31 Mart 2009 Salı

EMEGİN SANATI E-DERGİ YENİ ADRESİNDE YAYINA DEVAM EDİYOR


EMEGİN SANATI E-DERGİ,



53. SAYISINDAN İTİBAREN



http://emeginsanati2.blogcu.com




ADRESİ ÜZERİNDEN

YAYININI


SÜRDÜRMEKTEDİR

15 Mart 2009 Pazar

EMEGİN SANATINDAN 52. MERHABA


YENİ ADRESİMİZ: http://emeginsanati2.blogcu.com

Merhaba Dostlar,

52. sayımızla bundan sonra http://emeginsanati2.blogcu.com/ adresinde sizlere ulaşmaya devam edeceğiz.

Sanatın yaşantısal değerini, diyalektik düşüncenin bilinciyle buluşturarak, yeni bir oluşum çabasını sürdüreceğiz.

Günümüzde, sermayenin emrine geçen, holdinglerin çıkar amacına dönüşen küçük burjuva sanatçılar, kendi çıkmazlarına sanatı ve edebiyatı da sürüklemek çabasındadırlar.

Bu görüntü karşısında, geleceğin sanatı kurma kaygısı bize ve bizim gibi düşünen sanat çevrelerine düşmektedir. Bizim sorumluluğumuz, bu çıkmaz sokakları, ezilenlerin, işçi, sınıfının ana aortuna açmaktır. Ernst Fischer’in vurguladığı gibi sanatın grevi açık kapıları kilitlemek değil, kilitli kapıları açmaktır. Çabamız bu. Ancak hedefe ulaşabilmek için daha çok çaba göstermek zorunluluğundayız.

Medyatikleşmekten uzak, magazinleşmeye kapalı, metalaşma ve markalaşmaktan uzak, gizemi ve içe dönüklüğü reddeden bir sanattır bizim aradığımız.

Bu konuda öncelikli sorunumuz; yayın esnaflarına, tekelci, tekkeci, holdingci yayınevlerine karşı; birleşerek, buluşarak yayın sıkıntılarını çözmektir. Çünkü biliyoruz ki, pek çok arkadaşımız, ya yayın pazarcılarının eline düşmekte, ya da kitaplarını bastıramamaktadır.

Bu sorunu, ancak bizim gibi düşünen dostlarımızın elbirliğiyle çözebiliriz.

Ali Ziya Çamur

BU SAYININ SAVSÖZÜ

Sanat devrimcidir. Devrimci sanat kendinden ödün vermez ve kendinde tabu barındırmaz... Sanatçı, tabuları yıkan, yerine yeniyi koyandır... Sanatçı gelenekleri değiştireceğini haykırır. Gelişmiş toplumlarda kültürel gelişim için siyasetçinin en güçlü argümanı sanattır...

Siyasetçi sanatı önemsemeli . Çünkü sanat soran, sorgulayan, değiştiren ve özünde muhalefeti hep koruyandır. Muhalefetçi özü onu sürekli dinamik, dingin ve geliştirici yapar; siyasetçi bunları izleyerek, güzel olanı alabilir ve uygulamaya koyabilir...

En zor olayların çözümünde büyük başarılar kazananlar, sanatın gücünden yararlanan ülkelerdir... Sanat kaygısı taşıyan yapıtlar yaşamla buluşur ve insanların gelişimine büyük katkı sağlar. İHSAN GÜMÜŞTEN

YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ

YUSUF HAYALOĞLU ‘HOŞÇA KAL’ DEDİ...

Ahmet Kaya'nın kayınbiraderi ressam, şair-şarkı sözü yazarı Yusuf Hayaloğlu aramızdan ayrıldı.

Başta Ahmet Kaya olmak üzere birçok sanatçının şarkı sözlerini yazan, aynı zamanda Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'nın ağabeyi olan Yusuf Hayaloğlu, 56 yaşındaydı. 3 çocuk babasıydı.

Şiirleri başta Ahmet Kaya olmak üzere birçok sanatçı tarafından şarkı olarak bestelenen Hayaloğlu, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya’nın da ağabeyiydi. Ahmet Kaya’nın ölümünün ardından “... ben şimdi/ bu koca deryada tek başıma ne halt ederim?/ senden ayrılacağımı sanma, birkaç güne kalmaz,/ ben de gelirim!..” demişti Hayaloğlu.

“Gözleri İntihar Mavi” adlı şiir kitabı bulunan Hayaloğlu’nun, “Hani Benim Gençliğim”, “Başım Belada”, “Adı Bahtiyar”, “Başkaldırıyorum”, “Ayrılığın Hediyesi”, “Yüreğim Kanıyor”, “Bir Anka Kuşu”, “Biz Üç Kişiydik”, “Hani Benim Gençliğim”, “İyimser Bir Gül”, “Bir Veda Havası”, “Bir Acayip Adam”, “Beni Vur”, “Nereden Bileceksiniz” gibi şiirleri Ahmet Kaya tarafından bestelenmiş ve yorumlanmıştı. (EVRENSEL / GERÇEK GÜNDEM.COM)


CEMAL SÜREYA DERNEĞİ’NDE ETKİNLİKLER ARALIKSIZ SÜRÜYOR...


İstanbul yeni bir kültürevine daha kavuştu. Kadıköy Kıvanç Sokak'ta dört katlı bir binada açılan Cemal Süreya Kültürevi bünyesinde, kitabevi, kafe, restoran ve atölyeler bulunuyor. Açılışını Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'ün gerçekleştirdiği ve adını ünlü şair Cemal Süreya'dan alan kültürevi, 19 Aralık Cuma günü hizmete girdi. Hizmete girdikten sonra hızlı bir şekilde programlarını başlatan kültürevi, Kadıköy’ün kültür ve sanatına katkı sağlamak için çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca kültürevindeki imza-söyleşi ve müzik dinletileri, edebiyatçıların gençlerle buluşmasını sağlıyor. Cemal Süreya'da resim, heykel, tiyatro ve drama dersleri de verilerek gençlerin ve çocukların sanatla iç içe olmaları hedefleniyor.

Her salı günü Kadıköy'de yaşayan bir şairle dinleti ve söyleşiler gerçekleşen Cemal Süreya Kültürevi'nde, Şubat programı dolu dolu. 7 Şubat Cumartesi günü Ulvi Arı “Pandomim ve Nefes”, 8 Şubat Pazar günü Zeki Coşkun “Medya”, 14 Şubat Cumartesi günü Selim Temo “Şiir ve İktidar”, 15 Şubat Pazar günü de Ahmet Ümit’in imza ve söyleşileri Cemal Süreya’da olacak.


EMEKÇİLER EDEBİYATTA DA İDDİALI!..

