Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

31 Mayıs 2012 Perşembe

ÖZLEM KESKİN:Öpersen Uyanır



ÖPERSEN UYANIR




—Havaş da tavşanlay da öley mi?
—Ölür.
—Kelebikley de öley mi?
—Ölür.
—Kuşlay?
—Ölür.
—O şaman kablumbolayla çocuklay keşin öley. İlk başta onlay öley. Hışlı koşanlayla uçanlay ölünce onlay hemen öley.
—Ölür. Herkes her şey ölebilir.
—Halak mısın havaşı öldüyhene o şaman.
—Oğlum saçmalama. Yeter!

Kendimi bile ürküten bir tonda çıkarıp sesimi püskürttüm. Derin bir oh çektim sonra; benim gördüklerimi görmüyor, benim bildiklerimi bilmiyor ve benim kadar sözcüğü yok diye. Yoksa bana daha neler yapabilirdi; düşünmesi bile felaket.

Yarım yamalak üç beş sözcüğünü öyle bir birleştirdi, beni tek hamlede devirip odanın benden en uzak köşesine gitti. Savaşı öldürmemi istedi sabah sabah benden. Korktu da öfkemden, gitti. Bakmıyor bile. Oyuncak cenderesi yaratmaya çalışırken tınısı yüksek bir mırıldanma boşaltıyor.

Bütün bir haftanın yorgunluğu omuzlarımdan kalkmamış daha. Benim miskinliğim yorgun düşüyor onun doludizgin telaşında. Öyle büyük bir gürültü ki varlığımız; tıka basa dolduruyoruz odamızı. Oysa ben pek konuşma taraftarı değilim ama o hiç susmadı kalktığımızdan beri. Odanın içinde sessizce gezinen ana oğulluğumuzu seyrediyorum ona hissettirmeden. Az önce birbirimizi öyle büyük acıttık ki; şaşkınlığımızın yanında küçük ve savunmasız duruyoruz ikimiz de.

İzin verseydi çayımı içecektim, hafta sonu dinginliğini yudumlayarak. Şimdi çayı düşünmek ne, bir kalkan arıyorum kendime. Kalabalık sözcüklerimi yokluyorum; onun sakin, dingin, eksik ama sağlam çarpan üç beş sözcüğüne yanıt olsun diye. Yorgunluk çöküyor üzerime. O mu bıraktı bana her yerime batıp çıkan bu dikenleri.

Bağırmayıp da ne deseydim ona:

“Savaşın canı yok oğlum, öldürülmez. Herkes bir parça savaş. Herkese biraz yutturuyorlar. Herkes giriyor işin içine. Herkes biliyor aslında. Ya da herkes, herkes, herkes…”

Yok toparlayamazdım. Yıkamazdım güçlü anne görüntümü. Ne derdim o zaman; “Rahat ol oğlum sen korkma. Öldürürüm ben o canavarı boş bir vaktimde.”

Bırakmazdı ki peşimi. Her gün sorardı. Her gün yoklardı. İnsanları kucak kucağa, kahkaha fırtınasında görmedikçe inanmazdı. Yürüyen, büyüyen, gülen, nefes alan bir barış isterdi benden.

Gök gürültüsü konusunda başıma gelenleri unutmadım henüz. Onu da öldürmemi istemişti. ”Öldürdüm” demiştim. Yeniden duyduğunda “Yalancı, yalancı” diye dönmüştü etrafımda. İsteklerinin peşini sürüyor o. Ayrılmıyor yanıtların ardından.

Yeni bir hamle planlıyor olmalı. Gözlerini dikmiş bana. Odanın ortasında çarpınıyor bakışlarımız. Tedirginim. Bekliyorum.

Sekerek geliyor yanıma. Az şişirilmiş bir balon yumuşaklığında değdiriyor elini yüzüme. Sanırım arayı düzeltmeye çalışacak.
—Anne. Şaykımı höyliyim mi hana?

 Neyse ki biliyorum bu sahneyi:
—Söyle oğlum sen. Dinliyorum ben seni.

Şarkı söylüyor bana. Mırıldanmıyormuş. Demek bozuştuğumuzdan bu yana dönüp dolaşıp aynı şarkıyı söylüyormuş:
“Elleyim tombih tombih,
Kiylenince çoh komik”

Sesi rahatlatıyor beni. Eşlik ediyorum şarkısına. Gülümsüyoruz birbirimize.
Rastlantısal bir ayrıcalığı bölüşüyoruz ikimiz. O bundan habersiz. 
—Höyliyim mi yine? Diyor.
—Söyle oğlum, diyorum.
Şarkı söylüyoruz.

—Anne, anne.
Ne zamandır dürtüyor bu parmaklar beni?
—Anne eymek vey.

Ekmek istiyor. Çoktan bitmiş şarkısı. Mutfağa yürüyoruz beraber. Büyükçe bir ekmek parçasına çikolata sürüp veriyorum. Seviniyor çikolatalı ekmeğine. Bana neler yaptığının farkında değil. Kocaman açmış gözlerini, kucaklıyor sanki beni. Ben ekmekle onu resimliyorum bir kerede.

İçeri geçiyoruz el ele. Onun yarım kalmış bir oyunu var belli. Hemen ayrılıyor yanımdan. Ben koltuğa oturur oturmaz ana olmazdan çok önce analığıma açılmış yaranın ekmekle anacağım acısını duyuyorum. Zilan’ın gülüşü gelip oturuyor karşıma. Benim bildiğim yerlerden çok uzakta başka bir toprakta yaşıtımdı Zilan. Dilimi bilmezdi ama su gibi, kuş gibi, aydınlık gibi bir sesi vardı. Kalabalığımdı o benim. Beni severdi. Çok uzaklardan geldiğimi, dilini bilmediğimi, onu hiç anlamadığımı bile bile. Hatta onun olmasa bile çocuklarının dilini değiştireceğimi bile bile severdi beni. Dillerinin ötesinde bir şey vardı onun gözlerinde. Candı, canımdı Zilan.

Yaşıtlarımız genç kızdı daha. O tam beş çocuk doğurmuştu on dördünden bu yana. Biri de karnındaydı onu tanıdığımda.

Bir gün düşüp yandı bir tandırda. Çocuklarına yavan ekmek yapmak adına... Burnumu sızlattı köye dolan yanmış Zilan kokusu. Canımı en yakanı, o akşam çocukları analarını yakan tandırda analarının pişirdiği ekmeği yediler. Anasız uyunuyordu. Uyunacaktı. Ama aç uyunmuyordu.

O günden sonra da gördüm, hep gördüm ben onları. “Katil” demediler yediler ekmeği.

Zilan analığa açılan yaram, Zilan yavan ekmek için ölen anam. Zilan gelmiş oturuyor karşımda. Gülüyor bana. Bakıyor. Gülmenin, bakmanın, sevmenin dili yok. Silinsin diye içimden yanık kokusu, gülüşünü kokluyorum.

Zilan’ın küçük oğlu; Şivan, benziyor muydu benim oğluma? Hatırlayamıyorum. Oysa ezberlemiştim ben onun yüzünü. Annesinin öldüğü gece sararken onu acemice “Nan bukhe mualim”[*] demişti durmadan. Yeni konuşuyordu. Benim oğlum yoktu o zaman. O büyümüştür şimdi. Unutulmuş köyünde patlayan bombalara anlam veremeden. Unutmuştur çoktan anasının dilini. Büyümüştür tabii; yarı kâbus uykularında her gece duyduğu silah seslerinden kendi içine sinerek Kim bilir baskın gelip silahlara, gök gürültüsü avutmuştur onu belki. Oysa yıllardır uyutuyorum ben oğlumu sessizce. Ne çok isterdim oğlumu Şivan’la yan yana görmeyi. Ama bu süreç yaşanırken korkutuyor beni onların yan yanalığı.

Ya bir gün birileri, bu lanet kıyımın bir parçası yaparsa oğlumu? Oğlum neden gittiğini bilmediği bir toprakta öldürürse Şivan’ı? Şivan vurursa oğlumu? Bilmezlerse analarının birbirini, konuşmadan gözleriyle nasıl sevdiğini?  Korkuyorum.

Ya bir gün insan bedeninin kopan parçalarından zevk almayı öğretirlerse oğluma? Parmak koleksiyonu yaparsa benim renkli ve küçük kâğıtları biriktirenim. Kendinin olmayan bir savaşta soyunursa oğlum ölü sayısına endeksli bir kahramanlığa?

Ya da; en az oğlum kadar umutla büyütülen başkalarına parçalatırlarsa oğlumu. Toplayıp parçalarını bir merasim tabutuyla gönderirlerse küçük kuğumu? Ya bozarlarsa bizim sevdayla düşlediğimiz oyunu. Ben oğlum Şivan’la hiç acemilik çekmeden oynasın istiyorum.

Nereden getiriyorum bütün bunları aklıma. Nefesim daralıyor. Oğlum gözümün önünde oynuyor. Caniye benzer bir yanı yok. Oynuyor pamuk yumuşaklığında.

Bu yetmiyor ama. Şimdilik benzemiyor caniye ve Şivan’dan habersizim hâlâ.  Zilan bu işi bana bırakıp gitti. Ondan devraldım ben çocuklarımıza öğreteceğim kardeşliği.

İçimi kendime sığdıramıyorum. Yapmam gereken bir şeyler var eksik kalan. Evin dağınıklığını, işi gücü, alışverişi bırakıp bir kenara, dışarı atmalıyım kendimi. İnsanları bir bir dürtüp haykırmalıyım:

 “Eğer hiç rahatsızlık duymuyorsanız olan bitenden, yılan size dokunmamışsa henüz; ninenizi bir mülteci kampında saydam gözleriyle bakınırken düşünün. Annenizi getirin aklınıza, alyansını bozdurup üstüne para vererek kendini insan tacirlerine satarken. Ya da bunları yapamadan her ikisinin de kıskıvrak öldüğünü. Sevdiğinizin güzel bedenini getirin aklınıza, içini organ soyucular boşaltmış. Sonra can parçanız çocuğunuzu düşünün; ölmüş varlığının başında onu içinizde saklayacak yer bulamadığınızı ve ellerinin ellerinizde soğuduğunu. Binbir renkli sesinin sustuğunu düşünün. İnanın o zaman bin yaşatamazsınız o yılanı.”

