Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

31 Ağustos 2012 Cuma

ERCAN CENGİZ: Yine Efkarlı Siyah Gül— NECİP TIRPAN: Umut/Eğilmez Başımdır




YİNE EFKARLI SİYAH GÜL




-güneşe çıkmaya yüzü olmayanlar
karanlığa dört elle sarılırlar-

zaman açan çiçekle dökülen yaprakta farklı
tik tak, tik tak, tik tak - gün saniyeye muhtaç

yine efkarlı siyah gül, üstüne eğilmiş karanlık
oysa melez renkler orda tutunmuştu sabaha

geceye gömülmüş loş ışıklar altında bir kadın
ağzını açmış bir karış / bacaklarını dolamış boruya
unutmuş paletlerin altında ezilenleri
dönmüş Rus / boruya zurna öttürür

gayri zaman düşmandır günübirlik işlere
tik tak, tik tak, itin ayağıyla gitmek mi marifet
kör belleği silinir ve susar insan

zifiri geceye zehir kusar heceler
orda kendi acısıyla pişenler kederiyle yoğrulurlar
oysa ne yosun kokusu ne yağmur ne kar
ne işkencede katledilişleri gülüşünü kesmişti onların

günlerden Cumartesi kırmızı bir balon havalandı
çocuk parkında elleri havada esmer bir çocuk
babası ölmüşçesine ağlar ardından

toprağı duymayan beton suyu kirletir
elinde fırça pil takmış kalbine
dikenli tellerle çevrili yurdum
dişlenmiş elmayı paylaşır illegal dizeler
notadan notaya şarkılar inada başı dik


ERCAN CENGİZ




UMUT/EĞİLMEZ BAŞIMDIR


Yanarız yarattığımız cehennemde,
dil lal olur,
erir söz
cükler
hecelerde isyan,
dokuz boğumda başlar.
Sekmez sözcük, fırlar lüverinden
keskin bir ıslık çalar,
hüznün lanetli bulutlarına.
Düşürür usumdan yere,
umudum kanar,
kanar kara bulutlar.
Basar geçerim,
dalarım, günah kalelerine,
yaşarım "ölüme beş" kala.
Umut,
eğilmez başımdır,
kızıl şal gibi
omuzlarımda...


NECİP TIRPAN

YAŞAR DOĞAN: Yasadışı (Özgür İnsan)— BÜLENT AYDINEL: Ardımızda Kalanları Alarak— NECİP GÜLEÇER: Olimpihayat



YASADIŞI (ÖZGÜR İNSAN)




D’ur-sun Abi
Apsü hapşırınca mı olur herşey
Etemenki de
Esagil’e durunca Enuma Eriş
Yemiş-yemiş etekleri

Madem ki öyle D’ur-sun Abi
Yaşasın Ve ilu
Humbaba’nın ormanlarında

Öyleki
Iki dudak arasında titriyor
Marduk’un insanı yaradışı /
Sanki biraz çok yasadışı

D’ur-sun Amca
Yoksa Hamurabi mi
Bu hamura tuz atmayı unuttu Zigguart’ta
Tutulunca ay zilzurna

____________________
    *Ve ilu= özgür insan

YAŞAR DOĞAN





ARDIMIZDA KALANLARI ALARAK





Giyindik bir akşam vakti
Su giyindi
Bir karanfile renk olan adın
Ve ceylanın uykusu giyindi

Yola koyulduk
Tekmil ahali
Çadırları ve hayvanları
Son kez baktıklarımızdan ardımızda kalanları
Alarak
Anılarımızı ve saygıyla andıklarımızı
Orada bırakarak

Zulüm oy
Yola koyulduk

Sana nar çiçeği
Sana bulut
Sana türkülerden damıtılmış bir kucak umut
Taşıyarak

Barışı ve adaleti ve aşkı alıp
Bir dilim ekmeğin üstüne sürer gibi
Buyur yarısı senindir al der gibi
Yola koyulduk

İşte o gün bugündür soğumaz sırtımızda ter
Durulmaz delikan damarlarımızda
İşte o gün bugündür
O sevdadır bizi var kılan
O esvaptır sırtımızda



BÜLENT AYDINEL






OLİMPİHAYAT



FOTOĞRAF:ADNAN DURMAZ


Binlerce altın verildi
Silkmede
Yüzlerce kilonun
Altına giren kızcağıza

Sağolasın denmedi...
Benzer bir branşta
İri yarı Fikretin
Gecelerce ezilen karısına...


NECİP GÜLEÇER

SERKAN ENGİN: Poetik Gerilla Eylemi - I



ÖDÜL DÜZLEMİNDE
ŞİİR ERKİNİ YIKMANIN ANATOMİSİ[*]




Ödüllendirmek, üst konumundaki biri ya da birilerinin, ast konumundaki biri ya da birilerine övgü lütuf etmesidir. Yani her şeyden önce iki birey arasında hiyerarşi kurar ki hiyerarşi insani değildir, dolayısıyla ödüllendirmek ve ödül beklemek de insani bir eylem değildir.

Sahibinden daha doğrusu kendisini sahibi olarak gören insandan ona uygun eylem sergilediği için bir köpeğin “ödül” beklemesi, kendi yapısı açısından anlaşılabilir bir durumdur, oysa insani eylemin temel ölçütü, herkese göz hizasında bakıp kalp hizasında sevebilmek, yani kimseyi üst ya da ast saymamak, herkesi kendiyle eşit düzlemde görüp buna göre hareket etmektir. Oysa ödül beklediğiniz zaman, otomatikman ödül veren özneleri üst, kendinizi ast konumuna getirirsiniz, kendinizi eşitlik çizgisinin altına, ödül veren özneleri de çizginin üstüne çekersiniz, yani fırlatılan topu sahibine getirdiği için ödül olarak kuru mama bekleyen köpekten farkınız kalmaz.

Bu açıdan ele alındığında, tek tek şiirlere ya da şiir dosyaları veya şiir kitaplarına verilen ödüllerin hem ödül talep eden hem de ödül verenler açısından, insanın insana üstünlüğünün olamayacağı, aralarında hiyerarşi kurulmaması gerektiği temelindeki insani öze aykırılığı ortaya çıkar.

Ödül veren özneler, “sunan” taraf olduğu, ödül talep edenlerle aralarında kurulan hiyerarşik yapıda “üst” konumunda oldukları için bir erk gücü elde ederler. Tıpkı istediği eylemi yapan köpeğe kuru mama “sunan” ve ödül talep eden köpeğe karşı “üst”  konumunda bulunan “sahip” insanın durumundaki gibi. Dolayısıyla bir şiir ödülü almayı talep edenler, ödül verenlere, bu talepleriyle bir erk alanı sağlar ve bu alana tabi olurlar. Politik bağlamda da erki yaratan, gene kendi başlarında bir politik erk bulunmasını talep edenlerdir zaten. Ancak toplumdaki bireyler erkperestliği aşmaya başladıkça, sınıfsız bir dünya kurulması yönünde adımlar atılabilir.

Ödül talep edenlerin varlığıyla, ödül verenlerin şiir erki oluşur, oysa şiir muhalif duran/durması gereken ve şiir erki başta olmak üzere her türlü erke muhalif tavır sergilemesi gereken bir olgudur. Ancak bu şekilde sanatın eleştirme, sorgulama ve toplumsal devingenliğe katkı işlevi gerçekleştirilebilir. Şiir erkine tabi olmak, pekâlâ politik erke tabi olmayı da getirir ki şair özne, politik erki elinde bulunduranlar, kendi ideolojik algısında olsa dahi toplumun muhalif sesi olmak adına, sanatın ve dolayısıyla şiirin eleştirme/sorgulama/toplumsal devingenliğe katkı işlevi açısından politik erkten uzak durmalıdır. Dolayısıyla şiir ödülü sunan ya da talep eden şairler, en baştan sanatın ve şiirin temel yapısına, asli işlevine, birincil niteliğine aykırı hareket ederler.


Yani şiir ödülü vermek ya da almak her iki taraf için de hem insani öze hem de sanatın ve şiirin temel niteliğine aykırı bir eylemdir.

Buraya kadarki şiir ödülü irdelemesi, idealize edilmiş, yani kendi içinde tutarlı ve kendi koyduğu çizgiler dahilinde ödül veren ödül mekanizmaları baz alınarak yapılmıştır. Yani, şiir ödülü sunan tarafın, kendi ilkelerini ortaya koyup bu ilkelere uygun olarak ödül talep ederek şiirlerini gönderenlerin eserlerini, şiir sanatının günümüzdeki nesnel ölçütleri, şiir ödülü şartnamesinin içeriği ve eğer varsa adına ödül verilen şairin poetik algısına paralellik temelinde değerlendirdiği varsayılmaktadır. Oysaki pratikte durumun böyle olmadığı, şiirle az çok ilintisi bulunan herkes tarafından bilinmektedir. Geçmişten bugüne, şiir ödüllerinin verilmesinde yaşanan pek çok olumsuzluğun varlığı sürekli gündeme gelmiştir. Ödüllerin verilmesinde şeyh-mürit, baba-oğul, ahbap çavuş hatta sevgili-metres ilişkilerinin belirleyici olduğu ya da para ödülü olan kimi ödüllerin ekonomik destek amaçlı olarak durumu kötü olan ve elbette “tanıdık, eş-dost” şaire verildiği ya da sosyalist bir şair adına konmuş bir ödülün post-modernist bir şaire verilmesi gibi ödülün kendisini hiçleyen eylemler sıkça ve sürekli yaşanmaktadır. Yani şiir ödülü talep edenlerin şiir ödülü verenlere sağladığı şiir erki, ödül veren özneler tarafından kendi çıkar ve keyfiyetlerine göre kötüye kullanılmakta ve idealize edilmiş ödül mekanizmasından daha kötü bir tablo ortaya çıkmaktadır. Böylece insani özden iyice uzaklaşılan, şiirin küçük kirli çıkarlara alet edildiği ve şiir erkinin gücüyle, şiirin ve şairlerin yönlendirilmeye çalışıldığı bir durum var olmaktadır. Özellikle ödül veren öznelerin (jüri üyelerinin) çoğunun her sene aynı ödülün jüri üyesi olmaları, hatta bazı şairlerin pek çok farklı ödülün jüri ekibinde yer almaları, edindikleri şiir erkiyle, kendi egolarını beslemek amacıyla mürit edinebilmelerini sağlamakta ve özellikle genç şairlerin, jürinin poetik algısına uygun şiirler yazmaları yönünde yönlendirilmesi sonucunu da doğurmaktadır. Böylece jüridekiler, kendi şiir algılarına ivme kazandırma yetisi elde etmektedirler, elbette şiir erkini var eden ve besleyen ödül talep ediciler sayesinde.

Sanat eserinin bir başka eserle “yarıştırılması” ise bir başka ve çok yönlü, derinlikli bir tartışma konusu. Ontolojik bağlamda her sanat eserin biricikliği ve bir başka eser ile niteliksel açıdan kıyaslanmasının sakat bir tavır olmasına vurgu yapan Cengiz Gündoğdu’nun şiir yarışmaları/ödülleri ile ilgili yazıları ve İonna Kuçuradi’nin “değer” kavramı ve “bir sanat eserinin değerlendirilmesi” ile ilgili yazıları, bu konuda açımlayıcı ve tartışma alanını genişletici olacaktır.
İdealize edilmiş bir şiir “yarışmasında”, yani kendi paradigması içinde referans aldığı politik ve poetik düzlemde, jüri üyelerinin, şiirin nesnel ölçütlerine göre yarışmaya katılan ya da aday gösterilen şiirleri değerlendirmesi ise elbette değerlendiren öznelerin öznel algılarından bağımsız olamaz, çünkü hiçbir nesnel amaçlı değerlendirme, öznel algıdan bağımsız değildir. Burada “nesnel ölçütler” derken, o sanat disiplinin diyalektik gereği tarihsel değişim/dönüşüm sürecinde geçirdiği aşamalar sonucu bugün geldiği konumu ile ortaya çıkan niteliksel özelliklerine vurgu yapılmakla birlikte, bu ölçütler pozitif bilimlerdeki gibi sayısal veriler ve ölçümlerle somutlanabilir olmadığından, jüri üyelerinin öznel algılarına dayalı yorumlarının eserin değerlendirilmesine etkisi yadsınamaz.

