Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

30 Eylül 2012 Pazar

YAVUZ AKÖZEL: Kapitalizmin Kalesi Dostoyevski-VII





KAPİTALİZMİN KALESİ DOSTOYEVSKİ-VII




Paris Komünü’nün 28 Mayıs 1871’deki yenilgisinden 41 gün sonra, 8 Temmuz 1871’de Dostoyevski’ler tren ile Rusya’ya, 4 yıl aradan sonra geri dönüyorlar, Anna Grigorjewna anılarında, kocasının dönüş yolunda Petersburg’daki gelecek yaşamlarına ilişkin düşüncelerinin karamsar olduğunu yazıyor:
“ ‘Eh. Annacık’ , ‘Biz yabancı ülkelerde dört yıl, zor saatlerimizin de olmasına karşın yine de mutlu olmuştuk ‘.Petersburg, yaşamımıza neler getirecek? Bana kalırsa tüm geleceğimiz sislerle sarılmış. Çok büyük zorluklar, bir sürü engeller, telaşlar görüyorum. Ailece ayaklarımızı yere sağlam basarsak ancak kazanırız. Bize bir tek tanrının yardım edeceğine inanıyorum.”(Anna G.Dostoyevski, Erinnerung Das Leben Dostojewskis... S.193)

Petersburg’a varışlarında hemen otele iniyorlar.2 gün otelde kaldıktan sonra iki odalı, mobilyalı 3. katta Ismailowski prospekt Haus Nr.4 adresindeki evi kiralıyorlar.

Sürgün dönüşü kendisinde daha da güçlenen dini inançları doğrultusunda Batı Avrupa’ya olan nefreti de giderek fanatiklik derecesine kadar ulaşır. Eleştirilerinde kapitalizmin saçtığı pisliklerin oluşturduğu tutucu bir Avrupa’dan ziyade giderek gelişen endüstrinin doğal sonucu olarak proleter hareketteki gelişim, sosyalizm düşüncesinin yaygınlaşması odak noktasını oluşturur. “Ecinniler”de bu kuşkusunu da dile getirişi 1871’de Paris proletaryasının 72 gün de olsa iktidarı ele alışındaki etmenlerde aranmalıdır. Proletaryanın bu —geçici de olsa— başarısı, egemenliği Dostoyevski’nin geniş hayal gücünü ürpertilerle harekete geçirmiş, ”Özgürlük”    vaadiyle yolan çıkan devrimlerin nasıl özgürlüğü yok ettiklerini, tanrı ve İsa felsefesi yaparak idealist(mistik) bataklığın içerisinde anlatmaya çalışmıştır. (Dostoyevski’ye göre gerçek özgürlük ancak ruhta sağlanabilir. Bu özgürlüğe açılan kapı “acının” bitmez yolunda sürekli yürünerek tinsel anlamda ancak ulaşılabilen inançlardaki bir devrimdir.

Anarşist Shigalyov şöyle söylemektedir: ”Sınırsız bir özgürlükten yola çıkıp sınırsız bir despotizmle bağlıyorum sonucu!” (Cinler, Dostoyevski. S. 401)
Yine anarşist ve nihilist Peter Verchovenski ise şöyle söylemektedir: “Bir ya da birkaç ahlaksız kuşak artık kaçınılmazdır. İnsanı iğrenç, korkak bencil bir yaratığa çeviren bir ahlaksızlık, bize gerekli olan bu ve insanları alıştırmak için ufak bir damla da taze kan... Sonra da kargaşalık başlar. Dünyanın şimdiye kadar görmediği bir sarsıntı olacak. Rusya’nın üstü kararacak ve toprak eski Tanrılar için ağlayacak.”

Burjuva eleştirmenleri ve onların etkisindeki yeni jenerasyon yazar ve eleştirmenleri Dostoyevski’nin bu yorum ve varsayımlarını onun geleceği ne kadar isabetli gördüğü yolunda değerlendirerek işi getirip 1917 Bolşevik devrimine dayandırmaktadırlar. Tabii orada da kalmayıp Stalin dönemine de atıfta bulunmaktadırlar!..

“Özellikle Bolşevik Devriminden sonra, Dostoyevski’de ihtilalcı mantığı görmekteki derin, kehanete varan bir yetenek göstermek isteyenler için alıntılar arayanlara Ecinniler elverişli bir alan olmuştur. Daha 1905 İhtilalinden sonra, Merezkovski, ona “Rus İhtilali'nin kâhini” demiştir ve bugünkü rejime karşı olanlar için “Ecinniler”de bu lakabı doğrulayacak birçok bölüm vardır.”(E.H.Carr, Dostoyevski, S 220)

Yine Andre Gide, H.Carr’ın yukarda verdiği Shigalev ve Peter Verchovenski ‘ye ilişkin alıntıları vermeden önce şöyle yazmaktadır:
“Eccinniler"de yavaş yavaş oluşan Bolşevikliği görürüz. Bunun için Shigalev’in kendi sistemini ortaya koyan sözlerini ve bu sözlerin sonunda yaptığı itirafı dinleyelim...”(Andre Gide, Dostoyevski. S.203)

Burada dikkati çeken bir şey var ki önemli: Demek ki Andre Gide, Bolşevikliğin yukarıdaki Shigalev ve Peter Verchovenski’nin açıkladığı gibi olduğunu tasdik etmektedir. Anlaşılan Andre Gide de Bolşevikliğin bir “zorbalık”  hatta bir “cinayet makinesi” olduğunu düşünmektedir. Ve gerçi ayni Shigalev’in söylediklerini bir başka yapıtında kendisi de yinelemektedir. O şöyle yazmaktadır:
“Stalin daima haklıdır, bu demektir ki, Stalin yaptığı her şeyde haklıdır. Bize proletarya diktatörlüğü vaat edildi. Çok yanıldık. Evet, diktatörlük, doğru. Ama bir araya gelmiş Sovyet proleterlerinin değil de bir adamın diktatörlüğü. Hiç aldanmadan gayet net olarak anlamak önemli; istenen buraya varmak değildi. Bir adım daha atarak şöyle diyebiliriz: Zaten tam anlamıyla istenmeyen buydu.”(Andre Gide, SSCB’den Dönüş, S.47 )

Andre Gide SSCB’den Dönüş’ü 1936’da Maksim Gorki’nin cenazesi için gittiği Sovyetler Birliği’nden dönüşünde yazıyor. Yapıta olumlu-olumsuz çok sayıda eleştiriler gelince bu eleştirileri de kapsayan ikinci bir kitabı da “SSCB’den Dönüş Üstüne Düzeltmeler” adıyla 1937’de yayınlıyor. Bu dönem, Avrupa’da giderek güçlenen faşizm salt Avrupa’yı değil tüm dünyayı tehdit ediyor. S. Birliği, Stalin önderliğinde, giderek dünyanın tüm ezilen ulus ve halklarını tehdit etmeye başlayan faşizme karşı gerekli önlemleri alıyor. Bu önlemlerin alınmasında (bazı aşırılıklar elbette ki eleştirilmelidir, eleştiriliyor da tarafımızdan) ne denli haklı olunduğunu da tarih bir kez daha yanıtlamış ve göstermiştir. Bunu anlayabilmek için ise ön şart O DÖNEMDEKİ GELİŞMELERİ BİR TEK KAYNAKTAN DEĞİL DE DEĞİŞİK KAYNAKLARDAN İNCELEMEKTİR. Tüm emperyalist güçlerin Alman faşizmini Rusya’ya öncelikle yönlendirmek istedikleri, bu anlamda Alman emperyalizmini el altından güçlü bir şekilde maddi ve manevi olarak destekledikleri ispat edilmiş gerçeklerdir. Durum değerlendirmesi yapılırken bu olgular göz ardı edilerek irdelenirse Sovyetler Birliği’nin faşizmi neredeyse tek başına çok büyük bedeller ödeyerek yenmiş olduğuna, tahammül edememek gibi bir düşünce belirmiş oluyor. Bu tahammülsüzlük, sosyalizmin kapitalizm karşısında aldığı zaferin gizinde yatmaktadır.

Dostoyevski’den oldukça etkilenen Andre Gide,  Dostoyevski’nin Şigalev’in ağzından dile getirdiği kendi düşüncelerini, varsayımlarını olduğu gibi benimsemiş ve 65 yıl sonra sanki ‘Shigalev’ söylüyormuş gibi yinelemektedir:
“İstenen buraya varmak değildi” Shigalev, peki “Cinler”in 401. sayfasında ne söylüyordu: ”Sınırsız bir özgürlükten yola çıkıp, sınırsız bir despotizme bağlıyorum sonucu”

Andre Gide ve Dostoyevski aynı dili konuşuyorlar.

Andre Gide’yi CİA destekliyor:
Andre Gide, Komünizmin anti propagandasını, anti Sovyetler Birliği propagandasını yapan solcu geçinen yazarlardan birisi! Ama Sovyetler Birliği’ne yönelttiği bazı haklı eleştirilerinin yanı sıra o aslında sistemin bütününe, felsefesine karşı bir entellektüel. Bu anlamda da antikomünizmin etkili bir propagandacısı rolünü tam da ikinci dünya savaşının başlama aşamasında üstlenmiştir. Stalin dönemine yönelttiği eleştirilerle de dünyanın sömürülen emekçilerinin ve ezilen halklarının Stalin’e karşı, Sovyetler Birliği’ne karşı, besledikleri sınırsız sempati ve desteğin önüne geçmek istemiştir.

“CIA, sadece anti-komünist yazarlarla da işbirliği yapmadı. Örneğin; Dünün Dünyası’nın yazarı Andre Gide gibi komünizme soğuk bakan ılımlı solcuları desteklemek, onların kitaplarını basmak, dağıtmak da CIA’nın planlarından biriydi. İlk iş olarak da Andre Gide’in kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak komünizm hayalinin nasıl yıkıldığını anlattığı ”Başarısızlığa Uğrayan Tanrı” adlı kitabı bizzat CIA tarafından basıldı. Kitabı basan istihbarat destekli yayınevi ”Harper” idi ve daha da önemlisi, kitabın önsözünü yazan da CIA’nın psikolojik savaş sorumlusu Richard Crossman’dı. New York Times, 1977 yılında 1000 kadar kitabın yayımında CIA’nın payı olduğu iddiasında bulundu.”
(CIA’nın kültürel soğuk savaş faaliyetleri:Avrupa ve Türkiye Örnekleri.www.dipnot.tv/1284)

Orhan Pamuk, “Cinler” üzerine Şöyle yazıyor:
“Cinler, insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri, hiç şüphesiz, gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır. İlk okuduğumda, yirmi yaşımdayken kitabın üzerimdeki etkisini, sarsılmak, hayret etmek, inanmak ve korkmak kelimeleriyle özetleyebilirim. O zamana kadar okuduğum hiç bir roman beni böylesine derinden sarsmamış, hiçbir hikâye insan ruhu ve şahsiyeti hakkında bana bu kadar sarsıcı bir bilgi vermemişti. Sarsıcı olan şey, insanın iktidar isteğinin ve affetme gücünün, kendini ve başkalarını kandırma yeteneğinin ve bir inanç bulma azminin, sevmenin ve nefretin, en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğünün boyutlarının genişliğini görmek, bu özelliklerin aslında hep yan yana bulunduğunu kavramak ve bütün bu duygu ve ruh durumlarını kitabın ölüm, siyaset ve aldatmacanın şiddetiyle yüklü olay örgüsüyle birlikte yaşamaktı...
...

Dostoyevski bu cinayet aracılığıyla dramlaştırdığı Rus nihilistlerinin ve Batıcılarının ruh dünyalarına girerken, aslında bütün “yenidünya”, ”devrim” ve “ütopya” hayallerinin arkasında bu dünyaya, bugüne, eşimize, dostumuza, çevremize yönelik güçlü bir iktidar isteğinin de yattığını olanca açıklığıyla gösterdi. Bu yüzden ilk solculuk heyecanlarım içinde  "Cinler"i okurken, sanki yüzyıl öncesinin Rusyası’yla değil, bana gırtlağına kadar şiddete dayalı radikal siyasete batmış Türkiye ile ilgili bir hikâyeyle karşılaşmışım gibi gelmişti. Bütün o dünyayı değiştirme isteğinin, bir yerlerde bir örgütler olduğu hayalinin, içten devrimciliğin ya da adam tavlayıp kafakola almanın, bizimle aynı dili konuşmayan ve aynı görüşü paylaşmayanları kahredici bir şekilde aşağılama zevkinin gizli dilini, ruh hallerini Dostoyevski sanki bana korkutucu bir sırrı fısıldar gibi öğretiyordu. O zamanlar bu roman hakkında niye konuşulmuyor diye sık sık düşündüğümü hatırlıyorum. Bizim kültürel iklimimiz hakkında bu kadar çok şey söyleyen bu kitap hakkında solcu çevrelerdeki sessizlik, bana sanki bu kitabın korkutucu bir sır fısıldadığı izlenimini veriyordu. “
(Orhan Pamuk, Cinler, S.9, 11 İletişim yay.)

Orhan Pamuk burada 1980 öncesi Türkiye’si ile 1870’lerin Rusya’sı üzerine bir paralellik kurmakta, olgulara tam anlamıyla Dostoyevski’nin bakış açısıyla bakmaktadır. Ve bu konuda gerçek düşüncesini şu cümlelerle ifade etmektedir:

“Bizim kültürel iklimimiz hakkında bu kadar çok şey söyleyen bu kitap hakkında solcu çevrelerdeki sessizlik bana sanki bu kitabın korkutucu bir sır fısıldadığı izlenimini veriyordu.”

  “Ecinniler”in karalamalarından(Dostoyevski’nin el yazısı)

Burjuvazinin sömürü sisteminin yıkılmasının olmazsa olmazlarını Paris Komünü deneyiminde işleyen Marksizm, bu konuda noktayı koymuştur. Yine örgütlenme konusunda 1980 öncesi ML’i savunan Türkiye devrimci hareketi illegalite örgütlenmeyi, devrimin ancak şiddet yoluyla sağlanabileceğini savunarak doğru bir noktada duruyordu ve ona göre de davranmaya çalışıyorlardı. Bizim bu konuda Orhan Pamuk gibi tereddütlerimiz yok ve Dostoyevski o dönemde devrimciler arasında rağbet görmüyorduysa devrimci durumun var olduğu koşullarda emperyalist kültürün de geriye itilmiş olduğu, kitlelerin talebinin demokratik-sosyalist kültüre yönelmiş olmasından kaynaklanıyordu. Yine aynı dönemde sinema alanında olsun, müzik alanında olsun işe yaramaz tüm kokuşmuş sanatçılar işsiz kalmışlardır. Bazı gerici aktörler devrimci filim çevirmeye kalkışmış(Cüneyt Arkın –Yıkılmayan Adam ), kimi ses sanatçıları da kitlelerin talebine kendilerini uyarlamaya çalışmıştır. Pop müzik ise hepten silinmiş, dinleyici bulamamıştır.
           
Dostoyevski’nin korkutucu bir sır fısıldadığı şeyi biz yukarda Paris Komünü’nü ve Bakunin’i ele aldığımız bölümlerde yeterince işledik ve bunlara ekleyecek başka şey yok.

