EMEGİN SANATI E-DERGİ,
53. SAYISINDAN İTİBAREN
http://emeginsanati2.blogcu.com
ADRESİ ÜZERİNDEN
YAYININI
SÜRDÜRMEKTEDİR
EMEGİN SANATI E-DERGİ,
53. SAYISINDAN İTİBAREN
http://emeginsanati2.blogcu.com
ADRESİ ÜZERİNDEN
YAYININI
SÜRDÜRMEKTEDİR
YENİ ADRESİMİZ: http://emeginsanati2.blogcu.com
Merhaba Dostlar,
52. sayımızla bundan sonra http://emeginsanati2.blogcu.com/ adresinde sizlere ulaşmaya devam edeceğiz.
Sanatın yaşantısal değerini, diyalektik düşüncenin bilinciyle buluşturarak, yeni bir oluşum çabasını sürdüreceğiz.
Günümüzde, sermayenin emrine geçen, holdinglerin çıkar amacına dönüşen küçük burjuva sanatçılar, kendi çıkmazlarına sanatı ve edebiyatı da sürüklemek çabasındadırlar.
Bu görüntü karşısında, geleceğin sanatı kurma kaygısı bize ve bizim gibi düşünen sanat çevrelerine düşmektedir. Bizim sorumluluğumuz, bu çıkmaz sokakları, ezilenlerin, işçi, sınıfının ana aortuna açmaktır. Ernst Fischer’in vurguladığı gibi sanatın grevi açık kapıları kilitlemek değil, kilitli kapıları açmaktır. Çabamız bu. Ancak hedefe ulaşabilmek için daha çok çaba göstermek zorunluluğundayız.
Medyatikleşmekten uzak, magazinleşmeye kapalı, metalaşma ve markalaşmaktan uzak, gizemi ve içe dönüklüğü reddeden bir sanattır bizim aradığımız.
Bu konuda öncelikli sorunumuz; yayın esnaflarına, tekelci, tekkeci, holdingci yayınevlerine karşı; birleşerek, buluşarak yayın sıkıntılarını çözmektir. Çünkü biliyoruz ki, pek çok arkadaşımız, ya yayın pazarcılarının eline düşmekte, ya da kitaplarını bastıramamaktadır.
Bu sorunu, ancak bizim gibi düşünen dostlarımızın elbirliğiyle çözebiliriz.
BU SAYININ SAVSÖZÜ
Sanat devrimcidir. Devrimci sanat kendinden ödün vermez ve kendinde tabu barındırmaz... Sanatçı, tabuları yıkan, yerine yeniyi koyandır... Sanatçı gelenekleri değiştireceğini haykırır. Gelişmiş toplumlarda kültürel gelişim için siyasetçinin en güçlü argümanı sanattır...
Siyasetçi sanatı önemsemeli . Çünkü sanat soran, sorgulayan, değiştiren ve özünde muhalefeti hep koruyandır. Muhalefetçi özü onu sürekli dinamik, dingin ve geliştirici yapar; siyasetçi bunları izleyerek, güzel olanı alabilir ve uygulamaya koyabilir...
En zor olayların çözümünde büyük başarılar kazananlar, sanatın gücünden yararlanan ülkelerdir... Sanat kaygısı taşıyan yapıtlar yaşamla buluşur ve insanların gelişimine büyük katkı sağlar. İHSAN GÜMÜŞTEN
YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ
YUSUF HAYALOĞLU ‘HOŞÇA KAL’ DEDİ...

Ahmet Kaya'nın kayınbiraderi ressam, şair-şarkı sözü yazarı Yusuf Hayaloğlu aramızdan ayrıldı.
Başta Ahmet Kaya olmak üzere birçok sanatçının şarkı sözlerini yazan, aynı zamanda Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'nın ağabeyi olan Yusuf Hayaloğlu, 56 yaşındaydı. 3 çocuk babasıydı.
Şiirleri başta Ahmet Kaya olmak üzere birçok sanatçı tarafından şarkı olarak bestelenen Hayaloğlu, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya’nın da ağabeyiydi. Ahmet Kaya’nın ölümünün ardından “... ben şimdi/ bu koca deryada tek başıma ne halt ederim?/ senden ayrılacağımı sanma, birkaç güne kalmaz,/ ben de gelirim!..” demişti Hayaloğlu.