“Çocuklarımızı katil yapacaklar ya da kuytularda vuracaklar, oyunlarına kan bulaşacak”diye bağırmalıyım.

—Halaklay öldüyhenişe havaşı.

Akıl almaz bir titreme sarıyor bedenimi. Ana oğulluğumuz yok ortada. Korkup sinmiş bir kenara. Oğlumun gürültülü varlığı bile bulanık gözlerimde.

Bakıyorum sadece. Görmek işini beceremiyor gözlerim. Odamızın bir saat önceki dinginliğine dönmeye çalışıyorum. İplerim gerilmiş, elimde değil beceremiyorum.

Hayal meyal görüyorum oğlumu. Zeliş’i tutmuş elinden sürükleyerek getirip çarpıyor kafama. İlgi istiyor. Halen farkında değil nelere sebep olduğunun. “Ah bana neler yaptın çocuk? Ne acımasız sorguladın. Söyler misin içime ne batırdın? Acıya acıya eriyorum ben.”

Zelişli darbeler iyi geliyor biraz. Aydınlanıyor görüş alanım.

Kara derili oyuncak bir et bebek Zeliş. Doğduğunda babasıyla aldığımız ilk oyuncaktı. İnsanları renklerinin dışında sevsin, adı başka rengi başka insanlar var bilsin diye.

Zelişli bir oyun kuruyoruz hemen. Misafircilik oyununda çay içiyorlar şimdi.

Tam o anda dehşet bir patlama saldırıyor kulaklarıma. Duman ve barut kokusu kaplıyor her yanı. Akıl almaz bir ağırlık çarpıyor bedenime. Sıcacık bir şeyler akıp gidiyor içimden. Yavaşça açıyorum gözlerimi. Bir elinde tabanca diye kullandığı bir sopa, bir eli Zeliş’in kara eliyle el ele yıkılıyor ayaklarımın dibine. Filmlerde gördüklerini oynuyor şimdi.

Sanki çok uzaklardan koşarak geliyorum. Soluk soluğa varıyorum yanına. Sanki neden ve kimler arasında yapıldığını bilmediği bir savaşta biri vurmuş bebeğimi. Sanki kana karışmış yatıyor bebeğim elini tuttuğu kara derili bebekle.

Her yanı kan yatıyor bebeğim. Peki hangisi benim bebeğim? Hangi acı benim? Hangi cinayet? Ölmüş çocukların açık kalan gözleri hep aynı bakıyor. Seçemiyorum. Feryadım dili başka kadınların feryadına karışıyor.

 —Pomba geydi öydük. Öpeysen uyanıyış.

Öpüyorum, milyon kere öpüyorum. İkisini de öpüyorum. Bütün insanları, insanlığı, tüm dünyayı öpüyorum. Fotoğraflamak kaldırıyor mu acıyı? Hangi intihar bitirebilir utanca tanık olmanın ağırlığını? Kana kana emziriyorum Sudan’da akbaba tarafından ölümü kollanan kızı.

Yaşlar sel oluyor gözlerimde. Hıçkırığımda boğulmak üzereyim. Saldırıyorum acemi analığıma. “Neden?” diyorum. “Neden ölü doğurmaya devam ediyoruz sancılarda kıvrana kıvrana? Barışı mayalasa ya rahmine her ana.”

-Öşüy dileyim annecim. Şaka yaftım.Şaka.

Durduramıyorum kendimi. Korkarak bakıyor bana. Yaşadığı üç yılın sağlamlığıyla sımsıkı tutuyor elimi.

-Şiiy yaş hadi, güyütü yafmam, höş.

Payıma şiir düşüyor, şiir yazıyorum.

“İkimiz” diyorum.

“Geceleri gizlice kalkalım oğlum
Yeryüzündeki bütün silahları kukla yapalım
Renk renk boncuktan gözleri olsun
İplerden saçaklı saçlar takalım
Kocaman gülen ağızlar boyayalım
Öpmeler konduralım  herkese
Öpmeler uyandırsın sevgiyi”

Oğlum, şiirimin bittiği yerde başlıyor şarkısına:

“Elleyim tombih tombih,
Kiylenince çoh komik”
  
ÖZLEM KESKİN
_____________
[*] “Ekmek ye öğretmen”

ADNAN DURMAZ: Sahipsiz Mezarlıklarla Konuşma




SAHİPSİZ MEZARLIKLARLA KONUŞMA





Kurumuş kangallarda mecalsiz bir güneş
Rüzgarda zaman kırıkları savrulur
Kekiklerin saçlarında darmadağın sonbahar 

Onlar ki analarından günahkar doğdular
Süründüler sürüngenler gibi karın karın
Ödeyemediler bütün korkularıyla cezalarının kefaretini
Ey ki siz
Türkülerinin bir yanı yanık olanlar
Yüzlerinde kırış kırış acının tarihini taşıyanlar
anlatılmamış masalların kahramanları eyy
Hani o sarı dişlerinize benzeyen yosunlu taşların duldasında
Adı sanı belirsiz -esamesi silinmiş
Tutsak ömürlerinden ölümle kurtulanlar 

Akşam yorgun ırgatlar gibi gelince bozkıra
Çökerince mecalsiz bulutlarıyla imanı gevremiş
Sarı anızlar gibi savrulan ömrünüzden
Bozkırlar boyunca bitmez bir köleliği bırakarak
Gittiniz bu dünyadan ey ki siz eyy
Destanların kahramanı sevdaları binyıllara taşanlar
Ferhatça dağ delenler kerem kerem yananlar
Anasından zincirlerle doğanlar
Yılan sokmasından kızamıktan ve göçen damların altında ölenler 

Yetmez benim bu şair gözlerime yetmez
Ruhunuzu şad edip dönmek
Hititli bebeleri gördüm fyrigyalı genç kızları
Binyıllardan omuzları yanır olmuş bedenim
Saltanatlar yükseltenler kanla kararak canı
Kıran gibi yağma ordularıyla
Veba gibi geçenler canları talan edip
Hala oradalar işte hala oradalar
Kara yazgılar kör talihler
Aşkların katili zındanların zulumların faili
Yetmez benim delik deşik kalbim bu acıyı taşımaya
Ki ağlarım
Öfkeli bir güneş gibi
Yana yana
Kırılmış bir ay nasıl ağlarsa
Geceler ortasında 
Mechul kahramanlar oldunuz
Kayatı okumadan bildiniz ey yarenler
Teriniz satıldı ırgat pazarlarında
Üryan geldiniz
Üryan gittiniz 

Namus korudunuz canınızla
At pisliğinden arpa seçip yediniz savaş alanlarında
Görülmemiş direndiniz
Bilmediğiniz topraklarda kaldınız
Ki öyle
Ölümler şaşırdı inancınıza
Çünkü ölüm baka kaldı türkülerinize
Öldünüz öldünüz
Dirildiniz 

Kurumuş kangallarda ırzına geçilmiş akşam
Saralı bir rüzgar titriyor hazan yapraklarında
Ne dua ederim size
Ne de rahat uyuyun derim
Bilsem de cehennem yaşadınız bu dünyada
Gel gör ki
Zulme bırakıp gittiniz zulm altında yaşadığınız bozkırları 

Uğruna kelle koyduğunuz ne varsa
Talan edildi
Tecavüze uğradı uğruna öldüğünüz ne varsa 

Başka sözüm yok
Ağıtlarınızla türkülerinizle
Ve dünyalar kuran nasırlı avuçlarınızla
Ve dağlar deviren öfkelerinizle
Dua beklemeyin benden 


Elimden bir şey gelmiyor işte
Acı ve kan pahasına
Bırakıp gittiğiniz ne varsa
Öpüp ağlamaktan başka
Suskun
Ve akıtmadan tek bir damla
Yalnızca çürümüş parmaklarınızı
Öpmek isterdim mümkün olsa 


ADNAN DURMAZ


YAŞAR DOĞAN:Dizlerin Gowendi—MEHMET RAYMAN: Karam




DİZLERİN GOWENDİ



İBRAHİM BALABAN
Künh gözlerinde ruhi türkü
Işık gölünde yüreğimi söktü kökünden
Bir canım çölde çığ çılan
Öteki yalpalandı yalın ayak
His sandalların mafsalında ayaklanarak
Bayıldım da kendime geldim
Ahh ne kadar da uzakmışım kendimden! 

Artık arştan ödünç aldığım bu can
Burçlar gondolu altında sana bir borç
Hanı sevip öpsem seni
Bu ömrü törpüleyen köprülerde
Sevdam boynunun kolyesi
Taşıyabilir misin beni ardışık
İnsana inancım kaybolmuş
Dizlerimi hissetmediğimde
Sen ve ben bir halede karmakarışık! 