2006 Edebiyat dalında Nobel ödülü alan Orhan Pamuk’un “Karamazov Kardeşler” değerlendirmesi şöyle:
“Bana göre geçen bin yılın kitabı “Karamazov Kardeşler”dir. Bu dünyada yaşamın, öteki insanlarla birlikte olmanın ve öteki bir dünyayı düşlemenin bütün sorunlarını, neredeyse ansiklopedik bir boyuta varan bir genişlik ve yürekten gelen böylesine sarsıcı bir yoğunlukta dramlaştırabilen bir başka kitap bilmiyorum. Kilise ve devlet, ideolojiler ve güzellik, özgürlük ve sorumluluk gibi her zamanın sorunlarıyla, taşradaki küçük bir Rus ailesinin para, aşk, baba korkusu, kardeş kıskançlığı, itibar gibi iç sorunları arasında bu roman öylesine bir ahenk ve güçle gidip gelir ki; insan, okumanın verebileceği en büyük armağanı alır:

“Kendi hayat deneyimimizin de insanoğlunun deneyiminin bir parçası olduğunu derinden hissetmek“ (Orhan Pamuk, "Karamazov Kardeşler", İletişim yay.  Önsöz)

Orhan Pamuk, "Karamazov Kardeşler"in gerici özünü ele almıyor. O, dün olduğu gibi bugün de geçerli olmayan Dostoyevski’nin bir takım fantezi, ütopik ve sapık düşüncelerini övmekle yetiniyor. Ortodoksluğun, Slovak, Rus milliyetçiliğinin açık propagandası olan bu roman da kriminaliteden öte hasta bir ruhun bozguncu feryadı yükselmektedir. Orhan Pamuk bu bozguncu feryada hayrandır!

Birçok edebiyat ödüllerine layık görülmüş Selim İleri’nin Dostoyevski romanları üzerine değerlendirmesi:
“Bana sorarsanız, asıl güzellik hep onlarda, öteden beri, yirminci yüzyıl romanında en güçlü etkiyi Dostoyevski’de hissederim. Bir türlü söze dökemediğimi Victor Terras’ın yorumundan aktarıyorum:
‘Dostoyevski romanları, duru açık seçik, iyi yazılmış veya mükemmel olmaktan çok, yaşayan romanlar. Anlatıcının ve karakterlerin konuşmalarını bitmiş bir ürün gibi değil, yaşayan bir akış içinde sunarlar.’ “(Selim İleri, Yeniden Dostoyevski, Zaman Online )

Selim ileri Dostoyevski’yi yüceltmekte kendi ifadeleri yetersiz kaldığı için Victor Terras’a sığınıyor. O da kapitalist sistemin kitleleri ve ezilen, sömürülen milyarlarca emekçi halkları uyuşturmak ve doğru yollarından saptırmak için öne çıkardıkları Dostoyevski ve Dostoyevski gibi hastalıklı yazarların yapıtlarını ‘yaşayan romanlar’ olarak değerlendirmekte, övmektedirler. Ne diyelim?

Dönem kapitalizmin en uç noktasına ulaştığı bir dönem ve Dostoyevski, Dostoyevski gibilerinin de öne çıkarılması, kültür yozlaşmasının erozyonuna uğramış milyonlarca kitle tarafından da alkışlanması kadar normal bir şey olamaz.

Nikolay Aleksandroviç Berdyaev:
“ Dostoyevski bu yeniden oluş ve ateşle vaftize hazırlamıştır ruhları: Yeni ve sonsuz Mishak’ın canlı bir Hristiyanlığın belireceği manevi bir rönesans için zemin hazırlamıştır. O Tolstoy’dan daha çok din reformcusu sayılmalıdır. Tolstoy, Hristiyanlığın değerlerini yok etmiş ve kendi başına bir din kurmak istemiştir; yapmış olduğu hizmetler, yalnızca olumsuz olmuştur; eleştiriye açıktır oysa Dostoyevski, yeni bir din bulmuş değildir. Hristiyan gerçeğine ve sonsuz geleneğine bağlı kalmıştır. Onlara taze ruh katmış yadsınamayacak, yaratıcı bir itici güç sağlamıştır; hemen hemen tamamıyla geçmişte yaşadıkları bir çağda Yuhanna’nın apokalipsine atıfta bulunmuş, onların gözlerini geleceğe çevirmiştir. Yüksek ruhsal olanakların kâhince sunulması açısından, Dostoyevski’nin yapıtı olağanüstü derecede verimli olmuştur...
...Ruslar manen onun izinden gitmeye çalışmalı ve onun yaşantısından çıkarak kendilerini tanıyıp, arıtmayı öğrenmelidirler.”(N.A.Berdayev, Dostoyevski. S.170)

Berdyaev üzerine yorum yapmaya hiç gerek yok. O, Dostoyevski’yi tam bizim anlatmak istediğimiz gibi zaten anlatıyor!


Andre Gide “Dostoyevski” adlı yapıtında şöyle yazıyor:
“Tolstoy’un iri cüssesi hala ufku kaplamakta. Ama, aynı dağlık ülkelerde kendisinden uzaklaştıkça, en yakındaki tepenin ardından, o tepenin gizlediği daha yüksek bir tepenin ortaya çıkışı gibi, bazı öncü kişiler daha şimdiden dev Tolstoy’un arkasından, Dostoyevski’nin ortaya çıkıp büyüdüğünü fark ediyorlar. Dostoyevski, işte o yüksek tepenin ardında yarısı saklı duran diğer tepedir. Dağ zincirinin sırlarla dolu düğümü, bugün Avrupa’nın susuzluğunu giderebileceği ırmakların en verimli birkaç tanesi, kaynaklarını bu tepeden alıyorlar. İbsen ve Nietzsche’nin yanında adının anılması gereken kişi Tolstoy değildir. Dostoyevski’dir. Onlar kadar büyük ve belki de üçünün en önemlisi.”(Andre Gide, Dostoyevski S.9)

Vladimir Nabokov:
Dostoyevski’yi eleştirilerinde içeriğe değil biçime yöneliyor. Genel olarak eleştirdiği Dostoyevski romanlarında, romanların kuruluşuna, anlatımına, işleyişine, okuyucu ile karşılıklı etki-tepkisine ve roman kahramanlarında gördüğü biçimsel özellik ve sorunlara odaklanıyor. “Karamazov Kardeşler”e ilişkin yaptığı kritikte de olguya biçimsel yaklaşmakta, eleştirilerini romanın içeriğine, ideolojisine, temasına değil biçimine yöneltmektedir:

“Kitap tipik bir kriminal (polisiye )romandır. Adeta yavaş çekimli bir gerilim filmi. Romanın başlangıcındaki durum Aşağıdaki gibi: Bir kez baba Karamazov kart bir zampara Hiç bir zaman, üzülmeyi hak eden bir maktül (katledilmiş kişi)değildir. Her ileri görüşlü yazar böylesine bir polisiye romanı hayal bile edemez. Baba Karamazov’un -üçü evliliğinden ve bir tanesi de evlilik dışı- dört oğlu da onun öldürülmesine ilişkin olarak şüphelidirler(zanlıdırlar).Gerçekten bir kutsallığı çağrımlaştıran en gençleri Aleksei şüphesiz olumlu bir kahramandır. Bir kere Dostoyevski’nin dünyasını ve uygulanabilir kurallarını kabul edersek, ağabeyine yardım etmek için babasını öldürebileceğini de bilmeliyiz.(V.Nabokov, Die Kunst Des Lesens. S.195)

"Karamazov Kardeşler"e biraz yakından bakalım:

Romanda geçen önemli karakterler:

“Bu karakterler neredeyse nörotikler(Sinir hastaları) ve akıl hastalarından oluşan bir koleksiyon. Bu sorgulamaya açık bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bir yapıtta gerçekçilik ve insani tecrübelerin bu olup olmadığı üzerine de Dostoyevski’nin yapıtları yargılanabilir.”(Vladimir Nabokov, Die Kunst des Lesens, S.164)

Fyodor Pavloviç Karamazov:55 yaşlarında, iğrenç, şehvet düşkünü, asalak, acımasız bir baba.

Dimitri Fyodoroviç Karamazov (Mitya):28 yaşlarında F.Pavloviç'in büyük oğlu. Annesinin ölümünden sonra hakkına düşen mirası değerinin çok altında üçkâğıtçı babasına devretmiş, parasını da alıp har vurup harman savurmuştur. Mirası değerinin çok altında devrettiği için de babasından yeniden bir miktar para istemektedir. Katerina İvanova ile nişanlı olmasına karşın Babasının da elde etmek istediği şuh kadın Gruşenka'ya âşıktır. Şehvete ve eğlenceye düşkün savruk bir gençtir. Kardeşi Alyoşa ile de sıkı bağları vardır.

İvan Fyodoroviç Karamazov:F.Pavloviç'in ikinci karısından doğan 24 yaşlarındaki ikinci oğludur. İyi bir eğitim almıştır. Nihilist düşünceleri olan bir ateisttir. Babasına karşı da kardeşi Dimitri(Mitya) gibi düşmanca düşünceler beslemektedir.

Aleksey Fyodoroviç Karamazov: F.Pavloviç'in yine ikinci karısından olan 20 yaşlarındaki küçük oğlu. ‘Alyoşa’ olarak da çağrılır. Hristiyanlığı ve inancı temsil etmektedir. Bunun için de romanda özenle çizilmiş bir portre ve  ’mistik olumlu kahraman‘ özelliklerini içeren bir karakterdir (Dostoyevski’nin gerçek yaşamında kaybettiği üç yaşındaki oğlunun da adı Alyoşa'dır) Alyoşa inanç bakımından İvan’ın antitezidir. Dostoyevski kendi bakış açısıyla Alyaşo'yu bir yeni insan, olumlu kahraman olarak işlemiştir.

Pavel Smerdyakov:Lizaveta Smerdyaşçaya’nın F.Pavloviç ile ilişkisinden doğduğu düşünülen gayrimeşru çocuğudur. Saralıdır ve bakımı evdeki hizmetçiler tarafından üstlenilmiştir. Ağabeyi İvan'a hayrandır. F.Pavloviç'e hizmet ve saygıda kusur etmemesine hatta ona dalkavukça davranmasına karşın aslında ondan nefret etmektedir. Sonunda İvan’ın telkinleri ile babasını öldürecektir.

Staretz Zosima:Alyoşa’nın yaşadığı manastırın başrahibidir. Aynı zamanda bir azizdir. Kendisine çömezlik yapan Alyoşa'yı çok sevmektedir. Tıpkı Hz. İsa gibi hastaları iyileştirmek gibi mucizeler göstermekte, bunun için de halk kitleleri tarafından sevilip sayılmaktadır. Dostoyevski, "Karamazov Kardeşler"i yazmadan önce yaptığı araştırmalar sonucu 1723-1783 yılları arasında yaşamış Aziz Tichon Von Zadonsk’u ‘Starez Zosima‘ adıyla romanında betimlemiştir. Nowgorod bölgesi Korotsko köyünde doğmuş olan Tichon Von Zadonsk 1861 yılında Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aziz ilan edilmiştir. Hristiyanlığa ilişkin birçok kitap yazmıştır.

Agrafena Aleksandrovna Svetlova(Gruşenka):  Genç yaşta aldatılmış sonra da terk edilmiş güzel, şuh bir kadın. Şuh ve güzel olduğu kadar uğradığı ihanetten dersler çıkaracak kadar da zekidir. F.Pavloviç Karamazov ile Dimitri'yi mesafeli bir şekilde idare etmekte, kişisel çıkarlarını ön planda tutmakta bunları yaparken de gönlünde taht kur- muş bir subayı sevip gelmesini beklemektedir. Dimitri Karamazov ile babası arasındaki kıyasıya savaşımın nedenlerinden birisi de Gruşenka'yı her ikisinin de elde etmek istemeleridir.

Katerina İvonovna Verkhovtseva:Dimitri’nin nişanlısı. Babasının yolsuzluğunu ört-pas etmek için Dimitri'den borç para almış bunun için de onunla nişanlanmıştır. Aslında oldukça ahlaklı ve onurludur. Romanda onur, asalet ve şerefi temsil eden ikinci bir olumlu karakterdir. Sonraları İvan'ı sevdiğini anlar.

Kolya Krasotkin (Nikolay Ivanov Krasotkin:Posta memuru olan babasını henüz bir yaşındayken kaybedince annesi çok genç yaşta, on sekizinde dul kaldı, evlenmedi. Kendini biricik oğlu Kolya'yı yetiştirmeye verdi. Kolya, oldukça zeki bir çocuktu. Kendisini yetiştirmesini de iyi biliyordu. Babasından kalan kitapları dahi yaşının ufaklığına karşın okumuş, hatta bazı konularda öğretmenleriyle yarışacak duruma gelebilmişti. Kolya zeki ve çalışkanlığının yanı sıra oldukça afacan ve cesur, gözünü budaktan sakınmaz, aşırılıkları sever, yaptığı aşırılıkları da ilgiyi üzerine çekmek gösteriş ve caka için yapardı. Dostoyevski Kolya’yı betimlerken kendi ergenlik çağının portesini okuyucuya çizmektedir:
“ Yüzüne gelince; hiç de suratsız değildi. Hatta tam tersine sevimli, beyaz, biraz solgun, çilli bir yüzü vardı. İri olmayan ama canlı, gri gözlerinin bakışı korkusuz, çoğu zaman da duyguluydu. Elmacık kemikleri oldukça genişti, ağzı ufaktı. Pek kalın olmayan kıpkırmızı dudakları vardı. Ufak burnu iyice kalkıktı.”(Karamazov Kardeşler, S.572)

Henri Troyat ise Dostoyevski’yi şöyle betimliyor:
“Kararlaştırılan saatte Baron Vrangel al yakalı, kül renkli kaputuyla bir erin odasına girdiğini gördü. Adam biraz kamburca duruyordu. Kolları iki yanında sarkıyordu. Kaba burunlu solgun yüzü çilliydi. Çelik grisi gözleri, üzüntülü, iğneleyici bakışlarla dosdoğru önüne bakıyorlardı. Kumral saçları yönetmeliğe uygun bir uzunlukta kesilmişti”(H.Troyat, Dostoyevski S.172)

İlüşa:Kentteki bir öğrenci. Kolya tarafından okulun diğer çocuklarına karşı korunmuş, yaptığı yanlış bir hareketten sonra  (köpeği Juçka’ya iğneli ekmek yedirmesi)  Kolya, İlüşa ile ilişkisini kesmiş, onunla küsmüştür. Aslında karakterlerindeki ortak özelliklerinden ötürü (Sözgelimi gururlu ve cesur olmaları, acıyı üslenebilmeleri, vb.) birbirlerini sevmekte ve izlemektedirler. Ölümü ile romandaki olayların çok az bir bölümünü oluşturduğu sanılsa da aslında İlyuşa ve Kolya’lı kısa öykü, Dostoyevski’nin romandaki biçime ilişkin teknik yetisinin üstünlüğünü, içeriğe ilişkin olarak da ideoloji ve felsefesinin önemli bir bölümünün ipucunu vermektedir.

Dostoyevski yalnız "Karamazov Kardeşler" romanında değil diğer önemli romanlarında da adeta bir polisiye roman yazarıdır. Doğa ve eşya betimlemelerinin zayıflığı, tüm dikkati insanın iç dünyasına ve dış görüntüsüne yönlendirmesi polisiye roman düşüncesini daha da güçlü kılıyor.
"Karamazov Kardeşler"deki ‘Cinayet‘ romanda gizli tutularak klasik polisiye roman türüne “Suç ve Ceza”dan daha da çok yakın düşüyor. Suç ve Cezada Raskolnikov henüz romanın başında gidip tefeci kadını ve kız kardeşini öldürerek okuyucu üzerindeki dikkat ve kurgulamayı başka kanallara aktarıyordu.