Bir şiir ile bir başka şiiri niteliksel olarak kıyaslamak, temelde bir atı diğeri ile hız üzerinden kıyaslamak ile aynı düzlemde, kapitalist ekonominin rekabetçi algısına koşuttur. Kaldı ki at yarışında, hız üzerinden iki atın kıyaslanmasının yarışı izleyenlerin öznel algısından bağımsız nesnel bir sonucu vardır, yani atlardan biri ötekini geçer ve izleyici öznelerden bağımsız olarak kıyaslama kendi sonucunu doğurur. Sanat eserinin “yarıştırılmasında” ise, idealize edilmiş bir yarışmada dahi, eserleri değerlendirenlerin öznel algısı kıyas mekanizmasına dâhil olacağı, hatta ağır basacağı için kıyaslamanın kendi nesnel sonucunu doğurmasından söz edilemez. Cengiz Gündoğdu’nun “Sanatta Star Sistemi” yazısında (Varlık Dergisi, Temmuz 1984) belirttiği gibi, kendi yapısı gereği sürekli kâr marjını arttırmayı hedefleyen kapitalizmin, mal olarak gördüğü sanat eserlerini “piyasada” palazlandırmak için ödül kavramını da araç olarak kullandığı, bilinen bir durumdur ki bunun “çok satan” roman türü düzlemindeki etkileri yıllardır görülmektedir. Şiir bugün “satan” bir yazınsal tür değil, dolayısıyla kapitalizm için kâr unsuru olarak roman kadar iştah açıcı değil. Bugün sadece yayınevlerinin (ne acıdır ki “solcu” geçinen kimi yayınevleri de dahil) şair üzerinden kâr elde ettiği, kitabın maliyetinin üstüne yüzde yüz kâr eklenip şairden alınarak şiir kitaplarının basıldığı bir “şiir kitabı piyasası” var ki bu da bir başka derinlikli bir tartışma konusu elbette. Bugün “satmayan” hatta “hiç satmayan “ yazınsal tür olan şiir, ilerde roman gibi “satan” bir tür haline gelirse, hiç şüphesiz kapitalizm, romanda olduğu gibi şiirde de ödül mekanizmasını, satışları arttırmak ve böylece yüksek kâr elde etmek için kullanacak, “piyasada çok satması muhtemel” şiir kitaplarına ödül verilmesi, belirleyici unsur olmaya başlayacak ve yazılan şiirlerin niteliği de bu ödüllere tabi şiir yazanlar tarafından “piyasaya” göre belirlenecektir. Bugün “rekabetçi” mantaliteyle kurulan ödül mekanizmasını reddetmeyen şairler de o koşullarda, şiiri “piyasa için üretilen meta” konumuna getiren tavra koşut davranacaklardır.

Mevcut durumun değişmesinin ilk adımı olarak, tüm şairlerin önce insan olarak kendi öz benliklerine ve şiire saygı gereği şiir ödülü kavramını toptan reddetmesi, böylece kendilerinin ödül talep eden olarak “ast”, ödül verenlerin de “üst” konumuna gelmesine, böylelikle aralarında insan onuruna aykırı olarak bir hiyerarşik yapı kurulmasına, bu sayede bir şiir erki mekanizmasının kurulmasına ve bunun, erki elinde bulunduranlar tarafından kişisel çıkar ve amaçlarına yönelik olarak kullanılmasına, şiirin poetik ve politik düzlemde muhalif tavrına aykırı şekilde yönlendirilmesine, sanat eserinin kapitalist ekonomi anlayışına koşut “rekabetçi” algıyla “yarıştırılmasına” itiraz etmeleri gerekmektedir.

Özcesi, ödül düzleminde şiir erkinin yıkılması, şiire ve insan onuruna saygı gereğidir.


SERKAN ENGİN

__________________
[*]Eliz Edebiyat Şubat 2011

YAVUZ AKÖZEL: Kapitalizmin Kalesi Dostoyevski-V



KAPİTALİZMİN KALESİ DOSTOYEVSKİ – V




Dostoyevski’nin Roman Kahramanlarındaki Ruhsal Rahatsızlıklar:

Dostoyevski, Sibirya sonrası yazdığı ikinci romanı “Ölü Evinden Anılar”, Rusya’nın değişik bölgelerinden, önemle kırsal kesimden getirilmiş katil, hırsız, manyak vb. toplum dışı kalmış sabıkalı insanların hapishanede geçen günlerinin öykülerini, bunların arasından seçtiği karakterlerin tinsel betimlemelerini de parlak bir şekilde yansıtarak yazdığı romanda ‘anti kahraman , ‘yani, Dostoyevski’nin ‘yeni insanı’ artık tam bir profil olarak görüleşiyor. Bundan sonraki tüm romanlarının da, bu profil, ana karakterlerini yaratırken esin kaynağı oluyor. Burada tanıdığı katil, hırsız ve diğer adi sabıkalılar, değişik kalıplarla diğer romanlarına yansımakta, bizzat kendisine ilişkin geçmişteki sarsıcı, kötü anılarla dolu yaşamının izdüşümleri ile de harmanlanıp işlenmektedir.

Romanlarındaki biçime ilişkin özellikler bu çerçevede gelişirken, öze ilişkin gelişmeler de Dostoyevski’nin sürgün yaşamı boyunca elinden hiç bırakmadığı, adeta ezberlediği İncil’in karanlık labirentlerinde ilerlemesini sürdürmektedir.

Bu sürdürüş, Suç ve Ceza’da, Puşkin Üzerine Konuşma’da karmaşıklığını artık yitirmekte ve Karamazov Kardeşler’de de netlik kazanarak noktalanmaktadır.

Dostoyevski’nin yapıtlarındaki kahramanların ruhsal hastalık kategorilerine(ulamlarına)göre uzman doktorlarca hazırlanmış bir liste sunulmaktadır. Vladimir Nabokov, “S.Stephenson, Smith ve Andrei Isotoff‘a ait “The Abnormal From Within: Dostoyevski”   adlı bilimsel araştırmadan, konuya ilişkin bir özet sunmaktadır.

Bilindiği gibi Dostoyevski de bir  “epilepsi”(sara) hastasıdır. Ve bu hastalık, yazarın birçok romanında ya başkahramanlarda ya da aktif kahramanlarda da motive edilmiştir:

Sara (Epilepsi)

Prens Mişkin (Budala )" Fürst Myschkin in der Idiot"
Smerdyakov(Karamazov Kardeşler) "Smerdjakow in Die Brüder Karamasow"
Kirilov (Ecinniler) "Krillow in die Daemonen"
Elena (Nelly)(Ezilenler) "Nellie'in Erniedrigte und Beleidigte"

Demans (Alterschwachsinn)

General Ivolgin(Budala )

Histeri (Hysterie)

Lisa Chocklakowa (Karamazov Kardeşler )
Lisa Tuschins (Ecinniler)

Dostoyevski’nin yapıtlarında çok sayıda değişik kliniklik histeri özellikleri gösteren kahramanlar vardır. Sözgelimi:
“Budala”daki Nastasya histeri(hysteriechen Neigungen) eğilimleri taşımaktadır. Suç ve Ceza’daki Katerina hiper sinir (hypernervöse) hastasıdır. Ama genel olarak Dostoyevski’nin kadın kahramanlarının neredeyse tümünde açık olarak “histeri” vardır.

Psikopat (Psychopaten)

Dostoyevski’nin romanlarında çok sayıda “Psikopat” ana karakterler bulunmaktadır:
Stawrogins (ahlaki delilik)(moralische unzurechnungs faehigkeit)
Rogoschin (seks manyağı)(Erotomane)
Raskalnikow(duru görü deliliği-görünmeyen şeyleri gören-)(helsichtigen wahnsinns)
Iwan Karamasov (yarı deli)(halbirrer)
(Vladimir Nabokov, Die Kunst des Lesens, S.161.162.163 )

Dostoyevski’nin romanlarında ruhsal durumu” normal “olan karakterlere pek rastlanmaz. Karakterlerin neredeyse hepsinde kişilik kaybına ilişkin belirtiler vardır. Ayrıca yapıtlarında çok sayıdaki “ psikopatların “ yanı sıra
“tam delilik” (vollstaendigen Irreseins) örnekleri gösteren değişik karakterler de vardır.

Dostoyevski’nin yapıtlarındaki “gerçekçilik”in boyutları işte bu olgular göz önüne getirilerek değerlendirilmelidir. Böylesine özellikle seçilmiş roman kahramanları ve romanlarda oluşan olaylar zinciri, ayrıca, Dostoyevski’nin bazı romanlarını adeta bir dedektif romanı paraleline getirmekte ve anımsatmaktadır.

Ecinniler : (1872)

Dostoyevski’nin politik düşüncelerini kapsayan ve dönemin politik ve felsefi akımlarıyla hesaplaşmak gayesini taşıyan bir yapıt. Suç ve Ceza ile başlayan bir diyalogun politikleştirilme süreci olarak da anlaşılmalıdır aynı zamanda. Ecinniler, dönemin şartlarında Çar despotizminin ve gericiliğinin önemli bir kalkanı olma görevini yüklenmiş olarak çarlığa ve gericiliğe iyi bir hizmette bulunmuştur. Maksim Gorki şöyle yazmaktadır: ”.....  Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı belki de Schiller’in "Soyguncular"ına karşı çıkmak için yazılmıştı. Ecinniler romanıysa, yetmişlerin devrimci hareketini karalamak için yapılmış sayısız girişimin en yetenekli en bilinçli ve en başarılı örneğiydi.”(Maksim Gorki, Edebiyat Yaşamım, S.41)

Roman’ın 1840 radikal hareketinin 1860 sonrası geldiği son dönüşüm aşamasını da ele alması açısından enteresandır. Stepan Trofimoviç Verhovenski 1840’ların radikal bir tipini canlandırırken, oğlu Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin ise, 1860 sonrasının nihilist, devrimci tipini temsil etmektedir. Üçüncü protip ise Shatov’dur. Dostoyevski bu tip ile gerçekte kendi geçmişi ile geldiği noktayı, yaşamının önemli anlarını çağrımlaştırarak okuyucuya yansıtmaktadır. Önceleri sosyalist düşüncelere meyleden Shatov’un süreç içerisinde nasıl değişime uğrayarak Slavcı ve dinci fikirlerle donanmış olduğunun evrimlerini açımlamaktadır. Yine Shatov’un aracılığıyla, yaşamın anlamını tanrıyı aramada, tanrıyı bağrında taşıyan Rus halkında, tüm dünyayı ahlaksak yüceleştirmekte de tek kaynak ve kurtarıcı olarak Rusya’yı görmektedir. Shatov’a söylettiği, savundurttuğu bu düşünceler aslında Dostoyevski’nin gerçek yaşamındaki tezleridir.

Rusya’da giderek gelişen sosyalist ve devrimci harekete, eline geçirdiği güçlü bir koz ile saldıran Dostoyevski, haklı bir hareketi, gerçek yaşamdan çarpıtarak uyarladığı Pyotr Stepanoviç Verhovenski üzerinden karalamaktadır.

Pyotr Stepanoviç Verhovenski, nihilist devrimci, anarşistSergei Gennadijewitsch Netschajew (1847-1882) yılları arasında yaşamış devrimci-anarşist. Kasım 1869’da önderliğini yaptığı(Bakunin ilişkili)  Halkın Öncü Komitesi terör grubundan ayrılmak isteyen ziraat akademisi öğrencisi Ivanov’u arkadaşlarıyla birlikte öldürüp, üniversitenin bahçesindeki havuza atıyor. Sonra da İsviçre’ye kaçıyor. İsviçre’de anarşist Bakunin’in yanına gidiyor ve onun aracılığıyla Karl Marks’ın başkanlığını yürüttüğü Enternasyonal’in adını kullanarak kirli işlere girişiyor. Enternasyonal’in Genel Konsey’i toplanıyor ve bu sorun gündeme geliyor:

“Basle kongresinden bile önce, Neçayev Cenevre’ye geldiğinde, Bakunin, onunla bir araya gelip Rusya’da öğrenciler arasında gizli bir dernek kurdu. Gerçek kişiliğini hep çeşitli “devrimci komite” adları ardında gizleyerek, Cagliostro zamanından kalma hilelere ve aldatmacalara dayanan otokratik bir güç elde etmeye çalıştı. Bu derneğin başvurduğu başlıca propaganda yolu, masum insanlara, Cenevre’den, üstünde Rusça olarak “gizli devrimci komite” yazılı sarı zarflar içerisinde mektuplar göndererek onları Rus polisinin karşısında zor durumda bırakmaktan ibaretti. Neçayev duruşmasının yayınlanmış tutanakları, Enternasyonal’in adının rezilce istismar edilmiş olduğunu kanıtlar.(5 Mart 1871,Londra ) (Marks-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt 2 S.304,Sol Yay.)(Enternasyonal İçindeki Sahte Bölünmeler)

Eylül 1871’de Enternasyonal(Uluslararası İşçi Birliği )Kamuoyuna bir açıklama yapma gereği duyuyor(9). 

(Netschajew Tarafından Enternasyonal’in Adının Kötüye Kullanılması-su istimal edilmesi- Hakkında Genel Konseyin Bildirisi) ( “Ulus devlet” Nr.88,1 Kasım 1871) 

17-23 Eylül 1871’de Londra’da toplanan Uluslararası İşçi Birliği Genel Konseyinin kamuya açıklamasıdır:

Netschajew asla Uluslararası İşçi Birliği’nin üyesi veya temsilcisi olmamıştır. Temin ederim ki Enternasyonal’in bir şubesini Brüksel’de açtığı ve bu şubenin bir temsilciliğinin de Cenevre’de bulunduğu yalandır.