Diyarbakır'da inşaatlarda çalışırken, radyoda dinlediği tiyatro oyunlarından etkilenerek yazar olmaya karar veren işçi Tarık Kürpe'nin, ikisi şiir, biri tiyatro oyunu üç kitabı bulunuyor. Diyarbakır'da Sur ilçesi Feritköşk mahallesinde oturan beş çocuklu Kürpe , yaklaşık sekiz-dokuz yıl önce büyük bir keyifle dinlediği TRT Radyo 1'deki tiyatro oyunlarından etkilenerek, yazar olmaya karar verdi. İnşaatlarda alçı boya işleri yaparak geçimini sağlayan Kürpe, yazar olma sevdasını ailesine açtı. Özellikle eşinin desteğiyle yazmaya başlayan Kürpe, kitaplarının basımını kendi imkanlarıyla yaptı. Tiyatro oyunlarından oluşan 'Deliler'le 'Diyarbakır Şiir Kokar' ve 'Babamın Gelini' adlı şiir kitapları (GÜNLÜK)


2009 PEN ŞİİR ÖDÜLÜ KEMAL ÖZER’E SUNULUYOR ...

PEN’den yapılan açıklamada; geçen eylül, 2009 PEN Şiir Ödülü’nü Kemal Özer’e sunmaya karar verildiği, sonra Şair Kemal Özer, üst üste iki önemli ödül kazandı. Özer’i kutlayıp teşekkürn ederken, 21 Mart Dünya Şiir Günü için kaleme almasını rica edildiği belirtildi..

2009 PEN Şiir Ödülü’nü kazanan Kemal Özer’in Dünya Şiir Günü Bildirisi:

YALIN SÖZÜ YEĞLESE DE YALINAYAK DEĞİLDİR ŞİİR!

Bir yüzleşme günündeyiz yine.

Yine şiire bakıyoruz. Yine şiir ne işe yarar diyenlerle göz göze gelerek.

Sesimizde yankılanan yine öncelikli bir soru: Hangi niteliklerle yüz yüze getirir bizi şiir?

Sayabiliriz o niteliklerin birkaçını hemen: Yaratıcı eyleme merak, dönüşü olmayana cesaret, sıradana açılan savaş, emeğe gösterilen saygı, duyarlığa tanınan özgürlük, tasarlananı genişleten ufuk...

Şöyle diyebiliriz örneğin:

“Çin Seddi bittiği akşam duvarcılar nereye gittiler?” diye soran meraktır şiir.

NEWROZ ATEŞİ BİLİNCİMİZİ IŞITIYOR!

HALEPÇE’Yİ ANIYORUZ!

Newroz, Kürt halkının demirci Kawa önderliğinde Dehak zulmüne isyan ateşini tutuşturduğu ve zaferle taçlandırdığı gündür. New: Yeni, Roz: gün, "Yenigün" anlamına gelir. Bahar yeniliktir. Hareketlilik ve canlılıktır kışın tembelliğinin, monotonluğunun ve donukluğunun silkinişidir. Bahar mevsimi mücadele ve başkaldırı günleriyle doludur. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, direniş özünü kaybetmeksizin her 21 Mart günü coşkuyla Kürt, Türk ve Arap ve diğer orta doğu halklarınca kutlanan Newroz, halkların özgürlüge olan özlemini ve inancını da taşır yüzyıllardır. Tarihteki soykırımlara, katliamlara, Halepçelere, yok etme politikalarına rağmen bugüne dek içeriği zenginleşerek, güncel olaylarla birleşip gelen Newroz, Kürt kültürünün köklerinin zenginliğini de göstermesi açısından da ilgi çekicidir.

Halepçe katliamı

İran-Irak Savaşı sırasında, Saddam Hüseyin, 1986-1988'de Irak'ın kuzey bölgesindeki Kürtlere karşı El-Enfal Harekatı adlı bir operasyon düzenledi. 1988 Mart ayı ortalarında İran ordusu Halepçe kasabasına girdi. Hüseyin bunun üzerine Korgeneral Ali Hasan al-Majid al-Tikriti'ye -Batı medyası tarafından "Kimyasal Ali" lakabı takıldı- zehirli gaz bombalarını kullanmayı emretti.

16 Mart 1988'de Halepçe'ye düzenlenen saldırıda 5 bin kişi öldü 7 bin kişi yaralandı. Binlerce insan saldırının etkileri yüzünden sakat kaldı ve ilerleyen yıllarda farklı hastalıklar yaşadı. Bu nedenle 1988 Newrozu hiç unutulmayacak.


KAVGA ŞİİRLERİNİN ÖNCÜLERİNDEN İLHAMİ BEKİR TEZ UNUTULMAYACAK!...


Afrikada başlayıp İstanbul’da süren, ilkokul öğretmenliğiyle Anadolu’yu dolaşan bir yaşamın yolcusudur 1940 kuşağının öncü ozanlarından İlhami Bekir Tez. Şiir serüveni Milli Mecmua, Servetifünun’la başlar ama sosyalist gerçekçi bir şair olarak sürer ve 29 Mart 1984’te sona erer.

Tez’in önemli bir yönü de şiirimizde özgür koşuğu Nâzım’dan önce başlatan şair olmasındadır. Daha ilk kitabında özgür koşuklu şiirleri okuruyla buluşturan şair, sesini sözcüklerin gücünden alan şiirleriyle eskiye başkaldıran güçlü, ünlemlere dayalı ama anlamsal inceliklerle yüklü bir şiir dili oluşturdu.

İlhami Bekir Tezi önemli kılan bir başka nokta da daha 1944’li yıllarda o dönemde başat olan anlatının öne çıktığı roman çizgisi dışında farklı, ruhbilimsel çözümlemeleri ve sorgulamaları öne çıkaran “Taşlıtarla’daki Ev” adlı romanıdır. Taşlıtarladaki Ev, dönemin en arı duru dilli, halkın durumunu ve keskinleşen sınıfsal ayrılıkları en canlı sesle anlatan ve bir romandır.

Yargıçta suçumuzu sordular

-Bileklerimizde karakol mührü vurdular-

Dedik ki çok

Dedik ki yok

Dedik ki adam öldürmedik kan içmedik

Yalnız iki lâf dedik

Dedik ki

Gün ağardı göğe bak!

Dedik ki

Güneş doğsa sırtımız ısınacak!

Dedik ki çok

Hür bir dünyada mutlu insanlar

Onlar için yemiş verir ormanlar

İnsan büyür mihnet küçülür

Ve pürüzsüz sular gibi akar zamanlar.

Yıldızlar omuzların hemen tepesinde

Keder ve hınç Kafdağı'nın ötesinde

Gök bir anneçınar gibi üstünde onların

Ve onlar oynaşırlar bu çınarın gölgesinde.

Sokakta yolumuza durdular.

Neticeyi sordular.

Dedik ki

Ya kırmızı, ya sarı!

Şahit edip deriz ki gökleri ve tarlaları

Adam öldürmedik kan içmedik!