YAŞAR DOĞAN (Lolan)




KARAM




işçileri iniyor
yerin dibine
ellerinde kazma kürek
patlamaya hazır
içine çektiğin hava
balon yapıyor yüreğine

yol olur
karpit lambanın ışığı
damarın gidişine
kaptırır kendini
bir kıvılcımın
neye mal olacağını
düşünemez gayrı

onca ağırlığı taşır
soluk almadan yer kabuğu
dünyanın taşı toprağı üstünde
şafak sökmek üzere
sakın ipin ucunu kaçırma

yerin dibinden bile
el sallar kara tren yolcularına
ellerim kara üzüm yaprağı
mevsim meleziyim
dayanırım her güçlüğe


MEHMET RAYMAN

BEKİR KOÇAK: Değer Bilmezliğe Açık Pencereler




DEĞER BİLMEZLİĞE AÇIK PENCERELER






haykırıyor öksüzlüğü kimsesizliği ülkem
değer bilmezliğe açık pencereler kıskançlığa
gözden yüreğe mecburiyeti hüznün
aynı hikayenin bir çok yerinde
kesişen yollarımız
bıraktığımız sevgililer
yorgunuz acımızla
öfkemizle kırgın
ters giden bir şeyler var
gönlünde halkın
susan değerler
yaşamın olmazsa olmazı inkar
geçer akçe dalkavukluk
doldurur çok boşluğu
konuşur gülümser küfür gibi
ortak adların çekiminde ruhlar
döner ummadık zaman diliminde
ötelerden sürüp gelse de ayrıcalık
kapımız tan vaktidir çoğu zaman
küheylan soluğu yanık
oturur taş avlularda ikindi serinliği
acemi kuşluk
eşkiya yoklaması devri zaman
suyumuza ekmeğimize zoraki konuk


dağ adları vardır adına yüce
yiğidine dost
garibana korunak
insan kendine firari olunca ancak
yakışır düş akşamlarına
ince sızılarında ömrün
dönüp durmak
o dağlar işte kalbi tufan
devri devre bağlar
patlar günün birinde
soluğunu sesini arar
adı ne olursa olsun
üstünde fırtınalar kor ateş
genç sevdalılar
say ki ferhat şirin
yara kabuk tutmaz
kırılır namerdine gammazına
kini karıştırmaları yokmu sevdayla
kapı kapı pusu tutar gece kuşları
rengini sormaz insanın
dilinden anlamaz


satamam bakışlarımı
kalp atışlarımı
sevgisi eksik ülkeme küs
çekse ellerini ellerimizden
umarı bulunur kanayan yaralarımızın
onların beslemesi ''ben''ler
katlettiler ''biz''i utanca kül
sen ben dedikçe kolsuz kanatsız
biz siz tutsaktır onlara
bakıpta olanlara
böyle gelmiş böyle gider derseniz
küçülür coğrafyamız
kesilir sesimiz


ezberledim yönleri
ırmağımı dağımı denizimi
çocuklarıma miras aktan çok kara
birlikte çıkalım desem de yolculuklara
ömrüm vefa etmez
sözüm de geçmez umuda
öğüdüm o ki iyi belle bu toprağı
hitit'i friğ'i konar göçerleri
illaki yaratacaksan bir tanrı
baş köşeye koy insanı
ateşinle canları yakma
tenleri ısıt
ne karanlığın gözü ol
ne yalanın sözü
''ben'' diye başlayan başa
itibar etme haşa
o kendince tanrıdır
değilse de sanrıdır



BEKİR KOÇAK


HASİBE AYTEN: Deniz de Yanar—ERCAN CENGİZ: Beş Dilde Birden




DENİZ DE YANAR



acının cevheri
nar kabuğu gibi buruk
çöl kumu gibi yakıcı
panzehir mi zehir mi
ihanet mi sevgi mi
cam kırıkları doldu
gül ormanıydı yürek 

zehirli bıçağınız
kesemez usumuzu
nar ağaçları
dökmesin çiçeğini 

şiirim şiir olalı
böyle sevgi gördü mü
böyle zakkum yedi mi
kardelenler açarken 

masal düşten çıkmalı
girmeli romanlara
aşk da burdan gitmeli
denizleri yakmalı


HASİBE AYTEN




BEŞ DİLDE BİRDEN



yırtığını dikmeye geldi örümcek
evcil dağ keçisi kayaya diklensin hele
deremiz yeşil akardı eskiden
ve ormanlarımız daha da gür
patikalara bakardı
şafaktan şafağa kalkardı köylüler
elleri sıcak yüzleri güleç
güneş içilirdi gün boyu
şimdi devletin o kuru borusu
yürekten yüreğe oturur
kara mı kara yukarıdan aşağıya
parayı görünce mübarek
tek dil tek ırk bir yana
beş dilde birden öttürüyorlar 


ERCAN CENGİZ


ŞİYAR BUZCU: Şarapname…



ŞARAPNAME





Bütün yolların başlangıcına ve bitişine mendil ıslattığımız bir aşka aittik bir zamanlar
Kavurucu sıcaklarda akşam karanlıklarını bekleyen bir çift turnanın gözlerinde büyürdük
Zehir gibi özlemlerimiz,ekmek gibi,su gibi sevmelerimiz büyürdü ufuk çizgimizde
Zulümler habersiz gelmişti gözyaşı bulutlarıyla,sağanak sağanak yağıyordu üzerimize
Filize düşen ilk çiçekleriydik biz,iki sevdalı yüreğin bir milimlik teğetiydik
Vakur düşlerimiz büyürdü,senin işlemeli çeyiz sandığında,benim şiir defterimde

Ahşap bir pencerenin gözlerinden seyrederken geride bıraktığımız yaşamı
Kaldırımlar ıslanmış camdan düşüyordu aşağılara doğru her bir damlası
Zifiri karanlıkların döşünde bir yangın alevlenecek sonra gökyüzüne
Sevdamızın tanığı tanrılar şahitlik edecek, meleklere görev verecek
Bir cenneti bahşedecek, baş köşeye oturtacak ikimizi

Ey saçları ipekten olan sevgili;
Şehrin kızıl panjurları vurmuştu sokak başlarına
Aydınlatıyordur her bir yanı
Siyahın gölgesine aldanmıştı mor yüzlü kelebekler

Anlatması zor, dile getirmesi imkânsızdı bu sevdaya dair ne varsa
Şiirler yetmiyordu, türküler iştah kabartsa da suskun kalıyorlardı
Anlatması zor, zincirlere vurulmuş bir yüreğin gövdesinde saklıydı
Ağırdı, vebalini üstlenemezdi dudaklarım…

Negatif umutlara kan aranıyordu ölüm döşeklerinde
Bir tutam karalar çalınıyordu yârin yollarına
Ağıtlar yakılıyordu hasretine gurbet akşamlarında
Romatizma ağrıları düşmüştü dizlere
Dermansız düşlerin yurduna göç eylemişti
Geyik çığlıklarında yükseliyordu hoyratlar
Örgütleniyordu gülüşler
Eylem hazırlığında yürüyüşe geçerdi iki satır Şiir
Hüznün bayrağını taşıyordu gönül mavraları

Yasaklanmış mutlulukların ütopyasında ince bir sızı, bir çift göz, kurumuş dudak
İntihar uçurumlarında kurulu masada bir şişe şarap, iki dolu kadeh
Dini imanı aşktır lanet gönlümün
Sevdadır palazlanmış avuçlarımda
Sabahtan akşama içerim, içerimde sen / Yoksun oysaki sen
/
Sarhoşluk kar etmez uçurumun en diplerine düşmeye
Düşüyorum şişenin dibine, ayrılığına içiyorum
İnadına sarhoş oluyorum gözlerinde / Yoksun oysaki sen

Meğer, meğer sen hiç olmamışsın sevgili
Ben
Meğer ben… Neyse sevgili
Şaraba devam edeyim, paklarsa beni şarap paklar…


ŞİYAR BUZCU


B.AYDINEL: Gölge Kanatlı Uçurtmalar—V. KEBANLI:Sokak Çocukları—Ö.KAPCI:Şair ve Zaman



GÖLGE KANATLI UÇURTMALAR



Işıkların en delikanlı ve en korkunç serüvencisidir şiir
Çünkü sevda en çok gölge kanatlı uçurtmalardan öğrenilebilir
Sözcüklere dokunduğunuzda dudaklarınız yanar ya
Elinizde bir iple hep çocuk kaldığınız içindir


BÜLENT AYDINEL




SOKAK ÇOCUKLARI




soruyum kendimden habersiz
kendi kendime
kim kendini yönetir
kim yönetir bu kenti

bir mizahi gülüş kondurmak istiyorum
sokak çocuklarının alnının tam onikisine

kimin saksısında kelebekleri kovalamış bu çocuklar
kimin eşşek demişler atına
kimin tavuklarına kışt demiş
söyleyin kimin

o gülüşleri ki gelinliği şiirlerin
o çocuklar ki
bir keyfin bir zevkin
toprağa tohumlanmış geleceğimizdir
o çocuklar ki
kiraz dalları nar kokuları
yanakları allı pullu denizde balık
gökyüzünün ve mavinin sahipleri
misket çukurlarında hayatın kendisi
onikiye beş var
onbiri geçmiş çoktan


VEYSEL KEBANLI


ŞAİR VE ZAMAN



Zamanı yakalamak yeniden
üstelik devşirmişken erguvanları
zamanı süzmek gözlerinin derininden
sonu gelmişken aldanmazlığın
sen! zavallı şair zaman tüccarı
söyle bana buldun mu
varoluşun anlamını?


ÖZGÜR KAPCI

YAVUZ AKÖZEL: Kapitalizmin Kalesi Fyodr Mihayloviç Dostoyevski



KAPİTALİZMİN KALESİ
FYODR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ
HAYATI-SANATI-YAPITLARI

( 30 Ekim 1821- 28 Ocak 1881 )




“Dostoyevski’de hiçbir olumlu düşünce bulamıyorsak,
şimdiye kadar toplumda çoğunlukta olmadığımızı anımsamalıyız.
Toplumumuzun çeşitli öbekleri ve katmanları
Dostoyevski’de düşüncelerine destek aramaya
ve onun hastalıklarından acı çekmeye devam edeceklerdir.
   Dostoyevski henüz ölmedi, ne burada ne de Batı’da,
çünkü henüz kapitalizm ölmedi.”
    (Anatolu Vasilyeviç Lunaçarski,
Sanat ve Edebiyat Üzerine, Kırmızı yay.S.142)
                                                   


Kapitalizm can çekişirken azgınlaşıyor, sağa, sola saldırıyor, geriye iyi bir şeyler bırakmamak ve dünyamızı özdeksel ve tinsel olarak korkunç bir savaş sonrasının yıkıntısına, sömürülmüş bir bedenin oluşmuş kupkuru kadavrasına dönüştürdükten sonra çekip gitmek için elinden gelen tüm ‘hin’likleri deniyor.