Netschajew, Rusya’da dolandırıcılık ve vukuatlar yapabilmek için Uluslararası İşçi Birliğinin adını istismar etmiştir.

Genel Konsey adına
Karl Marks
Almanya ve Rusya Sekreteri.
(Karl Marx/F.Engels Werke, Band 17,S.435)

“Suç ve Ceza”da belirli bir sınır içerisinde kalan ideolojik cinayet, “Ecinniler”de daha kapsamlı bir perspektif ile ele alınarak anarşistlerin işlediği cinayet tam anlamıyla Rusya’da gelişmekte olan devrimci, demokrat, sosyalist hareketin üzerine yüklenerek ve devrimci hareketin Batı Avrupa’daki sosyalist ve devrimci harekete “köle’ce” bağlı ve bağlantılı olduğu savı öne çıkarılarak ele alınmakta, yine sosyalist ve devrimcilerin dinsizlikleri de vurgulanarak hedef tam merkezden vurulmaya çalışılmaktadır.

Ama olayın Batı Avrupa’daki gerçek komünist hareketle hiçbir bağlantısı olmadığı, Enternasyonal’in kamuoyuna açıklaması ile bilhassa Karl Marks tarafından açıklanmaktadır.

Dostoyevski, Neçayev olayını Dresden’de gazetelerden öğreniyor ve yarım yamalak bilgilerle hemen kaleme sarılıyor. Bu konuya ilişkin bilgileri de gazete haberlerinden ileriye geçmiyor. Dostoyevski, Dresden’den 8-20 Ekim 1870 tarihinde, M.N. Katkow’a şöyle yazmaktadır:

“Benim öykümdeki en önemli olay, bilinen, Moskova’da İvanov’un Netschajew tarafından öldürülmesidir. Hemen şunu da açıklayayım ki İvanov, Netschajew ve cinayetin detaylarına ilişkin bilgileri gazetelerden edindim. Ama daha çok bilgim olsaydı bile tüm ayrıntıları olduğu gibi kopya etmeyi düşünmezdim. Ayrıca benim fantezilerim kendi yolu üzerinde gitmekte ve belki de gerçeklikten büyük ölçüde ayrılmaktadır.”
(Dostoyevski, Gessamelte Briefe, S.369)

Bu yazıda "Karamazov Kardeşler"i ele almadım. Dostoyevski’nin yazdığı en son yapıt ve üzerinde ayrı olarak durmayı düşündüğüm için böyle yaptım. Dostoyevski’nin yeniden ayrı bir değerlendirmesini de yapmaya gerek görmüyorum. Çünkü yazının içerisinde yeterli bir değerlendirmenin yapılmış olduğu düşüncesindeyim. Ayrıca bu araştırmanın da kapsamlı olduğu iddiasında asla değilim. Ancak değişik bakış açılarını irdeleyip, olguya başka bir bakış açısıyla bakmanın gerekli olduğu sonucuna ulaştım ve öyle de yaptım. Hepsi bu kadar.

Puşkin Üzerine Birkaç not:

“Güzel bir akşam İliç(Lenin) gençlerin ‘toplu olarak’ nasıl bir arada yaşadıklarını görmek istedi. Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrenci olan Varya Armand’ı ziyaret etmeye karar verdik. Yanılmıyorsam,1921’de Kropotkin’in gömüldüğü gündü. Kıtlık yılı olduğu halde gençler yine de coşkunluklarını yitirmemişlerdi. Komünlerinde çıplak tahta üzerinde yatıyorlar, ekmek bulamıyorlardı. O akşam hizmet eden genç bir öğrenci "Bizim de bulgurumuz var" dedi gülerek. Hemen bir bulgur çorbası pişirdiler; gerçi çorba tuzsuzdu ama güzeldi. İliç bütün bu genç insanlara, kendisini çevreleyen genç sanatçıların parıldayan gözlerine bakıyor ve onların neşeleri yüzünde yansıyordu. Ona yaptıkları içten resimleri gösteriyorlar, anlamlarını açıklıyorlar ve onu soru yağmuruna tutuyorlardı. İliç ise gülüyor, sorularına (gençlerin-Y. Notu-) kaçamak cevaplar veriyor, soruları soru sorarak karşılıyordu: “Neler okuyorsunuz? Puşkin’i okuyor musunuz? “İçlerinden biri: “Hayır, diye bağırdı, burjuvanın biri o. Biz Mayakovski’yi okuyoruz.” İliç gülümsedi. ”Bence Puşkin daha iyi” dedi.”(Sanat Ve Edebiyat V.İ.Lenin, S.260,61,N.Krupskaya, "Lenin’den Anılar"dan, Payel yay.)

29 Mayıs 1799 (Russischjulianischer Zeitrechuhng) —Avrupa takvimine göre de 6 Haziran 1799’da— Moskova’da dünyaya geldi. Soylu bir ailenin çocuğu olan Puşkin iyi bir eğitim görme olanağı buldu. Babasının oldukça kapsamlı kütüphanesindeki kitapların çoğunluğu Fransız Edebiyatına aitti. Daha küçük yaşta okuduğu yazarlardan öne çıkanlar şunlardı: oyun yazarı Pierre Corneille(1606-1684), Jean Racine(1639-1699), Şair Evariste Desire de Parny(1753-1814) (1813 yılında Puşkin, Parny için “O benim ustamdır” deyip, bir şiirinde de ona atıfta bulunmuştur.) Voltaire(1694-1778) (Fransız yazar, filozof, aydınlanma hareketinin öncüsü.), Homer(Homeros), M.Ö.8.yüzyılda yaşamış İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisi, Nikolay Mihayloviç Karamzin (1766-1826) Rus yazar ve tarihçi, Denis Iwanowitsch Fonwisin (1745-1792) Rus hiciv ve komedi yazarı…

Rus halk dilini Rus edebiyatına sokmuş ve ustalıkla kullanmıştır. O zamana kadar edebiyat’a egemen olan Fransızca ağırlıklı aristokrat dili Puşkin’le birlik sona ermiş, Rus dilinin önündeki aristokrat engeller Puşkin sayesinde etkinliğini yitirerek, Rus dilinin gerçek karakteri egemen duruma gelebilmiştir.

Fransızcayı ana dili gibi okuyup yazabilen Puşkin, aynı zamanda Almanca, İtalyanca, İngilizce de biliyordu. Puşkin, Rusya’nın gerçek ilk ulusal şairidir. Aynı zamanda Rus Ulusal ruhunun ilk uyandırıcısıdır. O, Rusya’nın en büyük şairi olduğu kadar aynı zamanda en büyük düşünürüdür de. Onun şiirleri bugün bile öyle taze ve güncel, yüzyıl önceki gibi. (Die Hauptmannstochter, Puschkın, Büchergilde Gutenberg Verlag, Frankfurt Am Main, S.441 )

Yazdığı siyasi ve din karşıtı şiirleri yüzünden Çar I.Aleksandr tarafından Kafkasya, Kırım, Moldova’da dört yıl sürgün yaşadı. Bu sürgün döneminde birbirinden güzel lirik şiirlerinden "Kafkasya Tutsağı", "Bahçesaray Çeşmesi", "Çingeneler"i yazdı. Yine 1823’de “Yevgeni Onegin” şiir-romanını yazmaya bu sürgün yıllarında yazmaya başladı.

Sürgün dönüşü 1824’de ateizmden söz eden mektubu resmi makamların eline geçmesi üzerine memuriyetten çıkarılıp Mihaylovskko’ye, ailesinin yanına sürgün edilip göz hapsinde tutuldu. 1825’deki Dekabrist harekete bu yüzden katılamadı, yine de destekledi. 1826’da Çar I.Nikolay tarafından sürgünü kaldırıldı. 27 Ocak 1837’de yaptığı düello sonucu karnından yaralandı, iki gün sonra da yaşama gözlerini yumdu.

Vissarion Grigoryeviç Belinskiy(1811-1848)

Bir hekim çocuğu olan Belinski, yoksulluk içerisinde büyüdü.1829’da Moskova Üniversitesinde öğrenime başladı. 1831’de yazdığı bir oyun Sansür tarafından yasaklanır ve okulun şerefini küçültücü bulunur. Belinski okuldan atılır, hatta askere gönderilmekle, Sibirya’ya sürgün edilmekle tehdit edilir. Yoksulluk içerisinde geçen bu yıllarında vereme yakalanır. Ama yine de Belinski, bir yandan yoksulluk ve hastalıkla boğuşurken diğer yandan da edebiyat dergilerinde çevirileri ve eleştiri yazıları yayınlanır. 1838 yılında yazdığı Edebiyat Hayalleri başlığını taşıyan uzun eleştiri yazısı ona büyük bir ün kazandırır.

1847’de dostlarının maddi yardımlarıyla Salzburnn kaplıcalarına gönderilir. Geçmişte Gogol üzerine pozitif eleştiriler yazmış olan Belinski, Gogol’un son yazdığı gerici kitap üzerine meşhur Gogol’a Mektup’u yazar:

    “ ......Müfettiş ve Ölü Canlar’ın yazarı olan siz, şu iğrenç Rus ruhban sınıfını, Katolik ruhban sınıfıyla karşılaştırılamayacak ölçüde üstün bulup bu kepaze insanlar için övgüler dizerken içten olabilir misiniz?

Diyelim ki, Katolik din adamlarının bir zamanlar hiç değilse bir şeyler yaptıklarını, bizimkilerinse dün halkının, din adamlarından nefret ettiğini de bilmiyor musunuz? Size göre, halkımız şu edepsiz fıkraları kimin için anlatıyor? Papazlar, onların karıları, kızları, hatta uşakları için değil mi? Madrabaz, et kafa, cennet öküzü sözlerini kimin için çıkarmıştır bu halk? Papazlar için değil mi? Rusya’da pisboğazlık, pintilik, yalakalık, yaltaklık, yüzsüzlük denilince bir tek papazlar akla gelmez mi? Ve şimdi siz bütün bunları bilmiyorsunuz, öyle mi? Garip doğrusu! Size göre Rus halkı dünyanın en dindar halkı. Katmerli bir yalan bu! Dindarlığın temelini pietizm, aşırı saygı, tanrı korkusu oluşturur. Rus insanı, tanrının adını kıçını kaşıyarak anar. Suzdal’lı kilise ressamlarının ağzıyla konuşur bizim insanımız: “Olursa tanrı beğensin, olmazsa bilmem nereme kadar !..” Dikkatlice baktığınızda siz de göreceksiniz: Natüre olarak, alabildiğine ateisttir bu halk. Evet pek çok kör inancı vardır, ama dinsellik dediniz miydi, zerresini bulamazsınız. Kör inançlar uygarlık alanında kazanılan başarılarla yok olur gider. Ama dinsellik çoğu kez uygarlıkla uyum içinde yaşar gider...”(Belinskiy, Gogol’e Mektup S.118,119)

Belinski’nin Estetik Anlayışı:

Belinski’nin sanata bakış açısı “gerçekçilik”tir. Estetiksel değerlerin belirleyicisi sanatın gerçekliği doğru bir biçimde yansıtabilmiş olmasıdır. Sanat yapıtı, çağının tüm gerçeklerinin yani dinsel, siyasi, özsel vb. yaşamını vermeyi ne kadar başarırsa o sanat yapıtı da o kadar başarılı olur. Sanatçı, çağının sanatını iyi kavrayıp doğru olarak yansıtabilmesi için çağının tarihini, toplumsal yaşamını, gerçeklerini de iyi kavramış olması gerekir.

Belinski, diyalektiğe bağlı olarak toplumların da sürekli değişime uğradığını kavramış olduğu için, sanatında, bu koşullar çerçevesinde sürekli değişim ve gelişim içerisinde olacağını savunuyordu. Sanat yapıtı gerçeği doğru olarak yansıtırken bunun basit bir “kopyalama” olmadığına, olamayacağına da işaret ediyordu...

Georgi Plehanov, Belinski’nin estetik anlayışını beş yasa ile özetlemektedir:

“1- Şiir, görünç kılığına girmiş doğrudur(verite). Şair imgelerle düşünür, doğruyu (hakikati) ispatlamaz, ama gösterir.
 2- Şair ülküsel yaratılışlarını gerçekliğin içinden geçirir. Başka bir deyimle, tek başına gördüğü şeyi herkesçe görülebilecek hale sokar. Gerçekliği güzelleştirmez; insanları olmaları gerektiği gibi değil, oldukları gibi anlatır.
 3- Yeni şiir gerçekliğin şiiridir, hayatın şiiridir. Şiir, imge haline gelmiş düşüncedir. İmgeyle belirtilen fikir somut olmayıp da aldatıcı ve eksik olduğu zaman, imge bundan zarar görür ve sanatsallığını yitirir.
 4- Sanat eserinin en önemli şartlarından biri fikrin biçimle ve biçimin fikirle olan ahenkli uyarlığıdır.
 5- Sanat eserindeki parçaların hepsi birbiriyle uyumlu bir bütün meydana getirmelidir. Biçim birliği, düşünce birliği ve bu iki birliğin birliği olmazsa sanat da olmaz.”(Georgi Plehanov, Jean Freville-Sosyalist Gözle Sanat ve Toplum. S.22-23)

Belinski, edebiyat yaşamının ilk devresinde estetik eleştirinin kuramlarını araştırırken olguya idealistçe çözümler getirmeye çalışıyordu. Ama yaşamının son dönemlerinde estetik eleştirinin ‘Mutlak fikir’e değil de, sınıf ve toplumların diyalektik gelişme sürecine dayanması gerektiğini anlayabilmiştir.

