü de tavır belirlemekte, Fransa’nın yanında yer almaktadır. Paris Komünü yenilgiye uğradıktan sonra da bilgiççe “Paris yangının bir canavarlık, kelle uçurmanın birkaç söz söylemekten daha kolay” olduğundan dem vuracaktır.

O şöyle yazmaktadır : “Tam tersine savaş değil, asıl barış uzun süreli bir barış insanları canavarlaştırır, acımasız yapar. Uzun süreli bir barış her zaman zorbalığı, korkaklığı, kabalığı, kök salmış bir bencilliği ve en önemlisi de zihin durgunluğunu doğurur.” (Bir Yazarın Günlüğü, Dostoyevski, S.766)

Avrupa’da gelişmekte olan işçi sınıfının devrimci hareketine pozitif anlamda ilgi duymayan hatta nefret eden Dostoyevski, yazı ve anılarında Karl Marks’ı hiç anımsamamaktadır. Oysa Karl Marks ve F. Engels tarafından kaleme alınan Komünist Partisi Manifestosu, ilk kez 1848 Haziran ayaklanmasından önce Paris’te, 1850’de İngiltere’de 1860’da da Rusça olarak Cenevre’de yayınlandı.

Çernişevski’ye saldırmaktan da geri kalmayan Dostoyevski, Marks’ın Çernişevski'ye övgüler dizdiği günlerde o, Marks’ı tanıyamadan, yapıtlarına ulaşma olanağı bulamadan Sibirya’nın ücra bir köşesinde en ağır koşullarda kürek mahkûmuydu. Dostoyevski ise Marks’ın neredeyse burnunun dibindeydi! Acı çekmek için rulet oynuyor, parasını son meteliğine kadar kaybediyor, acılar içerisinde kıvranarak tanrısına biraz daha yakınlaşıyordu... Dostoyevski’nin Marks’ı tanımadığını, ondan haberi olmadığını birçok eleştirmen vurgulamasına karşın buna katılmak ve onaylamak gerçekten benim için kabul edilemez bir şey! Mantıksal değil! Sözgelimi N.A.Berdyaev şöyle yazıyor : “Dostoyevski’nin karşısında, sosyalizmin kusursuz kuramsal biçimleri yoktu; Marks’ı tanımıyordu; bütün bildiği sosyalizm Fransa’daki sosyalizmdi “(Berdyaev. Dostoyevski, S.108)

Asıl toplumsal olan sorunlara ve toplumun geçirdiği(proletaryanın giderek güçlenmesiyle) devinimlere kulaklarını kapatır görünmekte, bu devinimleri kuşkuyla karşılamakta, ya da ilgi duyduğu popüler olaylara (Naçeyev olayında olduğu gibi) bunu sosyalizmin ve devrimcilerin anti propagandası olarak kullanmaktadır.

Dostoyevski Rusya’ya döndüğünde "Ecinniler"in bir bölümü henüz bitmemiştir. Roman tefrika halinde Russky Vestnik'te 1871 yılı boyunca yayınlandı ve 1872’de sona erdi. Dostoyevski, Paris Komünü’nü daha da çok irdeleme olanağını bulmuş oldu böylece. Onun için “Ecinniler”in Rusya’da yazıldığı son bölümlerinde Nechaev’i canlandıran Peter Verchonevski olsun, Stavrogin olsun tam anlamıyla birer alçak, cani, ahlaksızdırlar... Sorun tek tek kişilerin böyle inandırıcılıktan uzak abartılı bir şekilde nötr olarak gösterilmesinden öte, 1870’lerin sosyalist ve devrimcilerine yapılan genel göndermelerdir. Politik nihilizm ile kendi yarattığı anti kahramanları özdeşleştirme girişimidir. Bir olumsuzdan hareketle tüm güzel olan şeyleri pislikle sıvamaya kalkmak kendinde, sorumluluk ve dürüstlük dürtüsü taşıyan hiç kimsenin, hele hele ‘gerçekçi‘ geçinen bir yazarın başvuracağı bir yöntem olmamalıdır. Ama işin içerisinde Dostoyevski olunca, oluyor işte! Onda var olan betimleme ve olağanüstü hayal kurma yetisi, estetiğindeki tüm pis koku ve çirkinlikleri kapitalizmin ağır çarkları arasında sersemleşmiş, umudunu bir ölçüde yitirmiş ve tamamen yalnız kalmış insana kakalama, hayranlıkla kabullendirme becerisini göstermiş oluyor böylece.

Oysa 1870’lerin devrimcileri Dostoyevski’nin bizlere sunduğu gibi midir? Bakalım:

Marks’ı örnek olarak gösterecek olursak; o, Dostoyevski gibi kumar yüzünden aç kalmış, yoksulluklar içerisinde kıvranmış bir dahi değildir. Oradan oraya sürüldüğü için, kendisini gerçek bir ideale adadığı için aç kalmıştır ve hiçbir zaman için de yeraltına çekilen bir antikahraman ‘tip’ olmamış, kitlelerle sürekli iç içe olmuş, onlarla birlik omuz omuza savaşım vermiştir. Enternasyonal’in içerisinde aktif rol almış, kuruluşunda büyük katkıları olmuş, sekreterliğini üstlenmiştir. Başı hep dik, havada olmuştur. İktidarların, kralların yağcısı ve fedaisi değil korkulu düşü olmuştur.

Paris Komünü saflarında romanlara kahraman olarak alınabilecek yığınla devrimciler vardır. Hem de bunlar çeşitli ulus ve milliyetlerden kişilerdir. Almanlar, İtalyanlar, Ruslar ve bunların çoğu Komün için, güzel bir gelecek için çarpışarak can vermişlerdir. Marks’ın yakın dostları Leo Frankel, kadın komünarların önderi Yelizveta Dimitriyeva, Barikatlarda can veren Komün’ün Generali Jaroslaw Dombrowski ünlü yabancı komün önderleridir.

Louis Michel: Devrimci öğretmen. Paris Komünü yenildiğinde tutuklanıp mahkeme önüne çıkarıldığında şu savunmayı yapıyor:
“Tüm varlığımla toplumsal devrime aidim ve bütün davranışlarımın sorumluluğunu kabul ediyorum. Yaptıklarımı bilerek ve isteyerek yaptım.”

Sonra savunmasını şöyle noktalar:
“Tek isteğim yoldaşlarımın öldürüldüğü Satory Meydanına gönderilmemdir. Beni de toplumunuzdan eksiltin. Zaten sizden bunu yapmanız isteniyor. Cumhuriyet savcısının hakkı var. Mademki özgürlük için çarpan her yüreğe bir parça kurşun nasip oluyor, ben de hakkımı isterim. Eğer yaşamama izin verirseniz intikam diye haykırmaktan usanmayacağım.”

1870’lerin Devrimci ve sosyalistlerini kendi karanlık dünyasındaki karanlık bakış açısıyla yansıtan Dostoyevski’nin hayalinde yarattığı hayaletlerle, Paris Komününün,1870’lerin gerçek devrimci ve sosyalistleri arasında bir bağlantı ve benzerlik var mı? Soruyorum!


YAVUZ AKÖZEL

(DEVAMI GELECEK SAYIMIZDA YAYINLANACAKTIR!)