Bu giderek yok oluşa doğru giden kendi geleceksizliğinin yarattığı en gerici intikam duygularından ve tamamen bireyselleşmişliğin endekslediği egoizm batağına yuvarlanmışlığından kaynaklanıyor.

Bu olguda Dostoyevski’nin rolü nedir? İnsansal tin’in bir mimarımı, yoksa çöküntüye uğratan, bir ortaçağ engizisyon rahibimi?

Marksist eleştirmenler ve burjuva eleştirmenlerin Dostoyevski değerlendirmesinde birleştikleri yegâne nokta, Dostoyevski’nin kahramanlarının edilgenliği üzerinedir. Olumlu kahramanları yok denecek kadar az olan yapıtlarında, insanlığın içerisinde sürekli bir şiddet, kıskançlık, bilincin önünde yürüyen hırs olduğunu vurgulamıştır. Bu motivasyonun bir köşesine de zayıf insanın ezilmişliğini koymuştur. Ancak bu ezik insandan yana, ezilenlerden yana bir tavır içerisine asla girmemiştir.

Dostoyevski’nin sanatsal bakış açısında olan ‘sevgi’ maskesine gizlenmiş ‘nefret’ duyguları onun gerçeğin İçerisindeki yüce olanı bulup çıkarmasına engel olmaktadır. Bu yüzden yapıtlarında çizdiği kahramanları yaşamsal gerçekleri yitirmiş kurgusal tiplerden,(Budaladaki Mişkin) veya yüce olan her şeyi kirleten, yıkan olumsuz tiplerden oluşmaktadır. Suç ve Ceza’daki Raskalnikov gibi.

Ancak, insana özgü, abartısız, doğal bir biçimde -yüce- olanı kendi benliğinde bir töz durumuna getirip çözümlemeye sosyalist gerçekçilikte ve sosyalist gerçekçiliğe esin kaynağı olan devrimci-demokrat yazında ulaşılır ve rastlanır.

Kötümserlik, burjuva dünyasının temelini oluşturmaktadır. Her iyi şeyin giderek yok edildiği dünyamızda sosyalizmin kapitalizm karşısında aldığı geçici yenilgi sonrası umutsuzluk ve yazgıya boyun eğiş 21.yüzyıl entellektüalizyonunun kitlelere sunduğu eski bir biçimin yeni seksiyonları şeklinde kendini göstermektedir. Umut, iyimserlik ve güzel bir geleceği yaratmanın olanaklı olacağını ancak az bir aydınlar gurubu, bilinçli proletarya, hâlâ sömürgeciliğe, işgalciliğe ve emperyalist talana karşı savaşım yürüten ezilen ulus ve halklar dile getirmektedir.

Olgu bu bakış açısıyla irdelendiğinde 21.yüzyıl entellektüalizyonunun Dostoyevski’ye neden böylesine dört elle sarıldığının ve onu kitlelere taşıdığının anlamı da anlaşılır olmaktadır.

20. yüzyıl, dünyamızda kötü şeyler kadar güzel şeylerin de yaşandığı bir yüzyıl oldu. İki tane dünya emperyalist savaşını yaşadık. Ve her iki savaşın ardından da proletarya önderliğinde, neredeyse dünya’nın yarısını oluşturan sosyalist ve demokratik devrimlere tanık olduk.

Çürüyen burjuvazinin çöküşmüş sanat ve edebiyatının karşısına güneş ve gelecek ile beslenmiş; yepyeni bir anlayışın, toplumcu sanat ve edebiyatı da bu güzel oluşumlarla birlik artık giderek etkin bir konuma geliyordu.

Gelinen yerde sosyalizm, yapılan yanlışlıkların, ML’den sapmaların ve ML’i gelişmelere entegre etmedeki beceriksizliklerin en önemlisi de ML ile alakası olmayan burjuva ideolojisinin, ML adına sosyalist ve demokratik halk cumhuriyetlerinde uygulanmaya sokulması sonucu gürültüsüz, kansız, soluksuz, sessizce çöktü, gitti.

Ama o dönemden kalan, örnek alınmaya değer çok önemli atılım ve pratikler, kültür -sanat yansımaları, tüm  dünya Proletaryası’nın ve ezilen halklarının demokratik - sosyalist hareketinin hala bir yol göstericisi, bir pusula- sı olmaya devam ediyor.                                       
                   

DOSTOYEVSKİ’NİN YAŞAMINDAN KESİTLER,
ÖNEMLİ YAPITLARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER:



BAŞLICA YAPITLARI:

Romanlar:İnsancıklar (1846), Netochka Nezvanova (1849), Ezilmişler (1861), Ölüler Evinden Anılar (1862), Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1867), Budala (1869), Ecinniler (1872), Delikanlı (1875), Karamazov Kardeşler (1881)...                    

Öyküler:Öteki (1846), Dokuz Mektupları Romanı, Mr.Prokharçin, Hozyajka (1847), Polzunkov, Bir Yufka Yürekli, Kıskanç Koca, Namuslu Bir Hırsız, Bir Noel Ağacı ve Düğün (1848), Beyaz Geceler (1848), Küçük Kahraman (1857), Amcanın Rüyası, Stepançikevo Köyü (1859), Tatsız Bir Olay (1862), Timsah (1865), Ebedi Koca (1870), Bobok (1873), Uysal Bir Ruh, Köylü Marey (1876), Bir Adamın Düşüşü (1877)...

Kurgusal Olmayan Eserler:Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları (1863), Bir Yazarın Günlüğü (1873-1881)...         
                                                            
Dostoyevski’nin babası Michael Dostoyevski 19.Yüzyılın ilk yıllarında Ukranya’dan Moskova’ya gelip, Moskova Üniversitesinde tıp okudu.1812(1) seferinde askeri doktorluk yaptı. 1819 yılında Moskovalı bir bayanla evlendi, askeri doktorluktan istifa ederek Moskova’da özel bir hastahaneye doktor olarak girdi. 30 ekim 1821’de ikinci çocuğu yani Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski doğdu. Daha sonradan doğan kardeşleriyle beraber 8 kardeştiler ve hastahanenin bitişiğindeki küçük bir evde yaşıyorlardı. Oldukça disiplinli olan baba Michael Dostoyevski, çocukların başka çocuklar ve insanlarla oynamalarını ve konuşmalarını yasaklamıştı. Çocuklar kent dışındaki gezilerde dahi oynamaya, koşmaya kalkışamazlardı. Baba, sürekli çocukları fikren geliştirici konuşmalar yapar, onların çocukluklarını yaşamalarını engellerdi. Çocuklar ciddi konuların içerisinde –geometri, matematik vb gibi-  “sözde” eğitilirlerdi. Fyodr Mikhailoviç çocukluk yıllarında Moskova dışına hiç çıkmadı. O bir kent çocuğu olarak doğadan uzak, doğaya yabancı olarak büyüdü, dolayısiyle yapıtlarında, doğa betimlemelerine az rastlanır; rastlanıldığı yerde de karamsarlık egemendir:

“Sabaha doğru, hasta kendine gelir gibi oldu. Babasını çağırdım. Genç Potroviski’nin bilinci yerindeydi. Hepimizle vedalaştı. Sonra tekrar ağırlaştı. Boğuk sesiyle bir şeyler demeye çalışıyor; yalvarıyordu. Su götürdüm, başını çevirdi. İstediği su değildi. Bakışlarından pencereyi işaret ettiğini anladım. Gidip perdeyi açtım. Hava ışımıştı; ama güneş yoktu. Gökyüzünü sisli bir bulut perdesi sarmıştı. Yağmur yağıyordu. Yağmur damlaları cama vurarak kirli sızıntılar halinde aşağı kayıyordu.”(İnsancıklar, antik batı klasikleri yay. Say.48)

Dar ve penceresiz bir odada çocukluk yıllarını tamamlayan Michael ve Fyodor Dostoyevski kardeşler daha sonra da yine 3 yıl gibi hatırı sayılır bir süre yatılı okulda kaldılar(1834). Dostoyevski’nin okul yıllarında da fazla arkadaş içerisine giremediği, arkadaş edinmeyi de başaramadığı gözlemleniyor. Fyodor Dostoyevski’nin içinde yaşadığı, soluk aldığı ve kendini ispat etmeye çalıştığı toplumdan soyutlanmasında, kendisini  çevresinden ve insanlardan uzak tutmasında, dünyaya, yaşama ve yaşam içinde gelişen tüm olgulara hastalıklı bir ruhun, hastalıklı coşkularıyla bakmasında, çocukluk yıllarında ona sunulan,verilen acımasız disiplinin önemli etkenleri olmalı:

“Büyük çocukların eğitimi şehir dışına yapılan bu yıllık gezilerin ilki sırasında başladı. Daha küçük yaşlarda anneleri alfabeyi öğretmişti. Ailedeki akşam okumaları onlara, İncil’i ve Karamzin’in tarihinin bazı önemli bölümlerini tanıtmıştı. Daha sonra iki öğretmen gelmeye başladı.---bir papaz ve bir Fransız – (............) ( Drashusov adındaki Fransız) ufak bir özel okul açmıştı. Michael ve Fyodor, 1831’de bu okula gönderildiler. Burada Latince öğretilmediğinden, bu görevi baba üstlendi; çocukların, yemek masasının yanında dimdik durmak zorunda oldukları bu derslerde babanın sertliği, hoş görmezliği üzerlerinde kuvvetli bir etki bıraktı.”(E.Hallett Carr, Dostoyevski, iletişim yay.S.17.)