Belinski’nin Dostoyevski değerlendirmesinde sanat anlayışı göz ardı edilmemeli, estetik anlayışındaki kanımca eksik bir yasa ( 2.madde ) olan “Sanatçı gerçekliği güzelleştirmez; insanları olmaları gerektiği gibi değil, oldukları gibi anlatır.” anlayışı, “İnsancıklar” kritiğinde de salt Belinski’nin bakış açısıyla değil, sosyalist estetik bakış açısıyla da değerlendirilmelidir. Çünkü Dostoyevski dün olduğu gibi bugün de kitleleri etkilemeye devam ediyor. Dün için ilerici sayabileceğimiz nihilizm, natüralizm gibi akımların gelinen yerde gerici bir rol oynadığı gerçeği unutulmamalıdır. O süreçte Belinski’nin kritiklerindeki ölçü olarak aldığı kıstaslar dönemin en devrimci- demokrat kıstaslarıdır diyebiliriz.

Lenin, Rusya’daki İşçi Basınının geçmişini değerlendirirken Belinski dönemi için şunları yazmaktadır:

“Rusya’da işçi basınının tarihi, kopmaz bağlarla demokratik ve sosyalist hareketin tarihine bağlıdır. Ancak özgürlük hareketinin temel aşamaları bilirsek, işçi basınının hazırlanması ve doğmasının neden bir başka yolu değil de, belirli bir yolu izlediğini anlayabiliriz. Rusya’daki özgürlük hareketi Rus toplumunun bu sürece damgasını vuran başlıca üç sınıfına uygun düşen, üç aşamadan geçmiştir:
1)Yaklaşık olarak 1825’den 1861’e kadar süren derebeylik dönemi;
2)Aşağı yukarı 1861’den 1895’e kadar uzanan halkçı ya da burjuva demokratik dönem;
3)1895’den günümüze kadar süren işçi dönemi.

Birinci dönemin en dikkati çekici temsilcileri Aralık’çılar (Dekabristler) ve Herzen’di. Toprak köleliliğinin sürdüğü o sıralarda toprak köleleri kitlesi içinden, yani haktan yoksun, "en aşağı", "en sefil" olan bu kast’ın içinde bir İŞÇİ SINIFININ SİVRİLMESİ söz konusu olamazdı. İşçi(işçi-demokrat ya da sosyal-demokrat) basının öncülük görevi, başında Herzen’in KOLOKOL dergisi olduğu halde bütün demokratik düşünceleri savunan yasadışı basına düşüyordu.....

Toprak köleliği döneminde soyluların özgürlük hareketimizden tamamen sökülüp atılmasının öncülüğünü V.Belinski yaptı.(Sanat ve Edebiyat. S.118,119)

Demek ki, Belinski’nin dönemi henüz işçi sınıfından bahsedilemeyen bir derebeylik dönemi! Bu dönem, devrimci atılımları ile ilerde oluşacak işçi sınıfı basınının da öncülü oluyor.


YAVUZ AKÖZEL

(YAZI DİZİSİNİN SONRADAN EKLERLE OLUŞAN
 VI. BÖLÜMÜ GELECEK SAYIDA)
                       

 ÖNEMLİ NOTLAR:
         
(1)1812 Fransa–Rusya savaşı: (24 Haziran-30 Aralık 1812 )1799’da “On Sekizinci Brumaire Darbesi" ile iktidara gelen Napolyon Bonapart, üç konsülden oluşan Cumhuriyetin birinci konsülü seçilmiş ve yetkilerle donatılmıştı. Ancak Napolyon 1805’te cumhuriyete son verip kendini imparator ilan ediyor.

İmparator olduktan sonra, orduyu yeniden düzenliyor, birtakım reformlar yapıp Fransa’yı Avrupa’nın tek efendisi olması yolunda hazırlıyor.1812 Rusya seferi’de bu siyasetin bir sonucudur.

Rusya seferi’nin bir diğer önemli nedeni de, Rusya’nın, Fransa’nın kurduğu kıtasal sistemden çekilmesi oluyor. Ruslar, deniz yolu vasıtasıyla gelen başta İngilizler olmak üzere diğer milletlerin mallarını serbestçe, gümrüksüz olarak kabul etmelerine karşın, Karayolu ile gelen Fransa’nın mallarına gümrük vergisi uyguluyor. Birtakım zahiri nedenleri öne süren Napolyon, Nyemen üzerindeki Kovno’da sınırı aşıp Rusya’ya saldırıyor. 7 Eylül 1812’de de savaşı kazanıyor,14 Eylül’de Moskova’ya giriyor. Açlık, soğuk ve Moskova kapılarında Çar’la yapılacak barış antlaşmasını beklemek ile kaybedilen zaman, Napolyon’un geri çekilmesine neden oluyor. Ama geri çekiliş tam bir yok oluş getiriyor.

Geri çekilme Napolyon ‘a 400.000 ölü ve 100.000 esir’e mal oluyor.
Rusya tarihine bu savaş “Vatanseverlik savaşı” olarak kaydediliyor. Vatanseverlik savaşı, Rus ulusal kimliğini, Slovak milliyetçiliğini güçlendirdiği gibi Rusya’nın Kapitalist gelişmesinde de bir kaldıraç oluyor. Dekabrist harekete katılan subay ve aristokratlar savaş sırasında Rusya’nın geriliğini, Batı Avrupa’nın Rusya’ya oranla ne kadar ilerde olduğunu pratiklerinde yaşayıp, görüyorlar. Böylece Çarlığa karşı güvenleri kalmadığı gibi nefretleri de bir devrim girişimi yapacak kadar doruksal noktaya ulaşıyor.

(2) 1848 Fransa Burjuva devrimi: “Bu ayaklanmada modern toplumu ikiye bölen iki sınıf arasında ilk büyük çarpışma verildi. Bu burjuva düzenin sürdürülmesi ya da ortadan kaldırılması uğruna savaşımdı. Cumhuriyeti gizleyen perde yırtılıyordu”                (K.Marks, Fransa’da Sınıf savaşımları S.52)

1848 Şubat devrimi, Burjuvazi ve proletaryanın aynı cephede, mali burjuvaziye, mali aristokrasiye, toprak burjuvazisine karşı yaptıkları bir devrimdi. Fransa’da sanayi proletaryası henüz gelişmemiş olduğu için devrime önderlik yapabilecek özellikleri içermiyordu.

Şubat devriminden 4 ay sonra,22 Haziran 1848’de Paris İşçileri ayaklandı. Yeterli silahtan, önderden ve iyi bir organizasyondan yoksun olan proletarya 29 Haziran’da yenilgiye uğradı. Avrupa’da gericilik ve baskı son haddine ulaştı.

 (3)Petrashevski: Rus, Dışişleri bakanlığında çalışan 25 yaşlarında bir genç. 1846 yılında “Rus Diline Girmiş Yabancı Kelimeler Sözlüğü”nün ilk iki cildini yayınlıyor. Sansür, ciltleri okumadan onaylıyor ve aylarca piyasada serbestçe satılıyorlar... Ama sonradan sakıncalı görüp, piyasadan toplatıyor. Sözlüğün başarısı Petrashevski'yi cesaretlendiriyor. Dostlarını ve yakın çevresini her hafta evinde çeşitli felsefi, siyasi konuşmalar yapmak için bir araya topluyor. Bu bir araya gelen topluluğa ‘çember’ deniyor. Konuşmalara katılanlar da ‘çemberin üyeleri’ oluyor. Bu topluluk(Çember) bir araya geldiklerinde; çay, sigara içip yasak kitaplar okuyor, kendi aralarında basın özgürlüğünden, serflerin serbest bırakılmasından, ailenin kaldırılmasından, ideal bir toplumun kurulmasından söz ediyorlardı. S.Simon, Etienna Cabet, Lamennais vb. ütopik sosyalist ve komünistlerin kitaplarını okuyorlardı. Çemberdeki gençler, gerçekten entellektüel birikimleri olan kişilerdi.

 (4)Dekabrist hareket (Aralıkçılar): Çar 1.Aleksandr (1801-1825) ölüp, 1.Nikola’nın tahta geçeceği gün hazırlanan darbe, başarısızlıkla sonuçlanıyor. Darbeyi hazırlayan önder kadrolardan beşi idam ediliyor, yüzlercesi de Sibirya’ya sürgüne gönderiliyor. Böylece Sibirya’ya önemle siyasi suçluları, yazar ve sanatçıları “sürgün” olarak göndermenin ilk örnekleri Dekabrist’ler oluyor. Dekabristler, despot Çarlığı devirmek, yerine meşruti monarşi veya federasyona dayalı bir cumhuriyet kurmak istiyorlardı. Hareket yenilgiye uğramış olmasına karşın devrimci-demokrat hareketin, sanat ve edebiyatta, felsefe ve siyasette yükselişin, ilerlemenin esin kaynağı oldu. Gogol, Lermontov, Puşkin Belinski vb. örnek olarak gösterilebilir.

(5)Lamennais (1782-1854): Fransız teolog. Hristiyan sosyalizminin ütopik teorisyenlerinden. Diğer Fransız aydınları gibi J.J.Rousseau’dan etkilendi. İnsan hakları, demokrasi ve cumhuriyet için savaşım yürüttü. Basın özgürlüğü talebini ortaya attı, din ve devlet işlerinin ayrılmasını(laiklik) önerdi...  Katoliklik ile liberal aydınlanmacılığının ilerici düşüncelerini birleştirerek hristiyanlığı kuramsal entegrasyona tabi kılmak istedi.      Fideismin kuramsal kurucularından biri olarak kabul edilir.

     “ Wenn das Gesetz einen Menschen tötet, der sein Verbrechen bereut, tötet es einen Unshuldigen”
       
     “Yasalar, işlediği suçtan ötürü pişman olmuş bir insanı öldürürse; suçsuz bir insanı öldürmüş olur.”    (Hugues Felicite Robert de Lamennais)

(6)Saint-Simon (1773-1842): 1803 yılında S. Simon’un kafasına şöyle bir düşünce takılıyor: Bir anda Fransa devlet adamlarını, tüm aristokratlarını, tüm papazlarını, tüm mülk sahiplerini yitirse ne olur? Fransa üzülür. Oysa yine Fransa, Fransa’dır. Ama bir anda elli fizikçi, elli kimyacı, elli fizyolojisti, elli demircilik atelyesi şefini, altı yüz çiftçisini yitirse ne olur? Fransa, Fransa olmaktan çıkar!

Şu halde Fransa’yı Fransa eden insan, endüstriyel(sınaî) insanıdır. Oysa sınaî insanı hiçbir zaman faiz ve kira almaz. Emeğinin karşılığını alır. Şu halde faiz ve kira, Fransa’ya hiçbir yararı dokunmayanların, Fransa’yı Fransa edenleri sömürmelerini sağlamaktadır. İnsan, insanı sömüreceğine, planlı bir çalışmayla doğayı sömürmelidir.

S. Simon idealist ve metafizik yapısına karşın, sınıf savaşımını, toplumsal evrimi, Sınıf savaşımının bu toplumsal evrimin itici gücü olduğunu ve sınıf farklarının da ÖZEL MÜLKİYET’ten doğduğunu parlak bir şekilde, açıklamıştır. (Daha geniş bilgi için bak; Komünist Manifesto, K.Marks, F.Engels  “ Eleştirici-Ütopyacı Sosyalizm ve Komünizm )

(7)Etienne Cabet (1788-1856) Komünizm kelimesini ilk kullanan ve Literatür’e sokan ütopik sosyalist, komünist.  Resmi hristiyanlığa karşı çıktı. Kurtuluşun kilise duvarlarının arasında değil ideal bir toplumda ancak olanaklı olabileceğini, yazdığı “Voyga en Icarie” (İcarie’ye Yolculuk)  ütopik romanında ortaya koydu. İcarie’yi tam bir şehir planlamacısı ve sanatçı gözüyle inşa etti. Komünist ilkelerle kurulan ideal bir toplumla ancak kurtuluşa ulaşılacağını ispat etmeye çalıştı.  “İcarie’ye Yolculuk”ta şöyle yazıyordu:

“Aristokrat konaklar yok, hiçbir özel araba yok, hapishane yok, bakanlık ve kraliyet sarayları yok. Ancak saraylar kadar etkileyici olan okullar,               pansiyonlar, halk meclisi var. Tüm saraylar ancak kamu amaçları için var olabilir. (Bak.www.Marxist org )(Etienne Cabet Archive )

“İnsanın suçlarının ve mutsuzluğunun kaynağı toplumun kötü düzenlenmesinde aranmalıdır.”Etienne Cabet.