Baba Karamazov’u öldüren Smerdyahov’a öldürme düşüncesini aşılayan ise bir ateist olan ve ‘Tanrı yoksa her şey mübahtır‘ diyen iyi bir öğrenim görmüş, entellektüel birikime sahip üvey kardeş İvan Karamazov’dur. Smedyahov için İvan bir 'idol'dür! Hep ağabeyini örnek almakta onu taklit etmektedir. Ruhları birbirleriyle uyum içerisindedir. İvan Tanrıya inanmayan bir ateist, Smerdyahov da şeytan ruhlu bir yaratıktır. Hem piç, “gayri meşru” hem de Tanrı onu özellikle şeytan ruhlu olarak yaratmıştır!
Dimitri de babasının azılı düşmanıdır. Aslında o da öldürme niyetindedir. Hatta onu öldürmek için de eve kadar gelmiştir. (Gureşenka'yı aramak için geldiği evin bahçe duvarından atlıyor, eline pirinçten bir demir alıyor, sonra da karşısına çıkan evin uşağına vuruyor) İvan da babasının miras meselesinden ötürü düşmanıdır ve ölmesini istemektedir. Peki romanda en olumlu tip olan ‘ahlak ve erdem’i sembolize eden Alyoşa’nın baba Karamazov’un öldürülmesine ilişkin konumu nedir? En azından Baba Karamazov’un öldürüleceğine ilişkin duyumları vardır ancak içindeki dürtü ve duygular buna engel olmanın önüne geçmektedir. Yani Alyaşo da bu konuda en az diğerleri kadar sorumludur.

“Büyük Bir Günahkârın Hayatı“ başlıklı bir serinin ilk kitabı olmak üzere yayınlanan bu roman, Dostoyevski’nin son yapıtıdır. "Karamazov kardeşler", Dostoyevski’nin kaleme aldığı önemle sürgün sonrası yapıtlarının geldiği en son aşama, söylemek istediklerinin artık çözümlenmesi, sentezidir. Romanın konusu Tanrı ve inanç üzerine kurulmuştur. Baba katilliği, kardeş, baba, arkadaş aşk, sevgi, şehvet gibi romanı kapsayan ilişki ve olgular, Tanrı, İsa, kilise, Ortodoksluk ve Rusya’nın kutsallığını yansıtabilmek, motife edebilmek için sahnelenmiş olaylar, öne sürülmüş anti kahraman ve figüranlar olarak algılanmalıdır.
Romanda, Dostoyevski tüm ideoloji ve felsefede geldiği son aşamasını değişik karakterler üzerinden okuyucuya sunmakta, karşı düşünceleri birbiriyle tokuşturup sonunda kendi düşüncelerini parlak düşünceler, evrenselliğin de olmazsa olmazı olarak lanse etmektedir.

1871’de “Ecinniler” romanını yazdığında hangi sınırda durduğunu Shatov’a şöyle söyletiyordu: “Rusya’ya inanıyorum, Ortodoksluğa inanıyorum. İsa’nın Rusya’da yeniden ortaya çıkacağına inanıyorum. “Ya Tanrı’ya? Tanrı’ya? “ “Ben.... Ben Tanrıya da inanacağım.”

Dostoyevski Tanrının varlığı—yokluğu sorunu ile inanca ilişkin sorununa klasik Hristiyanlığın bakış açısıyla bakmıyor. O tanrının var olup olmadığına ilişkin bir tartışmaya kesinlikle girmiyor. Tartışmaları ve kafa yorduğu şey ‘İnanç’ üzerine oluyor. Tanrı olsun olmasın inanmak güzel şey diyor. Bir Tanrı yoksa onu var eder ve inanırım anlayışıyla hareket ediyor. Tanrısı olmayan bir insan için her şey mübahtır. Bundan dolayı Tanrının gerçekten var olması ya da olmaması o kadar da önemli değil onun için... Onun için, o olmasa da olduğuna inanmak, varmış gibi davranmak gerekmektedir. Bu ruhun ‘gerçek olan’ ile ‘gerçek olmayan’ arasında yaptığı bir tercih meselesidir aynı zamanda.

Bu yontulmamış metafizik anlayış, Dostoyevski tarafından öylesine radikalleştirilmiştir ki, ulusların var olup olmama, varlıklarını sürdürebilme sınırına dek getirilip dayandırılmıştır.

"Karamazov Kardeşler"de İvan ile Zosima’nın tez ve antitezleri karşı karşıya geldiklerinde İvan’ın öne sürdüğü savlar pozitivizmi temsil etmekte ve daha ikna edici görünmektedir. Buna karşın iman ve inancı temsil eden Zosima'nın düşünceleri, öne sürdükleri sadece bir düşler dünyasını betimliyor.

Burada Dostoyevski’nin okuyucuya bir tercih bırakıyor inanç bağlamında. Ama o şöyle de fısıldamadan edemiyor:

“Her kim ki bana İsa’nın gerçeğin dışında olduğunu ve gerçeğin onu dışarı attığını ispatlarsa o zaman ben, gerçeğin yanında değil, İsa’nın yanında olmayı tercih ederim.”

Aslında, Tanrıya İnanma ya da inanmama sorununda Dostoyevski çelişkili bir pozisyonda da duruyor. Çünkü “Budala”yı yazmadan çok önceleri daha sürgün yıllarında Tanrıya inandığını söylüyordu:

“Dostoyevski’nin kendi anlattığına göre, Dostoyevski ilk sara nöbetini henüz zorunlu çalışma kampındayken geçirmiş ve din üstüne yapılan bir tartışmada bir tanrıtanımaza “Hayır, hayır ben Tanrı’ya inanıyorum”,diye var gücüyle karşı çıkmasından sonra bu nöbet, yukardan gelen tanrısal bir açıklama niteliğini kazanmıştı.”(A.V.Lunaçarski, Sanat ve Edebiyat Üzerine S.132)

Dostoyevski Tanrıya inandığını “tanrıtanımaza” haykırdığında yıl 1850’dir Omsk’da prangalı tutsaktır.

Demek ki Dostoyevski Tanrıya bir inanmış bir şüpheye düşmüş, bir inanmamış, SAĞLAM ZEMİN ARAYIŞI İÇERİSİNDE OLMUŞTUR. Bu ne zamana kadar sürmüş? Çıkarına uygun en kolay ve sağlam zemine ayaklarını basana dek! Yıl 1871’de bu ortamı yakalıyor!

İşte 1871’de Avrupa’dan Rusya’ya döndüğünde artık Tanrıya da inanır olmuştu! Yani Dostoyevski’nin değişimi artık tamamlanmıştı. Bu anlamda  "Ecinniler"den sonra kaleme aldığı SON romanı "Karamazov Kardeşler", Dostoyevski’nin değişimlerinin artık tamamlandığı ve son sözünü söylediği bir yapıt özelliğini de içermektedir.

Elbette ki bu anlayışta gerçek dışı şeyler var! Nietzsche’nin ‘Tanrı öldü‘ demesi gibi gerçek dışı şeyler! İsa’ya inanıyor,(Çocukluğundan beri), Ortodoksluğa inanıyor, sonradan da papazlara ve kiliseye de inanıyor, şimdi de sıra Tanrıya inanmaya gelmiş bulunuyor: "Karamazov Kardeşler"de de artık Tanrıya inanıyor! Ama o “Budala”da da Tanrıya bazen inanıyor, bazen de ‘Tanrıya da inanacağını’ fısıldıyor. Sibiya'da sürgünde ise, bir ateist olmadığını, Tanrıya inandığını fısıldıyor. Burjuva eleştirmenleri Dostoyevski üzerine teoriler inşa ederken bazı çelişkileri görmezlikten gelmeyi onun henüz “İnsancıkları” yazdığı süreçteki yani Sibirya mahpusluğu ve sürgünü öncesi ‘Tanrı ve din’ üzerine olan saplantılarını kritiklerinde yer yer belirtmiş olmalarına karşın kendi yazdıklarıyla da çelişkiye düşüyorlar.

Dostoyevski Sibirya tutsaklığı ve sürgün yıllarını kapsayan Petersburg'dan ayrı kaldığı 10 yıl boyunca İncil’i adeta yutuyor ve onun kapsamlı bir kritiğini yapma olanağını buluyor. Daha sonra Petersburg’a dönüşüyle birlik “Yer Altından Notlar” ile düşüncelerinde oluşan gelişimleri sırasıyla cepheden açımlamaya başlıyor.
İlk önce saldırdığı yer J.J.Rousseau'nun ‘insan’ üzerine olan hümanist değerlendirmeleri oluyor. Rousseau’ya göre insan yaratılışı itibariyle, temelde iyidir ve onu kötülüklere toplumdaki adaletsizlikler, kötü yönetimler itmektedir. Rousseau’nun bu aydınlanma dönemi tezlerine Dostoyevski , ‘hayır’ diye yanıt vermektedir! “İnsanın daima mantığın ona söylediği gibi kendine fayda sağlayacak şekilde değil de canının istediği gibi davranmasıdır. Kendimize fayda sağlamayacak şekilde de davranabiliriz hatta bazen kesinlikle böyle olmalıdır”.(Yer Altından Notlar. S.31) Dostoyevski devamla insanları diğer canlılardan ayıran şeyin dünyanın her yanına lanetler yağdırmak olduğunu, lanet etmenin de sadece insana ait bir özellik olduğunu, çünkü bu insanı diğer canlılardan ayıran bir ayrıcalık olduğunu belirtmektedir.

Bu kadar değil!

İnsanın temelde pisliğe karşı, kötülüğe karşı bir eğilimi olduğunu, en erdemli kişilerin bile önüne tüm dünya nimetlerini serseniz de, bu erdemli kişi, insanın doğası gereği “nankörlüğü ve hayırsızlığı yüzünden inanılmaz rezillikler bilinçli olarak” kendine bırakın faydayı kesinlikle zararı dokunacak şekilde davranır. (a.y.s.36) diye yazmaktadır. İkinci olarak; insanın doğasında ‘acı çekmeye, günah işlemeye karşı sınırsız bir istem olduğunu özellikle vurgular.

“Ecinniler” ve “Karamazov Kardeşler”de de bu savların geliştirilerek artık yapısal tümlemenin periyodik olarak tamamlanmış olduğunu görüyoruz.

Dostoyevski’nin Turgenyev’e gidip itiraflarda bulunması, kendini onun önünde aşağılaması, Turgenyev’i tanıdıkları içerisinde en aşağı kişi olarak gördüğü içindir. En aşağı kişi tarafından aşağılanmak! Bu gibi saplantılı kişileri normal insan kategorisine veya ‘dahi’ kategorisine tutup sokmak gerçekten düşündürücüdür. Bugünkü bilim, böylesi olguları bir klinik vakası olarak ele alıp, müdahale etmektedir.

Ondaki bu kliniklik durum, üstelik yaşamında sürekli var olmuştur ve Dostoyevski bu kliniklik durumun aslında hem farkında hem de oldukça memnun görünmektedir. Çünkü hasta bir vücudun düşünce sistemi de hastalıklıdır ve sağlıklı bir insanın göremeyenciği başka bir dünyayı görebilme olanağını yakalayabilmektedir.

Yani gerçek ilişkilerin sürüp gittiği elle tutulur, gözle görülür bir dünyanın dışındaki hayaller dünyası! Gerçek dışı bir dünya... İşte bu gerçek dışı dünyayı Dostoyevski “epilepsi” sayesinde yakalayabildiğini ima edip, tanrısının bu hastalığı kendisine verdiği için yaşamından bu anlamda şikâyetçi olmayıp,  hatta denebilir ki bunun için hem memnun hem de gurur duymaktadır.

Suç ve Cezada Raskolnikov ile Svidrigaylov arasında şöyle bir diyalog geçer:
(Svidrigaylov ölmüş karısını uyanıkken üç kez gördüğünü söyler ve Raskolnikov’a hortlaklara inanıp inanmadığını sorar. Raskolnikov inanmadığını söyler)
“....
Svidrigaylov adeta kendi kendine konuşuyormuş gibi, başı biraz yana eğik ve başka yana bakarak mırıldandı:
—Bu gibi hallerde, genel olarak ne derler? Size derler ki: “Sen hastasın, şu halde sana görünen şeyler aslı olmayan bir karabasandan başka bir şey değildir.” Zaten işin mantığa sığar yanı da yok. Hayaletlerin, hortlakların yalnız hastalara göründüklerini kabul ediyorum. Ama bu hal, hayaletlerin, hortlakların sadece hastalara görünebileceklerini kanıtlar, yoksa onların hiç olmadıklarını değil!
Raskolnikov öfkeli öfkeli direndi:
—Tabii, hortlak falan yok.
Svidrigaylev, ağır ağır gözlerini ona döndürerek sözlerini sürdürdü:
—Demek yok ha?.. Siz böyle düşünüyorsunuz öyle mi? Peki, şöyle düşünemez miyiz? Siz de bana yardım edin: “Hayaletlerle, hortlaklar, başka dünyaların parçaları, bölümleridir, onların başlangıcıdır. Sağlıklı bir adamın hortlakları görmesine sebep yok. Çünkü sağlıklı bir adam, her şeyden çok yeryüzünün çocuğudur. Bu hesaba göre de yaradılış kanunları gereğince, yalnız bir dünya yaşamı sürmek zorundadır. Ama bu sağlıklı adam biraz hastalanıverince organizmadaki normal yeryüzü düzeni biraz bozuluverir, hemen başka dünya parçalarının görünmesi de olağan bir hal almaya başlar. Adamın hastalığı arttığı ölçüde öteki dünya ile olan ilişkisi de artar.”(Suç ve Ceza S.312-313)

Burjuvazinin ruhsal dengesi yerinde olmayan sanatçıları öne sürmesi boşuna değildir. Onlar, kendi düzenlerini sürdürebilmek için, İnsanın yozlaştırılması gerektiğinin kaçınılmazlığını iyi bilmektedirler... Yozlaşan insan, yozlaşmış bir toplumu oluşturur. Sanat da, insanları yozlaştırabilmenin en mükemmel aracıdır. Bugün gelişim olarak en ileri saydığımız toplumlarda bir çöküntü ve yozlaşma en doruk noktasına ulaşmışsa, bunun nedenleri, sunulan sanatın içeriğinde, bunu temsil eden yazarların özelliklerinde, ruhsal durumlarında, sınıfsal cepheleşmede ve konakladıkları mevzilerde aranmalıdır.

En gelişmiş toplumlardaki yozlaşmanın halkasının giderek büyüdüğü ve artık tüm dünyayı sardığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu halka genişledikçe genişledi ve insanlığı mutsuzluğun karanlığına yuvarladı. İnsanlık karanlıklar içerisinde ve hastalıklı beyinleriyle, görme yetisini kaybetmiş gözleriyle duygusuzlaştırılmış ve körleştirilmiş olarak kölelik döneminin en üst aşamasını yaşıyorlar.

Bu yıllarda Dostoyevski Avrupa’nın geldiği noktadan nefret edip, geri kalmış Rusya’yı öncelikle tinsel yönden göklere çıkarırken Tüm Avrupa ve insanlığın kurtuluşunun Rus Ortodoksluğu, Rus İsa’sı tarafından ancak olanaklı olabileceğini kendisine iyice inandırmıştır.


İvan ile Alyoşa’nın Tanrı üzerine tartışmasında mantıkî verilerle ortaya çıkan İvan ağır basar görünmesine karşın ruhun derinliklerinde akıl yoluyla değil de iman yoluyla tanrının varlığına inanmanın (Dostoyevski tarafından İvan’ın daha da gerçekçi-pozitif gösterilmesine karşın) gerekliliği anlatılmak isteniyor.