Yalnız iki lâf dedik. (“İKİ LAF” ŞİİRİNDEN)

PARİS KOMÜNÜ BUGÜNE IŞIK TUTUYOR HÂLÂ...


Paris’te esirler dünyası 18 Mart 1871’de uyandı. Versailles hükümetine karşı Paris proletaryası, 1848 Haziran’ında yenilgiyle sonuçlanan devrimini, bu kez zaferle taçlandırdı. Prusya’ya karşı verilen savaşta burjuvazi için kanını veren Paris’in işçi ve emekçileri, bu kez kendi savaşları için bedel ödemeyi göze alarak, iktidarı ele geçirdiler. 18 Mart 1871’de Paris Komünü kuruldu.

Bir işçi olan Eugene Pottier de Paris Komünü’nün yönetimindeydi. 1830’lardan sonra yaşamı işçi sınıfının mücadelesi içinde geçen biri olarak, işçi iktidarında yönetimde olmasından daha doğal ne olabilirdi ki...

“Hem fabrikalar hem de toprak

Herşey emekçinin malı”

Paris proletaryası göğü fethetmek için yola çıkmıştı. Ama herşeyin emekçinin malı olması zorlu bir savaşımı gerektiriyordu. Ve komünarlar Versailles güçlerine karşı barikatlarda ölümüne savaştılar. Pottier de savaşan komünarlar arasındaydı. Versailles hükümeti komünarları gıyaplarında yargılayıp, cezalar yağdırıyordu. Hem şair, hem işçi, hem de devrimci olan Eugen Pottier de gıyabında yargılanarak idama mahkum edilmişti.

“Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık”

Paris komünarları yenilgiye neden olan hatalar yaptılar. Göğü fethettikten 71 gün sonra yenildiler. Acımasızca katledildiler burjuvazi tarafından. Paris Komünü yenilgiyi yaşasa da, tarihsel açıdan, işçi sınıfının sonuncu kavgasını zaferle taçlandırmasının önünü açan ilk deneyim olarak, büyük bir zaferdi. Komünarlar yenildikten hemen sonra, Haziran 1871’de, Eugene Pottier dünya işçi sınıfının dilinden ve yüreğinden düşmeyen Enternasyonal Marşı’nın dizelerini tamamlamıştı:

Uyan artık uykudan uyan

Uyan esirler dünyası

Zulme karşı hıncımız volkan

Kavgamız ölüm dirim kavgası

.

30 MART 72 KIZILDERE

ONLAR, ONBİNLERİN ARASINDA YAŞIYOR


37 yıl önce 30 Mart 1972 yılında Kızıldere'de Türkiye devriminin önderlerinden ON devrimci elde silah çarpışarak, ayni siperde şehit düştüler. Bu tarihi günde Kızıldere direnişini selamlamak Kızıldere 'de şehit düsen devrimci önderlerimizi anmak ve anlamak büyük önem taşımaktadır.

Kızıldere direnişinin önemli yanlarından biri de sol grupları arasındaki ilk eylem birliğidir. Denizlerin idamını önlemek için THKO ve THKP-C eylem birliği yaparak Sinoptaki Nato üssünden İngiliz askerlerini kaçırırlar. Ama sıklaşan operasyonlar sonucunda Kızıldere’de kuşatılırlar. Tank, tüfek, top ve bombalarla bulundukları ev taranır. Onlar, direnerek ölürler.

Anıları cesaretimiz olacak.

NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com


AHMET TAHSİN / KAPAKLI



FOTOĞRAF: İSMAİL CEM KANTARLI

         Seksen senesinin eylül ayında sıkı yönetim ilan edilmiş ve tüm ülkede devrimci avı başlamıştı. Bu ihtilalin yapılabilmesi için terör yapay olarak tırmandırılmış, tüketim mallarında darlık yaratılmıştı. Provokasyonlarla halk canından bezdirilmiş, direnenler de katliamlarla sindirilmeye çalışılmıştı. Tüm bunların neticesinde de zorunlu gibi görünen sıkıyönetim ilan edilmiş generaller sermayeden yana tavır alıp tüm ülkeye el koymuşlardı.

         Bir türlü giderilemeyen benzindeki ve motorindeki darlık bir gecede bitmiş, bütün benzin istasyonları bol bol benzin ve motorin satmaya başlamışlardı. Bir türlü bulunamayan ama tezgah altından karaborsa fiyatından isteyen herkesin alabileceği sıvı ve katı yağ, yüzde otuz beş zamlanarak herkese satılır hale gelmişti. Halktan başka istediğini alan herkes ve ekonomi rayına bir gecede oturmuştu. Ama halka göre bütün bu yokluğa sebep olan ve kargaşayı yaratan devrimciler de nihayet cezalarını çekeceklerdi.

         Millet bir "oh!" çekip, otomobillerinin depolarını tıka basa benzin doldurarak, yeterinden fazla sıvı yağ götürüp, evlerine kapanarak Hasan Mutlucan'ı dinlemeye başladılar.. Hasan Mutlucan da at martini Debreli Hasan diye halktan bir kahramanın destanıyla, cuntaya destek verirken, halk da Debreli Hasan'ı kendinden saymayıp, asker sayar gözüküyordu. Radyoda ve televizyonda mehter marşı az çalınıyor diye dert yanıp dilekçe üzerine dilekçe yazarak vatandaşlık görevlerini layıkıyla yerine getirmeye çalışan yurttaşlarımız da vardı. Gece sokağa çıkma yasağını ay çiçeği ve kestane kebap ile deliyorlar, evde kapalı kaldıkları için de geceleri Türkiye nüfusuna katkı sağlayabilmek için debelenip duruyorlardı. Şimdilik eğitim ve sağlık da bedavaydı nasıl olsa.

         Böyle mutluluk kokan bir sonbahar gününde, yurdumuzun bir şehrinde Deniz Taksi durağının şoförleri, il sıkıyönetim komutanının vermiş olduğu pasavana benzer üzerinde adları yazılı bir özel kartla il dahilinde boş veya dolu taksileriyle istedikleri gibi dolaşıyorlardı. Bu taksici grubuna sağlanmış gibi gözüken ayrıcalık, aslında sıkıyönetimden acil durumlarda talep edilecek hizmeti sıfıra indiren bir kurnazlıktı. Nüfusu altmış bini geçen şehirde gece vatandaşların acil ihtiyacını karşılayacak yeteri kadar ne ambulans ne de personel vardı.

         Deniz Taksi'nin şoförleri bu imtiyazla iyice coşmuş, konu komşudan normal zamanda utandıkları ve gizli de olsa yapmaya çekindikleri işleri herkes evine kapanınca rahatça yapar hale gelmişlerdi. Hatta kimi zaman sıkı yönetim görevlilerini uyutarak hasta taşır gibi, il hudutları içinde bir ilçeden bir ilçeye sıkıyönetimden kaçan kişileri taşıdıkları gibi bazen bir yerden bir yere silah taşıdıkları dahi oluyordu. Yani bir bakıma gündüzleri her zamanki gibi çalışıyorlar, geceleri de korsanlık yapıyorlardı. Eskiden beri çok sıkı arkadaş olan bu taksici grubun içinden dışarıya sır taşmıyordu. İyice şımardılar.