(8)” ...Hayır dostum sen yalan söylüyorsun! “çevre”nin suç işlemede büyük bir rolü vardır, bunu sana kanıtlayacağım.
—Büyük bir rolü olduğunu ben de biliyorum ama sen bana şunu söyle: Kırklık bir adam on yaşında bir kızı kirletirse, onu bu işi yapmaya zorlayan çevre midir? “(Suç ve Ceza, S.277)
  
 (9) (Erklaerung des Generalrats zum Missbrauch des Namens der Internationale durch Netschajew)

( “ Der Volksstaat “ Nr.88 vom 1.November 1871 )

Die zu London vom 17.bis 23.September 1871 versammelte Delegiertenkonferenz der Internatıonalen Arbeiter-assoziation hat den Generalrat beauftragt, offentlich zu erklaeren:

Dass Netschajew niemals Mitglied oder Agent der Internationalen Arbeiterassozsoziation war ; das seine (durch den politischen prozess zu St.Petersburg bekannt gewordenen)(1),Versicherungen,er habe eine Sektion der Internationalen zu Brüssel gestiftet und von einer Brüsseler Sektion eine Mission nach Genf erhalten,Lügen sind ;
dass der besagte Netchajew den Namen der Internationalen Arbeiterassoziation usurpiert und ausgebeutet hat, um in Russland Betrogene und Opfer zu machen. London.25.Oktober 1871 Im Auftrag des Generalrats: Karl Marx, Sekretaer für Deutschland und Russland

(10) In der Handschrift fehlen die in Klammern eingeschlossenen Worte
      
      

KAYNAKLAR:
          
Dostoyevski, Andre Gide (L&M yay)
Dostoyevski, Edward Hallet Carr (İletişim yay )
Edebiyat Yaşamım, Maksim Gorki(Payel Yay)
Sanat Ve Edebiyat, V.İ.Lenin (Payel yay.)
Anatoli Vasilyeviç Lunaçarski, Sanat ve Edebiyat Üzerine (Kırmızı yay.)
Dstoyevski Poetikasının Sorunları, Mihail M.Bahtin (Metis Eleştiri yay.)
Gogol’e Mektup, Belinskiy (Evrensel yay. )
Sanat ve Edebiyat, Marx, Engels, Lenin(Evrensel Basım yay.)
Karl Marks/F.Engels, Komünist Manifesto (Bilim ve Sosyalizm yay.)
Karl Marks/F.Engels Seçme Yapıtlar. Cilt II, Sol yay.
Karl Marks, Fransa’da Sınıf savaşımları (1848-1850),( Eriş yay )
Karl Marx/F.Engels –Werke, Band 17(Dietz Verlag)
Lenin, Leninwerke, Band 7 (Dietz Verlag)
Lenin, Leninwerke Band 15 (Dietz Verlag)
 Lenin, Leninwerke Band 16 (Dietz Verlag)
 Lenin, Felsefe Defterleri,(Sosyal yay.)
 Georgi Plehanov, Jean Freville-Sosyalist Gözle Sanat ve Toplum(May Yay.)
Sozialitische Realismuskonzeptionen Dokumente zum 1.Allunionskongress der Sowjetsschriftsteller
 (Herausgegeben von H.-J,Schmitt und G.Schramm)( Suhrkamp Verlag)
(Sovyet Yazarları birliğinin sosyalist gerçekçi 1.kongresi belgeleri. Hazırlayanlar: H.J.Schmitt ve G.Schramm)
Friedrich Nietzsche, Deccal-Hristiyanlığa Lanet –(Say yay.)
Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı,(Alter yay )
Franz Kafka, Die Verwandlung -Dönüşüm-(Philipp Reclam jun. Stuttgart )
Eine Russische Reise, Alberto Moravia(rororo taschenbuch ausgabe,1966)( Bir Rusya seyahati “ Yolculuğu”)
Erinnerung an Lenin, Clara Zetkin.(Dietz Verlag, Berlin 1985)(Lenin’den Anılar)
Erinnerung. Das Leben Dostojewskis in den Aufzeichnung seiner Frau. Anna Grigorjewna Dostojewski  (R.Piper&Co. Verlag München Zürich)
Vladimir Nabokov,Die Kunst des Lesens-Meisterwerke der russischen Literatur-(Nikolai Gogol-Iwan Turgenjew-Fjodor Dostojewski –Leo Tolstoi-Anton Tschechow-Maxim Gorki)(Fischer Taschenbuch Verlag)
Sanat ve Edebiyat Üstüne,Nazım Hikmet(Bilim ve Sanat yay.1987.Hazırlayan :Aziz Çalışlar)
Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat,Prof.Moıssej Kagan(Altın Kitaplar yay.)
İnsancıklar (Antik Batı Klasikleri yay )
Beyaz Geceler (Bilge,Kültür Sanat yay)
Ezilenler(Kutup yıldızı yay)
Ölü Evinden Anılar (Sonsuz Kitap yay)
Yeraltından Notlar (Antik Batı Klasikleri yay)
Budala (Dionis yay )
Ecinniler (Gökyüzü edebiyatı internet sitesi. Bak: Kitap Dünyamız bölümü “Çevirimci Kitap Okuyoruz “
 “F-Yazarları” Fyodor Mihayloviç Dostoyevski.)
Suç ve Ceza (Sonsuz kitap yay.)
Karamazov Kardeşler (Dünya Klasikleri yay )
Bir yazarın Günlüğü (2 cilt,1210 sayfa)(Yapı Kredi Yayınları –YKY-)Çeviri ve Notlar:Kayhan Yükseler  

31 Temmuz 2012 Salı

Emeğin Sanatı'ndan 122. Merhaba




Merhaba,

Savaş çığırtkanlığı tüm hızıyla devam ediyor. Artık yeni savaşların karargâhı Genel Kurmay değil düzen gazetelerinin yazı işleri oluyor.

Her gün gazetelerde nefret ve öfke çığırtkanlığı tüm hızıyla devam ediyor. Bir zamanlar “sıfır sorun”la bağrımıza bastığımız Suriye’ye karşı bugün ”sırf sorun” ilkesiyle bıçaklar bileniyor. Emperyalistlerin amigoluğunda her fırsatta ağızlardan kin, nefret, öfke söylemleri bir tükürük gibi fırlıyor.

Daha da ötesi, kendi ülkesine en ağır bir baskı düzeni yaşatanlar, Kürtler üzerine en ağır zulümleri gerçekleştirenler; sanki kendilerini anlatırcasına diktatör Esat’a seslenirken kendi sirkatlerini de dile getirdiklerinin farkında değillerdir.

Sanat ve sanatçıların cenahında,  daha önce yalnızca kendilerine dokunan noktalarda ayağa kalkan sanatçılar, artık her konuda hayata, yaşananlara, yaşatılanlara müdahil olmanın gerekliliğini kavrayarak hayata geçirmeye başladılar. Bu çabaları aşağıda haberler bölümümüzde göreceksiniz.

Şairler için de böyle değil mi? John Berger de öyle diyor: “Korkunç canavarlıklara karşı dünyada en kesin biçimde karşı duran güç, şiirdir. Bu yüzden fırtınaların saati aynı zamanda şiirin de saatidir.”

Yaşanan bunca yıkıma, kırıma, karalamaya, karamsarlığa karşın hâlâ şiir okunuyor. Okurlar hâlâ ona insan olduğunu, öteki insanların eşiti olduğunu duyumsatıp yüceltecek okunacak şiir bekliyor.  Emeğin şairleri görev başına!

Emeğin Sanatı E-Yayınevi 30. e-kitabını yayınladı. Bu konuda öteden beri tıkanan, kapanan, ancak parayla açılabilen yayın yollarını özgürce açıverdi emekten yana şairlere, yazarlara…

Bu konuda en önemli tespitlerden birini şair Serkan Engin yapıyor: ”Onurunuza sahip çıkın, kendinizi inek gibi sağdırmayın, paranızı bu vampir yayıncılara kaptırmayın. Hiçbir edebiyat erkine mihnet etmenize gerek yok zaten. Eğer eserleriniz nitelikliyse, tarih sizi er geç hakettiğiniz yere koyar ve yayın tekellerini yıkma olanağı sağlayan internet sayesinde bugünden yarına sayıları artarak okurlarınıza ulaşabilirsiniz de."


EMEĞİN SANATI


NOT: EMEĞİN SANATI E-DERGİ, TEMMUZ – AĞUSTOS AYLARINDA AYLIK OLARAK YAYINLANMAKTADIR.


BU SAYININ SAVSÖZÜ


Bağımlı şiir, bağımlı sanat, bağımlı edebiyat… güdümlü şiir, güdümlü sanat, güdümlü edebiyat… Dışarıdan ve doğrudan etki altında tutulan bir sanat, hele siyasal baskılarla yönlendirilmek istenen bir sanat elbette düşünülemez. Şiir de… Diyelim böyle bir durum söz konusu. Bu bağımlılık, güdümlülük, yönlendirme bir yönetim aracılığıyla da olabilir, bir “akçalama” siyasetiyle de. Şair eğer istiyorsa ya da kendini görevli sayıyorsa yönetimlerle savaşa girişebilir. Sessizliği, susmayı da seçebilir.  Ama istese de istemese de şiiri “akçalanıyorsa” daha doğrusu para ediyorsa ve bu yol sürekli yeni parasal olanaklara doğru açılıyorsa? Bu “olamaz” bir durumdur. Şiir para etmez! Şairin derdi parayla değildir.  ERAY CANBERK(Yazko Sanat Ortak Kitap/1984)        


YAŞAM VE SANATTA
1 AYIN İZDÜŞÜMÜ

SANATIN TAŞERONLAŞTIRILMASINA
GEÇİT YOK!



Siyasi iktidar, kamuya ait olan doğal varlıklar, ormanlar ve biyoçeşitliliği sermaye gruplarının rant alanına sunuyor. Sermayenin aç gözlülüğü ve rant hırsı yüzünden doğa, geri dönülmez bir biçimde tahrip ediliyor. HES projelerinin yenilenebilir enerji kaynağı olamayacağı, doğal yaşam alanlarına geri dönüşümsüz zararlar vereceği, bilimsel raporlar ve yargı kararlarıyla ortaya konulmasına rağmen HES projeleri devam ediyor. Oysa 2007 yılından bu yana yürütülen HES çalışmalarının doğayı nasıl yağmaladığı, nasıl hoyratça tahrip ettiği, Uzundere ve Çiğdemli HES projeleri uygulamalarında ortaya çıktı.

HES ve benzeri projeleri hayata geçirmek için ulusal ve uluslararası sermaye guruplarının yanında yer alan siyasi iktidar, Trabzon Solaklı’da Karaçam-Köknar köylülerine baskı ve şiddet uyguluyor. Solaklı deresinin ticaretleştirilmesine karşı direnen, yaşam alanlarını korumaya çalışan bölge halkının haklarını arama mücadelesini engellemek için siyasi iktidar, mülki amirleriyle, kolluk güçleriyle, şirketlerin özel güvenlik güçleriyle halkın üzerine biber gazı sıkarak ve copla müdahale ederek halkı sindirmeye çalışıyor.

Trabzon Solaklı’da Derebaşı Enerji şirketi, kurduğu şantiyede çalışmalarına jandarma koruması ile devam ediyor. Şantiyeye giden yollar jandarma tarafından kesiliyor ve sivil halkın yoldan geçmesi engelleniyor.
Trabzon Solaklı’da Derebaşı enerji şirketi’nin en büyük hissedarı ve gerçek sahibi olan Şekerbank, bir yandan doğayı geri dönülmez biçimde tahrip eden Hes projelerine soyunuyor diğer yandan doğaya karşı ne kadar duyarlı olduğunu göstermek için ekoloji temalı sergiler düzenliyor. Sermayenin bu iki yüzlü tavrına sanat alet ediliyor.

Akbank’tan Şekerbank’a transfer olan taze küratör Prof. Dr. Ali Akay, Açık Ekran Yeni Medya Sanatları Galerisi’nde, insan ve doğa ilişkisini ekosistem üzerinden sorgulayan bir sergi düzenliyor. Liberal bir politika üzerinden sermayeyle dans eden küratör; bir yandan “Ekoloji dünyadaki tek ortak önemli sorunumuz” söylemini devam ettiriyor diğer yandan ekoloji düşmanı bir projeyi hayata geçirmeye çalışan Şekerbank’ın bu çifte standardına araçsallık ediyor.

Kendisini savunurken de “ne yapalım yani bir tek Şekerbank mı böyle yapıyor, diğer sermaye grupları da böyle yapıyor” diyerek önümüze bir örneklendirme listesi sunuyor. Küratörün bu tutumu sermayenin rant hırsı yüzünden yaptığı her türlü sömürüyü örtbas etmek için sanatı taşeronlaştırmasına hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor.