Bu etkenler, yine birazdan değineceğimiz yaşamındaki diğer mutsuz etmenlerle de birleşince, ışıksız ve çalkantılı yaşamının oluşturduğu ruhsal dengesizlik, kin, nefret,  aşağılık duygusu, Dostoyevski’nin tüm öykü ve romanlarında belirleyici bir rol oynayacak, her yarattığı kahramana kendi gerçeğinden bir şeyler ekleyecektir. Gerçek yaşamda bir “anti-kahraman”  motifi çizen Dostoyevski, bu kendine ilişkin özsel özelliği, ustalıkla yapıtlarına aktaracaktır. Hangi yapıtını elinize alırsanız alınız orada birden fazla Dostoyevski bulacaksınız.Her değişik anti-kahraman Dostoyevski’nin birbiriyle çarpışan tin’lerinin birer nesnel’leşmiş  karikatürleri olarak karşımıza çıkacaktır.. Kapitalist toplum’un umudunu yitirmiş, yıkılmış ve çıkışsız kalmış insanının hem topluma hem de kendine olan yabancılaşmasının en karanlık kesitlerini verirken, yürünen upuzun yaşam yolunun sonunu da yine karanlık ve karmaşık bir tinsel girdabın içerisine ulaştırarak oradan Ortodoksluğun en ikiyüzlü kurtuluş öyküsünü fısıldamaktadır.                                                     

Yatılı okulda sıkıntılı, parasız geçen üç yılın ardından 1837’de annelerini kaybettiler. Anneleri öldüğünde Fyodor 15 yaşındaydı. Annelerinin yası içerisindeyken Puşkin’in bir düello sonucu öldüğü haberi yayıldı; birçok şiirini ezbere bilen ve Puşkin’e tapınırcasına hayran olan Fyodor, ağabeyine “aile yasımız olmasaydı, Puşkin için yas elbisesi giymek üzere babamdan izin isteyecektim” diyecektir.

Dostoyevski bir Puşkin hayranıdır ve çok şiirlerini ezbere bilir. Bu hayranlık aslında “haklı “ bir hayranlıktır. Puşkin’in yazıları ve eylemleri Rusya’nın yetişmekte olan yepyeni bir aydınlar generasyonu üzerinde müthiş etkilidir ve bu generasyonun yetişmesinde Puşkin’in önemli bir payı olduğunu söylersek, abartı yapmış olmayız.

Bu yepyeni generasyon Puşkin ile birlikte, Rus halklarına ve Rus halk diline yönelip, gerçekçi yapıtlar yaratmaya başladılar.

Dostoyevski, 1838’de Askeri Mühendislik Akademisi’ne girer.  Kardeşi Michael, hastalık nedeniyle okula alınmaz. Kardeşinden ayrı kalmak Dostoyevski’ye ağır gelir, okula ve arkadaşlarına bir türlü ısınamaz. Kendisini kitap okumaya verir. Shakespeare, Schiller, Hoffmann, Balzac, Gogol, Puşkin okudukları arasındadır.

1839’da babası köylüler tarafından öldürülür. Dostoyevski bunalımlar geçirir. 1843’de okulu bitirir ve teğmen olarak İstihdam dairesinde göreve başlar.1844’de Balzac’ın “Eugenie Grandet” Ve Schiller’in “ Don Carlos”unu çevirir, Bir yandan bunları çevirirken bir yandan da “İnsancıklar”ı yazar. Ordudan da ayrılır.

1845 yılında bitirdiği romanı Belinski’ye götürülür ve bir akşam toplantısında okunur. Belinski romanı çok beğenir; üç gün sonra da Dostoyevski, Belinski ile tanıştırılır. “İnsancıklar” romanını gereksiz uzatmalar olmasına karşın, “olağanüstü”  bulur ve heyecanla Dostoyevski’ye şöyle konuşur:

“Anlıyor musun? Yazdığın şeyin ne olduğunu, anlıyor musun? Yirmi yaşındayken bunu anlaman olanaksız .”

Ancak 1846’da yazdığı “Öteki, Ev Sahibesi, Mr.Prokharcin” öyküleri, Belinski tarafından beğenilmez, eleştirilir. Bundan sonra Dostoyevski, giderek Belinski’den uzaklaşır.

Avrupa’daki 1848 devrimlerinin(2)  yenilgisi Batı Avrupa’daki devrimci harekete büyük bir darbe vurur ve gericilik doruk noktasına ulaşır,  ideolojik gelişim sekteye uğrar. Buna karşın Rusya’da devrimci hareket canlanır, Çar I. Nikola’nın despotizmi iki kat artar. Dostoyevski, Petrashevski(3) çevresinde kurulan gizli siyasal örgütle yakın ilişkiler kurar, yine bu tarihte “Beyaz Geceler’i kaleme alır.

“Beyaz Geceler” melankolinin ve yalnızlığın romanıdır. İnsancıklar gibi, natüralizm (doğalcılık)  ile gerçekçilik arasında bocalayan ve romantik bir karşı çıkışın derinden gelen fısıltısını yansıtıyor. 50 sayfalık, romandan ziyade bir uzun öykü özelliğini taşımaktadır. “İnsancıklar”ın başarısından sonra kaleme aldığı öyküler; “Öteki”, “Bir Yufka Yürekli”, “Kıskanç Koca”, “Beyaz Geceler” ve o tarihlerde yazdığı diğer öyküleri ses getirmez. Hatta beğenilmez. Bugün burjuva eleştirmenleri ve yazarları tarafından sözgelimi “Beyaz Geceler” sınırsız övülmektedir; peki anlattığı konu nedir? Teması nedir? Okuyucuya, kitlelere ne vermek istemektedir?

Beyaz Geceler (1848):
Öykü, Petersburg’da geçen dört gece ve bir günle sınırlı. Adını bilmediğimiz konu kahramanı, yapayalnız bir kişidir, hiç arkadaşı falan yoktur. 8 yıl arkadaşsız olarak geçirdiği Petersburg’da, onun arkadaşları; geceler boyu gezintilerindeki hayalet binalar, boş yollar ve karşıdan gördüğü, sürtünerek geçtiği insan siluetleri, gölgeleridir.

O, hemen hemen her gün çıktığı Nevski Bulvarında bir yıldan beri sürekli karşılaştığı bir ihtiyarla selamlaşmaktadır.   İnsanlarla olan en yakın ilişkisi de işte bu, konuşmasız, sessizce eğilerek, şapka çıkararak yapılan merhabalaşmadan oluşmaktadır. Ama kahramanımız her gece önünden geçtiği ve artık iyice tanışık olduğu evlerle konuşmaktadır:

“Petersburg’un evlerini de tanıyorum. Sokaktan geçerken her ev öne uzanıp pencereleriyle bana bakıyor, neredeyse şöyle diyor sanki: ‘Merhabalar; nasılsınız? Tanrıya şükürler olsun, ben de iyiyim. Mayısta üzerime bir kat daha çıkacaklar..’ Ya da ‘Sağlığınız nasıl? Yarın onarım var bende.’ Veya: ’Dün az kaldı yanıyordum, öyle korktum ki.” (Beyaz Geceler, Bilge-Kültür-Sanat Yay. S. 8)

Adsız kahramanımız böyle bir “beyaz gece”de kanal boyu yürürken rıhtımın parmaklığına yaslanmış ağlayan bir bayan ile karşılaşıyor,  arkadaş oluyorlar. Yaşamı yalnızlıkların derin bunalımlarında geçen adsız kahramanımız bayana hemen sırılsıklam aşık oluyor ve dört gün devamlı buluşuyorlar… Bayan bir başkasını sevmektedir. Ancak bizim adsız kahramanımızı da sevmeye başlamıştır ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Çünkü sevdiği kişi söz vermiş, –bir yıl sonra gelirim ve evleniriz – demesine ve bir yılı çoktan geçmesine karşın, hâlâ gelmemiştir.

Nastenka: “Onu seviyorum; ama geçecek bu, geçmek zorunda, geçmemesi olanaksız. Evet geçecek, hissediyorum bunu. Kim bilebilir, belki bugün bile bitebilir; çünkü siz burada benimle birlikte ağladınız, çünkü onun gibi terk etmediniz beni, çünkü siz seviyorsunuz beni, ama o sevmiyor... ve çünkü ben de sizi seviyorum! Daha önce de söyledim bunu size bunu, biliyorsunuz… seviyorum sizi, çünkü ondan iyisiniz, çünkü ondan dürüstsünüz, çünkü ,çünkü o...”.....”...sevgim de her zaman layık olacaktır sevginize. Peki, istiyor musunuz beni şimdi?”  (ay.yapıt.S.71-72)

Sonra birleşmenin düşlerini birlikte kuruyorlar… Adsız kahramanımız mutlu, Nastenka mutlu, sevinçli görünüyor. Ama sonra?..

“ o sırada genç biri geçmişti yanımızdan. Önce bir an durmuş, bize dikkatli dikkatli bakmış, sonra yürümüştü. Kalbim duracakmış gibi çarpıyordu..

Alçak sesle,
—Nastenka, dedim. Kimdi o, Nastenka?

Ayakta zor duruyordu Nastenka, şimdi daha çok titriyordu, bana daha da sokulup fısıldadı:
—Bu o!

Arkamızdan bir ses duyuldu:
—Nastenka ! Nastenka ! Sen misin ?
Ve genç bize doğru birkaç adım attı.