         Bu grubun içinde lider pozisyonunda olan kişi; Fransa' da beş-on yıl çalıştıktan sonra, kesin dönüş yapmış ve geldiği şehre bir traktör yedek parçası dükkanı açmış aynı zamanda da bu on onbeş kişilik taksi durağını çalıştırmaya başlamış olan Fransa'dan getirdiği peruğu kafasından hiç çıkarmayan Kel Bekir'di. Daha taksi durağını açar açmaz yanına topladığı darmadağınık çalışan şoför takımına kurallar getirdi. Birinci kural araçlar çok temiz olacaktı. İkinci kural, aynen memur gibi herkes Kel Bekir'i müdür bilecek, izinsiz şuradan şuraya gidilmeyecek, üçüncüsü: nöbetçilerin haricinde herkes en geç sekizde durakta olacak, dördüncüsü: durak sırasına uyulacak, bunda bir istisna vardı, müşteri şoför tercihi yaparsa sıra dışı iş alınabilecekti. Beşincisi: eğer araçta kadın yolcu varsa geri geri giderken asla arka pencere kullanılmayacak, yan aynalarla manevra yapılacaktı. Altıncı: bir arkadaş yolda kalmışsa, onun müşterisi taşınacak ama para yolda kalana verilecekti. Yedincisi: Eğer vali, belediye reisinin karısı, karayolları, SSK şube müdürü, Emniyet Müdürü gibi protokol erbabının evlerinden taksi istenirse mutlaka Kel Bekir kendisi gidecekti. Sekiz: herkes her gün tıraş olacak, ayakkabının topuğuna basılmayacak, trafikte küfür kullanılmayacaktı.

         Kel Bekir bunu durağa katılan her şoföre anlatır, çok sıkı da uygulardı. Şehri tanımayan, civar köy ve kasabaların yolunu bilmeyen adam asla durağa alınmazdı. Bu kurallara çok iyi uyulduğundan, kurala uymayanın duraktan atıldığından ve bunun herkese duyurulduğundan Deniz Taksi durağı çoğunlukla , kadının kızın güvenlikle tercih ederek bindiği bir taksi durağı olarak ünlenmişti. Sıkıyönetim komutanı tarafından verilen pasavanların nedeni de bu ünden kaynaklanmaktaydı.

         Kel Bekir'in böylece sıkıp suyunu çıkardığı şoförler için de, rahatlatmak amacıyla zaman zaman uyguladığı yöntemler vardı ki, bunların başında kendi bağ evinde eliyle yoğurduğu köftelerle şehirden getirttiği davul zurna veya sazcı gibi sanatkarlarla şölen vermesiydi. Bütün bunları kendi kesesinden yapardı. O gece boyu şoförler diledikleri gibi eğlenir hiçbir kural tanınmazdı, enseye tokat dahil.

         Hafta sonu Kel Bekir şoförlere müjdeyi verdi. Bu kez yiyecek, içecek ve çalgıcılardan başka Kapaklı da gelecekti. Kapaklı yirmi beş yaşlarında bir çengiydi. Her meclise gitmezdi. Ne var ki sıkıyönetim gece sokağa çıkmayı yasaklayınca, çeşmenin suyu kesilmiş, herkes evlerine kapanmış, bin bir rica ile oturağa çağıran esnaf artık adını anmaz olmuştu. Kapaklı "ne zaman eğleneceğiz" diye hatırlatsa da kaba bir iç çekişten öteye bir hareket olmamıştı. Ayağına para saçan adamlardan ileriki günlerde ödemek üzere borç para istese de çok cüzi paralar koparabiliyordu. Bu yüzden yaşaması iyice zorlaşmıştı. Şehir hamamından çıkıp eve gitmek için taksiye binince "Param yok Bekir ağbi" dedi. Kel Bekir fırsatı kaçırmadı, "Para kolay, hele dur" dedi. Kapaklı arabadan inip tam bir iki adım atmışken Bekir ön camı açıp
         "Beri bak" dedi. "Bir gece eğlensek."
         "Bilmem ki; gece bu iş nasıl olacak"
dedi Kapaklı.
         "Orası kolay, ama alemi bozup erken kaçmak yok, ben seni istediğin yere bırakırım, ancak ben ne zaman istersem, tamam mı. Bizim tayfa da orada olacak."

        "Bir taşkınlık olmasın Bekir ağbi?"
       
"Olmaz, olmaz sen merak etme, bizim tayfa görgülüdür, bakma fıkralıktan kıpırdamıyorlar. kopukmuş gibi dursalar da iyidir hepsi. Gününü ben sana haber veririm, haydi hoşça kal " deyip, camı sevinçle kapattı. Bekir durağa ara yolları kullanarak kestirmeden gitmedi, daha uzun olan ana yolu dolandı. Keyfi yerine gelmişti.

         O güne kadar hiç oturakta bulunmamıştı ama çok dinlemişti. Bilhassa delikanlılığından daha çok bu yaşlarda özenir olmuştu. Biz de esnafız ama Kayalar, İsmail Efendiler, Kartal kanatlar gibi değil. Eve bir ekmek götürdükse Allah bin bereket versin. Nerde biz, nerde alem, sıkıyönetimin bir lütfu bu bize, diye düşününce daha da keyiflendi.

         O yörede "oturak alemi" bilinen bir şeydi. Çok eski bir zanaat olmasına rağmen hâlâ yaşatılıyordu. Faytonların yerini taksiler almıştı ama bu alemde bulunmanın kuralları değişmemişti. Kapaklı bu alemlere kot pantolonla geliyor, çoğunlukla üzerinde de ince askılı bir bluz bulunuyordu. Çok içip iyi sarhoşlarsa bazen o bluzu da çıkardığı oluyordu ama daha ileriye gitmiyordu. Şimdiye kadar adı bir rezalete karışmamıştı. Oturak kurallarını iyi biliyor, oturakta bir acemi sezerse ondan uzak duruyor, edebinden emin olduğu kişilerin elinden rakı içiyor, yönünün ona dönük kalmasına gayret gösterirken, herkesin gönlünü de usulünce alıyordu.

         Kapaklı zillerini İstanbul'dan almıştı. Kapalı çarşıda normalden biraz irice olan zilleri parmağına takar takmaz, bir-iki vurduktan sonra dayanamayıp kendini salmış ve kapalı çarşıyı zıngırdatmıştı. Dükkancılar kapıya çıkmış, turistler makinelerine davranmış; Kapaklı, adamların müstehzi, kadınların hayret dolu bakışlarına aldırmadan, vermiş veriştirmiş, zilin ritmine öylece dalmıştı ki, baharatçının çırağı elindeki kesekağıdını yere düşürüp toz biberin etrafa dağılmasıyla millet aksırıp tıksırmaya başlayıncaya kadar.