Dostoyevski’deki bu “İman yoluyla” gerçeğin bilerek yadsınarak gerçek olmayan bir evrene doğru kanat çırparak yalancı bir mutluluğun huzuruna ulaşabilme anlayışı yeni değil, Sibirya’daki sürgün ve tutsaklık yıllarına dayanır. O, yürüdüğü yolda akıl ve deneyin pozitivizmine değil de İMAN’a öncelik tanımaktadır. İman, düşüncenin olmadığı, düşüncenin bazı durumlarda durduğu yerde başlamaktadır.

Tanrıya, evrene ve toplumların gelgitlerine tam da bu pencereden baktığı için insanların kendi elleriyle savaşımlarla ve bileklerinin hakkıyla gerçekleştirmeyi önlerine bir belgi olarak koydukları özgürlük, eşitlik, adalet gibi istemleri ellerinin tersiyle itmektedir. Özgürlük için savaşımın ‘boş’ olduğu özgürlüğe ulaşmanın gizinin çekilen acılarda gizli olduğunu vaaz etmektedir.

Dostoyevski, özgürlük ve mutluluk kavramlarını yorumlarken Katolikliği örnek olarak ele almakta, Katolik kilisesi insanlığa ilişkin tüm sorumlulukları üzerine alarak onların bu dünyada rahat etmelerini, mutlu olmalarını sağlıyor. Yani insan, insan sevgisi adına Tanrı’ya ihanet ediyor. Kilise bundan böyle İsa’dan ruhsal anlamda değil, toplumsal anlamda yararlanma yoluna gidiyor. Toplumsal düzeni koruyabilmek için var oluyor. Buna Dostoyevski Hristiyan Komünizmi diyor. Oysa İsa insanlığa ekmeği değil acıyı salık vermişti. Çünkü acı insana sınırsız bir özgürlük getirecekti.

Sibirya’daki sürgün yıllarında Omsk’tan 20-28 Şubat 1854’de N.D.Fonwisina’ya şöyle yazıyordu:
“Size kendimden bahsedecek olursam, bu yaşta hala bir çocuğum ben. İnançsız, Şüpheci ve galiba da (hatta buna gerçekten eminim )hayatımın sonuna kadar böyle kalacak bir çocuk. Ne korkunç acılar vermiştir bu bana.(hala da vermede ) bütün bunlara karşı elimde kuvvetli deliller olduğu halde, imanı özlemek, oysaki Tanrı bana ara sırada tam huzur veriyor ve bu anlarda ben sevip sevildiğime inanıyorum. Böyle anlarımda kendime açıkladığım imanım; içimde açık ve kutsal benim için. Son derece basit, bu iman. Şöyle ki: Bir kurtarıcıdan daha sevgili, daha derin, daha akıllı, daha insancıl daha mükemmel bir şey olmadığına inanıyor ve kendi kendime kıskanç bir aşkla, orada olan o’ndan daha büyük bir kimse olmadığını söylediğim halde, orada da kimse olamayacaktırHatta daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim: Her kim ki bana İsa’nın gerçeğin dışında olduğunu ve gerçeğin onu dışarı attığını ispatlarsa o zaman ben gerçeğin yanında değil, İsa’nın yanında olmayı tercih ederim.     “(a.b.ç.) (Dostojewski, Gesammelte Briefe S.87)

Yukarıdaki ‘İsa ve gerçeklik’ üzerine öne sürdüğü metafizik düşünce, daha sonraki romanları “Budala”, “Ecinniler”, “Karamazov Kardeşler” olmak üzere yazdıklarının ve yaşamının çekirdeğini, tözünü oluşturmuştur.

İvan Karamazov Rus devrim hareketinin nereden kaynaklandığı üzerine şöyle bir yorumda bulunuyor:
“Berdayef s.107

Dostoyevski’nin(12.02.1881) tabutuyla birlikte cenaze alayı    


1- Liberal Turgenyev, 2.Alexandr’a sadık bir uyruk olduğunu ve Polonya isyanını bastırırken yaralanan askerler için İki altın yardımda bulunduğunu bildiren bir mektup gönderince, Kolokol dergisi: (Herzen’in Avrupa’da çıkardığı devrimci dergi –Yazar Notu) “Kendisinin duyduğu vicdan azabından imparatorun haberi olmadığı için acı çekerek geceleri bir türlü uyuyamadığını Çar’a bir mektupla bildiren (erkek soyundan) ak saçlı kadın evliya Madeleine’den”söz etti.(Burada, Lenin Herzen’in “Dedikodular karalamalar vb...” adlı makalesine atıfta bulunuyor.) Turgenyev söz konusu Madeleine’nin kendisi olduğunu hemen anladı.

Polonya’yı savunduğu için bütün Rus liberalleri çetesinin kendisinden uzaklaşmasına, bütün “kültürlü yüksek sosyete”nin Kolokol dergisine sırt dönmesine Herzen şaşmadı. Polonya’nın özgürlüğünü savunmayı ve 2.Alexandır’ın yatıştırıcılarını, cellâtlarını, adam asanlarını yerden yere vurdurmayı sürdürdü. Turgenyev’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu :”Rusya’nın onurunu kurtardık ve bu bize bir uşak çoğunluğunun saldırısına mal oldu.”
     (Lenin, Sanat ve Edebiyat, Herzen’in anısına S.80-81)

2-Deizm: Tüm dinleri reddeden ancak tanrının varlığına inanan inanç şeklidir. Dinler reddedildiği için Peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem; melek, şeytan gibi kavramların “deizm” inancında yeri yoktur. Sadece evreni ve doğa kanunlarını koyan, bunun ardından evrene ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır. Evrim teorisine karşı değildir ayrıca akla ve doğaya dayanır.

3-Garibaldi Guiseppe (1807-1882) İtalya devletinin kurulmasına öncülük etmiş, İtalyanlar tarafından İtalya’nın en büyük kahraman ve yurtseverlerinden biri olarak kabul edilen halk önderi.

4-Dostoyevski burada,1848-1849 Tüm Avrupa’yı etkileyen ve yenilgiyle sonuçlanan Fransa’daki burjuva devrimlerini vurguluyor.

5- Biz burada Bakunin’in Marksizm karşısındaki konumunu tartışacak değiliz. Her durumda Marksizm’in can alıcı ilkelerini yadsımış olmasına, teorik ve pratik olarak tutarsız bir çizgi sergilemiş olmasına karşın, devrimci bir pozisyonda durduğudur. Dostoyevski Bakunin üzerinden tüm devrimci ve sosyalistlere saldırmaktadır. Onun hedefi Bakunin değil, Bakunin’in şahsında devrimci ve sosyalistler üzerinde çirkin ve nefret ettirici bir portre çizmek, tinsel dünyalarını da oldukça karanlık, dengesiz ve bir şeytan, bir cehennem zebanisi kalıbının içerisinde betimlemektir.

 6-Phalanstère(Phalansterium): Ütopist sosyalist Charles Fourier(1772-1836)’in 1620 üyesiyle birlikte komünal olarak birlikte yaşamayı, üretmeyi, serbest aşk yapmayı ve birlikte tüketmeyi kurguladığı komün köyü.

Fourier’in ve Owen’in Kuzey Amerika kıtasında çok sayıda takipçileri oldu ve bu ütopyacıların düşüncelerini de pratiğe uyguladılar.1843-1858 yılları arasındaki 15 yıllık süre içerisinde Kuzey Amerika’nın çeşitli bölgelerinde içinde yaşayanları 100,000’i aşkın 40 kadar Phalanax kuruldu ve buralarda komünal yaşama geçildi.

 7-Granowskij Timofei Nikolajewitsch(1813-1855) Tarihçi, Hegelci ve "saf güzellik" düşüncesinin temsilcisi. Önde gelen batıcılardan. 1840’lardaki genç Herzen, Belinski jenerasyonunun esin kaynağı.
              
 8-Felix Pyat:(1810-1889) Fransız sosyalisti, gazeteci, yazar, politikacı.1871 Paris Komünü üyesi ve yöneticilerinden. Paris komünü yenilince yurt dışına kaçtı, Gıyabında ölüm cezası verildi.  Genel af olunca Fransa’ya geri döndü(1880) ve La Commune gazetesini çıkardı.1888’de Marsilya’dan milletvekili seçildi,1889’da öldü.

 9-Marseillaise: Fransa Milli Marşı
 1792’de Fransa’nın Prusya ve Avusturya ile savaştığı dönemde yazılmış, 1795’de de Fransa’nın milli marşı olarak kabul edilmiştir. 1804-1814 yılları arasında yasak değildi çünkü bu dönemde Napolyon’un kendisi devrim taraftarıydı. 1830 Temmuz devriminden sonra Marseillaise devrimci içerik taşıdığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Yasaklı olduğu sürece de ‘La Parisisienne’ milli marş olarak söylenmiştir.(1830’da Burjuva-liberal monarşi kuruluyor ve iktidar toprak ağalarının elinden Burjuvazinin eline geçiyor) 19.ve 20 yüzyıllarda Marseillaise uluslar arası devrimci hareketin hararetli ve anlamlı marşlarından biri oluyor.

“ Kimin peşindedir bu hükümdarlar
  Bu satılmış uşak takımı?
  Bu zincirleri kimin için hazırladılar
  Kimin içindir acaba bu demirden bukağılar?
  Sizin için ey Fransızlar, sizin için tüm bunlar!
  Olacak iş midir bu! Hepimiz hınçlımı hınçlı,
  Şimdiden hazırız sıkmışız yumruklarımızı!
  Onlar sizi yeniden köle yapmak istiyorlar!

  Haydi vatandaşlar sıkıştırın safları, silahları kapın!
  Yürüyün ki şu alçakların kanlarıyla toprağımız sulansın. “
  

10-Mein Lieber Augustin(Almanca şarkı) Benim sevgili Augustin’im

11-Otto Von Bismarck (1815-1898) 1.Willhem(Prusya kralı ) tarafından Prusya’ya başbakan olarak atanmıştır. Devletler arası sorunların savaş yoluyla çözümlenmesinden yanadır.1870 -1871 Fransa savaşından sonra başarısından ötürü, Prusya Kralı 1.Wilhelm tarafından Prens ünvanı almış, şansölye ilan edilmiştir.                                                                                                              
12-Jules Favre(1809-1880) Avukat,1848 devriminden sonra içişleri bakanlığı genel sekreteri, Daha sonra Dış işleri bakanı.1870-1871 Prusya-Fransa savaşında ağır şartlarla barış anlaşmasını imzalıyor. Fransa’nın Prusya’ya tesliminde olduğu kadar Paris Komününde gerçekleştirilen kitlesel katliamlarında sorumlularından birisidir.                                        
   
Domuz hikâyesi carr s.221

Kaynaklar:

Henri Troyat: Dostoyevski  ( İletişim yay.)
Anna Grigorjewna Dostojewski: Erinnerungen Das Leben Dostojewskis in den Aufzeichnungen seiner frau (Dostoyevski’nin yaşamındaki anılarına ilişkin karısının tuttuğu notlar 
N.A.Berdyaev: Dostoyevski (Adam yay,1984) 
Dostoyevski:Gesammelte Briefe 1833-1881(H.Janssen/Arkana-Verlag,
Göttingen,1981)(Toplanan Mektuplar 1833-1881)
Dostoyevski: Dostoyevski’nin Mektupları(Ararat Yay.)
Dostoyevski: Ecinniler (Öteki yay.)
Dostoyevski: Cinler (İletişim Yayınları)
Dostoyevski: Karamazov Kardeşler(Dionis yay.) 
Dostoyevski: Suç ve Ceza(Sonsuz Kitap yay )
Dostoyevski: Yer Altından Notlar(Antik Batı Klasikleri yay.)
Andre Gide: Dostoyevski (L&M Yayınları)
Andre Gide: SSCB’den Dönüş(Anahtar Kitaplar Yayınevi)
A.V.Lunaçarski: Sanat ve Edebiyat Üzerine (Kırmızı Yay )
Karl Marks: Fransa’da İç Savaş (Eriş Yay.) 
Marks, Engels, Lenin: Paris Komünü Üzerine (Sol yay.)
Lenin: Devlet ve Devrim(Günce yay.)
Vladimir Nabokov: Die Kunst Des Lesens, Meisterwerke der russischen Literatur N.Gogol, I.Turgenjew, F.Dostojewski, L.Tolstoi, A.Tschechow, M.Gorki (Fischer Taschenbuch Verlag)
Maurina Zenta: Dostojewskij, Menschengestalter und Gottsucher
    
       
YAVUZ AKÖZEL

 SON 

14 Eylül 2012 Cuma

EMEĞİN SANATI E-DERGİ 124. SAYI




Merhaba,

Günümüzde savaşın kara tehlikesi demoklesin kılıcı gibi üzerimizde sallanmaya devam ediyor.  Savaşın karşısında ise en keskin sözü sanat ve sanatçılar söyleyebilmekteler.

Genel açıdan karşılaştırma yaparsak, savaş yıkıcı bir niteliğe sahiptir. Oysa sanat bunun tam tersi, toparlayıcıdır. Savaşın hükmü sürdüğü dönemde sanatçılar evrensel insanlık değerlerini savunmak için harekete geçer, heyecanlandırır. Bir tarafta savaşın kara ve yıkıcı yüzünü insanlara hatırlatır, onların duyarlıklarını bu yönde keskinleştirirken, diğer taraftan insanları birlikteliğe ve savaşa karşı eyleme davet eder. Bu olgu, bugün de hızından hiçbir şey kaybetmeden böyle sürüyor.

Yazarların, sanatçıların elinde edebiyat ve diğer bütün sanatlar, savaşa karşı her devirde barışın savunucusu olmuşlardır.  Bugün de bu gerçeklik devam ediyor… Bu nedenle gelecek sayımızda yayınlanmak üzere, tüm şair-yazar dostlarımızın savaş-barış ekseninde yazılmış şiir, öykü, deneme vb dallarda ürünlerini bekliyoruz. Umarım çağrımız yankısız kalmaz…

Artık dünyada Askeri unsurlarla kucaklaşmış-endüstriyel kompleks kapitalizme karşı tavır alarak bunları topluma yansıtacak, gösterecek bir sanata ihtiyacımız var. Dünyanın her yanında evsiz insanlar karton kutular içinde uyumaya çalışırken,  saraylar satın alan milyarderlerin, diktatörlerin kaç insanı açlıktan öldürdüğünü gösteren sanata ihtiyacımız var.

Görüyoruz ki, küçük burjuva aydınları dahi büyük kent çevreninde gelişen edebiyattan umutsuzdur.  Bu nedenle hep “şiir öldü” teraneleri yükselir İstanbul çevrenli burjuva şairleri okuduktan sonra. Geçenlerde Twitter’den  gazeteci Ahmet Hakan gene twit döktürüyordu: “şiir öldü. daha dogrusu öldürüldü. cinayeti kör bir balıkçı gördü.” İstanbul çevrenli şiirleri okuyanlar şiirin öldüğüne hükmediyorlar. Ona verdiğim yanıt şöyle oldu:

“Evet İstanbul çevrenli ve onların dümen suyundaki şiir ölmüştür. Ama Anadolu’nun her yanından şiirin poetik, estetik diyalektiği çevresinde seher yeli gibi, başı bulutlu dik çamlar gibi, dağların karlı doruklarında gezinen kartallar gibi, karın içinden yeni çıkmış çiğdemler, kardelenler gibi saf, temiz onurlu bir Anadolu şiiri yeşeriyor, yetişiyor… Onlar, şiirin katledilmesine asla müsaade etmeyecektir!”