Üstelik sermaye bu tutumuyla sadece kendisini temize çekmek için sanatı araç olarak kullanmakla kalmıyor aynı zamanda sanat yapıtlarının eleştirelliğini, öne sürdüğü ideolojiyi de meta haline getirerek pazarlıyor ve sanat eleştirisinin içini boşaltıyor.

Sermayenin bu iki yüzlü tavrına vize veren küratör, sanatçının ve küratörün sorumluluklarını, sponsorluk ilişkilerini, sanatın toplumsal rolünü yeniden sorgulamamıza neden oluyor. Küratörlerin ve sanatçıların birlikte çalışacakları kurumlara yönelik titiz bir sorgulamaya girmeleri gerektiğinin önemini ortaya koyuyor.

Sermayenin doğa sömürüsüne, Trabzon Solaklı’da Karaçam-Köknar köylülerinin yaşam hakkını gasp eden icraatlarına, sanatın taşeronlaştırılmasına izin vermeyeceklerini söyleyen sanatçılar bir araya gelerek konuya ilişkin tepkilerini bir basın bildirisi ve imza metniyle kamuoyuna duyurdular.

Sanatçıların basın duyurusu şöyle;

Şekerbank'ın Doğa Düşmanı Projeleri İçin Sanatı Araçsallaştırmasına Hayır!

“Şekerbank'ın Doğa Düşmanı Projeleri İçin Sanatı Araçsallaştırmasına Hayır!
Trabzon Solaklı DEREBAŞI HES projesinin en büyük hissedarı ve gerçek sahibi olan Şekerbank, “çevre duyarlılığına yönelik çalışmalarını” Açıkekran Yeni Medya Sanatları Galerisi’nde düzenlediği sergilerle çağdaş sanat alanına taşıyor!

Trabzon Solaklı Vadisi Karaçam-Köknar köyleri mevkiinde Hes projesiyle köylülerin ve tüm canlıların yaşam alanlarını ellerinden alan, doğayı ve ekolojik sistemi tahrip eden, yatağında akan dereyi yok edip suyu ticarileştiren, bir yaşam alanını bütünüyle katleden Şekerbank, ekoloji konulu sergileriyle “farkındalık yaratmaktan” söz ediyor.
Biz zaten farkındayız: Doğa ve insan düşmanı şirketlerin reklam kampanyalarında sanatı taşeronlaştırdıklarının farkındayız. Sanatçıların suç ortaklığına sürüklendiğinin farkındayız. Bu şirketlerin insanı, doğayı ve sanatı umursamadıklarının farkındayız. Trabzon’da jandarma ve polisin uyguladığı acımasız şiddetin, İstanbul’da Şekerbank’ın açık ekranında sergilenen sanatla bağının farkındayız. Ve bu utancın parçası olmayı reddediyoruz.

Sanatçılar ve sanat alanının emekçileri olarak bu ve benzeri ikiyüzlülükler için araçlaştırılmayı kabul etmiyoruz. Türkiye’de süren özgürlük ve yaşam mücadelelerinin farkındayız ve onların bir parçasıyız. Şekerbank yatırımlarının değil, hepimizin yaşamı için savaş veren Karaçam-Köknar köylülerinin yanındayız

Şekerbank ve benzeri şirketlerin, doğayı metalaştıran ve yaşamı yok eden projelerini bizleri kullanarak meşrulaştırma çalışmalarına ortak olmayacağımızı bildiririz.

İmzacı olarak destek olmak için ad ve soyadınızı solaklilarinyanindayiz@gmail.com e-posta adresine gönderebilirsiniz.”

150’den fazla sanatçı kampanyaya imzalarıyla destek verdiler.(LÜTFİYE BOZDAĞ)


EMEĞİN SANATI E-YAYINEVİ 30. E-KİTABINI YAYINLADI


Emeğin Sanatı E-Yayınevi, emekten yana yeni bir aydınlanmanın öncülüğünü yapıyor.  E-Yayınevi, yayına geçtiği Ocak ayından bu güne 23 şiir, 4 anlatı, 3 düşünce e-kitabını okurlarıyla buluşturdu.

Son olarak da şair, yazar Adil Okay’ın tek perdelik oyunu “Cumartesi Anneleri”; şair Abdullah Oral’ın şiir kitabı “Umut Her Şeydir”, şair, Duran Aydın’ın şiir kitabı: “Gölgemi Sildin Gölgenden”, şair Gönül Ülkü Dilek’in şiir kitabı “Ah”, şair Mehmet Girgin’in “Ceviz Düşü”, dergimiz editörü Ali Ziya Çamur’un Emeğin Sanatı ilk 100 sayı sunu yazılarından oluşan “Emeğin Sanatı Yazılar” okurlara ulaştırıldı…

Emeğin Sanatı E-Yayınevi, ticari tuzaklara kapılmadan eserlerini okurlarla karşı karşıya getirme çabasındaki —emekten yana— şair ve yazarlara kapılarını açıyor. Dileyen kitabı flaş programıyla yüklendiği sayfadan okuyabiliyor. Dileyen “http://issuu.com”a üye olarak kendi bilgisayarına indirebiliyor.

Emeğin Sanatı E-Yayınevi tarafından yayınlanan e-kitaplara “http://emeginsanatie-yayinevi.blogspot.com/” ya da doğrudan “http://issuu.com/emeginsanati” adresinden ulaşılabilmektedir.


ŞAİR VE ÇEVİRMEN ANIL MERİÇELLİ’Yİ YİTİRDİK…        


Bir dönem dergilere şiirleriyle ve şiir çevirileriyle renk katan şair, çevirmen Anıl Meriçelli Temmuz ayı içinde sessiz sedasız sonsuzluğa göçtü. İki arkadaşı Ülkü Tamer ve Refik Durbaş arkasından yazılar yazmasa kimsenin de haberi olmayacaktı.

Yeditepe, Varlık, Yenilik, Pazar Postası, Dost, Yelken gibi dergilerde şiir, çeviri ve sanat yazıları yayımlandı. İngiliz-Amerikan şiirlerinden birçok çeviriler yaptı. Uzun süren suskunluktan sonra, çeviriler ve şiirleriyle edebiyat dünyasına geri döndü. Amerika'lı şair Emily Dickinson'un seçilmiş şiirlerinden oluşan bir kitap yayınladı.

Kendi şiirlerini üç  kitapta yayınladı: Mayıslara Açılan Kapı (1964), Yüzün Bir Yalnızlıktır Yüzümde (1971), İstanbul Gözlerimin Ucunda (1996), Aşk Şiiri (1997)… Ayrıca, Çağdaş İngiliz-Amerikan Şiiri (1968), Kırmızı Kırmızı Bir Güldür Aşkım (Batı şiirinden örnekler, 1997), Umutsuz bir Aşkın Şairi Emily Dickinson'dan Seçilmiş Şiirler (1998), Modern İngiliz Amerikan Şiiri Antolojisi (1999) adlı çeviri şiirler, seçkiler yayınladı. Ezra Pound, e.e. Cummings, W.H. Auden, Arshi-bald Macleish, Edwin Butler Yeads, Christina Rosetti, Dennis Brutus ve Marry Mills gibi şairlerin şiirlerini Türkçe'ye çevirdi. Roman çevirileri de yaptı.

ŞİİR

Günün en yorgun saatlerinde
Şiir
Gözlerindeki ürperti gibidir

(Gökyüzünün aynasıdır gözlerin
Günün en yorgun saatlerinde)

Sünger avcılarının aradığı
Bulanık su diplerindeki
Kirli elleri kirli dudaklarıyla aradığı
Şiir

Irmağın kıyısındaki şehir
Nasıl uyanırsa geceden
Geride kalan bakışlarınla
Mevsimleri mevsim yapan
Şiir

Günün en yorgun saatlerinde
Gözlerindeki yangın gibidir.

ANIL MERİÇELLİ


20. HÜSEYİN ÇELEBİ ŞİİR VE ÖYKÜ ETKİNLİĞİ...

Bu sene 20.si gerceklestirilecek Hüseyin Celebi Şiir ve Öykü Etkinliğine katılımlar başladı.

Tertip komitesinden yapılan açıklamada şu sözlere yer verildi: “Kurucu üyemiz sevgili Hüseyin Çelebi’nin şiire ve edebiyata olan ilgisini, yine onun insana ve özgürlüğüne olan tutkusuyla birleştirmek amacıyla gerçekleştirilen bir etkinlik... Bu etkinlik, eserlerin yarıştırıldığı bir etkinlik olmaktan daha ziyade, duyguların, düşünlerin sınırlar aşarak kucaklaşmasına, onların ortak bir platformda buluşturulmasına fırsat vermekte. Kimi kez bir mahkûmun bir isyanının, özleminin dili olmakta şiirlerimizin, öykülerimizin dili; kimi kez de bir akşam serinliğinde, coğrafyamızın herhangi bir nehrinin kıyısında oturmuş bir çiftçinin yorgun sesi. Çoğunluğu Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasından zindanları, sınırları, ülkeleri ve postacıları aşıp bize ulaşan her mektupta farkına vardığımız, sesine kulak verdiklerimizin aslında onlarca öğrenci, emekçi, anne, savaşçı, memur, yani yüzlerce insan... Bazen öykü diye yazılmış yaşam öykülerine rastladık; bazen de usta bir kalemin içimize işleyen sözcüklerine… Her duygunun yansıtıldığı böylesi bir etkinliği bizde her yıl yeni bir heyecanla işin içine girmekteyiz.

Her yıl değişik bir secici kurul ile etkinliğimizi büyütüyor ve yeni isimler katmaktayız. Etkinliğimiz şiir ve öyküde Kürtçenin Kurmanci, Dimilki ve Sorani lehçeleri ve Türkçe dillerinde yapılmakta.”

Kürdistan Öğrenciler Birliği'nin (YXK) organizesiyle düzenlenen 20. Hüseyin Çelebi Şiir ve Öykü Etkinliği için başvurular 1 Temmuz itibaren başladı ve 15 Ekim 2012 kadar devam edecektir. 20. Hüseyin Çelebi Edebiyat Ödülleri 17 Kasım 2012 Almanya Bochum şehrinde yapılacak Ödül Töreninde açıklanacaktır.

Katılım dili Kürtçe (Kurmanci, Dimilki, Sorani) ve Türkçe’dir. Eserler daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış olmalıdır. Katılımcılar etkinliğe şiir dalında 2, öykü dalında 1 eserle katılabilirler. Katılımcılar eserlerini kısa özgeçmiş ve ilişki adresleriyle birlikte en geç 15 Ekim 2012 tarihine kadar beyaz kâğıt üzerine okunaklı bir şekilde yazıp aşağıdaki adrese, olanakları olan katılımcıların ise eserlerini e-mail üzerinden ulaştırmaları gerekmektedir.

Etkinliğin seçici kurullarında:
Kürtçe şiir dalında: Cemil Denli, Dilşa Yusuf,Irfan Amîda; Türkçe şiir dalında: Şükrü Erbaş, Hicri Izgören, Halil Ibrahim Özcan; Kürtçe öykü dalında: Lukman Mahmud-Suleymani,Yusuf Bilgic, Fevzi Özmen; Türkçe öykü dalında: Esra Çiftçi, Ayşe Düzkan,Şehmus Diken; Dimilki öykü ve şiir dalında: Kamer Söylemez, Mehmet Çetin, Ilhami Sertkaya; Sorani öykü ve şiir ve Hikayeler: Serkewet Resul, Awat Mihemed,Hosheng Shex Mihemed  yer almaktadır.

Eserler, aşağıdaki posta adresine ya da doğrudan e-mail adresine gönderilecektir:
Edebiyat Etkinligi Literaturfestival , Postfach 10 10 26, 44010 Dortmund/Almanya


HOMEROS EDEBİYAT ÖDÜLLERİ
2012 TARIK DURSUN K. HİKÂYE ÖDÜLÜ…

Karşıyaka Belediyesi tarafından 2003 yılından bu yana verilen Homeros Edebiyat Ödülleri bu kez Tarık Dursun K Hikâye Ödülü olarak düzenlendi.

Ödül, herkese açıktır. Yarışmaya katılacak hikâyeler için tema sınırlaması yoktur. Ödüle katılım, hiçbir yerde yayımlanmamış, özgün tek hikâye ile yapılacaktır. Hikâyelerde sayfa sınırlaması yoktur. Yarışmaya katılacak dosyalar bilgisayarda yazılmış olmalıdır.

Ödül, birincilik 1500 (binbeşyüz), ikincilik 1000 (bin), üçüncülük ise 750 (yediyüzelli) TL’dir. Seçici kurul uygun gördüğü takdirde ödülü bölüştürebilir. Ödüle son başvuru tarihi 31Temmuz 2012 günüdür. Ödül, Türk Dil Bayramı etkinlikleri çerçevesinde; Eylül 2012 ayının son haftası açıklanacaktır.