         Bu zillerin sesi üç mahalle öteden duyulur, diye sevindi. Ziller için pazarlık etmedi, parasını ödeyip, çantasına yerleştirdi. Eve gidinceye kadar, Neşet Ertaş'ın "Vardım zilin sesine / Yalvardım annesine/ Dünya dolu malım olsa / Sarf etsem cilvesine" türküsünü içinden geçirdi geçirdi güldü... Eve varınca da, bir daha parmaklarına taktığı zillerin çınlamasından ruhsal ve bedensel bir hazla kendinden geçti. Oturduğu yerde iki zili iki kulağına yaklaştırıp, ezberindeki pek çok oyun havasını, ek bir çalgıya gerek duymadan denedi.

         Kel Bekir'in müjdesi taksicileri coşturdu. O hafta arı gibi çalıştılar. Kimi taşırlarsa taşısınlar Kapaklı'yı taşır gibi taşıdılar. Hop gidip şıp geldiler. Her gelişte de Bekir'den derslerini aldılar.

         Bekir bir hafta öncesinden "Lan ayılar, Kapaklıya dokunursanız kaçar ha, dokunmak yok. Ağzınıza meze verirse, elini melini tutmayın. Kibarca ağzınızı açın. Kalkıp karşısında göbek atmayın. Parayı memesine sokmayın, ayağının dibine atın. Kimse silah getirmesin benim başımı yersiniz. Pasavanlarınızı alırlar, akşam evden çıkamazsınız. Çengiye oyna diye ısrar edilmez, o ne kadar isterse o kadar oynar. Parayı oynarken basın, dinlenirken para verilmez. Yanınıza oturursa birazcık geriye çekilin, edepli olun kapaklı yoldan aldığınız karılardan değil..." diye oturak profösürüymüş gibi tembihlerde bulundu.

         Küçük yerde her şeyin bir anda yayıldığını çok iyi bilirdi, bu yüzden çalgıcıları bir gün öncesinden ayarladı. Kapaklı'ya "Seni bizim taksiler getirecek" diye ayrı söyledi. Taksi durağına nöbetçi olarak, yeni gelmiş iki toy taksiciyi bıraktı. Diğer taksiciler, herkes kendi arabasıyla bağ evine gelecekti. Çalgıcıları da getireceklerdi ama, pezevenklik sayıldığından Kapaklıyı getirmeye kimse talip olmadı.

         Hava karardıktan sonra, şoförler birer birer bağ evinin önüne arabalarını park ettiler. Çalgıcıları getirecek araba da geldi. Kapaklı görünürlerde yoktu. Kel Bekir ocağa kuru meşeleri doldurarak ateşledi ve köz olmaları için beklerken, etleri, köfteleri, yeşil biberleri domatesleri ocağın yanına kolayca alabilecek şekilde dizdi. Böyle günlerde ocağın başına kimseyi yaklaştırmaz, tüm pişirme ve ikram işlerini büyük bir keyifle kendisi yapardı. İki koca ızgarayı ateşin üstüne attı. Paslanmasın diye onları bir evvelki ziyafette yağlı yağlı bırakır, sonrada böyle ateşte yakarak temizlenmelerini sağlardı. En son Şevrolet Ömer de geldi.

         Bu taksi durağında bir tek Ömer'in bir takma adı vardı. Bir gün Samsundan gelirken Çakallar yokuşunda üç defa teker patlatınca elli altı şevroleyi levye ile dövdükten sonra bu lakabı almıştı. Ömer kapıdan girince, yanında birinin daha olduğunu gördüler. Kel Bekir, kaş göz işareti ile "bu kim" diye sordu. "Misafir bizde, hasta haneye gelmişti, gözünde tavuk karası mı ne varmış, evde bırakıp çıkamadım. Onu da getirdim" diye izah etti Ömer.

         Buna Bekir'in canı sıkıldı. Tam suratı asılmışken, duraktaki nöbetçi taksilerin biriyle Kapaklı geldi. Kot pantolon yerine ayak bileklerine kadar uzanan bir kot etek giymişti. Bu sefer, üstünde çok ince, açık mavi şeffafa yakın bir gömlek vardı. Gömleğin altına da yine askıları ip gibi ince siyah bir bluz görünüyordu. Ayakkabıları ince topuklu değil, düz siyah zarif bir ayakkabıydı. Kapaklı zaten uzun bir kadındı.

         Bağ evinin kapısından içeriye girip güler bir yüzle herkese teker teker baktı. Bekir'e daha bir sırıttı. Biraz daha içeri girerek yerde serili kilimin üzerinden geçip sedirde yan yana oturan ve ne yapacaklarını kestiremedikleri için kıpır kıpır kıpırdanan iki şoförün arasına oturunca, şoförler, hoplamakla zıplamak arası bir hareketle biraz kenara çekildiler. Çalgıcılar Kapaklıyı tanıyorlardı. Kemancı, başıyla selamladı. Onların içkileri de, yemekleri de önceden önlerine konulmuş, karınlarını doyurmaları ve hafifçe çakır keyif olmaları sağlanmıştı. Darbukacı, kocaman elli sıska bir oğlan, klarnetçiyse, olağanüstü göbekli karikatür gibi bir adamdı. Bir-iki alıştırma tıngırtısı yaptıktan sonra, şarkılardan ağır ağır çalmaya başladılar. Şoförler de yerdeki minderlerde yerlerini aldılar. Her birinin önünde bir yemek, bir de meyve tabağı duruyordu. Bir tabak da devrilmesin diye rakı bardaklarının altına konmuştu. Kapaklı oturduğu yerden kalkmış, ocak başındaki Kel Bekir'e yardım ederken, bir yandan da azar azar demlenmeye başlamıştı.

         Rakısını bardağın yarısına kadar içtikten sonra etek cebinden İstanbul'dan aldığı zilleri çıkarıp parmağına geçirdi. Klarnetçinin işaretiyle artık müzik oyun havasına dönmüş, darbuka yeri göğü inletmeye başlamıştı. Kapaklı, sakin bir şekilde zillerini öttürerek ortada serili kilimin üzerine geldi. Bedenini çok hareket ettirmiyor, ayaklarıyla müziğe eşlik ediyor, zilleri öttürürken elleri sadece bilekten itibaren hareket ediyordu. Kolları uçan bir kuğunun kanatlarına benziyordu. Ve erkekler arasında rekabet yaratmamak için de hiç kimsenin yüzüne doğrudan bakmıyordu. Şoförler hallerinden memnundu. Ama civardan duyulur endişesiyle darbukanın sesinden biraz rahatsızdılar.