Tanrım, nasıl bir çığlıktı o öyle! Nasıl ürpermişti Nastenka! Nasıl kollarımın arasından koparcasına sıyrılmış, ona doğru atılmıştı… Ölü gibi ayakta duruyor, onlara bakıyordum. Ama Nastenka tam elini uzatmıştı ona, tam kollarına atmıştı kendini ki, birden durmuş, dönüp bana bakmış, ben daha kendime gelmeden rüzgâr gibi, yıldırım gibi yanıma koşmuş, kollarını boynuma dolamış, beni sıcak, içten öpücüklerle öpmeye başlamıştı. Sonra, bir şey söylemeden tekrar döndü, gence koştu, ellerini tuttu, birlikte uzaklaştılar..”(ay.yap.S.71-72-75-76)

O sabah, beyaz geceleri bitiyor adsız kahramanımızın, yine yalnızlık ve acılarla dolu bir yaşamın başlaması!

Kitap şöyle bitiyor:

“Nastenka, sevimli gülümseyişin hep mutlulukla ışıldasın. Yapayalnız, soylu bir yüreğe tattırdığın o bir dakikalık mutluluk için her zaman şükranla anacağım seni! Tanrım! Tam bir dakikalık mutluluk! Bir insana ömür boyu yetmez mi böyle bir mutluluk?”(ay.yap.s.80)

Dostoyevski’nin beyaz geceleri gelecekte yazacağı öykü ve romanların yaratacağı  “yeni insanının”(anti-kahramanının) az çok motifini çiziyor. Söz gelimi “Suç ve Ceza” romanının birinci karakteri kabuğuna çekilmiş, insanlardan kaçan, kendini yalnız kalmış bulan, yitirdiği gerçekleri Sonya’da yakalayıp ona dört elle sarılan, ruhunda aşağılanmanın çalkantılarından gelen çelişkili kompleksleri yaşayan Raskalnikov’un benzeş portresi, “Beyaz Geceler”deki adsız anti-kahramanımızda çizilmiş. Varoluşçuluğun ve yabancılaşmanın salgıladığı uyumsuzluğun, başkaldırısı olmayan, yazgısına çoktan razı edilginliğin hatta buhurdanlığından dinsel gizemciliğin dumanları tütsüyen bir absürd anlayışın ilk filizlerini bu öyküde yakalayabiliyoruz.

Kapitalist ilişkilerin kişileri birbirlerine yabancılaştırdığı, insanları pısırıklaştırdığı, ürkekleştirdiği ve kendi kabuklarına çekilme zorunluluğunda bıraktığı, bu romanda ifadesini bir ilk adım olarak duyumsatıyor. Art arda yaşadığı ve gerçekliği yakaladığı dört beyaz gecenin ardından gerçekliğin yeniden yitirilmesi betimlenirken bunu yaşama karşı bir dirençsizliğin ve savaşımsızlığın erdemsizliği olarak değil de bir erdemmiş gibi mantık dışı gizemciliğin kalıplarına uydurmaya çalışılmaktadır. “Beyaz Geceler”de, kişilerin mutsuz oldukları, oysa yaşamlarında oluşacak bir dakikalık mutluluğun bile insana bir ömür yetebileceğinin felsefesi yapılmaktadır. Her şeyin ‘Ben’ için var olduğu, herşeyin bireysel mutluluğu hedeflediği ve acılarla geçen bir ömrün ardından gelen sadece bir dakikalık mutluluğa dahi ‘Çok şükür’  demeyi haince, insanlara layık gören bir varoluş anlayışı etiyle, kanıyla gözlemleniyor. Dostoyevski’nin “İnsancıklar”ında da olduğu gibi  “İsavari” acıları yüklenme ile burjuva hümanizmasının en iki yüzlü olanı öne çıkıyor.

İnsancıklar(1846):

İnsancıklarda da, Makar Devuşkin acıları yüklenmeye hazır, acıları istemle yükleniyor. Belinski tarafından övülen “İnsancıklar”da da mektuplaşan fakir bir genç kız ile (Varvara Alekseyevna) onu korumak isteyen Makar Devuşkin üzerine öykü kurulmuş. Ancak “İnsancıklar”, anlatımında içinde bulunulan zamanın sosyal betimlemesini, kapitalist ilişkilerdeki acımasızlık, küçük burjuvazinin içinde bulunduğu ağır koşulların tinsel ve özdeksel motiflerini başarıyla veriyor:

 “Dediğim gibi odamdan memnunum; ama ev için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Öyle bir eve düştüm ki, ev demek için bin şahit lazım; yol geçen hanı gibi. Gürültüden durulmuyor.....

Hayatımdan yakındığımı sanma. Hikâyecilerden esinlenerek evin tasvirini yapıyorum. Dış kapıdan girince burnunuza ekşi bir rutubet kokusu geliyor. Duvarlar kim bilir kaç seneden beri badana yüzü görmemiş. Karanlık koridor boyunca karşılıklı odalar sıralanıyor. Kapılar birbirine bakıyor. Odalar küçücük, mahkûm hücresi gibi.

Çocuk bağrışmaları, kadın çığlıkları, sarhoş naraları birbirine karışıyor. Kadınlar bile ağıza alınmayacak küfürler ediyorlar. Bir odada en az iki üç kiracı oturuyor. Düşünebiliyor musun, Bir odada üç kişi… Ne can sıkıcı bir hayat! Biri kitap okumak, diğeri uyumak istiyor, üçüncüsü bir arkadaşını davet etmiş, içki içip şarkı söylüyorlar.” (İnsancıklar, Antik batı klasikleri yay.S.8)

Natüralizmin başarılı bir örneği burada yansıyor. Bana, Emile Zola’nın ‘Meyhane’ romanında başarıyla anlattığı kapitalizmin kusmuğu olan o, Paris’in kenar mahallelerindeki sefil evleri ve sefil yaşamları anımsattı. İnsancıklarda kapitalizme bir yergi var. Okuyucu bunu kendisi bulup çıkarabiliyor:

“—Bay Bıkov! Dedim; bazı şeyler vardır ki para ile ödenmez.
Güldü:
—Saçma! Dedi; bu dedikleriniz şiirlerde ve romanlarda olur. Siz galiba çok roman okumuşsunuz.” (Ay. Yap.S.156)

Kapitalizmde para her şeydir. Erdemlilik ve dürüstlük, artık her şeyin  ‘para’ ile ölçüme vurulduğu bir devirde anlamsız ve faydasız şeylerdir. Kapitalizmde para insana güç ve cesaret verir. Toplum içerisinde onu, beş kuruşluk kişiliği olmasa dahi, kişilikli ve erdemliymiş gibi gösterir. Para, çok kere kişilikli ve erdemli insanları da kendi girdabına alarak kişiliksizleştirir ve erdemsizleştirir.

Kapitalist düzende parası olmayan insan, sık sık çaresiz kalarak başkalarının yardımına muhtaç kalır. Onurlu insan kendisine yardım eden kişinin karşısında borcunu ödeyemediği süreç içerisinde sürekli bir eziklik duyar. Ve sonra bir yer gelir ki, bu onurluluk ve eziklik duyma duyguları, düşkünlüğün sonucu başkalarından borç isteye isteye silinir gider, onun yerini, sözüne güvenilmeyen, parayı tanrı olarak görmeye başlıyan, kişiliksiz, onursuz ve namussuz bir tip alır.

Her ne kadar roman için “Bizdeki toplumcu gerçekciliğin ilk örneğidir” övgüsü Belinski tarafından yapılmışsa da aslında, M. Gorki tarafından ilk kez 1934 Sovyet Yazarlar Kongresinde ortaya konan anlamda bir “toplumcu gerçekçilik” değildir. “İnsancıklar”, natüralizmin başarılı bir örneği olarak ancak değerlendirilebilir. Elbette ki, bu natüralizmin içerisinde toplumu biçimlendiren sistemin kişiler üzerindeki yansımaları anlatılmaktadır. Zaten gerçekçi bir romanın da yapmak istediği budur. Ancak bunu yaparken diyalektik yöntem göz ardı edilemez. Romanı toplumcu gerçekçi kılan hem o yapıtın diyalektik hem de materyalist olma özelliğidir. Natüralizm, eleştirel gerçekçi yapıtlar bu özelliklerden yoksun veya bu özelliklere tam uyum içerisinde değildirler. Bu yapıtları toplumcu gerçekçilikten ayıran ayırıcı özellik de budur. Bundan dolayı Dostoyevski’nin “İnsancıklar”ını da içine alacak şekilde 19. yüzyıl Rus yazınında toplumcu gerçekçiliğe açılan pencerenin öncülleri diyebileceğimiz birçok yapıt vardır. Önemli örnek olarak da Gogol’ün  “Ölü Canlar”ı başta olmak üzere birçok yapıtları, Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı”sı gösterilebilir.

“ 16 Eylül

Benim Talihsiz Kızım Varvara Alekseyevna,
Bugün bizim evde hiç umulmadık şeyler oldu. Açıklaması ve yorumlaması zor şeyler, anacığım. Anlatayım da dinle: Bizim zavallı Gorşov beraat etti. Son duruşmaya katılmak için gitmişti. Hakim sonunda insafa gelip memur Gorşov’un lehindeki bütün delilleri değerlendirmiş ve tüccarı suçlu bulmuş. İftiraya uğrayan Gorşov’a hemen ve defaten ödenmek üzere tüccarı yüklü bir tazminata mahkûm etmiş. Böylece, zavallı memurun hem şerefi kurtuldu hem de hatırı sayılır bir paraya kavuştu. Kısacası adamcağız sonunda muradına erdi.