Görseler de görmeseler de!...

Ali Ziya Çamur


BU SAYININ SAVSÖZÜ

“Yazmak, yaşamakla içli dışlı olmayı gerektirir. Çünkü yazar; gözlemleri, düşleri, düşünceleri, deneyimleri öğrendikleri ve algıladıkları ile kendi içinde oluşturduğu gömüyü öteki insanlarla bölüşmeyi yazar olma bilincinin gereği olarak görmelidir. Ancak yazar olabilmek için bu bilince ulaşmak da yetmez.  Çünkü yazar, kendine özgü anlatım yöntemleri ve biçem yöntemleri bularak, yaşama yeni tatlar, yeni varsıllıklar katan kişi demektir. Yazmanın gerekliliği de bu nedenle önemlidir.

Yazarın bir başka önemli işi de; birilerini sarsmak, bakar körlere görmeyi öğretmek ve onları günlük yaşamın sıradanlığından koşullaştırmışlığından kurtarmaktır. Ancak bunu yapabilmek için dili ve biçemi birer nesne olarak kullanarak yazıyı işlevsel kılmalıdır. Kısaca yazmak ve yararlı olmaktır yazarın görevi. Böylece, edebiyatın işlevselliği üzerinde dururken de değindiğimiz gibi, sanat insanları araştırmaya, düşünmeye, yorumlamaya yöneltir. Bu yetkinliğe kavuşanlar her anlamda kendilerini korumayı öğrenmiş olacakları gibi, paylaşmanın ve eşitlik duygusunun iç dinginliği veren tadını da yakalamış olurlar. Bu değerlere sahip olan birey, en azından kendi benliğinde demokrasi kavramının da temelini atmış olur.

Doğaldır ki, yazar bunları yaparken,  çelişkileri sergilemek durumundadır. Örneğin ünlü Roma’daki Servius’un(köle) anasından gerçekte köle olarak doğmadığı gibi patronus(kölelere buyuran)’un da gökten zembille inmediğini kafalara işlemesi gerekir. Yani yazarlık, dünyada var olan gerçekliği yeniden gündeme getirme, estetik bir potada yorumlama ve yeniden yaratma işidir. HÜSEYİN ATABAŞ (Ekinsanat, sayı:6)   

YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ


KARŞIYAKA BELEDİYESİ
HOMEROS EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2013
“BİR ŞİİRİ İNCELEME YARIŞMASI”

2003 yılından bu yana dil, inceleme-araştırma, hikâye ve şiir dalında verilen Homeros Edebiyat Ödülü; 2013 yalında “bir şiiri inceleme” çalışmasına verilecektir.

Yarışma herkese açıktır. Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinden seçilecek bir örnek, ‘şiir sanatı’ açısından incelenecektir. Şiir ve şair seçimi konusunda bir sınırlama yoktur. İsteyenler, birden çok çalışmayla yarışmaya katılabilir. Bu yarışma, birden çok kişinin ortaklaşa yapacakları çalışmalara açıktır. Yapılacak çalışmalar için bir sayfa sınırlaması yoktur.  Yarışmaya katılacak dosyalar bilgisayarda yazılmış olmalıdır.             Ödül, birincilik 2000, ikincilik 1500, üçüncülük 1000 TL’dir. Seçici kurul uygun gördüğü takdirde ödülleri bölüştürebilir.

Dereceye giren ve basılmaya değer görülen çalışmalar kitap olarak basılırsa, çalışma sahiplerine telif karşılığı 20 (yirmi) kitap verilir. Çalışma sahipleri başka hak talep edemezler. Ödüle son başvuru tarihi 15 Aralık 2012 günüdür. Ödül, 21 Mart 2013 günü düzenlenecek olan Dünya Şiir Gününü kutlama etkinliği sırasında açıklanacak ve sahiplerine verilecektir. Ödüle katılanlar, çalışmalarını 6 adet olarak ve özgeçmişleri, adresleri, e mail ve telefonlarını içeren bir yazı ile Karşıyaka Belediyesi Kültür Müdürlüğü Homeros Edebiyat Ödülleri
“Bir Şiiri İnceleme Yarışması”Bahriye Üçok Bulvarı No:5 35600 Karşıyaka – İZMİR adresine APS, kargo, taahhütlü posta ile göndermeleri ya da elden teslim etmeleri gerekmektedir. Ödül hakkında bilgi: Melih Elhan (Ödül Sekreter) Tel: 0232 3994089 (Hafta içi 08.00 – 17.00)
Ödülün seçiciler kurulunda İsmail Mert Başat, Veysel Çolak, Mustafa Durak, Melih Elhan, Ahmet Yıldız yer almaktadır.


POLİTİK TUTSAKLARLA DAYANIŞMA ÇAĞRISI!

Şair-Yazar Adil Okay’ın öncülüğünde politik tutsaklarla yazışma, dayanışma adıyla www.gorulmustur.org sitesi oluşturuldu. Sitenin kuruluşu ve amaçlarıyla ilgili olarak “gorulmustur.org” ekibi tarafından yapılan açıklama:

“Yıllardır sürdürmeye çalıştığımız politik tutsaklarla yazışma, dayanışma çabamız devam ediyor. Bu süreçte F tipleri ve diğer cezaevi tipleri hakkında çok şey öğrendik. Ancak politik tutsakların baskılara rağmen her tip cezaevinde üretmeye devam ettiğini de gördük. Zaten tecrit sayılan cezaevlerinde verilen özel cezalara rağmen. Görüş yasağına, mektup yasağına, kimi cezaevlerinde renkli kalem, 5’ten fazla kitap v.b bulundurma yasağına rağmen politik tutsakların ayakta kalma ve üretme mücadelesi içinde olduğunu gözlemledik. Tabi bu süreçte politik tutsakların “dışarıdan” yeterince mektup alamadıklarından -dolaylı olarak- şikayetçi olduklarını fark ettik. Bir tutsak için en önemli moral kaynağı: Ziyaretçi ve mektuplardır diyorlar. Gelen mektuplara sevinçlerini ifade ediyorlar.

Gelinen aşamada mahpus mektuplarının ve sanatsal ürünlerinin daha geniş bir kitleye ulaşabilmesi için bir web sitesi kurmaya karar verdik. Hem paylaşım hem mahpus ailelerine moral verme hem de okuyucuları mektup yazmaya teşvik etme amacıyla “gorulmustur.org” sitesini hazırladık. Site aynı zamanda bir arşiv merkezi haline geldi. Arkadaşlarımızın ellerindeki mektupları, mahpus fotoğraflarını, şiir-öykü ve resim- karikatür çalışmalarını derli toplu paylaşmak amacıyla arşivlemeye giriştik. Gelen mektupları sizinle paylaşmamızın bir diğer nedeni: Hem politik tutsakların ne koşullarda yaşadığı hakkında bilgi edinmeniz, (sağlık sorunlarından, hücrelerde nasıl yaşadıklarına, günlük yaşantılarına ve morallerine kadar) hem de verdiğimiz adreslere – içinden birine de olabilir- sizin de yazmanız. (elbette adres havuzuna ve mektup arşivine siz de ek yapabilirsiniz) Yazmak, yazışmak önce zor geliyor ama sonra yazıştığınız insanla arkadaş oluyorsunuz. Bu da hem onun için, hem sizin için bir moral kaynağı haline geliyor.

Ayrıca el yazısı ile gelen mektupları bilgisayar ortamına geçirmek de çok zaman alıyor. Ama bir kaç arkadaşın desteğiyle bunu da başaracağız. Elbette bildiğiniz gibi, çeşitli kentlerde cezaevleriyle dayanışma komiteleri var. Tek tek veya grup, kurum olarak bizim yaptığımızın çok fazlasını yapanlar var. Onların da iletişim adreslerini sitenin “bağlantılar” penceresinde bulabilirsiniz. Biz neden bir kişi daha olmasın, neden bir web sitesi daha veya bir gazete daha olmasın diyoruz. Ve keşke diyoruz her kentte o bölgenin hapishanesine yönelik bir site olsa. Derneklerin şubeleri olsa.

Neden “gorulmustur.org”?

Gelen mektuplar, ‘Görülmüştür’ mührüyle geliyor. Kimi zaman ‘sakıncalı’ sayılan cümleler karalanmış oluyor. Genellikle okumayı engellemeyecek yerlere mühür vuruluyor. Bazen de arka boş sayfalara. Ama kimi zaman da mühür, sahibinin içindeki kötülük potansiyelini gösteriyor. Buna örnek olarak Serkan Kaya ve Kamil Turanlıoğlu’nun, Sincan 1 no’lu F tipi cezaevinden yolladıkları karikatüre iyi bakmalısınız. Mühür sayfada çok boş yer varken, sunulan çiçeğin üzerine, hem de tam tomurcuğa vurulmuş. Biz de yıllar önce elimize geçen bu desenden ve 2010 -2011 yıllarında açılan “Görülmüştür- mahpus resimleri sergisi”nden yola çıkarak bu ismi benimsedik.

Bir not da, ‘Uzun zamandır elle mektup yazmadım, nasıl yazacağımı, başlayacağımı bilemiyorum’ diyen arkadaşlara. İnanın ki ne yazsanız onlar için moral olur. Günlük yaşantınızdan bir kesit yazıp yollamanız yeter. Kuru ajitatif söylemlere gerek yok. Zaten bu insanların her biri oturup bildiri yazacak kapasiteye sahip. Bu anlamda 10 yıldır 20 yıldır içeride olan insanlara dış dünyadan haber vermek, günlük yaşantı hakkında bilgi vermek, paylaşmak da çok önemli. Örneğin birçok hastalığı olan politik tutsaklar bile yazarken yol gösterici, ufuk açıcı cümleler kuruyorlar. Ama içten içe “dışarının” (yani sizin-bizim) onlarla yeterince dayanışma göstermediğini görüp üzülüyorlar.

Bir kartpostalla da olsa dayanışmaya katılmanız dileğiyle.”


ORHAN KEMAL ÖYKÜ YARIŞMASI SONUÇLARI AÇIKLANDI!

Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nin (ÇED) bu yıl 5'sini düzenlediği 2012 Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda dereceye giren eserler belirlendi.

ÇED Başkanı Halise Tekbaş, yaptığı yazılı açıklamada, geleneksel hale getirilen Orhan Kemal Öykü Yarışmasına edebiyatçıların her geçen yıl biraz daha fazla ilgi gösterdiğini belirtti. Türk ve dünya edebiyatını ölümsüz eserler kazandıran Orhan Kemal‘in daha fazla tanıtılması gerektiğini kaydeden Tekbaş, yarışmada seçici kurulun katılımcıların özgün eserlerde Türkçe’yi kullanımdaki özenini göz önünde bulundurduğuna dikkat çekti.

Ön seçici kurulu, Bekir Dağsever, Musa Dinç ve Hasan Hüseyin Çabuk; Üst Kurul Jüri Üyeleri Aysun Kara Sezer, Alper Akçam, Zafer Doruk, Türker Ayyıldız, Vecdi Ciracıoğlu ve Soydan Kızgın’dan oluşan yarışmada dereceye giren isim ve eserleri şunlar: 1. Suzan Bilgen Özgün (Gölgede Kalanlar), 2. Meriç Renkver (İlkgüz Ağrısı), 3. Hakkı İnanç (Ocakta Yemeğim Var)

Mansiyon: Candan Selman (Goglis Ne Demek?), Ayla Şenel (Gitmek İsteyen Ağaç), Celal İlhan (Dili Yüreğinde) Ceyhan Belediyesi’nin sponsorluğunu üstlendiği yarışmanın ödül töreni Eylül ayında gerçekleştirilecek törenle sahiplerini bulacak.


KÜRT HALKININ KİMLİK MÜCADELESİNİN ÖNCÜLERİNDEN
GAZETECİ-YAZAR MUSA ANTER’İ ANIYORUZ…

Musa Anter, Kürt halkının haklı özgürlük kavgasına değer katan bir Kürt aydınıydı. Kürt halkının kölelikten kurtulma kavgasına hayatını adamış, hem ağır bedel ödemiş hem de çok şey üretmiş bir dava adamıydı. O, hayatın ve kavganın içinde kendine has duruşu olan bir Kürt bilgesiydi. Bu yüzden 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da JİTEM tarafından katledildi
Musa Anter, sadece duygusallığa değil, akla da dayalı bir mizah ustası ve bir gazeteciydi... Can Yücel, “Musa Beğ İçin” şiirinde onu şöyle tanımlıyor:

Musa Anter Çağımızda
Yeni bir Selahaddin-i Eyubiydi
Onun ipek kesen kılıcı varsa
Musa Beğin Türkçesi
Ve de o güzelim Kırmancası vardı
Herkesin yaya gittiği yerde
O filinta bacaklarıyla koşardı
Musa Peygamberin Kızıldeniz'in
dalgaları arasından nasıl ulaştıysa
O da kardaşlıkla
dünya kardaşlığıyla
ulaştı karşı kıyıya
Musa Beğ için akan göz yaşları
yediveren mermilerdir
birer birer
(Can Yücel - Portreler)

RUHİ SU’NUN SESİNDEN
YANKILANMAYA DEVAM EDİYOR HAYAT!

Türkülere ve sosyalizme ömrünü veren Ruhi Su’yu ölüm yıldönümünde selâmlıyoruz. Onun dilinden ve telinden atmosfere saçılan türkülerde, özlemlerimiz ve özlemlerimize ulaşmada direncimiz dile gelmeye devam ediyor.

Bizlere sanatın arınmışlığına, damıtılmışlığına denk düşen bir içtenlik ve yalınlıkla türkülerini söyledi, yaşamın güzelliklerini dinleyenleriyle paylaştı, büyüttü, geliştirdi.
12 Eylül faşizminin kurbanlarından olan Ruhi Su, son yıllarda kansere yakalanmıştı ama gerekli müdahale için pasaport vermediler, yurt dışına çıkmasına izin vermediler. 20 Eylül 1985’te dünyaya bilincini ve seslerini bırakarak ışıklar okyanusuna göçtü.
Devrim umudu ve sosyalizm savaşımı olan her yerde direniş türküleri olarak dünyada çınlamaya devam edecek Ruhi Su türküleri…

BAŞLASIN

Dünyaya gel
İnsan başlasın
Tanrıyı bul
Korku başlasın
Ağalık, beylik
Bir bir başlasın
Bin yıl, on bin yıl
Bunca emek bunca yıl
Nemrut bitirsin
Süleyman başlasın!
Sen ki dünyayı cennete çevirdin
Dünyaya hükmün başlasın.

RUHİ SU

ULUCANLAR KATLİAMI BELLEĞİMİZDEN SİLİNMEYECEK HİÇ!..

25 Eylül'ü 26 Eylül'e bağlayan gecenin sonunda alacakaranlığında gelmişlerdi... Koğuşun tavanındaki mazgallardan, gözetleme kulelerinden gaz bombalarıyla, mermilerle saldırıyorlardı. Bir yandan da; Habiiip!.. İsmeeet!.. Cemaaaal!.. Sadıııık!.. Enveeer!.. nidalarıyla alacakaranlığın sessizliğini yırtarak öldürecekleri insanların ismini okuyorlardı!.. Devletin elinde, dört duvar arasındaki devrimci sosyalist tutsaklara karşı planlı, programlı, tasarlanarak hazırlanan bu devlet katliamını; sabahın erken saatlerinden, hatta operasyonun başladığı alacakaranlıktan itibaren televizyon kanalları; 'Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde İsyan!..' diye duyuruyorlardı!..