         Gece ilerledi. Kapaklı'nın karşısında göbek atmak için kimse kalkmamıştı. İçki içirmek için zorlamıyorlar, Kapaklı'nın kendi bardaklarından ikram ettiği içkiyi, ağızlarını komik bir şekilde açarak içmeye çalışıyorlar, parayı alnına yapıştırmıyor yere atıyorlardı. Pek çok eğlencede yere atılan paralar çalgıcıların olmasına rağmen, oturaklarda çenginindi. Kapaklı, meclisin edebinden ve atılan paralardan memnundu. Ayakkabıları ve üzerindeki açık mavi gömleği de çıkardı. Rakıdan biraz daha içip iyice coştu.

         Kapaklı iyice yorulup boş minderlerden birine nefes nefese oturunca, çalgılardan önce keman, sonra klarnet sustu. Birkaç darbe daha indirdikten sonra darbuka da sustu. Bir anda ortalığı korkunç bir sessizlik kapladı. İşte olan da tam bu anda oldu. Dışarıda bir aracın motor sesinin duyulması ile beraber Kel Bekir ışığı söndürdü ve şoförler, tilki görmüş tavuklar gibi dağıldılar. Pek çoğu farları dahi yakmadan gözden kayboldu. Kel Bekir; Kapaklı, çalgıcılar ve Şevrolet Ömer'in kaçarken unuttuğu misafirle kalakaldı.

         Bir-iki saat bekledi ama geri gelen olmadı. Bu sürede ne kadar rakı varsa hepsini gülüp konuşmadan içtiler. Kapaklı minderin üzerinde sızıp kaldı. Onun bu haline alışık olmayan çalgıcılar şaşkın şaşkın bakışırken, Kel Bekir yatak serip onları orada bıraktı. Sızmış olan Kapaklı'yı darbukacının yardımıyla sırtına alıp, tavuk karası misafire de ceketinin ucundan tutturarak karanlık bağın içinde gözden kayboldu.

         Sabah, şoförler birer ikişer taksi durağına geldiklerinde Kel Bekir'i hiddetten kızarmış, her kapıdan girene ana avrat söver buldular. Bekir sövdü, onlar gülüştüler; onlar gülüştükçe, Bekir daha çok sövdü. Bu sırada Şevrolet Ömer'le tavuk karası hastalığı olan misafir içeri girer girmez, Bekir yerinden fırlamakla beraber misafire sille tokat vurmaya başladı. Bir yandan "Lan puşt gece elin neredeydi?" Misafir, ağlamaklı ve şaşkın bir sesle "Ne olmuş yani kadına bir kere elledim" deyince Bekir yeniden hiddetlenip yeniden fırladı: "Lan hayvan gözün körse elin de mi kör, nerdeydi elin?" deyince misafir de "İyi ya abi, sen de sesini çıkarsaydın, ben kadına elledim sandım" deyiverdi.

         Taksi durağı gülüşmelerle inlerken daha sonra adı netekimden, emekliliğinde yaptığı resimler nedeniyle nüketim olarak değiştirilecek olan cunta başı televizyonlardan Kırkağaç konuşmasını yapıyordu: "Burası gördüğüm ilçeler arasındadır. Daha önce de Kırkağaç'ı bilirim. Bu sefer istedim ki, buranın meşhur kavunundan da yiyeyim. Ama kavunlar henüz olmamış. Ancak, geçen seneden bir kavun saklamışlar. İnşallah bozuk çıkmaz. Teminat verdiler, 'çok sağlam' dediler. Ben o kavunu yediğim zaman, meydana çıkacak. Bu kavunu beni düşünerek sakladığınızdan dolayı teşekkür ediyorum.'


AHMET TAHSİN 15.01.2009

ADNAN DURMAZ / ANA


RESİM: RİCARDO PASSOS

 

kızılca şafaklarda
açardı kollarını
evreni kucaklar gibi
şunca gönül içinde
odun parmaklarında turna semahı
ikindi günü kadar
bir gün görmek muradı
sesinin yamaçlarında gurbet yolları
yaya
yalın
yaralı
toz kül içinde
 

şafağı yüzüyle karşılayanların orada
uyanır taş
uyanır başak
yer gök püren kokardı
süpürürdü toprağı ottan süpürgesiyle
değilse doğmazdı gün
yıldızlar uyumadan daha
dünyayı sabaha hazırlardı
 

hiç farkında değildin
yaşlı yorgun omzunda
asırlar kös vururdu
gecenin deryaları sonsuz
salına salına akardı dünya
gözlerini ovuşturur kocaman elleriyle
sen ilk ateşi yakınca
uyanırdı hayat
ilk kibriti çakınca
kıvılcımlanır binyıllar
yarık parmaklarından
 

hep senin alın çizgilerinden vardım kavgaya
vampir ordularıyla hep orada savaştım
ayım kana bulanmış kırılmış yıldızlarım
arasına atıldım dikenlerin taşların
sürgünlere gittim hapisler yattım
hep senin sabanla sürülmüş alnındaki bozkırda
gün oldu asıldım kan şafaklarda
yarama tek ilaçtı o yoksul gözyaşların
 

bunca kahpe devranlarda
ben yalnızca gözlerinin şafağında ışırım
bunca döneklikler insanlık dışı şeyler
yenilgiler yanılgılar ve onca yıkım
vururken gönlümün bordosuna
kan içinde kalbimle duldanda yeşeririm
gitme sen
üşürüm
 

bilirsin
herkesin bir
o
su vardır
saf gümüş olmalı teni
kırılır coşkunun omurgası
dehşetle tökezir kapaklanırsın
kahverengi denizler tükürür seni
 

acı ılgar eder dem olur da insana
herkes gider
geride bir yetim oğul
bir öksüz ana
 

bazan uzun gelir ömür
bazan bir arpa boyu
aşk aşınır
öfke susar
elbizler örter geceni
özlersin ayrılıkları bile
yağmalanmış bir ömürde
eskiyen ne
nedir yeni
 

acı deryalardan çok
sevinçse bir göz kırpımı
köksüz ağaçlar gibi
anlamsız bir yolculuk
 

gitme
büsbütün vatansız bırakma beni...