İnanabiliyor musun anacığım; adamın ilk işi bana uğrayıp yirmi kopek borcunu ödemek ve teşekkür etmek oldu. Ben çoktandır unutmuştum; zaten borç olarak vermemiştim. Beti benzi uçmuş, gözleri yaşlı, dudakları titriyordu;
—Sağolun iyi bir komşusunuz, dedi. Bana yaptığınız iyilikleri nasıl unuturum?
—Beni mahcup ediyorsunuz dostum; size ne iyiliğim dokundu ki?
—Ah, sevgili Makar Alekseyeviç! Ben nankör bir insan değilim. Yaptığınız iyilikleri hiç unutur muyum? Çocuğumun ölüsüne gelip acımı paylaştınız. Kimse benim suçsuzluğuma inanmazken, siz inandınız ve mutlaka sonunda adaletin tecelli edeceğini söyleyerek ümit verdiniz. Kapınıza geldiğimde beni boş çevirmediniz. Kendiniz aç kalma pahasına, elinizdeki bütün parayı bana verdiniz.

Adam o kadar içten konuşuyordu ki, dayanamadım. Birbirimize sarılıp ağladık. Akşam bütün apartman halkı toplanıp kendisini tebrike gittik. Bu hareketimiz kendisini çok duygulandırdı. Teker teker ellerimizi sıkıp teşekkür etti. Kamburu düzelmiş, boyu uzamış, omuzları dikleşmişti. Ancak hâlâ ilk şaşkınlığının şokunu yaşıyordu. Ne söylediğinin, ne konuştuğunun bilincinde değildi. “Çocuklarım, karım, şerefim, namusum” sözleri dilinden düşmüyordu.

Hepimiz çok duygulandık. Bir ara Ratazyev, havayı yumuşatmak için olacak:
—Aman kardeşim, dedi para olmayınca şeref ve namusun ne faydası var? Her şeyin başı para… Paraya kavuştuğun için şükretmelisin.

Sonra sanırım, Gorşov’u neşelendirmek için, omzuna bir şaplak indirdi. Gorşov bundan hoşlanmadı gibi geldi bana. Bunu açıkça söylemedi, ama Ratazyev’e tuhaf tuhaf baktı ve elini omzundan indirdi.

Eskiden olsa bunu yapmaya cesaret edebilir miydi? Hiç sanmıyorum. Ratazyev haklı galiba; para insanı değiştiriyor.

.........Ratzev’in şaplağı boşa gitmemişti, anlaşılan. Gorşov, ’karım, çocuklarım, namusum, şerefim’ sözlerini unutmuş; bunların yerine; ’Evet, diyordu, parasız olmuyor… Şükürler olsun, artık param var.’ Biz odadayken hep aynı sözleri tekrarlayıp durdu: ’Çok şükür, çok şükür! Artık param var.

Gorşov’un karısı ev sahibesini çağırıp akşama yemek hazırlamasını söyledi. Paranın kokusunu alan ev sahibemiz, bir zamanlar bu zavallılara ettiği hakaretleri unuttu: ‘Emredersiniz hanımcığım, mutfağa girip kendi ellerimle pişiririm’ demez mi!”(Ay. Yap.S.149,150,151)

Kapitalizmin, insanları nasıl değiştirip dejenerasyona uğrattığını, feodal dönemin ahlak anlayışını bir darbe ile ayaklar altına alıp çiğnerken, kendi ahlak anlayışını nasıl da geçer akçe durumuna getirdiğini, aynı zamanda Rus ulusal kültürünün de içerisinde bulunan sosyalist ve demokratik kültür birikimlerinin nasıl giderek yok olduğunu eleştirel bir bakış açısıyla ve oldukça canlı, sahici aynı zamanda akıcı bir anlatımla betimliyor.



YAVUZ AKÖZEL

(DEVAM EDECEK….)

LÜTFİYE BOZDAĞ: Emeğimiz, Bedenimiz, Kimliğimiz Bizimdir!



BAŞBAKAN ELİNİ DİLİNİ BEDENİMİZDEN ÇEK!..
EMEĞİMİZ, BEDENİMİZ, KİMLİĞİMİZ BİZİMDİR!



Başbakan Erdoğan BM Nüfus Fonu ve Avrupa Parlamenterler Forumu tarafından düzenlenen Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı'nda sezaryeni ve kürtajı cinayet olarak tanımladı.

Erdoğan’ın kürtaj karşıtı açıklamalarına kadınlardan büyük tepki geldi. Feministler, ÖDP'li Kadınlar, Sosyalist Kadın Meclisleri ve Üniversiteli Kadın Kolektifi, Halkevci Kadınlar, İstanbul Feminist Kolektif ve Sosyalist Feminist Kolektif, ÖDP, EMEP, Kadın Partisi Girişimi, CHP kadın milletvekilleri, İstanbul Beşiktaş'ta bulunan Başbakanlık ofisinin girişindeki caddeyi trafiğe kapatarak oturma eylemi yaptılar. Kadın örgütleri, "Başbakan hem Roboski cinayetinden hem de sistematik kadın cinayetlerinden sorumludur, bedenlerimizden değil" sloganıyla tepkilerini dile getirdiler. Eylem sonucunda kadınların kazanılmış haklarına dönük siyasi iktidarın saldırıları karşısında bazı kadın örgütleri yeni eylem planları için toplantı kararı aldılar.

Van Kadın Derneği;Ankara'da Hopa'daki olayları protesto gösterileri sırasında panzerin üzerine çıkan ve olaylardan sonra polis saldırısıyla kalça kemiği kırılan Dilşat Aktaş'tan "kız mı kadın mı belli değil" diye söz eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a "Kadınların bedenlerinin üzerinden elinizi çekmenizi istiyor ve bu söyleminizi kınıyoruz" diye seslenmişlerdi. Van Kadın Derneği, "Başbakan'ın söylemleri, bu ülkede her gün ortalama beş kadının öldürülmesinin ve onlarca kadının aile içinde ve kamusal alanda şiddet görmesinin nedenlerini meşrulaştırmaktadır. Başbakan'ın görevi kadınları başörtülü- başörtüsüz, Türk kadını- Kürt kadını, Müslüman-gayrimüslim, kız-kadın diye ayrıştırarak kadın bedeni üzerinden bir siyaset yürütmek değildir. Kadınların Başbakandan beklentisi kadınların bu toplumda fiili eşitliğini her alanda oluşturacak ciddi bir politika üzerinde çalışmasıdır.

Başbakan için hala meşru ve kabul edilebilinir kadın kimliği; eş, bacı ve anne olmaktan ibarettir. Başbakanın kadınlar hakkında sarf ettiği her söylem cinsiyetçi, kadınları ideolojik kamplar üzerinden kategorize eden ve patriarkal ahlaktan gücünü alan erkek dilinin fütursuz saldırısını taşımaktadır.”

Feminist kadınlar adına açıklama yapan Güneş Engin; "En az 3 çocuk diye çıktınız yola, hızınızı alamadınız 5 dediniz. Şimdi ise 'sezaryenle doğuma karşıyım, kürtaj cinayettir' diyorsunuz. O da yetmiyor, faillerini bile bile gizlediğiniz bir devlet cinayeti olan Uludere ile kürtajı eşitliyorsunuz"dedi.

Halkevci Kadınlar ise yaptıkları basın açıklamasında; “Kürtaj hakkını Neoliberal muhafazakâr AKP'ye tartıştırmayız Başbakan Erdoğan’ın yaptığı kürtaj karşıtı açıklamalar, AKP iktidarının Neoliberal muhafazakâr toplum ve kadın politikalarının bir yansımasından ibarettir.” dedi.

Üniversiteli Kadın Kolektifi  ise; “AKP’ye karşı mücadeleyi yükseltmek için sokaklarda olacağız. Kürtaj ve doğum kontrolün yasallaşması için yıllarca mücadele eden kadınlar, bugün de kadının bedeni ve söz hakkı üzerindeki baskılara son vermek için bir arada olmalı; erkek egemen sitemin ve Neoliberalizmin sureti olan AKP'ye karşı mücadeleyi yükseltmelidir.”

Sosyalist Kadın Meclisleri’nin açıklaması ise şöyle: “Bu açıklama kadın cinayetleri karşısında duyarsız kalan, görmezden gelen, davalarda 'tahrik indirimi' adı altında erkek katilleri aklayan, tecavüz davalarında, 'rızası vardır' diyerek tecavüzcüleri koruyan yasaların değişimi konusunda tek bir adım atmayan AKP Hükümetinin kadınlara saldırı politikalarının Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ağzından dile getirilmesidir.

Erdoğan ve AKP Hükümeti'nin diğer erkek bakan ve vekilleri de her fırsatta zaten kadınların kaç çocuk yapacaklarından başlayarak, kadının toplumsal hayatta nasıl konum alacağına varana kadar her alanda karışmaya kendilerine hak olarak görüyor. Başbakan Erdoğan'ın son açıklaması ve daha önceki tüm açıklamalar, erkek egemen kapitalist devletin, kadının bedeni, emeği, kimliğine yönelen saldırısıdır.

Kadınların kaç çocuk doğuracağına kararı veren Başbakan Tayyip Erdoğan, kadınların kürtaj hakkına yönelik de söz söylemeye kendisine hak olarak görüyor.

AKP Hükümeti, kadın düşmanı politikasını "Aileyi korumakla yükümlü" olmak üzerine kuruyor. Kadın Bakanlığı'nın adının 'Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığı' olarak değiştirilmesi, üç çocuk yapılsın açıklamaları, kadına eve kapatma girişimleri, 4+4+4 eğitim sistemiyle çocuk yaşta evliliğin önünün açılması vb. uygulamaların hepsinin temelinde "ailenin güçlendirilmesi" yatıyor. Bu saldırı politikalarının her bir aşamasında kadın yok sayılıyor, hiçleştiriliyor.

AKP ve Başbakan Erdoğan, kadının bedenine saldırıyor.

AKP ve Başbakan Erdoğan, kadının emeğini gasp ediyor.

AKP ve Başbakan Erdoğan, kadının kimliğini yok sayıyor.