Oysa 'isyan' dedikleri şey 19 Eylül'de başlamış, 25 Eylül'de (her zaman olduğu gibi arkasından ihlal ettikleri) 'anlaşma' ile sonuçlanmıştı. Yıllardır 20-30 kişi kapasiteli; 'devletin at ahırından bozma' koğuşlarda balık istifi 80-90-100 kişi kalan devrimci siyasi tutsaklar; 'nefes alamıyoruz, bize bir koğuş daha açın' diye cezaevi idaresine, Adalet Bakanlığı'na dilekçe üstüne dilekçe vermişlerdi. Her seferinde de; 'tamam bu sefer çözeceğiz, Adalet Bakanlığı'ndan onay bekliyoruz...' diye oyalanmışlardı. Her şey baş-göz üstüne ama cezaevinde de olsa insan her zaman insandı. Balık istifi tıkıldıkları koğuşlarda fareler gibi havasızlıktan ölmek yerine nefes alabilecekleri bir koğuş istemişlerdi ve istemekle kalmayıp yan taraflarında bomboş duran olanağı fiilen kullanmışlardı. Bu son derece masum ve insani talepleri karşılandığında da kimsenin burnu kanamadan 1 hafta süren direnişlerine son vermişlerdi.

En son sayı 120'ye çıktığında artık tahammül sınırları çoktan aşılmıştı ve hala olumlu bir gelişme yoktu. Onlar da bir gün havalandırmanın duvarında eskiden açık olup sonradan tuğla ile örülen kapıyı yeniden açarak yan tarafta 15-20 adli tutuklunun bulunduğu 7. koğuşa geçerek 'nefes alabilecekleri bir ikinci koğuş' sorununu yine cezaevi içinde fiilen çözmüşlerdi. Cezaevi idaresinden de bu durumu onaylamalarını ve yeni geçtikleri koğuşun boya ve badanasını yapmak üzere kireç-fırça ve boya istiyorlardı.

'İsyan' dedikleri buydu! Tıpkı Yılmaz Güney'in ünlü 'Duvar' filmine konu olan 'Sübyan koğuşundaki isyan' gibi idi. Onlar da kışın zemheri soğuğunda sobasızlıktan, kırık camlar nedeniyle kar, yağmur ve rüzgârda titremekten ve kişi başına günde verilen bir ekmekle doymadıklarından 'soba, pencere camı ve iki ekmek' talebiyle 'isyan' etmişlerdi.

Anılarını belleğimize kazacağız…


ŞİİRİMİZDE HALKLARIN DİNMEYEN SESİ
VEYSEL ÖNGÖREN YOL GÖSTERİYOR…

Sürgünlerden sürgünlere savrulan yaşantısında, şiirleriyle ve şiir üzerinde düşündükleriyle, her zaman kendisini var etmeyi bilmiş usta şairlerimizdendir Veysel Öngören. Onun şiirlerini antolojilerde, yıllıklarda bulamazsınız. Çocukluğunda ailesiyle birlikte Afyon’a sürülen şair, son yıllarını Diyarbakır’da Bismil’in Kürthacı köyünde geçirdi. 30 Eylül 1997’de, 66 yaşında sonsuzluğa göçtü.

Türkçe’nin Kürt şairi Öngören, halkından aldığı bilinci, gene onlara taşıdı. Hiçbir şeye boyun eğmedi. TRT Dış Haberler Servisi’nde çalışırken düşüncelerinden dolayı görevine son verildiğinde şiirlerine şöyle yansıyordu direnci:“Silindiğin bordroya inat bir çeteledir özgürlük / ister fabrikada ister firarda”

80’li yıllar, onun şiir alanında en verimli olduğu yıllardır. Dergilerde hem üst üste şiirleri, hem de şiir üzerine yazıları çıktı. Şiirimizin emekçi damarını yakalayan ve savunan yazıları şiir baronlarını sarstı… Bu nedenle şiir baronları tarafından görülmemeye başlandı. Burjuva edebiyatçılar, ne yazılarından ne de şiirlerinden iki satır söz edebildiler… O yaşarken zaten söz edebilme güçleri de yoktu onun karşısında..

O dönemde peş peşe “Remo ve Salo”(1980)”, “Vay Gözüm”(1981), ”Remtelebe”(1982), “Koca Ülke” (1983) ve “Arif’in Kızı” (1987) şiir kitaplarını çıkardı. Şiir üzerine yazdığı uzun yazı ve denemeleri ölümünden sonra “Şiir ve Yenilik” adıyla kitaplaştırıldı..  Şükran Kurdakul’un saptamasıyla, yöresel deyişlerden ustaca bileşimler çıkardı ve edebiyata yeni bir ülke duyarlığı getirdi.

Öngören, memleketine döndüğünde Diyarbakırlı şairlere öğretmenlik yaptı. Diyarbakır Belediyesi’nin Şehir Tiyatrosu’nda yönetmenlik yaptı.

“Ölüm silâhlarla geldiği zaman
Kalktık onu karşıladık
Günü saati sorduk söylemediler
Günü hiç öğrenemedik ama gölgeye baktık
Öğlendi abdest aldık helâllaştık
Ölüm silâhlarla geldiği zaman gençtik
Elimizi çabuk tuttuk yaşlandık
Kendimize yakıştırmak için onu
Onu kendimize yakıştırmak için
Höykürdükçe üç el silâh sıktık
Ölüm silâhlarla geldiği zamandı
Ölüm utanmasın diye dövüştük
Ne yaptıksa onun için yaptık, bir tek
Avuçlarımızın sıcaklığı kabzasındadır
Silâhlarımızın hâlâ
Silâhlarla geldiği zamandı, bir de
Küstü gün
Yüreklerimizi ülkemizi ışıtsın diye bıraktık”


VİCTOR JARA’NIN SESİ ÇINLAR HÂLÂ AND DAĞLARINDA!..

Victor Jara, Şili’de 11 Eylül 1973’te gerçekleştirilen askeri darbede katledilen 30 bin insandan biri. Muhtemelen 16 Eylül 1973’te Santiago de Chile’nin stadında biten bu yaşam öyküsü 28 Eylül 1932’de Santiago yakınlarındaki Lonquen kentinde başlar. Çiftçi ve yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.  Jara okuma-yazmayı da, gitar çalmayı da, geleneksel Şili folklorünü de güzel bir sese sahip annesinden öğrenir.

Kilisenin korosunda teknik anlamda müziği öğrenir, ancak tanrı inancını kaybedince okulu bırakır ve Lonquen’e döner. Burada arkadaşlarıyla Şili folklorunu araştırmaya başlar, tiyatroya ilgisi sonucu Şili Üniversitesi’nde tiyatro bölümünde okur. O dönemde çok sayıda tiyatro oyununda yer alan Jara, 1960’lı yılların başında geleneksel Şili halk danslarına hayranlık duyan şarkıcı Violetta Parra ile tanıştıktan sonra müziğe yönelir. Onun şarkıcı olmaya karar verdiği olay, tiyatro grubuyla Sovyetler Birliği’ne yaptığı turda yaşanır. Programın bir parçası olarak oyunculardan birinin şarkı söylemesi gerekiyordu, ancak o oyuncu hastalanınca Jara gitarıyla sahneye çıkıp, şarkı söyler. Rus seyirciler büyülenir ve sahneye çiçekler atarak, beğenilerini ifade ederler. Victor da buradan aldığı motivasyon ile Moskova’nın bir otel odasında ilk şarkısı olan ‘El Cigarrito’yu yazar. Müzik, artık onun yaşamının ve kavgasını8n en önemli aracı olmuştur: “Kendimizi ve başkalarını her zaman daha iyiye götürmek için gerçeği anlatıyoruz. Yollarını bizden ayrı sürdürenlerin önünde bizimkilerle bütünleşerek şarkı söylemek istiyorum… Yapmakta olduğumuz şeylerin kıtasal değeri olduğuna, kitleleri sürüklediğine inanıyorum. Devrimci şarkı, devrimci bir güçtür. Bütün üçüncü dünya ülkelerinde sözü geçen güçlü bir silah...”

4 Eylül 1970’de Allende seçimleri kazanır ve La Nueva Cancion hareketinin müzikal olarak ağırlık verdiği konular da değişir. Jara da bu en yaratıcı döneminde en iyimser şarkılarını yazar. Jara ve harekette yer alan başka sanatçılar Halk Birliği’nin gayrıresmi kültür elçileri olarak Latin Amerika ülkelerine gidip, sahne alırlar; sahne almadan önce kapsamlı bir şekilde ülkedeki siyasi durum hakkında değerlendirmeler yaparlar. Böylece konserlere siyasi bir boyut katarlar.  Geleneksel halk şarkılarına özel ilgi duyan ve başta Pablo Neruda olmak üzere birçok şairin şiirlerini besteleyen Jara’nın şarkıları siyasi atmosferin sertleşmesiyle birlikte daha düşünceli bir nitelik kazanır.

11 Eylül 1973’te General Augusto Pinochet liderliğinde ABD’nin desteğiyle Allende hükümetine karşı askeri darbe gerçekleştirilir. O an, öğretim görevlisi olduğu Santiago Teknik Üniversitesi’nde olan Jara, radyodan olup bitenleri dinler. Sokağa çıkma yasağından dolayı geceyi öğretmen arkadaşlarıyla üniversitede bekleyerek geçiren Jara, ertesi gün üniversitenin avlusunda askerlerce yakalanıp, binlerce insanın tutulduğu Santiago stadyumuna götürülür. Günler geçer, onbinlerce insanla dolan stadyum önce bir işkencehaneye, ardından toplu mezara dönüşür. Tutuklandığında gitarı yanında olan Jara, insanlara moral vermek için gitar çalıp, şarkı söyler. Buna sert tepki gösteren askerler müzik yapmayı kesmesini söylerler, ancak Jara devam eder. Bunun üzerine ellerini kıran askerler, kendisine işkence ederken ‘Şimdi şarkı söyle yapabiliyorsan, domuz!’ derler, Jara da ‘Venceremos’ şarkısını söyleyerek cevap verir. Jara’nın morali ve kararlılığı karşısında çaresiz kalan askerler onu katlederler.

Victor Jara öldürülmeden önce silah ve işkence sesleri arasında ufak bir kurşun kalemi ile bir çaput kağıda o günlerde - daha sonra kendi adını alacak olan - stadyumda yaşanılan vahşeti son bir şarkı olarak yazar:

BEŞ BİN KİŞİYİZ BURADA

Beş bin kişiyiz burada
kentin bu küçük parçasında.
Beş bin kişiyiz.
Ne kadar olacağız bilemem
kentlerde ve tüm ülkede?
Burada yapayalnız
on bin el, tohum eken
ve fabrikaları çalıştıran.
İnsanlığın ne kadarı
açlıkla, soğukla, korkuyla, acıyla,
baskıyla, terör ve cinnetle karşı karşıya?
Yitip gitti aramızdan altısı
karıştı yıldızlara.
Biri öldü, diğerini vurdular asla inanmazdım
bir insanın bir başkasına böyle vuracağına.
Öbür dördü sona erdirmek istedi bu dehşeti
biri boşluğa attı kendini,
diğeri vuruyordu başını duvarlara
ama ölümün işareti var hepsinin bakışlarında.
Nasıl dehşet saçıyor faşizmin yüzü!
......

VİCTOR JARA

  PABLO NERUDA ŞİİRLERİYLE KAVGAMIZA SES VERİYOR!..

Pablo Neruda, bir demiryolu emekçisinin oğlu ve Şili’nin Paris büyükelçisi… Yaşamında tezat gibi görülen bu farklılık, onun hiçbir zaman diktatörlük, acı, katliam ve yoksulluklar ülkesi Şili’nin şairi olmasına engel olmamıştır. Onun için "Latin Amerikan’ın büyük yüreği" diyenler de yanılmamıştır. O’na göre “şiir hem isyandır, hem de isyankârdır.”

Şiir devrimcidir, çünkü toplumsal duyarlığın sesidir o. Ozanın muhalif kimliğinin doğuştan gelmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Kavganın nabzını hep elinde tutan Neruda’nın şu cümlesi, onun tüm savaşımını ve şiirlerini özetlemektedir: “Şiir kimliğini ve itibarını ezilenlerin safında buldu.”



HALK

Halkım ben,
hani şu sayılamayan,
hani şu çok halk.
Soluğumun öyle bir gücü var ki
sessizliği deler geçerim, dinlemem,
filiz verir, boy atarım,
zifiri karanlık demem.
Zulüm, acı, ölüm, şu bu
bir anda gizlerse de tohumu,
ölmüş gibi görünürse de halk,
döner gelir elbet bir gün nisan ayı,
kavuşur baharına toprak,
kızgın eller dağıtır atar ağır havayı.
Ölümün içinden yeşerir yaşamak.

PABLO NERUDA
Çeviren : A. KADİR


NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati

ÖZLEM KESKİN: İğrenç(sen)sin




İĞRENÇ (SEN)SİN





Biliyorum her şey senin yüzünden. Karasın, karanlıksın, umulmadık ücralardasın sen. Çocukkenden bilirim; izinsiz, teklifsiz gelir; kolay kolay gitmezsin sen.

Ta o zamandan biliyorum; sen varsın diye yoktu Şerife'yle oturan. Bir bendim takmayıp seni, her fırsatta yanına kurulan. Ne biçim şeydin sen; hep korkulup, kaçılan. Beni hiç korkutmadı oysa gelip bende konaklaman. Gerçi bana hiç takılmadığını söylesem; yalan.

Pislik olsa da adını andıran; önce yokluktu seni insanlara çullandıran. Tıka basa yokluk doluydu Şerife, yokluktu okul önlüğünün yırtık ceplerinden taşan. Kimse anlamadı, kimse saymadı ama yokluklarını. Senin yüzünden. Bir tek sendin varlığı anlaşılan.

Senin yüzünden oyunlara alınmadı Şerife. Bahçenin kıyısında unutulmuş bir şeydi o; itinayla uzak durulan.

Dehşet ip atlayabilirdi. Ergin bir keklik gibi… Kimse tutup da ipi çevirmedi. Senin yüzünden.

Senin yüzünden sesini yalnızca ağlarken duyduk. Senin yüzündendi o; sık sık ağlayan. Şarkı söyleyebilir miydi; bilmiyorum. Hiç söyleyemedi senin yüzünden. Sınıfın en arkasına sinmiş akşamsefasıydı o; akşamı hiç olmayan. Açamadı, açılamadı senin yüzünden.

Senin yüzünden tembel oldu. Katılamadı derslere. Derse katılmak ne, matematik ne, fen ne; yıllarca bir hâl oldu kız kendini sindire sindire.

Ne biçim güzeldi Şerife. Biz cinsiyeti ayrılamayan sıska çocuklarken tepeden tırnağa kızdı o. Upuzun saçları, beli, kalçası, hatta belirginleşen göğüs kafesi, unutulmaz yüz ovali, ateş rengi dudakları, iri limoni gözleriyle ne biçim güzeldi. Ama hep sınıfın en çirkini seçildi senin yüzünden.

Biçimli bacaklarına giydiği lacivertin en çılgın, en parlak tonunda çorapları vardı. Kızlar özenip birbirinin çorabına bakardı. Kimse dokunarak bakmadı senin yüzünden.

İlk kıvılcımlarda alazlanıyordu yüreklerimiz. Ve aşkı birbirimizi itip kakmak sanıyorduk. Bu garip hazda heyecanlanıyorduk yeni yeni. Teneffüs aralarında yüzümüz kızararak konuşuyorduk kimin kimi sevdiğini. “…… Şerife’yi seviyo” diye bağırılmadı hiç. Senin yüzünden.