EVİN OKÇUOĞLU /DÜNYA ANA

RESİM: SLİMAN MANSUR 

Dünyanın her yerinde kurumuştur kanları
Oğuldur kızdır yiten körpe kayıp iz
Dizlere vurur kopan parçanın canağrısı
Akmaz kurumuş aksütü dünya ananın
kin-çileyle çözülür yıllarca susan dil
 

haramiler sarar delik deşik eder kapı baca kırılır
tek tek söner ışığı gözyangın canın
öyle sürmez ağalar sürüp giden dipçik izi dirilir
dövülen diz doğrulur da doğrulur
dünyanın her yerinde insandır
dilini anlayan yoktur karadüzen batağında
göbek bağına vururcasına vurur ayırır kendini
karadüzen batağında sarar dünyaya
sorar aksütünden kesen korkak sese
 

tohuma yürümek yasak kılcal sürgünden
doğması güneşin çıplak gerçeğe
yasak olsun buğdaya salınmak yelde
yel yasak olsun duman da ve büyümesi ateşin
sevinmek yasak bu gün de sağ kalmışa
düşen bir beden olur illa
bir damla su kırılır dalgada
konuşan düşünen severken bir zaman
yanaşmazdı pek hani kucağa
keskinleşen bakış değil bilinçti bileğe güç katan
vatan o ağacın gölgesi kadar
can son damlaya insan kanı
 

gelirse şimdi Şili kapıma tutup elimden alırsa beni
alırsa Frankonun İspanya’sından bir Akdeniz direnci dizim
Afrika’dan yükselirse duman duman kokusu
o meydandan kurtuluş mu olur
Asya’da İngiliz sicimi eğilir Hindistan’a
kıvranmaz yakınmaz sinmez
kolaya kaçma dünya ana kolaya kaçma
çapalamadın mı ayrık otunu gelişmez ürün
makineyi dize getirmeye el gerekir

TAN DOĞAN / SUÇSUZLAR

eksik sürer her canda nefs
güvercinler güvercinler güvercinler
beni seven çiçeğin bir suçu yok
her al dala dâhil
-o da kırık


eksik koşar her at dörtnala
gölgeler gölgeler gölgeler
beni seven kalemin bir suçu yok
her şi’r ölm’e dâhil
-o da bir sır


eksik yüzer her balık suda
dalgalar dalgalar dalgalar
beni seven çocuğun bir suçu yok
her lâf akla dâhil
-o da yarım


eksik akar her damarda kan
yalnızlık yalnızlık yalnızlık
beni seven kadının bir suçu yok
her köz ‘ışk’a dâhil
-o da kör kül


eksik ağlar her gözde yüz
anılar anılar anılar
beni seven ‘hayât’ın bir suçu yok
her an vakte dâhil
-o da esrik


eksik sürer her canda nefes
acılar acılar acılar
beni seven güz’ün bir suçu yok
her gam gönle dâhil
-o tam


ALİ RIZA KARS / YARINI FAZLA BEKLETME * MEHMET GİRGİN / DEMİR KAPI


FOTOĞRAF:EROL ÖZDAYI



YARINI FAZLA BEKLETME

Seninle uyanıyorum
Uyuduğum sesinle
Sümbüllerin esintisi odamda
Saçların...
Yine savrulmalarda

Tozlarını silkeliyor erkenci bir kayısı
Kumru, kanatlarını
Dur! Dinle
Dağlar...
Yeniden yaratıyor baharını

Bir güneş dokunuşu
Sımsıcak
Gülümseyen çiğdemlere
Ellerin sanki
Hâlâ ellerimde

Seviyorum diyorsun ya
Gözlerin giriyor yüreğime
Yırtarak tüm gölgeleri
Hadi
Yarını fazla bekletme

ALİ RIZA KARS


DEMİR KAPI

RESİM: İRFAN ERTEL

Terleyen bir aşkın elinden tut çocuk
Gölgeli bir adamın penceresini aç
Masalar sandalyeler olsun ortada
Rüzgarlı bir kız olsun bir de
Mutluluk peşinde koşan- bulutlarda
Çiçekli bir kadın da olsun fotoğrafta
Demir kapılara zincirli
Yaşlı bir adam ona baksın
Duru bir yüzde şekillensin ağıt
Bedeni nedensiz acılar içinde kıvranmasın
Zenciler zincirlerinden kurtulsun
Başka türlü olmasın
Terleyen bir aşkın elinden tut çocuk

MEHMET GİRGİN

ERCAN CENGİZ / ÇİÇEĞE DURUYORUM

RESİM: HANEFİ YETER 

çiçekler ki arılar uçuşur üstünde
arı demek döl demektir çiçeğe
bugün nesli tükense de bu acımasız sömürüde
çiçekler ki, çiçektir hala
ve meyveye dururlar inatla
atmosfer delinmişse delinmiş
çiçeğin savaşı ortada
 

çiçek, hayat demektir, çiçek
öyle emaneten yaşanılası bir hayat değil
çiçeğin doğurduğu sancısı
çekirdeğindedir şeftalinin
ya da alnımda kazılı
çizgisindedir emeğin
ben yanarım çiçeğe
yanarım ki
meyveye duracağı yerde
dolu vurdu diye dalına...
dökülür durur toprağa
 

gel tut elimi
gel bağla
gel yüreğime su serp
gel kapa gözlerimi
kulaklarımı kes işitmeyeyim
dikine göm toprağa beni
toprak benim
toprak benim
doğurmazsam kendimi
yeniden
yeniden çıkmazsam karşına
öyle bakma
bakma yüzüme öyle garip garip
on beş bin yılı geçti buradayım
bu toprakta
buğdayı tanıştırdım insanla
 

insan anlamıyorsa bugün
en bilenmiş kılıçlarıyla yürüyorsa üstüme
sözde demokrasi adına
kanım sıçrıyorsa taşlara
gel de tut beni
gel de bağla ellerimi, gözlerimi
gel de laf söyle lafımın üstüne
işte yüreğim
işte ellerim
gözlerime bakma sakın
vururum
 

gözlerim ki
ben bile zapt edemiyorum
 

artık anlasan diyorum
bir karanfilin açarken usul usul
güneşe bakıp
gülüşünü...
 

bugün ayaklar altındayım
bugün kirini dökerler üstüme
bugün hiçten sayarlar kalbimi
kalbim
hala atmakta usul usul
hala yaşıyorum demektir ki bu
gel de göm beni
ister diri diri
ister geçirerek bin bir işkenceden

NİLGÜN ACAR / GÜNEŞİ İSTİYORUZ * CANLI YAYINDA CANLAR / SAİDE DENİZ



GÜNEŞİ İSTİYORUZ

Eski bir öykü işte
taşlara çizilmiş resimler kadar
zincirler
hüzün
arıkuşunun gözyaşınca
yürek ağrısı
sokak aralarında
kamplarda
zindanlarda
çırılçıplak yorganlarda
en gizli dokularda
tutku
özlem
tanrı
usulca ve apansız
kulakları yırtar
balığın şarkısı
suların çağıltısına karışarak
yankılanır
odamın kirli duvarlarında
alacakaranlıkta
döner tüm dünya
başım döner solgun yüzümle
aynalar çığlık çığlığa
gökyüzü bile
naylonlanmış camların ardında
saksıda bir çiçeğim var
dipdiri yemyeşildi geldiğinde
pembe pembe ürünleri gülerdi
sevgilimdi
sevdim
üstüne titredim
birazcık güneş istedi
boynuma dolanmıştı
beşinci mevsim
pembeler düştü
yaprakları da
şimdi yapayalnız
dalları seyrediyorum
gözlerimde sevgilimin isteği
dilimde türkü
artık bulutların ötesinde
değil ki
çekip alalım
roketlerin namluların ucunda
yine de bir direniş yağmuru
damlalardan nehirlerce
içtikçe yandığımız
toprağın iliklerimize işlediği
çağları devindiğimiz
güneşi istiyoruz

NİLGÜN ACAR

CANLI YAYINDA CANLAR


RESİM: AHLU SUNNAH

Sesler dağıldı camlara,
dağıldı odalara….
Kopan kollar, bacaklarla
düştü insanlık.
Korku arka kavşakta
bekledi sesleri,
Kameralardan atladı
yüzlere korku.