Biz kadınlar, bedenimiz, kimliğimiz ve emeğimiz üzerinden hayata geçirilmeye çalışılan 'erk-ek' politikalara karşı isyanımızı büyütmeye devam edeceğiz. Haklarımızın gasp edilmesine izin vermeyeceğiz. Mücadelemizi büyüteceğiz. Bir kez daha haykırıyoruz ki, vardık, varız var olacağız. Erkek egemenliği ve onun devleti bu gerçeği değiştiremeyecek.”

EMEP Genel  Başkanı Selma Gürkan;“Başbakan Erdoğan “Kürtaj cinayettir” buyurmuş, ardından da hızını alamayarak “Kürtaj Uludere’dir” riyakarlığı ile kadınların karşısına çıkmıştır. Erdoğan, aslına rücu eden anlayışın dile gelmesi olan bu cümlelerle kadınların  mücadele ederek kazandığı kendi bedenleri üzerinde karar verme hakkının önemli gösterenlerinden biri olan kürtaj hakkının gaspına yönelik AKP hükümetinin atacağı adımların sinyallerini vermiştir. 

İktidara geldikleri ilk günden beri kadınları sıkıştırdıkları cenderenin kuvvet kazanması için yürüttükleri politikaların çocuk yaşta evliliklerin meşruiyet kazanması, tecavüzlerin olağanlaşması ve cezasız bırakılması, hak arayan kadınların sindirilmesi, kadınların giderek daha ucuz ve güvencesiz emek olarak en ağır sömürü koşullarına mahkûm edilmeleri anlamına geldiği aşikâr. 

Ancak faşist diktatörlükler döneminde tek adamların yapacağı açıklamalarla, “ırkın geleceğini garantiye alma” söylemlerine benzer şekilde, kadınların bedenleri üzerinde devlet eliyle kurulan tahakküm, bu denli pervasızca dile getirilebilir. Bu cümleler, AKP iktidarının “ileri Demokrasisi”nde kadınlara biçtiği yeri de özetlemektedir. 5 çocuk doğurun, devletin elini çektiği hizmetlerin açıklarını kapatın, hem kendiniz hem doğurduklarınız ucuz emek olarak piyasalarımızda yerinizi alın, bu zamana kadar elde ettiğiniz haklarınızı tırpanlamama ses çıkarmayın!

Kürtaj hakkına ilişkin açıklamalarını bir özrü bile çok gördükleri, faillerin açığa çıkarılmasını engelledikleri “Uludere Katliamı”nı dillendirerek gerçekleştirmesi ise cürette hudut tanımadığını göstermiştir. Bu açıklamayla Erdoğan’ın “siz doğurun, biz nasılsa öldürüyoruz”u da itiraf ettiği, bu itirafın Kürt Sorunu’nun çözümsüzlüğünü katil rolüyle devam ettiren AKP iktidarının çürümüş politikalarının kadınlar açısından nerelere uzanacağının da işareti olduğunu bir kez daha gördük. Başbakan Erdoğan’ı öncelikle saygıya, arkasından da izana davet ediyoruz. “Haddini daha fazla aşma” diyoruz.”

Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Birsen Kaya;“Bu açıklamalar, AKP'nin kadın politikasının, kadın bedeni üzerindeki politikasının ne kadar net olduğunu gösteriyor. İktidar olarak sertleştikçe, erkek egemen saldırılar da artıyor. Bu, Başbakan Erdoğan ağzından, AKP'nin kadın politikasının ne olduğunun ifade edilmesidir. Başbakan Erdoğan'ın açıklamalarını, kadınların çok önemli mücadelelerle elde ettiği kürtaj hakkına yönelik bir saldırı” olarak değerlendiren Birsen Kaya, "Bu kadın haklarının gaspına doğru gidecek bir sürecin ön tartışmalarıdır bence. Kadınların kürtaj hakkı kolay kazanılmadı. Kadın özgürlük hareketinin çok ciddi mücadelesiyle elde edilmiş bir haktır. Böylece, kadınların kendi bedeni üzerinde karar verme hakkının gaspı da gündeme taşınıyor. Erkek egemenliğine karşı kazanılmış haklara yeni bir saldırı anlamına gelmektedir" dedi.

Özgürlük ve Dayanışma Partili Kadınlar, yaptıkları basın açıklamasında “erkek egemen kapitalist düzenin bütün kurumlarıyla birlikte kadın emeğine, bedenine ve kimliğine yönelik saldırıları devam ettikçe kadınların direnişi de sürecektir. Başbakan’a Elini Dilini Bedenimizden Çek!  Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizimdir!” dediler ve sordular:

Samsun’da daha geçen yıl işsiz bir ailenin 2,5 aylık bebeği Kübra bebek açlıktan 
Antalya’da bir baba 12 yaşındaki kızını borcuna karşılık 5 bin TL ye 54 yaşındaki bir adama satarken,
Siirt’te 4 kız çocuğu, aralarında yerel politikacıların ve devlet görevlilerinin de olduğu 35 kişinin tecavüzüne uğrarken,
Erzurum’un Tortum ilçesinde yapılmak istenen HES’lere karşı mücadele ettiği için hakkında 8 ayrı dava açılan 18 yaşındaki Leyla Yalçınkaya yargılanırken,
Öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümünü protesto ettiği için Dilşat Aktaş“kız mıdır kadın mıdır” diye hitap edilip, polisler tarafından kalçası kırılırken,
13 yaşındaki bir kız çocuğu N.Ç. aralarında devlet görevlilerinin de bulunduğu 26 kişinin tecavüzüne uğrayıp mahkeme tarafından hakkında rıza ile yaptığı kararı verilirken,
Münevver Karabulut cinayetinin hemen arkasından katilleri yakalamak yerine “kızını serbest bırakırsan ya davulcuya, ya zurnacıya” diye açıklama yapılırken,
Polise ve savcılığa başvuru yaptığı halde hiçbir tedbir alınmadığı için öldürülen Ayşe Paşalı gibi her gün 5 kadın babası, kocası, erkek kardeşi veya sevgilisi tarafından öldürülürken,
Ülkemizde zaten 5,5 milyon çocuk gelin varken ve 4+4+4 yasasıyla çocuk gelin olma durumunun önü açılırken,
Sadece evli kadınlar şiddete karşı koruma altına alınırken, sadece eşi ölmüş kadınlara sembolik maaşlar bağlanırken,
100 bin kadına eğitim, bakım, istihdam ve güvence sağlamak yerine devlet tarafından vesika verilirken,
Kim namuslu? Kim ahlaklı? Kim katil?

BDP'li Kadınlar da başbakanın açıklamalarına tepki göstererek; "Biz Kürt kadınları olarak diyoruz ki dün olduğu gibi bugün de bedenimize, kimliğimize, kültürümüze ve dilimize yönelik her türlü hiçleştirici ve tahakkümcü eril zihniyetinize karşı mücadelemizi sürdüreceğiz" dediler.

CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “kürtaj” ve “sezaryen” ile ilgili sözlerine, “Başbakan’ın açıklamasını son derece hazin buluyorum. Başbakan’ın kadının bedeni üzerinden siyaset yapmayı bırakması gerekiyor, özetle diyorum ki Başbakan ‘vajina’ bekçiliğini bıraksın” yanıtını verdi.

Kadın Yazarlar Derneği,  yaptığı açıklama ile “Kadınların düşüncelerini özgürce ifade etme hakkı olduğu gibi bedenleriyle ilgili her türlü karar verme hakkının da sahiptirler. Kadın bedeni üzerinden iktidar kurmak düşüncesi binlerce kez mahkûm edildi ve edilecek. Doğurup doğurmamaya, kaç çocuk doğuracağımıza ancak biz karar verebiliriz” dedi.

İstanbul Tabip Odası, “Bilimsel değerler yerine muhafazakâr yaklaşımın gündelik yaşama müdahalesinden kaygılıyız” dedi ve şöyle devam etti. “Hekimliği nasıl uygulayacağımıza ve kadınların bedenleri üzerindeki tasarruflarına artık siz mi karar vereceksiniz? Halk sağlığımız açısından yarara değil, zarara yol açabilecek söylemlerinin yanlışlığının hemen düzeltmesini istiyoruz. Bir çiftin kaç çocuğa sahip olacağını Başbakan saptayamaz, insanlar ancak maddi durumlarının, sağlıklarının ve birçok kimsenin karışamayacağı özel hallerinin elverdiği sayıda çocuk sahibi olurlar.

Gelişmiş bir ülkede başta başbakan olmak üzere erk sahibi siyasilerin halkı yanıltıcı, sağlığa zararlı söylemlerde bulunmaya hakkı yoktur. Amaç 34 çocuğun F-16’larla bombalanarak öldürüldüğü Uludere olayında gündem değiştirmek ise, lütfen gündem çarpıtmanıza hekimleri, insan sağlığını ve kadın haklarını malzeme yapmayın”dedi.

AKP hükümeti, gerici, cinsiyetçi, piyasacı politikalarıyla iktidarda olduğu 9 yıl boyunca sistematik bir biçimde kadınların kazanılmış haklarını gasp etmekte, bir yandan emeğini değersizleştirirken bir yandan da sömürüyü derinleştiren bir kadın politikası izlemektedir.

2004 yılında Amerikan başkanı Bush'un kürtaj karşıtı yasalarına karşı 1400 örgütün çağrısıyla, kadın-erkek bir milyon kişi Washington’da gösteri yapmış "beden benim, tercih benim" sloganıyla Beyaz Saray'ın önünde yürümüştü.

Türkiye’de de 21. yüzyılın başlarında AKP’nin  “gerici-Neoliberal” politikaları ile kadın bedenine, kadın emeğine ve kadın kimliğine yönelik saldırıları kadınları yıldıramayacak, örgütlü bir şekilde kadınlar birliktelik ve dayanışma göstererek mücadeleye devam edeceklerdir.



LÜTFİYE BOZDAĞ