“Gözleri İntihar Mavi” adlı şiir kitabı bulunan Hayaloğlu’nun, “Hani Benim Gençliğim”, “Başım Belada”, “Adı Bahtiyar”, “Başkaldırıyorum”, “Ayrılığın Hediyesi”, “Yüreğim Kanıyor”, “Bir Anka Kuşu”, “Biz Üç Kişiydik”, “Hani Benim Gençliğim”, “İyimser Bir Gül”, “Bir Veda Havası”, “Bir Acayip Adam”, “Beni Vur”, “Nereden Bileceksiniz” gibi şiirleri Ahmet Kaya tarafından bestelenmiş ve yorumlanmıştı. (EVRENSEL / GERÇEK GÜNDEM.COM)
CEMAL SÜREYA DERNEĞİ’NDE ETKİNLİKLER ARALIKSIZ SÜRÜYOR...

İstanbul yeni bir kültürevine daha kavuştu. Kadıköy Kıvanç Sokak'ta dört katlı bir binada açılan Cemal Süreya Kültürevi bünyesinde, kitabevi, kafe, restoran ve atölyeler bulunuyor. Açılışını Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'ün gerçekleştirdiği ve adını ünlü şair Cemal Süreya'dan alan kültürevi, 19 Aralık Cuma günü hizmete girdi. Hizmete girdikten sonra hızlı bir şekilde programlarını başlatan kültürevi, Kadıköy’ün kültür ve sanatına katkı sağlamak için çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca kültürevindeki imza-söyleşi ve müzik dinletileri, edebiyatçıların gençlerle buluşmasını sağlıyor. Cemal Süreya'da resim, heykel, tiyatro ve drama dersleri de verilerek gençlerin ve çocukların sanatla iç içe olmaları hedefleniyor.
Her salı günü Kadıköy'de yaşayan bir şairle dinleti ve söyleşiler gerçekleşen Cemal Süreya Kültürevi'nde, Şubat programı dolu dolu. 7 Şubat Cumartesi günü Ulvi Arı “Pandomim ve Nefes”, 8 Şubat Pazar günü Zeki Coşkun “Medya”, 14 Şubat Cumartesi günü Selim Temo “Şiir ve İktidar”, 15 Şubat Pazar günü de Ahmet Ümit’in imza ve söyleşileri Cemal Süreya’da olacak.
EMEKÇİLER EDEBİYATTA DA İDDİALI!..

Diyarbakır'da inşaatlarda çalışırken, radyoda dinlediği tiyatro oyunlarından etkilenerek yazar olmaya karar veren işçi Tarık Kürpe'nin, ikisi şiir, biri tiyatro oyunu üç kitabı bulunuyor. Diyarbakır'da Sur ilçesi Feritköşk mahallesinde oturan beş çocuklu Kürpe , yaklaşık sekiz-dokuz yıl önce büyük bir keyifle dinlediği TRT Radyo 1'deki tiyatro oyunlarından etkilenerek, yazar olmaya karar verdi. İnşaatlarda alçı boya işleri yaparak geçimini sağlayan Kürpe, yazar olma sevdasını ailesine açtı. Özellikle eşinin desteğiyle yazmaya başlayan Kürpe, kitaplarının basımını kendi imkanlarıyla yaptı. Tiyatro oyunlarından oluşan 'Deliler'le 'Diyarbakır Şiir Kokar' ve 'Babamın Gelini' adlı şiir kitapları (GÜNLÜK)
2009 PEN ŞİİR ÖDÜLÜ KEMAL ÖZER’E SUNULUYOR ...
![]()
PEN’den yapılan açıklamada; geçen eylül, 2009 PEN Şiir Ödülü’nü Kemal Özer’e sunmaya karar verildiği, sonra Şair Kemal Özer, üst üste iki önemli ödül kazandı. Özer’i kutlayıp teşekkürn ederken, 21 Mart Dünya Şiir Günü için kaleme almasını rica edildiği belirtildi..