Tom ve Jerry’yi
beklerken çocuklar
Korkular ve çığlıklar.
çıkageldi.
Gülüşlenmiş yüzlere
tasa dolandı
Saf ve temiz gözler,
yaşa bulandı.


Canlar yandı,
cananlar sustu.
Ölüm öfkesini kustu
beyaz camlardan.
Dokunamadı kumandaya
günlerce minik eller.



SAİDE DENİZ


ADİL OKAY / BATMAN MERSİN’E UZAK DEĞİL


         Ne güzel bir kitap adı. Batman Mersin’e uzak değil. Paris de Batman’a uzak değil. Ama bu ‘uzaklık mevhumu’, izafi. Bir zamanlar Batman, yanı başındaki kentlere de uzaktı. Mersin’de Batman’a. Yol, yolculuk kimi zaman bir serüvendi, kimi zaman da bir eziyet. Önceleri at-eşek ve develerle yolculuk yapılırdı. Haramiler yol keserdi. Kar yol keserdi. Devlet yol keserdi. Varılacak yere kan revan içinde varılırdı. Sonra tekerlek icat oldu. Bu teknolojik bir devrimdi. Kağnılar, at arabaları, faytonlar, tahteravanlar. Üçüncü mevkiinin yolculuk biçimi hep eziyetli oldu. Askere gidenler kara trenle tanıştılar. Oturacak yer olmayan vagonlarla hayatlarında ilk defa doğup büyüdüğü kentleri, kasabaları terk etti insanlar. Bu nedenle bir zamanlar askere gitmeyen delikanlıyı adamdan saymazdı halkımız. Derken 20. Yüzyıla geldik. Artık uçaklar vardı. Konforlu trenler.

         Avrupa’da seyahatler hep trenle yapılır. İkinci sınıf vagonlar bile konforlu. Türkiye hâlâ 50 yıl geriden geliyor.

 

Batman Mersin’e uzak değil. Ama Batman-Mersin arasında tren yok. Hâlâ otobüs yolculuklarında Fırat’ın öte yanına varınca, bir sınır geçiyor izlenimine kapılıyoruz. Türkiye’nin her tarafında sona eren sıkıyönetim uygulamaları, Batman’ı da içine alan Kürt ellerinde devam etti. Mersin’den Batman’a yolculuklarda Celal Temel’lerin önü ‘kimlik kontrolü‘ ile kesildi. Devlet batıda sadece bizi, yani devrimcileri potansiyel suçlu sayar ve avlarken, Fırat’ın öte yanında tüm Kürtleri muhalif saydı, suçlu ilan etti. Asimilasyon politikası ile yok edilemeyen bu halkın anadili yasaklandı. Yargısız infazlarda Vedat Aydın, Musa Anter gibi bilge insanlar katledildi. Ve fail-i meçhul (veya fail-i belli) sayısı 17 bine ulaştı.

 

         Şimdilerde demokrasiye geçtiğimiz söyleniyor. Ama 301' lerden yargılamalar hala sürüyor. TRT Kürtçe açılım yapıyor ama Kürt politikacılara Kürtçe konuştuğu için davalar açılıyor. Kürt çocuklar ‘taş’ attıkları için onlarca yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Engin Çeber’ler işkencede, Baran Tursun’lar yargısız infazlarda öldürülüyor. Ama bu faşizan uygulamalara karşı güçlü bir muhalefet var. Kürt Halkı eskisi gibi susmuyor, baş eğmiyor. En doğal insani haklarını savunuyor. Anadillerini savunuyor. Asimilasyon politikasına karşı çıkıyor. Kürt aydınları da onyıllardır en zor koşullarda yürüttükleri mücadelenin sonucunu görüyorlar. Katledilen arkadaşlarının kemikleri sızlamıyor. Bıraktıkları bayrak yerde kalmıyor. İşte bu mücadelenin neferlerinden biri de Celal Temel. Kürt olduğu, muhalif olduğu için yıllarca baskı gören, darbelerde gözaltlarına alınan, arkadaşlarının katledilmesine tanık olan Celal Temel, bu aydınlanma sürecini, mücadele tarihini, kişisel gelişimini anılarında anlatmış.

 

         Türkiye Barış Meclisi’nde birlikte olduğum, Kadıköy’de ‘Edi Bese- Artık Yeter’ barış mitinginde kolkola yürüdüğüm, tutarlı bir Kürt demokratı olan Celal Temel, yazdığı anı kitabını belgesele dönüştürmüş. Anı-belgesel demek daha doğru. ‘Batman Mersin’e Uzak Değil’. Doz yayınlarından yeni çıktı. 500 sayfayı bulan bir otobiyografik çalışma.

 

         Kürt halkının ritüelleri, folklor, parasız yatılı, dinle bağ, cemaatler, şeyhlik-ağalık, nurculuk da Celal Temel’in yaşamında, dolayısıyla kitabında yer almış. ‘İlimden-bilime, yeşilden-beyaza’ diye bir başlık altında nurculukla ilişkilerini, sonra uyanıp aydınlanışını ve solla tanışmasını anlatmış. (A.g.e. s.222-255)

 

         Tabi bu çalışma da sadece Celal Temel yok: Devrimci örgütler, örgüt liderleri, Türk-Kürt aydınları ve yargısız infazlarda katledilen onlarca Kürt halk önderi var. Kitapta 12 Mart, 12 Eylül, Maraş katliamı, Çorum olayları vb. de içine alan kronolojik bir araştırma görülüyor.

 

         Tarih; resmi tarihin dışındaki gerçek tarih, işte böyle biyografilerden- otobiyografilerden, anılardan öğrenilir. İyi ki Celal Temel’ler çıkıp yazıyor. Ve biz okuyucular gerçeğin bir bölümünü birinci ağızdan-kaynaktan öğreniyoruz. Aynı zamanda bir eğitimci olan Temel, üzerine düşen görevi yerine getirmiş. O kadar çok ‘hayatı roman’ olan insan var ki. Keşke yazamayanlar yerine de biz, Celal Temel gibi eli kalem tutanlar biyografi çalışması yapsak.

 

         Ve tarihi aydınlatmak için bir ışık huzmesi de biz olsak…


 

Adil Okay, 02. 03. 2009