Yanaşmadı ki ona kimse. Kimseye kanıtlayamadı; yatağa işeyenin kendisi değil, beraber yatma zorunluluğu taşıdığı kardeşi olduğunu. Kardeşi annesiz daha bir korkuyordu. Ağlayıp gecelerce, kimseyi uyutmuyordu. Ablaydı o. Elbette açmalıydı koynunu. Sidik değil yani; üzeri annesizlik kokuyordu. Anlatamadı ama herkes yatağına işiyor bildi Şerife’yi senin yüzünden.

Büyük şehirler daha bir büyüktü o zamanlar, daha bir uzak. Yoktu ki annesi; çalışmaktaydı büyük şehirde. Sen vardın. Tam bir illetti ninesi. Kimseye diyemezdi. Bütün dedikodular, “kokuyo” deyip kikirdeşmeler senin yüzünden. Çocuklar birbirine karşı ne acımasızdır; bilmiyordun sen.

Elde kalem arardı seni bizim öğretmen. Hiç unutmam; iğrenç bir masal yaratığına benzerdi, midesindeki bulantı çıkıp dudaklarına oturmuşken. Kalem kalem yoklarken seni ve Şerife’nin saçları tepeden usulsüzce toplanmış kafasına şiddetli bir tokat yapıştırırken senin yüzünden, ısırmak isterdim ben onu şımardıkça şımaran bol yüzüklü ellerinden.

Hükmü çabuk verildi Şerife’nin. “Okuyamaz” dediler senin yüzünden. Gönderip annesinin şehrine, verdiler bir işe. Ucuz oluyor diyeymiş o zaman da talep çocuk işçilere. Ne hâle gelmiştir kim bilir şimdiye, sömürüle sömürüle…

Bir daha hiç görmedim onu okul bitince. O tanımazdan gelir mutlaka beni, görse de. Seni anımsatırım ona ben ve çektiklerini senin yüzünden.

Ne lanettin sen. Ömrümün merakı oldu Şerife; her yalnız kalışımda aklıma gelen. Hem de arada telefonlaşabilecek iki dost kalabilecekken. Bir daha hiç duymadık birbirimizi senin yüzünden.

Oysa hiç vazgeçmedim ben. Deli bir gençlik kudururken kanımda; ekmek, gül, özgürlük tepindiğim alanlarda bütün işçi kızları saçlarından kokladım; Şerife olabilir belki diye yanımda yürüyen. Yanımdan geçip gittin sen.

Bu gün en iğrenç masal yaratıklarına döndüm. Elleri kim bilir kaç kere ısırılmak istenen. Elimde kalem bit yoklaması yaparken.

Kahretsin kendime çıkıştım, kendimle çeliştim senin yüzünden…




ÖZLEM KESKİN

ADNAN DURMAZ-Simya



SİMYA


FOTOĞRAF:ADNAN DURMAZ

Başka gözlerinle bak akıp giden aleme
Başka gözlerinle bak taşa ve altuna
Evrenin tüm tarihi saklı gözünün kıyısından
yorgun yanaklarına inen bir damla yaşta
Ve uykusuz gözleri bir lapak kan olan dai
Aşka dair en büyük simyayı saklamakta
O kızartı doğan ve batan bir güneş gibi

Biliyorum az sonra gitmen gerekir
Başka bir iklim olmayacak atını ılgarlayıp ayrıldığın
Bulutları toynaklayarak koşan küheylan
Hüznü satırlara döken kalemin kanı
Ve dardağan olmuş şehirler
Rüzgârda uçuşan kanlı pankartlar
Yağmacılar talancılar cellâtlar
Ki sana andacım olsun oradan geçen rüzgâr
Ben senin kalbinden sökülen şafağım
Yaralıyken zordayken faka düşmüşken
Beni mutlaka anımsa

Bana yüreğinle bak
Değilse bir daha gördüğünde
Tanıman mümkün olmayacak kadar
suretim acılardan değişmiş olacak

Bana yüreğinle bak
O zaman silemez zaman
Yüzümüze balyozla dövülen şiiri
Kalbimize umutla diktiğimiz bayrağı

Hoşça kal
Yüzünde şarapnel asminleri açan şaki
Gözlerine gökyüzünün düştüğü
Bulutların kanını sildiği yerde
Hüzün aç bir kurt gibi ulurken aya karşı
Başka bir ıssızı kazmaya devam edeceğim bilesin
Sevdanın çağlanını ışığa taşımak için
Hoşça kal

Dante'nin cennetinden kaçmış yedikçe acıkan kurt
Uluyor hayatın üzerinde
Bize Alamut’un esrarını söyleyen dai
Yüzü zümrüt bir tabletle ışırcasına sakalları şelale
Harrani dininden gelen bir ağaca bakarak arada bir
Gözleri irşadi bir uhrevilik içinde söylüyordu

“Hiç yalan olmadan doğrudur, kesindir ve çok gerçektir. “(1)
Uzaktan gelen atlının sesini duyamazdı kimse o sıra
Etekleri yırtılmış yalın ayaklı kavruk kalabalık
Hiçlenmiş ömürlerinde yürüdüler bir kez daha
Kendileri yarattığı o ışığa tapınmaya

“Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir, ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.”(2)
Alamut'tan kalmış bir sır olmalı rüzgâr kadar görünmez olması atının üzerinde
Uzaklardan gelen atlının gözleri dehşet
Binlerce yıl sonra falan bomba sağanakları altında bir dünyada
Herifin biri aşağıda olanla yukarıda olana dair polemik
Etrafta ceset-leş-sırtlan ve kemik

”Yüksek olanı güçlendirdikten sonra, aşağıdaki bölgeye, kasıkların üstünde ve böbreklerin alındaki esas dirilik boşluğuna iner. Orada alt bölgeyi güçlendirir (duyular, rafine irade gücü ve hisler) . Bu şekilde güçlendirilmiş olarak sübtil beden içinde dünyanın ihtişamına sahip olursunuz. Sübtil bedenindeki evriminizden dolayı, üst ve alt gelişmeden dolayı, güçlerin en büyüğüne sahip olursunuz: Şeylerin esasını bilmek (3)
vs
vs

Ezoterik kaşlı sır bekçisi zamandışı sustu
Sanki tüm zamanları dinlercesine
Ve tekrar
Ve tek tek
Ve ürperterek
titrek sakallarından bir su gibi döküldü esrarlı sözleri

“Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden, bir olanın düşüncesinden gelmiştir. Böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı.
Güneş onun babasıdır, Ay annesidir. Rüzgâr onu karnında taşımıştır, Toprak beslemiştir.
Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter.
Toprağı ateşten ayıracaksın, ince olanı kalın olandan; bu büyük bir maharetle olmalı. “ (4)

1164 yılında, İsmailli İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını açıklamıştı. Oruç tutmanın yanısıra, namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu.Kıyamet falan kopmadı orada..Irak’ta bir buçuk milyon insan ölürken de kıyamet falan kopmadı (5)

Zamandışı şaki bunları biliyor gibi sürüyordu atını
Hangi sırrın bekçisiydi belirsizdi gözleri
Bir dai hançeriydi bıyıkları bulutları biçiyordu
Bütün dinler harmanlanmış gözleri iki ateşten yıldız
Baktı mı dağları taşları delip geçiyordu
Yine de geçtiği ıssız köylerde evlerine kapanıp namaza duruyordu ahali
Bilmezsiniz her daim bir şaki vardır bir yerlerde at süren
Şimdi şu anda ve sonra ve daha önceleri
Bir şaki vardır dağlarda bozkırlarda çöllerde
Kutsal kâseleri devire devire devirden devire koşar

Her şaki dağların alın yazgısıdır
Kadim simyagerlerin bildiği
Ağaçların taşların ve suların dilini konuşmaya yargılı
Gece baskın gibi iner uzak mezralara
Yol iz bilmez
Dil diş bilmez
Yaban
Bir su gibi düşer aşk sine üzre
Bir ateşten dövmedir kalbin bağrında
Yalımları ölümden sonra da devam eder

Bir yalım dövmedir aşk yârin dudaklarının
Sine üzre değdiği yerde
Yaban ıssızlarda yol yitiren mecnunlar
Onları görerek yol bulur karanlık gecelerde

Ömür dedikleri nedir ki gardaş
Sürünürsün karın karın - dizin dizin yerlerde
Bir aşk kalır ömründen rüzgârda
Rüzgâr biraz da yapraktır
Yaprak biraz da su
Su gibi akmaktır ömür biraz da
Oralarda
Sözün ve dilin olmadığı aşklarda yaşanır
Kadim kitaplara bakmadan bilenler diyarında

'Ve Musa'nın çölde yılanı yukarı kaldırdığı gibi, böylece İnsanoğlunu da yukarı kaldırmak gerekir, ta ki iman eden her adamın onda ebedi hayatı olsun.' (6)
ayetini okumadan suyu ve göğü okumuşlardır
içinin aynasından bakarlar dünyaya
yüzü paramparça olmuş burnu yanakları birbirine karışmış olanlar
bir hilkat garibesi gibi görünmez oralarda
“el insanü remz'ül vücud” sözünün anlamı bilinir –bu sözü kimse anlamaz siz söyleseniz


bütün varlıklar sonsuz tekâmülü içinde görülür
bilinmez bir sonsuzdan başlayan macera
bilinmez bir başka sonsuza giderken
aldığı bütün biçimlerin dışında
özüyle görülür her şey
bütün taşlar altundan daha değerli
bütün sular biraz yaprak biraz kuş biraz yar gözü biraz can
sen biraz bensin biraz yağmursun biraz fırtınasın biraz hiç görmediğin denizlerin tuzu var gülüşünde
bütün biliciler sapkındır biraz
bu yüzden ölümden korkmaz kimse
ve yalımlarda yürürken yanmaz ateşbaz


simyacı aşksız yüreğe aşk eken rençperdir
bulutlarla ellerini silmesi
yağmurlarda çimmesi bundan
sırrını doğarken yanında getirir
yolculuğumuz insanın taa içindedir
sen bakma ıssızlarda dolaştığıma
çünkü ayrı değil insandan ne karınca ne kangal dikeni ne göçmen turna
hoşça kal sevdasına fak kurulmuş şaki
ikimiz de aynı yolun yolcusuyuz bir bakıma
sen özgürlükler için kelle koymuşsun
ben insanın içinde ararım zincirler nasıl kırılır onu
ağalar beyler sultalar zulumlar olmasa
insanoğlu nasıl kardeş yaşardı
er geç altuna dönüşür taş
ve altun da bir taştır
herkes kendi içindeki taşını altun etsin dedi bir bilge
acının birikip ateşten bir yumruk olması gibi
yalnızlığın kabuğunu kıran bir badem gibi yarılmasına benzer
sen onu çoktan aştın ey şaki
dünyanın dağlarında
bin yıllardır
bütün zulumlara karşı
can vere vere
altüst ettin bütün simyayı
yedi kat gök
yedi maden
nefsin yedi katı
taşla altun arasında yedi merhale
insan-ı kâmile varmadan önce
yedi basamak
bütün bunları bilmeden bilirlerdi
oralarda bütün aşıklar
Hızır'dan başkası değildi

Deyrul Umur yanında kınıfırlar lal açar
gölgesi mor bir ağaç gördüm bir tepenin başında
ak sakalı nur içinde
konuğumsun benim otur gel göynümün baş köşesine
oturup Hint inciri yedik Adana’da bir pınarın dibinde
konuğumsun nere gitsem yanımdasın sensiz yiterim ıssızlarda
yelle yüzünü yıkayan bir rençperdir göynüm benim
bağrına taş basmış da gezen ömürler tanığı dostum
yıldızlar kadar mı uzak bizim hasretlerimiz
ben anlatayım da sen dinle yanışımı
yani ben yanayım gözlerinin önünde cayır cayır
sen beni anla işte
hiçbir dil anlatamaz kalbimizdeki simyanın esrarını
biz taşı altın diye bastık bağrımıza
ömür taş üstünde açan yosundur biraz
uzasan çınarlar gibi
uzamasan yosun kalsan
ne fark eder
yüzünü gökyüzüyle yumayı öğrenmemişsen

serhişin çiçekleri karda mavi gülüşür
kuzu yitmiş dağ başında kuzgun bölüşür
sağır mıydı kulakların-kara kafalı halkların tanrısı Utu
sağır mıydı gök tanrısı-erlik han ve diğerleri
Kumarbi-Zeus ve daha pek çok tanrı
kuzu yitmiş dağ başında –kuzgunlar etin bölüşür
tanrılar sağır kesilmiş bir acı çınlar bataklıklarında insanlığın
acılar ki yılkı yılkı halımıza gülüşür

titrek sakallarında rüzgâr dolaşan aziz
yalın ayaklarıyla yolları kutsayıp gider
nefsini çilehaneye kapatan keşiş
kendi içinde bir cennetin sarp yollarında ağlar huşudan
haberin var mı ey bilge akan sudan
zıkkımdan katrandan sarı buğdaydan
binyıllara iz bırakmış katırlardan ve develerden
haberin var mı kara bodun
odun yakarcasına sürüldü ölüm ocaklarına
benden ne kaldı sende bütün kavgalarda kırılan
ekmeği kanla karılan
mazlum korkak suspus ve namussuz kalabalıklarım ben
bütün köleleriyim tarihin

ve onlar bakışlarda aşk aradılar
bombalar yağarken masumiyete
sözlerde aşk sakladılar dize dize
dizeleri sarmaşıklar ve akasyalar gibi çiçekler içindeydi
bir yerlerde boğazlanırken namus şeref insanlık onur
keman seslerinde cuşa gelip
şatafatlı gecelerde düzüştüler aşk adına
kırbaç altındaydı mezralar dağlar
kırbaç
altında

ömrü baç
bahtı kıraç
ömürler büzüştü bir sürüngen gibi
yalın ayakları kan içinde tarih
dağların başında eriyen karlar
gibi bir şeyler var şuramda
nasıl anlatsam yıldızların ve kertiyen dikenlerinin bendeki macerasını

uzaklardan geliyorum
kaçağım
bu adam mı sizin
aziz dediğiniz mübarek kişi
beyaz sakalları dizlerine değen
bilmediğimiz bir dilde dualar okuyan tuhaf canlı
Allah’ın kutsadığı bir simyacı mı bu
yoksa bir evliya falan mı?

daha güzel bir hayata ait hissederek geçirdi ömrünü
daha yüce ve anlamlı bir dünyanın insanı olduğunu düşünerek
daha farklı olmalıydı dostları arkadaşları
hayatın onu ittiği kıyıda olamazdı ona ait aşk
ne yana zorlasa rüzgâr onu geri itti
basit ve seviyesiz insanların arasında tükenişini izledi gün be gün
oysa yanı başında çirkli suda gülen kadının
bir kilimdi sesi ve buluttan gülüşü vardı
hayat kendi tarihini beter kazımıştı yan komşusu ırgatın suratına
kuşkusuz onun yüzündeki yazılarda saklıydı en kadim simyagerlerin sırrı
devlet hastanesinin kapısında sabahın köründe
uzak köylerden gelmiş insanlar kuşkularını saklayarak gülerken
şair sarhoş yatağından kalkıyor tanımadığı bir kadının
on bin yıldır kara sabanla çift sürmeye devam ediyor kıracın bağrında bir köylü
ve yukarda bir yerlerde ağaçlar arasında türbe
sanki oradan aşağıya bakarcasına beter gözleriyle yazgı
tutkularını ruhunun hücrelerine kapatırken keşişler
iki milyon insan öldüğünü yazıyor gazeteler
azizler haçlarını öpedursun
ilham perileri ne diyor bu duruma
tarikat şeyhleri hangi zikri çekiyor azman nefislerini halatlamak için
insan hakları hayvan hakları kadın hakları ne buyurmaktadır haklanan halklara dair

şakinin sakallarından kırlangıçlar uçarak geldiğini gördüler
burnundan ateş soluyan al bir küheylana binmiş
bu mu dedi-tanrıyla insan arasında köprü olduğunu söyleyen şıh
bu mu ruhlarımızı ateşten kurtaracak olan aziz
karşıda oturmuş nurani yüzünde derin anlamlar saklayan adamı göstererek
çocuklar mermi çekirdekleri çitliyordu öte çöl akşamında
çıdam ehli sabır kalesi nefsini kesip atmış mürşit

sorun ona nedir kanın simyası
bütün eski zaman yatırlarının kabirleriyle hasbıhal etsin artık
asıl ait olduğu yere göndermek gerek onu
ve mavi bir bulut çıkarttı kılınç yerine
azizin aziz ruhunu aldı kellesiyle bir

sonra gidip karşıdaki huş ağacının altına oturdu sessiz
yapraklarla konuşmaya başladı
sakallarına kuşlar kondu
sonra bindi ateşten küheylanına
bozkırda akıp gitti deli bir su olarak

……………………………………………………………….