2009 PEN Şiir Ödülü’nü kazanan Kemal Özer’in Dünya Şiir Günü Bildirisi:
YALIN SÖZÜ YEĞLESE DE YALINAYAK DEĞİLDİR ŞİİR!
Bir yüzleşme günündeyiz yine.
Yine şiire bakıyoruz. Yine şiir ne işe yarar diyenlerle göz göze gelerek.
Sesimizde yankılanan yine öncelikli bir soru: Hangi niteliklerle yüz yüze getirir bizi şiir?
Sayabiliriz o niteliklerin birkaçını hemen: Yaratıcı eyleme merak, dönüşü olmayana cesaret, sıradana açılan savaş, emeğe gösterilen saygı, duyarlığa tanınan özgürlük, tasarlananı genişleten ufuk...
Şöyle diyebiliriz örneğin:
“Çin Seddi bittiği akşam duvarcılar nereye gittiler?” diye soran meraktır şiir.
NEWROZ ATEŞİ BİLİNCİMİZİ IŞITIYOR!
HALEPÇE’Yİ ANIYORUZ!
Newroz, Kürt halkının demirci Kawa önderliğinde Dehak zulmüne isyan ateşini tutuşturduğu ve zaferle taçlandırdığı gündür. New: Yeni, Roz: gün, "Yenigün" anlamına gelir. Bahar yeniliktir. Hareketlilik ve canlılıktır kışın tembelliğinin, monotonluğunun ve donukluğunun silkinişidir. Bahar mevsimi mücadele ve başkaldırı günleriyle doludur. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, direniş özünü kaybetmeksizin her 21 Mart günü coşkuyla Kürt, Türk ve Arap ve diğer orta doğu halklarınca kutlanan Newroz, halkların özgürlüge olan özlemini ve inancını da taşır yüzyıllardır. Tarihteki soykırımlara, katliamlara, Halepçelere, yok etme politikalarına rağmen bugüne dek içeriği zenginleşerek, güncel olaylarla birleşip gelen Newroz, Kürt kültürünün köklerinin zenginliğini de göstermesi açısından da ilgi çekicidir.
Halepçe katliamı
İran-Irak Savaşı sırasında, Saddam Hüseyin, 1986-1988'de Irak'ın kuzey bölgesindeki Kürtlere karşı El-Enfal Harekatı adlı bir operasyon düzenledi. 1988 Mart ayı ortalarında İran ordusu Halepçe kasabasına girdi. Hüseyin bunun üzerine Korgeneral Ali Hasan al-Majid al-Tikriti'ye -Batı medyası tarafından "Kimyasal Ali" lakabı takıldı- zehirli gaz bombalarını kullanmayı emretti.
16 Mart 1988'de Halepçe'ye düzenlenen saldırıda 5 bin kişi öldü 7 bin kişi yaralandı. Binlerce insan saldırının etkileri yüzünden sakat kaldı ve ilerleyen yıllarda farklı hastalıklar yaşadı. Bu nedenle 1988 Newrozu hiç unutulmayacak.
KAVGA ŞİİRLERİNİN ÖNCÜLERİNDEN İLHAMİ BEKİR TEZ UNUTULMAYACAK!...

Afrikada başlayıp İstanbul’da süren, ilkokul öğretmenliğiyle Anadolu’yu dolaşan bir yaşamın yolcusudur 1940 kuşağının öncü ozanlarından İlhami Bekir Tez. Şiir serüveni Milli Mecmua, Servetifünun’la başlar ama sosyalist gerçekçi bir şair olarak sürer ve 29 Mart 1984’te sona erer.
Tez’in önemli bir yönü de şiirimizde özgür koşuğu Nâzım’dan önce başlatan şair olmasındadır. Daha ilk kitabında özgür koşuklu şiirleri okuruyla buluşturan şair, sesini sözcüklerin gücünden alan şiirleriyle eskiye başkaldıran güçlü, ünlemlere dayalı ama anlamsal inceliklerle yüklü bir şiir dili oluşturdu.