Ödüle katılanların hikâyelerini 7'şer adetini, özgeçmişleri, adresleri, e mail ve telefonlarını içeren bir başvuru yazısı ile  “Karşıyaka Belediyesi Kültür Müdürlüğü”, Tarık Dursun K. Hikâye Ödülü, Bahriye Üçok Bulvarı No:5, 35600 Karşıyaka – İZMİR adresine APS, kargo, taahhütlü posta ile göndermeleri ya da elden teslim etmeleri gerekmektedir.

Ödülün seçiciler kurulunda, Özcan Karabulut, Sezer Ateş Ayvaz, Jale Sancak, Faruk Duman, Veysel Çolak bulunmaktadır. Ödül hakkında bilgi edinmek için:  Melih Elhan (Ödül Sekreterliği) Tel: 0232 3994089 (Hafta içi 08.00 – 17.00) (EDEBİYATHABER.NET)


MELİH CEVDET ANDAY ŞİİR ÖDÜLÜ
HÜSEYİN YURTTAŞ ve İSMAİL UYAROĞLU'NUN

Melih Cevdet Anday'ın anısına Türkiye Yazarlar Sendikası ve Muğla Ören Belediyesi işbirliğiyle bu yıl yedincisi düzenlenen "Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü"ne "Sevgiler Kanarken" adlı kitabıyla Hüseyin Yurttaş ve "5-7-5'ler" adlı kitabıyla İsmail Uyaroğlu değer bulundu.

Seçici kurul; Doğan Hızlan, Egemen Berköz, Eray Canberk, Sennur Sezer, Leyla Şahin, Refik Durbaş ve Enver Ercan'dan oluşuyordu(EDEBİYATHABER.NET)


ÜMÜŞ EYLÜL KÜLTÜR VE SANAT DERGİSİNİN 4. SAYI ÇIKTI:


Tekirdağ Cezaevinde devrimci tutsaklar tarafından 3 ayda bir yayınlanan, elle hazırlanıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür Sanat Dergisinin Temmuz-Ağustos-Eylül 4. sayısı yayınlandı.

Ümüş Eylül Kültür Sanat Dergisi; “Ölüm Orucu Direnişi”ne Ümraniye Cezaevi'nde 1. ekiple başlayan, 19 Aralık katliamından sonra direnişini Kartal Özel Tip Cezaevi'nde sürdüren, daha sonra Kartal Devlet Hastanesi'ne kaldırılan, direnişine hastanede de devam eden, durumunun ağırlaşması üzerine tahliye edilen, tahliye edildikten sonra direnişini Küçük Armutlu'daki direniş evinde sürdürürken 14 Eylül 2001’de orucun 330. gününde sonsuzluğa göçen Ümüş Şahingöz’ün anısını yaşatmak amacıyla yayınlanmaktadır.

Hasan Şahingöz’ün hazırladığı dergide; tutsaklardan Fırat Deniz’in, H. Mahmut Kurhan’ın, Ümüş Şahingöz’ün, Metin Aydemir’in, Wahap İlhan’ın, Adil Okay’ın şiirlerine Hasan Şahingöz’ün, Mülkiye Sunar’ın öykülerine, Cengiz Ayar ve Vedat Özdemiroğlu’nun denemelerine, Barış Tosun’un mektubuna, biyografi yazılarına ve çizimlere yer verilmektedir.

Ümüş Eylül Kültür ve Sanat Dergisini aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz:
http://issuu.com/umuseylul/docs/_m___eyl_l-4?mode=window&backgroundColor=%23222222


BİR AYDINLIK ÖNCÜSÜ: TEVFİK FİKRET...


Yazınımızın öncülerinden, çağdaş şiirimizin ilk önemli adlarındandır Tevfik Fikret. Zaman zaman gözden uzak tutulan bir yönü daha var ki Tevfik Fikret’in, bütün özelliklerinin de üstüne çıkar. Yazında ve düşün alanında akıl ve bilim bileşiminin şiire ilk dökücüsüdür Tevfik Fikret. Belki şiirsel yönü tartışılsa da çağdaş uygarlık düşüncesindeki öncülüğü tartışılamaz.

15 Ağustos 1915’de yitirdiğimiz bu büyük insanın düşünceleri, hâlâ tazeliğini korumakta, ortak özlemlerimizi dillendirmekte.       İşgal ve baskı yıllarında yazdığı “SİS” şiiri, günümüzde yaşadıklarımızla uyuşmuyor mu? Günümüz Türkçesinden bir göz atalım  şiire:
“Ey kişiye dokunulmazlık ve özgürlüğe yakın
Bir soluk alma hakkı veren yasa efsanesi;
Ey gerçekleşmeyen söz, ey sonsuzca kesin yalan,
Ey mahkemelerden durmaksızın sürülen hak;
Ey kuruntuların saldırısıyla duyguları bitkin
Vicdanlara uzatılan gizli kulak;
Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;
Ey ulusal çaba ki nefret edilmiş ve horlanmış;
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal tutuklu;
Ey eğilmiş baş, ki akpak, ama iğrenç....”

Tevfik Fikret’in işgal yıllarındaki bu çığlıklarına kim kulak tıkayabilir.  Kuşkusuz onun şiirlerinde, sadece olumsuzluklara yükseltilen gür bir ses değil, kurtuluş içinde gidilmesi gereken yolu gösteren dersler vardır. “Sis” şiirinin ardında yazdığı “RÜCU” (geriye dönüş) şiirinde birliğe, yükselmeye, çalışmaya mutluluğa koşmamızı öğütlerken, bu konuda adımları doğru atmanın, yolun kısalmasının yürüyüşteki düzene bağlı olduğuna dikkat çeker.

Her yaşanan olumsuzluğun ardından güzelliklerin geleceği inancı vardır Fikret’te. Umutsuz, karamsar değildir asla. “SABAH OLURSA” şiirinde her karanlığı boğan bir aydınlığın muştusunu verir. Evet, sabah olacaktır. Kıyamete dek sürmez gece. Sonunda bu mavi gök, güneşini gerer üstümüze. Ve seslenir:
"Siz ey yarının uzayının küçük güneşleri,
Artık birer birer uyanın!
Ufukların sonsuzca bir özlemi var ışığa.”
Aydınlanma... Yüzyılımızın işte emellerinin özü;
Silin bu bulutları, silkin korkunun gölgelerini,
Aydınlık içinde koşun şükredilecek bir kurtuluşa.
Umudumuz bu; ölürsek biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle, şu zindan karanlığından uzak!"

Bugün de yaşadığımız çelişkileri, “HALUK’UN AMENTÜSÜ” şiirinde o günden sezer, çıkış yollarını açar. Tüm dünyayı vatanı, insanoğlunu ulusu kabul eder. Kör inançların cehenneme çevirdiği dünyayı aklın ve bilimin kılavuzluğunda insanların cennete çevireceğine inanır.  Bugün de dünyamızın yüzünü kana bulayan savaşlar, kırımlar, yıkımlar arasında tüm insanlığın kardeşliğini düş olarak görse de, bu düşe, yürekten inanır. Kârın şiddeti, şiddetin kanı beslediği çağımızda düşmanlıkların kanla sönemeyeceğini vurgular. En büyük sihirbaz olarak kabul ettiği aklın mucizeleri önünde,  boş inançların egemenliğinin ancak bir saman alevi kadar parlayacağına inanır.

Tevfik Fikret, “PROMETE” şiirinde, karanlıklar içindeki hastalıklı vatanda kurtuluş ve aydınlanma için gereçk yolu gösterir:
"Bir gün açarsa gözünü şu hasta vatan,
Ne varsa yüklen getir bilimin dört bucağından,
Gelecek günlerin meçhul elektrikçisi
Aydınlığa, bolluğa susamış halkın.
Uyuşukluğu yok eden ne varsa getir,
Yüreği, özü, kafayı besleyen,
Durma, onlara can ver, can!"

Fikret, geleceğin aydınlık günlerinin özlemiyle uyarır, uyandırır, yöneltir, yönlendirir. Ama kendi adına tek bir beklentisi yoktur:
"Ne bir bağış beklerim kimseden,
Ne kol dilenirim, ne kanat,
Kendi göklerimde kendi kendime uçar giderim.
Bana eğilmek, boyunduruktan bile ağır.
İşte böyle bir şairim ben,
Tepeden tırnağa özgür!"

Tevfik Fikret, 1800’lü yıllardan 1915’e değin karanlığın içindeki bir deniz feneri gibi ışıtmış, uyandırmış;  toplumsal aydınlanmanın öncülüğünü yapmıştır.  Bu nedenle, her okunuşunda Fikret’ten öğrenilecek çok şeyler vardır. her şeyden önce de “Kıran da olsa kırıl sen, / Fakat eğilme sakın!” diyen bir aydın onuru.


13. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE CAN BABAYA BİN SELAM!


Hazzın, özgürlüğün, yola gelmezliğin, devrimi şenlik olarak görmenin, arzuları patlatmanın, imgelemi zıplatmanın, sürreel şairi Can Yücel’i aramızdan ayrılışının 13. yıldönümünde saygıyla selâmlıyoruz.

Can Baba, küfürbazlığı, delibozukluğu, dili yarıp yarıp yeniden kurmasıyla Türk dilini candan yücelten, şair kimliğini de sallamayan çağdaş bir Shakespeare idi. Fındık kadar beyni olanlarla, edebiyatı öyle canlarının istedikleri gibi çekiştirebilecekleri bir oyuncak zannedenlerin hiç bir zaman anlamalarının mümkün olmadığı kocaman yürekli bir şair oldu hep.


 BESİK DÜRTMESI


Kuzu gibi olun diyorlar
Büyüyüp ortaya çıkınca
Koyun gibi gütmek için sizi


CAN YÜCEL


ABDÜLKADİR BULUT’UN  ŞİİRLERİ
TOROSLARDAN DÜNYAYA YANKILANIYOR HÂLÂ…

Lirik, lirik olduğu kadar da toplumsal duyarlıkları duyan ve duyumsatan Abdülkadir Bulut, 42 yıllık yaşamına karşın Türk Edebiyatında taklit edilemeyen önemli bir iz bıraktı.

Abdülkadir Bulut, bir Akdeniz çocuğu olup 1943 yılında Anamur'da, Dragon Çayı'nın kıyısındaki Akine köyünde doğdu. Çocukluğu ve ilk gençliği bu coğrafyada geçti. Torosların insanını, çiçeğini, ağacını, börtü böceğini yerelden evrensele uzanan bir çizgide kendi özgü bileşimi oluşturan; onun devrimci tavrı şiirle özgünlükten ödün vermeksizin buluşturan ve Torosların insanını coğrafyası, florası ve faunasıyla birlikte vermesiyle kısa süren yaşamında kolay kolay silinemeyecek bir iz bıraktı.

Her ne kadar Cemal Süreya, ona yaptığı  "Kasabalı Lorca" yakıştırması üzerine sıkıca yapıştırılsa da, “kasaba”nın sosyo ekonomik ve toplumbilimsel yapısını göz önünde tuttarsak, dağların, yaylaların, kırların yörük çocuğunun "kasaba"lılıkla hiçbir ilgisi olmadığını görürüz. “Kasaba” yerleşik yaşamı ve köylüleri her alanda sömüren mütegallibe yaşamını simgelemektedir. Kasaba bağnazdır. Kasabalılık kırsaldan kente geçiş aşamasıdır. Çoğunlukla üretmez, üreten köylünün alın teri üzerinden para kazanır.  
Bu yapıyla Abdülkadir Bulut arasında hiçbir yakınlık yoktur. Tam tersine yazdığı şiirlerde kasabalı yaşamına dair iğnelemeler yapar: “Bir kalıp sabuna 45’lerde / Anaç bir tavuk veren / Anamur’un bayır köylüleri / Artık anlatmak sırası sizde / Beni elden duyalı beri / Selâmı sabahı kesseniz de”  “Hey Akpınar pazarı / Eşrafın otlu koyağı / Elma erik sepetleri tekmelenen / Ve kelimeleri uzatarak konuşan Aşağı ve yukarı İğnebollu / Güzelim Ermenek köylüleri”

Abdülkadir Bulut, salt Lorca’yla anılamaz elbette. Kendisi gibi yaşama dair, şiire dair sağlam izler bırakmış Ritsos, Neruda ve benzeri devrimci dünya ozanlarıyla aynı dokudan, yürektendir.

Abdülkadir Bulut Devrimci tavrı ve hayata bakışıyla yüreğini halkına adayan, gönlü uçurum, alnı sarp kayalık, korkusuz bir yiğitti. Ve 8 Ağustos 1985 tarihinde, yaşamının en verimli döneminde, trajik bir trafik kazasında onu yitirdiğimizde henüz 42 yaşındaydı. Zamansız ölümünü, yalnız ailesi, halkı ve yakın dostları için değil, bütün Akdeniz ve Türk edebiyatı için de acı bir kayıp sayıyor; ölümünün 27. yılında onu özlemle anıyoruz.