“Harun yüzünü Leylâ'ya çevirdi sordu:
«Leylâ sen misin? »
«Evet Leylâ benim. Ama Mecnun sen değilsin. Mecnun'un başında olan o gözler senin başında yok.»

Şiir:

Başkalarına baktığın gözle, Leylâ'yı nasıl görebilirsin?
Onu göz yaşlarınla tertemiz yıkamadıkça!
Bana Mecnun'un gözüyle bak; sevgiliye, seven gözlerle bakmalı” (7)


ADNAN DURMAZ

Notlar:
Ezoterik, ezoterizm: Grekçe 'iç, içsel' anlamındaki 'esoterikos' sözcüğünden ya da 'görüyorum, içsel olan, gizli olan' anlamlarına gelen 'eisotheo' sözcüğünden türetilmiştir. Karşıt anlamlısı 'egzoterizm'dir.
Zümrüt Tablet: hermes trimegistis’in cesedinin bulunduğu karanlık mağarada, ellerinin arasında bulunmuş simya üzerine yazılı sırları içeren zümrüt tableti.
Alamut: Alamut Devleti'nin merkezi olarak sarp dağların tepesine yaptırılan bir kaledir. İddialara göre burası Hasan Sabbah'ın fedailerine sahte bir cennet vaat ederek kendi Haşhaşilik öğretisini yaydığı mekândır.
Dante'nin Cennetinden Kaçmış Yedikçe Acıkan Kurt: Dante, Cennet’inde yedikçe daha çok acıkan bir kurt'tan söz eder. Bu kurt Katolik kilisesini simgelemektedir. Templiyerlerin ölümüne neden olan Papa 5. Clement'i de çoban kılığında bir aç kurt olarak nitelendirir.
Utu: bir Sümer tanrısı
Kumarbi: Hitit mitolojisinde babasına saldırıp onun erkeklik organını kopartan bir tanrı
Çıdam:Sabır
'El İnsanü Remz'ül Vücud' (Tasavvuf Terimi) 'İnsan varlığın sembolüdür'
Deyrul Umur: Midyat’ta bir manastır
Kınıfır: Urfa yöresinde Karanfile verilen ad
Serhişin: Kar Sümbülü, Kar Çiçeği, Dağ Sümbülü de denilen, Mavimsi beyaz türlerinin yanı sıra, beyaz veya mavimsi beyaz renklerde çiçek açan türleri de olan çiçek. Van, Bitlis yöresinde bol bulunur
Asmin: Diyarbakır yöresinde Üç bin metrenin üzerinde yetişebilen, lacivert çiçekli, bir hoş bitkidir. Farsça gökyüzü anlamındaki asuman sözcüğünden geliyor.
1-2-4: (Zümrüt Tablet, Yazan Erhan Altunay, Kaynak; internet)
3-.”(Simya İnisiyasyonunun Üç Mücevheri, Lynn, one of ONE, Tercüme eden Kemal Menemencioğlu, kaynak, internet
5- Haşişiler Kimdi? , Kemal Menemencioğlu, kaynak internet
6- Yuhanna 3:14-15, Kitabi Mukaddes
7- Makalat-I_Semsi_Tebrızı

AZİZ KEMAL HIZIROĞLU-Kanatla Usumu Mutluluk— MEHMET GİRGİN: İlkel



KANATLA USUMU MUTLULUK


FOTOĞRAF:ADNAN DURMAZ


hey mutluluk
gülsüz tutukluluk hali değil
armağanıysan acının
sürgüleri çekiyorum gel 

birini sevmek
uğruna ölebilmek yerine
yaşayabilmekse
camları açıyorum gel 

aydınlık ve müzik
yüreğimde eskimeyen gelecekse
kanatla usumu mutluluk
kuşları çağırıyorum gel


AZİZ KEMÂL HIZIROĞLU





İLKEL


FOTOĞRAF: ADNAN DURMAZ


sen üzgün iken de böyle neşeli akıyordu ırmaklar
ne yapalım dedin ve yürüdün güneşin altında

ne olmuştu, üstümüzden uçak geçmişti, sen üzgün iken
ayrıldığın şehirlerde sevgililer cafelerde buluşmuştu

doktor demişti: bir kayayı çekersen dağ eline gelir
evinden çıkıp gitmiştin, şimdi şarkı dinliyordun

yorgun muydun, diktatörleri dinlemekten ve ve
neyse şöyle dedin: Esad'la kavga etmeliler ama teke tek

devam edelim düşümüze, tahta sopalarla olmalı kavga
çivili mi olmalı, her şeyi bana sormayın efendim

devam edelim, çay içerken ve çınarların serinliğinde
kaybolurken derinlik, nereye gidebilirsin- karşıya geç

çarşıda çeşitli dondurmalar ve renkler- hep değişik
bankalar, hesaplar, kitaplar, kitapsız büyüyen acı

dillensin efendim, bozkırda yürüyen peygamber
çobanların dalgın bakışları çözsün bilinmezliği

beyim sen üzgün iken de böyle neşeli akıyordu zaman
taşradasın ve şiirini biliyorsun- bu da güzel

yani mutlu da olabilirsin, çarpık gülüşlerinle
ve ilkel ellerinle toplumu dağıtabilirsin


MEHMET GİRGİN
 

BEKİR KOÇAK: Barışın Sahibi Kuşlar Ve Çocuklar



BARIŞIN SAHİBİ KUŞLAR VE ÇOCUKLAR






kirlettiklerinde bütün zamanları
değişmedi kanın rengi
acının rengide
çocuklardan habersiz
vurdular uçurtmaları
ilk hüznü yaşadı oyuncak bebecikler
elim kendime siper
gözlerimiz kuş takibinde
vuruldu vurulacak kanadından
sonra patlamaları bombaların
yanıbaşımızda ya da biraz öte

gökyüzünün sahibi kuşlar ve çocuklar
ne olur bombalarla kirlenmese
iç çekişleri düşlerinde
her çalınışında kapılar
babalardan beklenen haber
çoğu kez yanıtı hazır sorular
kat eder yılları da
yinede orasında korkuların
solar hep maviler

kaç kıtasında dünyanın
süregelir savaşlar
göstermelik toplantılar umut ötesi
andır gizlisi yok ölür çocuklar
ruhu yitik kuşatılmış insan
taşınır ihanetten ihanete
cam kırığı dünya
saydam gücenmişlikte
barış için davette
kaçıncı kez görevim
temizleyinceye kadar mavileri
gökyüzü ve denizler
çocukların emrinde
olursa ki olmalı
yaşamalı barışın hayalini
evcilik oynar gibi
bütün çocuklar



BEKİR KOÇAK

AHMET TAHSİN ÇINAR: Sevda Oluşunca—CEM EREN: Kurbağa Press



SEVDA OLUŞUNCA


RESİM:ADNAN DURMAZ



EYLEM VE KURAM BOŞLUKLARININ İNSAN DOGA, İNSAN YAŞAM İLİŞKİLERİNİN VE BİR ANKARA AKŞAM ÜSTÜSÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Sevda oluştu,
Yaz yıllarında yaprakları yakmıyor güneş
Ay bir zembil gibi gönlümde asılı
Elektronik bir Pir Sultan sazını çalıyor usum
Kulaklarım suskunluğa hassas terazilerde tartıyor
Duygunun yoğunluğunu.
Sedalı sapların samanları, zamanlarda basılı.

Sevda oluştu,
İşlemesi zor bundan böyle mantık
Kadeh ne zaman boşsa, kalkabilir trenler
Sonsuz devinimleriyle istasyon güvercinleri artık,
Yaz yumurtaları yumurtlayabilir.
Çok zor değil,
Sararıp solmayı anlamak
Tren hangi mevsimde kalksa da önemli değil;
Gecenin gündüze boğması, güneşin doğması
Varılacaksa varılır, istasyon aydınlık.

Sevda oluştu
Sergilerde;
Kızıl Çin halkının elişi sap sergileri.
Ne güzel dokunmuş, sülünleri, nergisleri
Tai Gölünü görmedim ama sabahını gördüm
Li Irmağı üzerinde ilkbahar yağmurunu
Ve mini minnacık bir heykelcikte uzak doğu memeleri.

Sevda oluştu,
Yürekte sonsuz bir köz iyice pişmek için
Bulvarlarda yoksam varım
İnsanları telaşlı, kuşları tutsak
Sonbahar yağmuru bekliyor, ağaçlardan düşmek için
Gündüzleri parçalı bulutlu,
Gece şiirler yarım.

Sevda oluştu.
Sonrası önemli değil
Güneş sarartır yaz yapraklarını
Tren de varır son istasyona
Kaçınılmaz olası değil, işler süreç
Sevdinse sevdiğin andır
Sevmedinse yok hüznün yeri
Tren her zaman ilk istasyonundadır.



AHMET TAHSİN ÇINAR






KURBAĞA PRESS





kaç bilinmeyenli denklemdir hayat...
bilinmez...

kanar atlasın doğusu
meta ve fiziktir artık beğeniler
metafizik öğretilerle büyüyen çocuklara...

spiritüeldir hayat
ve çok espritüeldir tanrı...
ortadoğuda doğan, büyüyen, savaşan
dinleri,
dinler...

yüzüm diyorum sevgili
yüzümde ne çok acı birikmiş
susmuyor bu gece...

öp geçsin...


CEM EREN

SEVGİNAZ İNAL- Gidiyorum




GİDİYORUM




gidiyorum
bütün türkülerim seni söylerken
bütün fallara sen çıkarken
bütün şiirler sana akarken
dizelerim ağlıyor, gidiyorum...

turkuaz renklere küskün yüreğim
sarı odalara asi...
turuncuya tutuklu, gri gözbebeklerimle
renklerim ağlıyor gidiyorum.

gidiyorum,kalmanın olanaksızlığıyla
gidiyorum,gitmenin keskin bıçak ucuyla
gidiyorum,yüreğimde cam kırıklarıyla
kanaya kanaya gidiyorum...

gidiyorum,yüreğim mengeneyle sıkılmış gibi
gitmek çok iyi fikirmiş gibi..
kalmak iki ucu kırık çomak
ne yapacağımı bilmeden gidiyorum.

gidiyorum,göğsümde bir kafes kuşu
uçmakla,düşmek arası gidiyorum.
elimde kör bir lamba, yanmakla sönmek arası gidiyorum.

gidiyorum Perşembeleri bırakıyorum sana
birde pembe zakkumlu yolları..
bir çam dibine varınca soluklan biraz
derin bir nefes çek ciğerlerine
say ki ellerim ellerinde
tenim tenine yasaksız
bir delinin ilencine, duasız gidiyorum...

gidiyorum,beynimde şimşekler çakar gibi
alnımın orta yerine sıkar gibi
zorla darağacına çıkar gibi, gidiyorum

gidiyorum yüreğim nar kızılı
dokunmaların tenime tutsak
ruhum öksüz bir çocuk
uçsuz bucaksız bir koya
sonu olmayan bir yola gidiyorum...

gidiyorum çikolata tadı dudaklarımda
sevinin albastısı yanaklarımda


SEVGİNAZ İNAL

Ş. HAMZA SİZER: Koşmak istiyorum…—İ. TEKİN: Sevdam Karanlıkta—V. KEBANLI: Bilesin



KOŞMAK İSTİYORUM...




Koşmak istiyorum;
ama sana ama dağlara..
Soluğumu kesen yokluğun,
ayrılıklardan geçilmez sokaklara sürüyor beni,
ve yalın ayak yürüyorum ikimize,
ki siren sesleri çoktan bölüp geçiyor,
Beyoğlunun arka sokaklarında çalan şarkımızı,
yani ikimizi!
koşmak istiyorum,
bana bıraktığın artçı acıların ertesinde,
ama sana ama dağlara..
inan asitli yağmurlardan değil,
bedenimin bu biçim delik deşik oluşu!
adını haykırdığımdan;
meydanlarında, korsan yürüyüşlerinde bu kentin,
ama mermilerden ama havanlardan..
tekmelerden, coplardan, bombalardan hiç değil
bu biçim darmadağın oluşum,
yokluğunun yüreğimde bıraktığı tahribattan inan..
ki sonuma ayarlı saatli bir bombadır artık sensizlik;
ve ben ille de koşmak istiyorum sana dair her şeye,
ki payıma bıraktığın ölüm de olsa!


ŞERWAV HAMZA SİZER






SEVDAM KARANLIKTA




Yüreğim yıldızlar arasında isyan ateşi
Paramparça düşlerim
Umut kokulu şehrimde
İspiyon yemiş geceler
Çıkmaz sokaklardayım
Sevdam karanlıkta

Acılar bize sevdalı Gülüm
Kırmızı bir öfke ürer yüreğimde
Ateşten gömlek yakar durmadan
Zeytin karası gecelerde
Bıçak kesmez sessizliğimi
Yüreğim dile gelir
Vuruşurum
Yüzyılların acısı dolanmış bedenime
Anlatabilsem çektiklerimi
Esmer bulutlar ağlar
Acılar mayalanmış yüreğimde
Sevdam karanlıkta
Kavgalar bize sevdalı Gülüm
Hınzır bir acı kuşatır bedenimi
Amed gecelerinde sahipsizlik
Mavzer kurşunudur
Çıkmaz sokaklardayım
Sevdam karanlıkta
Fırtınalar bize sevdalı Gülüm
Kavgamın yasaları böyle söyler
Yaman ayrılıklar olsa da
Zulamda hep bir sabır saklıdır
Kavgaya nereden başlanır bilirim
İnancımda kutsal sevda
Hilali bir aşk
Seslenir yüreğim
Sevdam karanlıkta

İSA TEKİN





BİLESİN




önce barış
ve güvercin
sonra bitimsiz kardeşlik
türküler her dilden
defne kokulu zaman
soluduğum
net ve kesin
sonra
usta ağabey
hocam
bacım
kardeşim diyorsam
EDEBİMDEN
ama sen
illa farklı gözle
bakmakta inat ediyorsan
bu da senin EDEPSİZLİĞİN
bilesin.


VEYSEL KEBANLI