İlhami Bekir Tezi önemli kılan bir başka nokta da daha 1944’li yıllarda o dönemde başat olan anlatının öne çıktığı roman çizgisi dışında farklı, ruhbilimsel çözümlemeleri ve sorgulamaları öne çıkaran “Taşlıtarla’daki Ev” adlı romanıdır. Taşlıtarladaki Ev, dönemin en arı duru dilli, halkın durumunu ve keskinleşen sınıfsal ayrılıkları en canlı sesle anlatan ve bir romandır.
Yargıçta suçumuzu sordular
-Bileklerimizde karakol mührü vurdular-
Dedik ki çok
Dedik ki yok
Dedik ki adam öldürmedik kan içmedik
Yalnız iki lâf dedik
Dedik ki
Gün ağardı göğe bak!
Dedik ki
Güneş doğsa sırtımız ısınacak!
Dedik ki çok
Hür bir dünyada mutlu insanlar
Onlar için yemiş verir ormanlar
İnsan büyür mihnet küçülür
Ve pürüzsüz sular gibi akar zamanlar.
Yıldızlar omuzların hemen tepesinde
Keder ve hınç Kafdağı'nın ötesinde
Gök bir anneçınar gibi üstünde onların
Ve onlar oynaşırlar bu çınarın gölgesinde.
Sokakta yolumuza durdular.
Neticeyi sordular.
Dedik ki
Ya kırmızı, ya sarı!
Şahit edip deriz ki gökleri ve tarlaları
Adam öldürmedik kan içmedik!
Yalnız iki lâf dedik. (“İKİ LAF” ŞİİRİNDEN)
PARİS KOMÜNÜ BUGÜNE IŞIK TUTUYOR HÂLÂ...

Paris’te esirler dünyası 18 Mart 1871’de uyandı. Versailles hükümetine karşı Paris proletaryası, 1848 Haziran’ında yenilgiyle sonuçlanan devrimini, bu kez zaferle taçlandırdı. Prusya’ya karşı verilen savaşta burjuvazi için kanını veren Paris’in işçi ve emekçileri, bu kez kendi savaşları için bedel ödemeyi göze alarak, iktidarı ele geçirdiler. 18 Mart 1871’de Paris Komünü kuruldu.
Bir işçi olan Eugene Pottier de Paris Komünü’nün yönetimindeydi. 1830’lardan sonra yaşamı işçi sınıfının mücadelesi içinde geçen biri olarak, işçi iktidarında yönetimde olmasından daha doğal ne olabilirdi ki...
“Hem fabrikalar hem de toprak
Herşey emekçinin malı”
Paris proletaryası göğü fethetmek için yola çıkmıştı. Ama herşeyin emekçinin malı olması zorlu bir savaşımı gerektiriyordu. Ve komünarlar Versailles güçlerine karşı barikatlarda ölümüne savaştılar. Pottier de savaşan komünarlar arasındaydı. Versailles hükümeti komünarları gıyaplarında yargılayıp, cezalar yağdırıyordu. Hem şair, hem işçi, hem de devrimci olan Eugen Pottier de gıyabında yargılanarak idama mahkum edilmişti.
“Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık”
Paris komünarları yenilgiye neden olan hatalar yaptılar. Göğü fethettikten 71 gün sonra yenildiler. Acımasızca katledildiler burjuvazi tarafından. Paris Komünü yenilgiyi yaşasa da, tarihsel açıdan, işçi sınıfının sonuncu kavgasını zaferle taçlandırmasının önünü açan ilk deneyim olarak, büyük bir zaferdi. Komünarlar yenildikten hemen sonra, Haziran 1871’de, Eugene Pottier dünya işçi sınıfının dilinden ve yüreğinden düşmeyen Enternasyonal Marşı’nın dizelerini tamamlamıştı:
Uyan artık uykudan uyan
Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan
Kavgamız ölüm dirim kavgası
.
30 MART 72 KIZILDERE
ONLAR, ONBİNLERİN ARASINDA YAŞIYOR

37 yıl önce 30 Mart 1972 yılında Kızıldere'de Türkiye devriminin önderlerinden ON devrimci elde silah çarpışarak, ayni siperde şehit düştüler. Bu tarihi günde Kızıldere direnişini selamlamak Kızıldere 'de şehit düsen devrimci önderlerimizi anmak ve anlamak büyük önem taşımaktadır.
Kızıldere direnişinin önemli yanlarından biri de sol grupları arasındaki ilk eylem birliğidir. Denizlerin idamını önlemek için THKO ve THKP-C eylem birliği yaparak Sinoptaki Nato üssünden İngiliz askerlerini kaçırırlar. Ama sıklaşan operasyonlar sonucunda Kızıldere’de kuşatılırlar. Tank, tüfek, top ve bombalarla bulundukları ev taranır. Onlar, direnerek ölürler.
Anıları cesaretimiz olacak.
NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com


kızılca şafaklarda
açardı kollarını
evreni kucaklar gibi
şunca gönül içinde
odun parmaklarında turna semahı
ikindi günü kadar
bir gün görmek muradı
sesinin yamaçlarında gurbet yolları
yaya
yalın
yaralı
toz kül içinde
şafağı yüzüyle karşılayanların orada
uyanır taş
uyanır başak
yer gök püren kokardı
süpürürdü toprağı ottan süpürgesiyle
değilse doğmazdı gün
yıldızlar uyumadan daha
dünyayı sabaha hazırlardı
hiç farkında değildin
yaşlı yorgun omzunda
asırlar kös vururdu
gecenin deryaları sonsuz
salına salına akardı dünya
gözlerini ovuşturur kocaman elleriyle
sen ilk ateşi yakınca
uyanırdı hayat
ilk kibriti çakınca
kıvılcımlanır binyıllar
yarık parmaklarından
hep senin alın çizgilerinden vardım kavgaya
vampir ordularıyla hep orada savaştım
ayım kana bulanmış kırılmış yıldızlarım
arasına atıldım dikenlerin taşların
sürgünlere gittim hapisler yattım
hep senin sabanla sürülmüş alnındaki bozkırda
gün oldu asıldım kan şafaklarda
yarama tek ilaçtı o yoksul gözyaşların
bunca kahpe devranlarda
ben yalnızca gözlerinin şafağında ışırım
bunca döneklikler insanlık dışı şeyler
yenilgiler yanılgılar ve onca yıkım
vururken gönlümün bordosuna
kan içinde kalbimle duldanda yeşeririm
gitme sen
üşürüm
bilirsin
herkesin bir
o
su vardır
saf gümüş olmalı teni
kırılır coşkunun omurgası
dehşetle tökezir kapaklanırsın
kahverengi denizler tükürür seni
acı ılgar eder dem olur da insana
herkes gider
geride bir yetim oğul
bir öksüz ana
bazan uzun gelir ömür
bazan bir arpa boyu
aşk aşınır
öfke susar
elbizler örter geceni
özlersin ayrılıkları bile
yağmalanmış bir ömürde
eskiyen ne
nedir yeni
acı deryalardan çok
sevinçse bir göz kırpımı
köksüz ağaçlar gibi
anlamsız bir yolculuk
gitme
büsbütün vatansız bırakma beni...

Dünyanın her yerinde kurumuştur kanları
Oğuldur kızdır yiten körpe kayıp iz
Dizlere vurur kopan parçanın canağrısı
Akmaz kurumuş aksütü dünya ananın
kin-çileyle çözülür yıllarca susan dil
haramiler sarar delik deşik eder kapı baca kırılır
tek tek söner ışığı gözyangın canın
öyle sürmez ağalar sürüp giden dipçik izi dirilir
dövülen diz doğrulur da doğrulur
dünyanın her yerinde insandır
dilini anlayan yoktur karadüzen batağında
göbek bağına vururcasına vurur ayırır kendini
karadüzen batağında sarar dünyaya
sorar aksütünden kesen korkak sese
tohuma yürümek yasak kılcal sürgünden
doğması güneşin çıplak gerçeğe
yasak olsun buğdaya salınmak yelde
yel yasak olsun duman da ve büyümesi ateşin
sevinmek yasak bu gün de sağ kalmışa
düşen bir beden olur illa
bir damla su kırılır dalgada
konuşan düşünen severken bir zaman
yanaşmazdı pek hani kucağa
keskinleşen bakış değil bilinçti bileğe güç katan
vatan o ağacın gölgesi kadar
can son damlaya insan kanı
gelirse şimdi Şili kapıma tutup elimden alırsa beni
alırsa Frankonun İspanya’sından bir Akdeniz direnci dizim
Afrika’dan yükselirse duman duman kokusu
o meydandan kurtuluş mu olur
Asya’da İngiliz sicimi eğilir Hindistan’a
kıvranmaz yakınmaz sinmez
kolaya kaçma dünya ana kolaya kaçma
çapalamadın mı ayrık otunu gelişmez ürün
makineyi dize getirmeye el gerekir

eksik sürer her canda nefs
güvercinler güvercinler güvercinler
beni seven çiçeğin bir suçu yok
her al dala dâhil -o da kırık
eksik koşar her at dörtnala
gölgeler gölgeler gölgeler
beni seven kalemin bir suçu yok
her şi’r ölm’e dâhil -o da bir sır
eksik yüzer her balık suda
dalgalar dalgalar dalgalar
beni seven çocuğun bir suçu yok
her lâf akla dâhil -o da yarım
eksik akar her damarda kan
yalnızlık yalnızlık yalnızlık
beni seven kadının bir suçu yok
her köz ‘ışk’a dâhil -o da kör kül
eksik ağlar her gözde yüz
anılar anılar anılar
beni seven ‘hayât’ın bir suçu yok
her an vakte dâhil -o da esrik
eksik sürer her canda nefes
acılar acılar acılar
beni seven güz’ün bir suçu yok
her gam gönle dâhil -o tam

YARINI FAZLA BEKLETME
Seninle uyanıyorum
Uyuduğum sesinle
Sümbüllerin esintisi odamda
Saçların...
Yine savrulmalarda
Tozlarını silkeliyor erkenci bir kayısı
Kumru, kanatlarını
Dur! Dinle
Dağlar...
Yeniden yaratıyor baharını
Bir güneş dokunuşu
Sımsıcak
Gülümseyen çiğdemlere
Ellerin sanki
Hâlâ ellerimde
Seviyorum diyorsun ya
Gözlerin giriyor yüreğime
Yırtarak tüm gölgeleri
Hadi
Yarını fazla bekletme
ALİ RIZA KARS
![]()
DEMİR KAPI

Terleyen bir aşkın elinden tut çocuk
Gölgeli bir adamın penceresini aç
Masalar sandalyeler olsun ortada
Rüzgarlı bir kız olsun bir de
Mutluluk peşinde koşan- bulutlarda
Çiçekli bir kadın da olsun fotoğrafta
Demir kapılara zincirli
Yaşlı bir adam ona baksın
Duru bir yüzde şekillensin ağıt
Bedeni nedensiz acılar içinde kıvranmasın
Zenciler zincirlerinden kurtulsun
Başka türlü olmasın
Terleyen bir aşkın elinden tut çocuk
MEHMET GİRGİN

çiçekler ki arılar uçuşur üstünde
arı demek döl demektir çiçeğe
bugün nesli tükense de bu acımasız sömürüde
çiçekler ki, çiçektir hala
ve meyveye dururlar inatla
atmosfer delinmişse delinmiş
çiçeğin savaşı ortada
çiçek, hayat demektir, çiçek
öyle emaneten yaşanılası bir hayat değil
çiçeğin doğurduğu sancısı
çekirdeğindedir şeftalinin
ya da alnımda kazılı
çizgisindedir emeğin
ben yanarım çiçeğe
yanarım ki
meyveye duracağı yerde
dolu vurdu diye dalına...
dökülür durur toprağa
gel tut elimi
gel bağla
gel yüreğime su serp
gel kapa gözlerimi
kulaklarımı kes işitmeyeyim
dikine göm toprağa beni
toprak benim
toprak benim
doğurmazsam kendimi
yeniden
yeniden çıkmazsam karşına
öyle bakma
bakma yüzüme öyle garip garip
on beş bin yılı geçti buradayım
bu toprakta
buğdayı tanıştırdım insanla
insan anlamıyorsa bugün
en bilenmiş kılıçlarıyla yürüyorsa üstüme
sözde demokrasi adına
kanım sıçrıyorsa taşlara
gel de tut beni
gel de bağla ellerimi, gözlerimi
gel de laf söyle lafımın üstüne
işte yüreğim
işte ellerim
gözlerime bakma sakın
vururum
gözlerim ki
ben bile zapt edemiyorum
artık anlasan diyorum
bir karanfilin açarken usul usul
güneşe bakıp
gülüşünü...
bugün ayaklar altındayım
bugün kirini dökerler üstüme
bugün hiçten sayarlar kalbimi
kalbim
hala atmakta usul usul
hala yaşıyorum demektir ki bu
gel de göm beni
ister diri diri
ister geçirerek bin bir işkenceden
GÜNEŞİ İSTİYORUZ
Eski bir öykü işte
taşlara çizilmiş resimler kadar
zincirler
hüzün
arıkuşunun gözyaşınca
yürek ağrısı
sokak aralarında
kamplarda
zindanlarda
çırılçıplak yorganlarda
en gizli dokularda
tutku
özlem
tanrı
usulca ve apansız
kulakları yırtar
balığın şarkısı
suların çağıltısına karışarak
yankılanır
odamın kirli duvarlarında
alacakaranlıkta
döner tüm dünya
başım döner solgun yüzümle
aynalar çığlık çığlığa
gökyüzü bile
naylonlanmış camların ardında
saksıda bir çiçeğim var
dipdiri yemyeşildi geldiğinde
pembe pembe ürünleri gülerdi
sevgilimdi
sevdim
üstüne titredim
birazcık güneş istedi
boynuma dolanmıştı
beşinci mevsim
pembeler düştü
yaprakları da
şimdi yapayalnız
dalları seyrediyorum
gözlerimde sevgilimin isteği
dilimde türkü
artık bulutların ötesinde
değil ki
çekip alalım
roketlerin namluların ucunda
yine de bir direniş yağmuru
damlalardan nehirlerce
içtikçe yandığımız
toprağın iliklerimize işlediği
çağları devindiğimiz
güneşi istiyoruz
![]()
CANLI YAYINDA CANLAR
Sesler dağıldı camlara,
dağıldı odalara….
Kopan kollar, bacaklarla
düştü insanlık.
Korku arka kavşakta
bekledi sesleri,
Kameralardan atladı
yüzlere korku.
Tom ve Jerry’yi
beklerken çocuklar
Korkular ve çığlıklar.
çıkageldi.
Gülüşlenmiş yüzlere
tasa dolandı
Saf ve temiz gözler,
yaşa bulandı.
Canlar yandı,
cananlar sustu.
Ölüm öfkesini kustu
beyaz camlardan.
Dokunamadı kumandaya
günlerce minik eller.
SAİDE DENİZ

Ne güzel bir kitap adı. Batman Mersin’e uzak değil. Paris de Batman’a uzak değil. Ama bu ‘uzaklık mevhumu’, izafi. Bir zamanlar Batman, yanı başındaki kentlere de uzaktı. Mersin’de Batman’a. Yol, yolculuk kimi zaman bir serüvendi, kimi zaman da bir eziyet. Önceleri at-eşek ve develerle yolculuk yapılırdı. Haramiler yol keserdi. Kar yol keserdi. Devlet yol keserdi. Varılacak yere kan revan içinde varılırdı. Sonra tekerlek icat oldu. Bu teknolojik bir devrimdi. Kağnılar, at arabaları, faytonlar, tahteravanlar. Üçüncü mevkiinin yolculuk biçimi hep eziyetli oldu. Askere gidenler kara trenle tanıştılar. Oturacak yer olmayan vagonlarla hayatlarında ilk defa doğup büyüdüğü kentleri, kasabaları terk etti insanlar. Bu nedenle bir zamanlar askere gitmeyen delikanlıyı adamdan saymazdı halkımız. Derken 20. Yüzyıla geldik. Artık uçaklar vardı. Konforlu trenler.
Avrupa’da seyahatler hep trenle yapılır. İkinci sınıf vagonlar bile konforlu. Türkiye hâlâ 50 yıl geriden geliyor.
Batman Mersin’e uzak değil. Ama Batman-Mersin arasında tren yok. Hâlâ otobüs yolculuklarında Fırat’ın öte yanına varınca, bir sınır geçiyor izlenimine kapılıyoruz. Türkiye’nin her tarafında sona eren sıkıyönetim uygulamaları, Batman’ı da içine alan Kürt ellerinde devam etti. Mersin’den Batman’a yolculuklarda Celal Temel’lerin önü ‘kimlik kontrolü‘ ile kesildi. Devlet batıda sadece bizi, yani devrimcileri potansiyel suçlu sayar ve avlarken, Fırat’ın öte yanında tüm Kürtleri muhalif saydı, suçlu ilan etti. Asimilasyon politikası ile yok edilemeyen bu halkın anadili yasaklandı. Yargısız infazlarda Vedat Aydın, Musa Anter gibi bilge insanlar katledildi. Ve fail-i meçhul (veya fail-i belli) sayısı 17 bine ulaştı.
Şimdilerde demokrasiye geçtiğimiz söyleniyor. Ama 301' lerden yargılamalar hala sürüyor. TRT Kürtçe açılım yapıyor ama Kürt politikacılara Kürtçe konuştuğu için davalar açılıyor. Kürt çocuklar ‘taş’ attıkları için onlarca yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Engin Çeber’ler işkencede, Baran Tursun’lar yargısız infazlarda öldürülüyor. Ama bu faşizan uygulamalara karşı güçlü bir muhalefet var. Kürt Halkı eskisi gibi susmuyor, baş eğmiyor. En doğal insani haklarını savunuyor. Anadillerini savunuyor. Asimilasyon politikasına karşı çıkıyor. Kürt aydınları da onyıllardır en zor koşullarda yürüttükleri mücadelenin sonucunu görüyorlar. Katledilen arkadaşlarının kemikleri sızlamıyor. Bıraktıkları bayrak yerde kalmıyor. İşte bu mücadelenin neferlerinden biri de Celal Temel. Kürt olduğu, muhalif olduğu için yıllarca baskı gören, darbelerde gözaltlarına alınan, arkadaşlarının katledilmesine tanık olan Celal Temel, bu aydınlanma sürecini, mücadele tarihini, kişisel gelişimini anılarında anlatmış.
Türkiye Barış Meclisi’nde birlikte olduğum, Kadıköy’de ‘Edi Bese- Artık Yeter’ barış mitinginde kolkola yürüdüğüm, tutarlı bir Kürt demokratı olan Celal Temel, yazdığı anı kitabını belgesele dönüştürmüş. Anı-belgesel demek daha doğru. ‘Batman Mersin’e Uzak Değil’. Doz yayınlarından yeni çıktı. 500 sayfayı bulan bir otobiyografik çalışma.
Kürt halkının ritüelleri, folklor, parasız yatılı, dinle bağ, cemaatler, şeyhlik-ağalık, nurculuk da Celal Temel’in yaşamında, dolayısıyla kitabında yer almış. ‘İlimden-bilime, yeşilden-beyaza’ diye bir başlık altında nurculukla ilişkilerini, sonra uyanıp aydınlanışını ve solla tanışmasını anlatmış. (A.g.e. s.222-255)
Tabi bu çalışma da sadece Celal Temel yok: Devrimci örgütler, örgüt liderleri, Türk-Kürt aydınları ve yargısız infazlarda katledilen onlarca Kürt halk önderi var. Kitapta 12 Mart, 12 Eylül, Maraş katliamı, Çorum olayları vb. de içine alan kronolojik bir araştırma görülüyor.
Tarih; resmi tarihin dışındaki gerçek tarih, işte böyle biyografilerden- otobiyografilerden, anılardan öğrenilir. İyi ki Celal Temel’ler çıkıp yazıyor. Ve biz okuyucular gerçeğin bir bölümünü birinci ağızdan-kaynaktan öğreniyoruz. Aynı zamanda bir eğitimci olan Temel, üzerine düşen görevi yerine getirmiş. O kadar çok ‘hayatı roman’ olan insan var ki. Keşke yazamayanlar yerine de biz, Celal Temel gibi eli kalem tutanlar biyografi çalışması yapsak.
Ve tarihi aydınlatmak için bir ışık huzmesi de biz olsak…
Adil Okay, 02. 03. 2009