Suların şairi, sularla arkadaş Abdülkadir Bulut’u, sulara, derelere, çaylara kelepçe takma derdindeki HESlere karşı verilen onurlu mücadelede bugün daha iyi, daha yoğun anlıyoruz, algılıyoruz artık.



BEKİR YILDIZ, ESERLERİYLE TOPLUMSAL HAYATIMIZA
AYNA TUTMAYA DEVAM EDİYOR...

08 Ağustos 1998’de yitirdiğimiz Bekir Yıldız, öykümüze ve romanımıza getirdiği yeniliklerle edebiyatımızı zenginleştirdi; sosyalist gerçekçi öykünün silinmeye yüz tutan izini derinleştirdi ve insanla sanatı buluşturdu. Bu buluşma ile edebiyatımızda, insanlık trajedisini anlatmadaki ustalıkla var olan Bekir Yıldız gerçeği doğdu. Bu gerçeklikteki anlatım ustalığı; söz cambazlıkları ve sözcük oyunlarıyla metnin anlaşılmaz kılınmasından değil; aklın ve gönlün titremesini sağlayan bir estetik yoğunluktan ve insani sıcaklıktan kaynaklanmaktadır.

1933 yılında Urfa'da doğan Bekir Yıldız, 1970’li yıllarda art arda çıkardığı, Güneydoğu gerçekliğinin farklı yönlerine ışık tutan öykü kitaplarıyla edebiyatımızda önemli bir yer kazandı.  1980’den sonra kendi yaşamından yola çıkarak aile dramlarını işleyen roman ve öyküler yazdı. Almanya’da işçilik yaparken edindiği izlenimlerle Almanya’daki Türk işçilerinin sorunlarını irdeledi.

Kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı Halkalı Köle’deki gerçekçilik anlayışı kimi çevreleri rahatsız etti. Bu roman çerçevesinde uzun tartışmalar yapıldı. Öykü ve romanlarından bazıları senaryolaştırarak filme çekildi.

Yazar kimliğinin kazanılmasındaki özgünlük, öncülük, yaratıcılık, etkileyicilik, zamana karşı direniş gibi özelliklere sahip olan Bekir Yıldız yapıtları, edebiyatımızın kıvanç duyulacak yapıtları arasındadır. İnsan damarıyla, insani özle, insan duygularıyla, insanlar arası ilişkilerle, insanın doğayla ilişkileriyle, insanın makinelerle ilişkileriyle dolu olan ve kendi deyişiyle, “süte su katmayan” bir yazar olan Bekir Yıldız gerçekliği, edebiyatımızın dünden gelip yarına gitmekte olan serüveninde önemli bir buluşma noktasıdır. Yaratıcı ve öncü bir yazar olarak edebiyat halkasını doğru yakalamış olan O’nun bu halkayı yakalayışının gizi, kendi deyişiyle, “yaşantı, emek ve içtenlik”ten kaynaklanmaktadır. Edebiyatımızda Bekir Yıldız gerçeği, “Gerçekleri yoğurup dinamit haline getirmeye” çalışan bir yazarın, bu doğru yaklaşımının başarısıdır. “Yeşermemiş umutların, yaşanmamış sevgilerin, verilmemiş hakların alacaklıları yanında olmak.” kaygısıyla yazan bir yazarın edebiyatımıza kattıklarıdır.

8 Ağustos 1998’de yitirdiğimiz büyük yazar, roman, öykü, röportaj ve yazılarıyla birlikte 21 dev yapıt bıraktı arkasında: Arılar Ordusu, Beyaz Türkü, Demir Bebek, Evlilik Şirketi, Harran, Kara Vagon(May Edebiyat Ödülü), Kör Güvercin, Mahşerin İnsanları, Ölümsüz Kavak, Reşo Ağa, Şahinler Vadisi, Kaçakçı Şahan (1971 Sait Faik Hikaye Ödülü), Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela, Yargılayan Zaman İçinden Konuşmalar, Yazılar, Sahipsizler, Dünyadan Bir Atlı Geçti, Halkalı Köle, Yaman Göç, Aile Savaşları, Bozkır Gelini…

“Kızcağız çardağın gölgesinden istemeye istemeye çıkıp, güneşin kavurduğu çıplaklığa kendini bıraktı. Ve ardından Atiye Bacı kızının getirdiklerini yemeye koyuldu. Lokmalar boğazında sıralandı. Kaymadı, düşmedi aşağıya. Aklı Fato’sundaydı. Aklı Hasso’sunda, Hüsso’sunda, Ayşo’sunda, Abo’sundaydı… toprağı terk edip çocuklarına koşmak istedi.. Fakat toprak sanki elini kaldırıp: “Ekmek,” diye duralatıyordu kadını… Ya çocuklarıyla bir arada olmak, her şeyini onlara vermek ya da onlardan uzak kalıp topraktan söküp alabildiklerini çocuklarına ulaştırmak… “


HARUN ARKADAŞ, BİLİNCİMİZDE YAŞIYOR!

68 Gençlik hareketinin en önemli gençlik önderlerinden Harun Karadeniz’i ölümünün 37 yıldönümünde saygıyla anıyoruz.

Harun Karadeniz’in, diğer 68’li gençlik önderlerinden önemli farkı, düşünsel ve kuramsal olarak kendini yetkinleştirmesidir. MDD’ciliği eleştirerek bu hareketin açılımı olan gruplardan uzak durarak devrimci gençlik hareketi ve TİP içinde mücadelesini sürdürdü.

Devrimci mücadele içinde öncü sorumluluklar almasının yanı sıra düşünsel araştırma ve çalışmalarını da sürdürdü. Bu dönemde “Kapitalsiz Kapitalistler” ve “Eğitim Üretim İçindir” adlı iki önemli kitap yayınladı.

12 Mart faşizminin zindanlarında kansere yakalandı ama tedavisine izin verilmedi. Cezaevinden çıktıktan sonra kanserli hücre neredeyse her tarafa yayılmıştı. Yurt dışında tedavi olanağı doğdu ama bu sefer de pasaport vermediler. Pasaport verdiklerinde ise iş işten geçmişti artık.

Bu dönemde ölümüne kadar 68 gençliğinin eylemlerini canlı tanıklığıyla anlatan “Olaylı Yıllar ve Gençlik” kitabını yazdı. Daha sonra da “Yaşamımdan Acı Dilimler” adlı otobiyografik kitabını yayınladı. 15 Ağustos 1975’de 33 yaşında aramızdan ayrıldı.

Anısı kavgamızda hep bizimle olacak!

"Kuştu, en gencimizin göğsünde ürperen
Kilitlendikçe üreyen sevgi,
Kitaptı, fabrikada, tarlada, mapushanede
Okuduk Harun arkadaşın direncinde
Ey adını beraberliğimizden alan öğreti."  (ŞÜKRAN KURDAKUL)


FİLİSTİN’İN GÜRLEYEN SESİ MAHMUT DERVİŞ
HALKININ KAVGASINDA YAŞIYOR...


Filistin direnişinin en önemli şairlerinden olan Mahmud Derviş, 10 Ağustos 2008’de 67 yaşında şiirlerinin yankısını bırakarak aramızdan ayrılmıştı

Çocuk yaştayken ülkesini terk etmek zorunda kalan Derviş, ailesiyle birlikte Lübnan’da bir mülteci kampına yerleştirildi. Çocukluğundan başlamak üzere, sürülmüş olmanın acısını anlattığı şiirler yazdı. Köyü, bugün hâlâ İsrail toprakları içinde.

Mahmud Derviş’in şiirlerinde sosyalist çizgideki özgür Filistin kavgasının cepheden ve cephe arkasından  sesleri ve duyarlıkları yer alır. Çocuk yaşta şiir yazmaya başlayan Mahmud Derviş, ilk şiirlerini yayımladığı dönemde, El-Ard (Toprak) hareketinde de çalışmaya başladı. Çağdaş Filistin şiirinin önde gelen temsilcisi, El İttihad gazetesi ile El Cedid dergisinin yazı işleri müdürlüklerini yapmış, şiirleri ve yazıları nedeniyle bir kez İsrail ordusu tarafından tutuklanmış, 1970 yılında İsrail’den sürgün edilmiş, 2 yıl birçok Arap ülkesinde dolaşmıştı. Filistin Kurtuluş Örgütü’nde aktif olarak çalışan Derviş, şairliğinin yanı sıra mücadeleci kimliğini de hayatı boyunca bırakmadı. Filistin Kurtuluş Örgütü üyesi olan Derviş, dönemin Filistin lideri Yaser Arafat'ın İsrail'le yaptığı anlaşmayı protesto ederek 1993'te örgütten ayrıldı.

Şiirleri 20’den fazla dile çevrilen Filistinli şair, 2003 yılında uluslararası Nâzım Hikmet şiir ödülüne de layık görülmüştü. Şair, 1982 Eylül’ünde Sabra-Şatilla’da yaşananların ardından Beyrut Kasidesi’ni yazmış ve bu kaside ile 1984’te de dönemin Sovyetler Birliği’nde Lenin ödülünü almıştı.

“Arap Ahmed, diren!
Kuşatma altında gezeceğiz
Ulaşıncaya dek kıyısına
Ekmeğin ve dalgaların.
Öleceğiz düşü uğruna
Bir yurdun
Ve bekleyen yaseminlerin.”



FAŞİZMİN ÇIBAN BAŞLARINI PATLATAN ŞAİR: BERTOLT BRECHT


14 Ağustos 1956’da sonsuzluğa uğurladığımız Bertolt Brecht’i ölümünün 55. yıldönümünde bir kez daha anıyor, mücadelesini sürdürmeye devam ediyoruz.

Brecht, 1. ve 2. paylaşım savaşları, Hitler faşizminin vahşeti ile birlikte yaşadığı dönemde edebiyattan şiire, sinemadan tiyatroya kadar değişik alanlarda birçok eserler verdi. 50’yi aşkın oyun, yüzlerce şiir, film senaryoları, radyo oyunları… “Sanat üretimdir” diyordu. Yaklaşık otuz yıl boyunca kılı kırk yararak, önüne çıkan birçok zorluğu devirerek, yaratıcılığın sınırlarını zorlayarak soluk soluğa geçen bir yaşam. Tiyatroda çığır açan “epik tiyatro”…

Diyalektiği sanatına uygulamak, Brecht’in epik tiyatrosunun çıkış noktasıdır. Sanatı sınıf savaşına hizmet etmeli, onun üreten bir parçası olmalı, düşündürtmeli, kavratmalı, ateşlemeli… seyirci, sınıf savaşımının aynasında kendini görür gibi izlemeleri tiyatroyu, şartlarını görebilmeli. Başka türlü de olabileceğinin kıvılcımları çakmalı beyninde.

Brecht’in sınıf mücadelesine sanatsal cepheden sunduğu katkılar ve eserlerinde burjuvazinin çıbanbaşlarını delmesi, ölümünden sonra bile burjuvazinin ona yönelik saldırılarını sürdürmesine neden oldu.

Şurasını biliyoruz ki, Brecht’te  temel olan, eserlerindeki devrimci öz, devrimci dönüştürücülüktür. Bugünün devrimci sanatçılarının da Brecht’ten alacakları şey, bu olmalıdır.

KOMÜNİZME ÖVGÜ

Akılcıdır o, anlar herkes. Kolaydır.
Sen sömürücü değilsin,
onu anlayabilirsin.
Senin için iyidir o. Sor ve ara onu.
Aptallar aptalca der ona.
Ve pislik içinde yüzerler.
Ona pis derler.
Sömürücüler onun suç
olduğunu söyler.
Fakat biz şunu biliriz,
O sonudur suçun,
O çılgınlık değil
sonudur çılgınlığın
O bilmece değil
Tersine çözümdür
O basittir.
Fakat güçtür gerçekleştirilmesi…

BERTOLT BRECHT


KAPİTALİZMİN KATLETTİĞİ İKİ DİRENÇ ANITI:
SACCO VE VANZETTİ


Amerikan kapitalizminin 22 Ağustos 1927’de idam ettiği iki yiğit işçi sınıfı militanı Sakko ile Vanzetti’yi Nazım’ın dizeleriyle saygıyla anıyoruz.

“devrimin sıra neferiydi onlar,
devrimin namuslu neferi.
yanıyordu kanlarında şavkı italya güneşlerinin
koştular temiz esmer alınlarla hayatın sesine
dövüştüler yanında dövüşen kardeşlerinin
yeni dünyaya düştüler eski zulmün pençesine!
yedi yıl ölümün karşısında gülerek durdular
elektrikli iskemleye
kadife bir koltukmuş gibi oturdular
yürekleri dört bin volta yedi dakika dayandı
yandı yürekleri
yedi dakika yandı
cani değildiler, kurban gittiler bir cinayete
kurban gittiler dolarların emrindeki adalete!
hayatlarında olmadılarsa da kitlelerin rehberi,
ölümleriyle şaha kaldırdı kitleleri
bu iki ihtilal neferi!”




NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati