Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Aralık 2012 Cuma

EMEĞİN SANATI'NDAN 130. MERHABA





Merhaba,

Yeni bir yıla giriyoruz. Görüyoruz ki, her geçen yıl bir öncekinden daha fazla acı, şiddet, kan ve baskılar getiriyor… 2013 için yeni ve farklı şeyleri düşünmenin zamanı gelmedi mi?

İşçi kardeşim,
Sürekli işsiz kalma korkusuyla yaşamaktan, aldığın ücretle zar zor  bile geçinememekten, sürekli veresiye ya da kredi kartlarıyla yaşamaktan, ay sonunu nasıl çıkaracağım hesabı yapmaktan, yeni sendika yasasıyla sendikasızlaştırılmaya itilen çalışma hayatında patronun, işletmenin ücretli kölesi olma durumundan, iş yerindeki baskılardan  memnun musun? Çözümü bekleme başkalarından. 2013’te çözüm, senin ve diğer sınıf kardeşlerinin birleşik ellerinde! Sen bütün dünyada, dünyanın en büyük ordususun! Değerlerin yaratıcısı; her renkten, her cinsten, her milliyetten, her dinden ve inanıştan büyük emek ordusunun neferisin. 2013 senden ve sınıf kardeşlerinden görevler bekliyor. Görevden kaçarsan, çektiğin acıların beterine yakalanacaksın!

Yoksul, küçük köylü kardeşim,
Çoluk çocuk çalıştığın tarlanda ya da başkalarının tarlalarında topladığın ürünün yok fiyatına kapatılmasından, her yıl biraz daha yoksullaşmaktan, borçlarını bile ürününle kapatamamaktan, yarını nasıl çıkaracağını bilmemekten memnun musun? Değilsen ne bekliyorsun? “Allah şükür, benden de kötü durumlarda olanlar var” mı diyorsun.  Sorunun çözümü aslında senin elinde… Üreten sen değil misin? Neden şükrediyorsun! Seni bekjleyen seçenekler, ya yok olup büyük kentlerin varoşlarında işsizler/yoksullar ordusuna katılmak ya da sana verilen sadakaları eklinle itipkendi emeğinin hakkını almak için 2013’te örgütlen ve gerçek hakkını iste!

Küçük esnaf ve zanaatkâr kardeşim,
Vergi-kredi çemberinde yaşamaktan, ancak seçimden seçime hatırlanmaktan, AVM ve hipermarketlerin gölgesinde, kimi zaman siftah yapmadan kepenk kapatmaktan, yarın güvencesiz yaşamaktan memnun musun? Dewğilsen ne bekliyorsun? 2013’te hakkın “verilmez, söke söke alınır”  olduğunu hatırla artık. Örgütlen, senin onlara, onların sana bağınlı olduğu işçi-köylü kardeşlerinle atıl mücadeleye!

Yüz binlerce hizmetli, öğretmen, sağlıkçı, memur kardeşim,
Ay sonunu nasıl getireceğini bilememekten, tek işle geçinememekten, bakkala, manava, kasaba borçla ya da kredi kartıyla veresiye yaşamak zorunda kalmaktan memnun musun? Senin hakkını savunacak örgütlere katılmak için neden tereddüt ediyorsun? Bıçak daha dayanmadı mı kemiğe? Devlet kapısındaki işine mi güveniyorsun? Yarın yeni sözleşmeli yasayla birçok hakkının gaspedileceğini, senin anında kapı dışarı edileceğini bilmiyor musun?  Bekleme artık! 2013’te olsun atıl mücadeleye, gerçek anlamda kamu emekçisi sendikalarında yerini bul! Doldurun alanları, sarsın egemenleri!

Emekçi kadın kardeşlerim,
İş yerinde, tarlada, evde çalışan, didinen kadınlar! Sınıfsal ve cinsel baskıların yanı sıra feodal cinayetlerden, erkek egemenliğinden kurtulmak için susma artık! Atma içine! Ayıptır deme! Erkeklerden bekleme kurtuluşu! Kaldırın başınızı artık 2013’te! Yürüyün erkek egemen sömürü toplumunun üzerine!

Öğrenci kardeşim,
Parasızlıktan okuyamamaktan, liseden çıkıp üniversite kapılarında sürünmekten, bitirdikten sonra dahi düzenin sınavların da engellenip atanamamaktan; demokrasi, özgürlük, bilim düşmanı, ırkçı, otoriter eğitim sisteminden, YÖK’ten, hak istediğinde kapıda bekleyen polis copundan memnun musun? Değilsen ne bekliyorsun? Özgür, demokratik, bilimsel, parasız bir eğitim hakkındır senin!  Bekleme, bireysel kurtuluş düşleri görmekten ayıl! 2013’te atıl mücadeleye, al emekçilerin saflarında yerini!

Sanatçı kardeşim, 
Ürettiğin eserleri; okuruna, izleyicisine ulaştırmakta zorlanıyorsun. Eserlerinle kitleleri  buluşturmakta kapitalizmin diktiği engeller var. Sana iki yol sunuluyor: Ya kapitalist yolu seçerek paranın sanatçısı olacak, yeteneğini körelteceksin. Ya da özgürlük yolunu seçerek, senin gibi düşünen sanatçılarla birlikte örgütlenerek ürettiklerini işçilerle, köylülerle, tüm ezilenlerle paylaşacak; eserlerinde onların maceralarına, mücadelelerine yer vereceksin... Haydi eserlerinle emekçi kitlelerini dalgalandır, sen de o dalganın içinde yerini al 2013'te!

Siz Kürt, Rum, Ermeni, Çerkez, Laz, Arap... v.b.  kardeşlerim,
Üzerinizdeki inkârcı siyasetlerden, milliyetçi baskılardan, bir yandan “hepimiz kardeşiz” nağmeleri yakılırken, sürekli aşağılanmaktan, horlanmaktan memnun musunuz?  Değilseniz, ne bekliyorsunuz? Demokratik bir cumhuriyete, ulusal eşitlik temelinde gerçek kardeşliğe, barışa,  bu sistem içinde reformlarla varılır mı?  Kapitalizmde ulusal eşitlik olmaz. Artık 2013’te bütün milliyetlerden, bütün sınıf kardeşlerimizle, egemenlere karşı barışi özgürlük, eşitlik, halkların kardeşliğini tesis edelim artık!

2013 yılı, yeni bir dünya için mücadelenin yükseltildiği bir yıl olsun!

2013 yılı, emekçilerin, dayanışmanın, birliğin, omuz omuza mücadelenin yılı olsun!


EMEĞİN SANATI KOLEKTİFİ


BU SAYININ SAVSÖZÜ

Herkes bir sentez peşinde. Ama sentez yapmak için ele aldığı şiirin yazıldığı tarihsel dilimin sınıfsal özellikleriyle şimdinin sınıfsallığı arasında kurulacak bir ilişki aynı ilişki değil ki! Zorla susturulmuş sınıfsal olanaklar ile birçok katmanla iç içe geçmiş bir gerçeklikle saklanmış, örtülmüş, çarpıtılmış şimdinin gerçekliği karşısında kafası karışmış “sınıf”sal olanak aynı şey değil. Öyleyse şimdinin devrimci şiiri dışı devrimcileştirirken fincanı masadan kaldırmakla yetinmeyecek, masaya da bir tekme atıp yıkmak ve alabildiğine yalın ve çıplak dışla karşılaşmak zorunda kalacaktır. Buna ne kadar cesareti var şairin? Hadi şairi geçelim o zaten bir korkaktır. Her zaman kendisinin dışında olanın hesabını yapmak, genel havayı koklamak, gündelik, günübirlik eğilimleri, ilişkileri kullanmakla meşguldür. Şiirin cesareti var mı? Şiir politikacı olmadan “politiğin” dilini nasıl bulacak?
İşte le dışın söyleşisi, tartışması bu sorunun belirlediği zeminde gerçekleşmeli. Dış zaten kendiliğinden devrimcileşemeyeceğinin farkında ve in devrimcileştirmek için yapacağı girizgâhı beklemektedir. Söze “sen” başla demiştir. Suskunluk ortada hep bir denge varmış yanılsaması yaratır. Şiir susarak daha fazla bu yanılsamayı taşıyamayacak, sözün kendisine verildiğini bilmekte ama susarak zaman kazanmaya çalışmaktadır. Oysa dünya üzerindeki uygarlığımızın kapitalizm elinde kaybedecek bir saniyesi bile kalmamıştır. İç fısıltıyla değil, dışa sözcükleri ağzından tane tane dökerek, her hecenin üstüne basarak anlatmaya başlamak zorundadır. Ve bence ilk sözü şu olmalıdır: “Hadi şu pisliği ortadan birlikte kaldıralım.” NİHAT ATEŞ (http://nihatates.tumblr.com/)


YAŞAM VE SANATTA
15 GÜNÜN İZDÜŞÜMÜ
                      
GRUP YORUM HAPSEDİLEMEZ!


Grup Yorum, geride bıraktığı 27 yıllık tarihi boyunca; baskılarla, gözaltılarla, tutsaklıklarla, sürgünlerle, konser yasaklamalarla daima karşı karşıya kalmıştır. Albüm kasetlerinin kurşunlandığı da olmuştur. Bir üyesinin (SEÇKİN TAYGUN AYDOĞAN) daha sahne almadan, tabir yerindeyse haksızlıklara, adaletsizliklere karşı olduğu için tutuklanmıştır. Halkın en değerli geleneği olan cenazelere katılmak, bir devrimcinin cenazesinde bulunmak, onları (SELMA ALTIN, EZGİ DİLAN BALCI) yeni bir uygulama olan ev hapsine kadar getirmiştir. Liste uzuyor, şimdide 110 yılla yargılanmakta, geçtiğimiz KASIM ayının 26’ında ilk mahkemesi gerçekleşti. Mahkeme, eksikliklerin tamamlanması için duruşmayı 2 Nisan 2013 tarihine erteledi.

Peki, nedendir Grup Yorum üzerinde ki bu baskılar? Grup Yorumu halklaştıran ve halk için Grup Yorum neyi ifade eder?

Grup Yorum, genel anlamıyla; protest müzik yanlısı, devrimci sanatı savunan, halkın içinden gelen bir gruptur. Halkın sanatçısı, aydını neyi ifade eder?

‘’Öncelik olarak bir sanat inşa eder. Bu sanat halkın duygularını, düşüncelerini ve düşlediklerini anlatmalıdır ki halk için sanat olsun. Acılarına, mutluluklarına, isyan edişine ortak olmalıdır. Bu bağlamda, halkın gözü ve dili olmalıdır.

Sanatçı: Bireyci, bencil olmamalıdır. Bir köşeye çekilip, kazandığım paraya bakarım dememelidir. Ürettiklerini halka adamalıdır. Sanatçı olmak, Aydın olmaktan geçer. Aydın olan, gerçekleri gören ve korkusuz olandır. Ancak, zalimin zulmüne karşı, tüm baskı ve dayatmalara karşı duranlar, halkın aydını, sanatçısı olabilirler. Ve tarihin bize öğretmiş olduğu gibi, yalnızca halkın içinde olan sanatçılar, ürettikleriyle, geliştirdikleriyle halkın beynine kazınır ve unutulmazlar.’’

Yorum böyle bir öykünün eseridir. Bundan dolayı, grup üyeleri üzerinde ki sorumluluklarda ona göre şekillenmektedir. Bu sorumluluklar öncelik olarak, halk için sanat yapmanın, sanatçı olmanın vermiş olduğu görevler ile halkın acılarına, mutluluklarına ortak olmakla birlikte, onların duygu ve düşüncelerini dile getirmektir. Emekçisiyle, işçisiyle, köylüsüyle, öğrencisiyle, bir cümlesi, haksızlığa uğrayan, ezilen tüm halkın sesi olmaktır Grup Yorum. Bu yüzdendir Yoruma saldırmaları, susturmaya çalışmaları.

‘’Köhne duvarları demirden dökseniz
 Özgürlük ellerimizde engel çaresiz
O duvar duvarınız vız gelir bize vız’’

Grup Yorum’un hapsedilemeyeceğini öğrenemediniz mi? Elbette öğrendiniz. Biz sınıflar savaşımının bilinciyle hareket ederek, bu tür saldırıların sürekli olacağını bilmekteyiz. Ama biz, Yorum’un tüm üyelerinin tutsaklık yaşadığı dönemde dahi, albüm çalışması yapıp ürettiğini de biliyoruz. Tecrit koşullarını kıran, ''o duvar duvarınız vız gelir bize vız'' diyip o köhnemiş duvarları yıkan ve üretmeye, geliştirmeye sürekli devam eden bir grup olduğunu da çok iyi biliyoruz. İşte böyle bir tarihe, geleneğe sahiptir ve bu gelenek soluksuz ve kararlılıkla devam edecektir. Yorumun halkın içinden doğuşu bundandır, bundandır ki halkın evladı olanları hiçbir zaman SUSTURAMAYACAKSINIZ.

27 yılı geçen tarihinde hemen hemen her yıla albümler sığdırmış, yasaklanan konserlerinde direnerek sahne almış bir gruptur. Alternatifler yaratmış sayısız konserler vermiştir. Bir bakmışız öğrencilerle, bir bakmışız işçi grevlerinde, nerede ses yankılanmalıdır Yorum koşar gider.                 
                              
25.yılında biletli seyirci olarak, 55 bin kişilik bir koro ile ilke imza atmıştır. Hemen devamında İstanbul Bakırköy Pazar alanında, ‘’Tam Bağımsız Türkiye’’şiarıyla türküleri, ezgilerini, marşları halka ulaştırmıştır. Bir sonra ki sene 2012 15 Nisan’ında 350 bin kişilik koroyla On’ların Türküsü, umudun sesini haykırdı tüm Türkiye’ye.  Dünyada bir yankı uyandırdı bu konser.

Adına kitaplar yazıldı. Orhan Kahyaoğlu’ nun 2003 senesinde çıkarmış olduğu kitap 25.yılında tekrardan derlenip, eklentiler yapılarak yayınlanmıştır. ‘’Çeyrek asır, başeğmeden, direnerek; bir zaman ve müzik devrimi!’’ Olarak dile getirmiştir. Tavır yayınlarının, II. Cilt halinde çıkarmış olduğu ‘’Grup Yorum Bir kar Makinesi kitabı. Rengiyle, kokusuyla, tadıyla, ulusal içeriğiyle evrensel bir müziktir. Çağdaş halk müziği, örnek bir kollektivizmle üretiyorlar. Sanatlarının kaynağı halk! Mücadelenin soluk alıp verdiği her alan, mücadeleyi yüreğin de duyan her insan, şiirleriyle, ezgileriyle ve önerileriyle bu kolektivizmin içerisindedir.’’ Şeklinde dile getirmiştir. 

Tarihten, günümüze kadar gelen sürece de bakıldığında bu böyledir. Zaman zaman üyeleri birçok kez değişse de, yorum öğrencileri ile sürekli kendini güncelleyen, üreten bir grup özelliğine sahiptir. Onlar için en etkin özelliklerden biride, kolektif çalışmaları çok iyi sağlamalarıdır. Biz olmanın, halktan yana sanatı savunuyor olmanın, kocaman bir aileye sahip olmanın, ne kadar güçlü ve özverili olduğunu, bir albümü çıktığında net olarak görmekteyiz. Albümleri çoğalarak milyonlar satmaktadır. Ya da bir konser çalışmasında binlere, yüzbinlere seslenişi en somut örnektir. Milyonlara umudun türkülerini söyleyeceği, kolkola halaylar çekeceği günlerde hayal değildir. Olmayacaktır da.  Bundandır engellemeler, bundandır hapsetmeye, susturmaya çalışmaları. Ama biz bilincimizle ve öngörülerimizle çok iyi bilmekteyiz ki, tüm bu engellemeler boşunadır.

Grup Yorum ‘a ifade edilecek, cümleler o kadar çoktur ki. Onları tanımlayan bir cümlemizi de paylaşayım sizinle ‘’Bir mimoza çiçeği gibi solmayan, yılın her mevsimi halka, halktan yana olana umut saçandır.’’ Tarih kitaplarında da duruşu ile çoktan yerini almıştır.

Dinleyicileri, dostları ile arasındaki bağda öyle bir güçlenmiştir ki, bunu kırmak artık çok zor görünüyor. Yorum kadar dinleyicileri, dostları da baskı, gözaltı, tutuklamalar yaşamıştır. Grup Yorum konserine katılmak, bilgisayarında CEMO şarkı sözlerini bulundurmak gibi akla mantığa sığmayan bahaneler, yorum dinleyicilerine yasak olmuştur. Tutuklamalara kadar varan cezalar. Elbette böyle bir bağın nasıl oluştuğu, ne için oluştuğu da bunlar kadar önemlidir. Öncelik olarak, halkın içinde olması ve omuz omuza mücadele etmesi.  Ezilen sınıfın;  yaşamını, değerlerini, gelenek ve kültürlerini devrimci sanatı ile üretiyor, dile getiriyor oluşu. Sistemin yoz kültürüne karşı gençlere, aydınlara, tüm halka çağrılar yapışı, mücadele azmi sağlaması dinleyicileri ve dostları ile arasında ki bağı gün geçtikçe çoğalarak güçlendirmektedir.

TÜRKÜLER SUSMAZ HALAYLAR SÜRER!
BİR ULUSUN TÜRKÜLERİNİ YAPANLAR YASALARINI YAPANLARDAN DAHA GÜÇLÜDÜR!
HALKTAN YANA SANAT SUSTURULAMAZ! DEVRİMCİ SANAT ENGELLENEMEZ!
GRUP YORUM HALKTIR HALKI SUSTURAMAZSINIZ!                                                                   
 (GÜRHAN TORUN)


ŞAİR, FOTOĞRAFÇI KEMAL VURAL TARLAN'IN
OBJEKTİFİNDEN“MÜLTECİ HAYATLAR”


Gaziantep’te yaşayan şair-fotoğrafçı Kemal Vural Tarlan’ın Suriyeli mülteciler arasında çektiği fotoğraflarını  Gaziantep’te sergiliyor.   

REFUGEE LIVES (Mülteci Hayatlar) isimli "Suriyeli sığınmacılar” konulu çalışması Social Documentery’de sergileniyor...

Sergi Gaziantep’te Kırkayak Sanat Merkezinde izlenebilir.  Adres: Kırkayak Kültür Sanat ve Doğa Derneği, Akyol Mah. Atatürk Bul. Şaban Sok. No:36/1 P.K 27010
Şahinbey/ G. Antep , Tel: 0342 230 74  54, info@kirkayak.org, kirkayaksanat@gmail.com

Sergiyle ilgili fotoğraflardan bazılarını aşağıdaki web sitesinden izleyebilirsiniz:


KAZIM KOYUNCU KÜLTÜR MERKEZİ KAPATILIYOR…

Karadeniz müziği ile Rock'n'Roll müziğini sentezleyerek kendi tarzını yaratan Karadenizli sanatçı Kazım Koyuncu'nun akciğer kanserinden yaşamını yitirmesinin ardından, sanatçının ismiyle açılan Kazım Koyuncu Kültür Merkezi kapatılıyor.

Koyuncu'nun hayatını kaybetmesinin ardından 2 yıl sonra 20 Eylül 2007'de 123 kurucu üyeyle faaliyete geçen kültür merkezi şimdi "lokal" olduğu iddiasıyla kapatılmak isteniyor.

6 yıldır gönüllülük temelinde çeşitli sanat dallarında ücretsiz kurslar veren Kazım Koyuncu Kültür Merkezi'nin kapatılma kararının ardından son olarak yaptığı basın açıklaması ise şöyle :

“Kazım Koyuncu Kültür Merkezimizi kapatmalarına izin vermeyeceğimizi ve ’herkes için sanat’ anlayışıyla 6 yıldır ısrarla ve tüm zorluklara rağmen sürdürdüğümüz çalışmalarımızın engellenemeyeceğini söylemek için toplandık.

Bugüne gelen süreç, 31.07.12 tarihinde derneğimize gelen Dernekler Masası memurlarının derneğimizin "lokal görünümünde" olduğu gerekçesiyle tutanak tutulması ile başlamıştır. Tüm alanları kültür sanat çalışmaları ve etkinlikleri için kullanılan derneğimizde yer alan masa-sandalyeler ve oturma düzeneği gerekçe gösterilerek "görüntü" ye dayanarak önce para cezası kesilmiştir. Devamında ilgili makamlara müracaatımızla, konu ile ilgili yasal süreç başlatılmıştır. Ancak 25.09.12’de daha önce derneğimize hiçbir tebliğ yapılmaksızın "lokal" olduğunu iddia ettikleri Kültür Merkezi etkinlik alanı olan salonumuzu kapatmak üzere polis memurları derneğimize gelmiştir. Ancak gelen polis memurları da derneğimizin merkezi ile lokal olduğu iddia edilen alan aynı alan olduğu ve "lokal" kapatıldığında dernek çalışmaları da duracağı için kapatma yapamamıştır, bu durumu tutanak altına almışlardır.

28. 11. 2011 tarihinde yine önceden hiçbir tebliğ ya da uyarı yapılmaksızın polisler Kültür Merkezimize gelmiş bu defa yine “lokali mühürlemek” için Kültür Merkezimize gelmiş ve “kapamaya uygun hale” getirmek için derneğimize iki gün süre verilmiştir.  Bu süreçte Dernekler Masası ve Kadıköy Kaymakamlığı ile yaptığımız görüşmelerde Kültür Merkezi’nin”lokal mühürleme” adı altında yapılan girişimin tüm çalışmalarının sonlanmasına yol açacağı vurgulanmış karşılığında “yapacak bir şey yok size tebliğ etmek zorunda değiliz” cevabı alınmıştır.

Kazım Koyuncu adına kurduğumuz 6 yıldır 10 bini aşkın insanın hiçbir ücret ödemeden ve almadan kültür sanat atölye çalışmalarına katıldığı binlerce insanın gönüllü bir biçimde var ettiği, içinde hiçbir ticari ilişkinin barındırılmadığı Kültür Merkezi’mizi “kapatılma” noktasına gelmesine iki memurun Kültür merkezi salonunu “lokal” olabileceği varsayımından hareketle tuttukları tutanak neden olmuştur.

İki memurun “varsayımının” binlerce insanın emeğini, üretimlerini aktardığı, paylaştığı ve Kazım Koyuncu ismini taşıyan bir kültür sanat kurumunun kapatılma bahanesi haline getirilmesini asla kabul etmiyoruz. Bu kapatma hamlesinin asıl nedeninin gericiliğin ve piyasacılığın karşısında Kültür Merkezimizin ilerici, eşitliği ve özgürlüğü temel alan değerleri savunması olduğunu biliyoruz. Hiçbir gerçekliği olmayan sudan bahanelerin kapatmaya gerekçe haline getirilmesi altında iktidarın sanata dönük saldırgan tutumunun ve bu tutumu sürdüren zihniyetin yattığını biliyoruz.

2007’de Kazım Koyuncu Kültür Merkezi adıyla kurduğumuz derneğimiz, çalışmalarına başlarken, önüne koyduğu hedeflerden vazgeçmeyerek, belirlediği prensiplerden ödün vermeyerek bugüne gelmiştir. Bizler, mevcut sistemin rekabetçi, piyasacı, bireyci ve tüketim odaklı anlayışına karşılık; dayanışmacı, toplumcu, üretim odaklı sanat anlayışıyla 6 yıldır çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sanatın herkes için bir hak olduğunu, belirli bir zümrenin tekelinde olmadığını ve salonlara hapsedilemeyeceğini savunuyoruz.

Geçmişten bugüne itaat eden, sorgulamayan bir toplum yaratılmaya çalışılmıştır. Kazım Koyuncu Kültür Merkezi gönüllüleri olarak bizler, görev alanımızdan hareketle eleştiren, tartışan ve yaşadığımız toplumun sorunlarına seyirci kalmayan, alternatif bir kültürü sanat eğitiminden hareketle örgütlemeye çalışıyoruz.

İktidarın her alanda sürdürdüğü baskıcı ve gerici politikalarından tüm toplumsal kesimler zarar görmektedir. Doğayı katleden, emeği güvencesizleştiren, kadınları yok sayan, eğitimi piyasalaştıran ve gericileştiren, kendinden olmayanları, muhalefet edenleri tutuklayan, sanatı ve sanatçıyı “ucube” olarak gören AKP hükümeti şimdi de ücretsiz sanat eğitimi veren, kolektif emek ve gönüllü dayanışma anlayışıyla çalışma yürüten Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’ni hedef almıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi biliyoruz ki bu bir tesadüf değildir. Çünkü Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, AKP’nin yaratmak istediği itaatkar ve muhafazakar toplum modeli karşısında yaptığı çalışmalarla muhalif bir duruş sergilemektedir.” (T24)


“HASTALIK HİKÂYEM”  ÖYKÜ YARIŞMASI 2013…

Bir Tıp Fakültesi tarafından aşağıdaki gerekçelerle “Hastalık Hikâyem” başlıklı öykü yarışması düzenlendi:

“Tıp bilimi ile uğraşan kişilerde verimliliği en üst seviyeye çıkarmak ve bilginin uzun süre hafızada kalmasını sağlamak oldukça zordur. Bilginin kalıcılığının yanında insani değerleri özümsemiş iyi hekimler yetiştirmek de oldukça zorlu bir süreci gerektirir. Bu sürecin sağlıklı bir şekilde tamamlanması öğrenme ortamının keyifli hâle getirilmesi ile mümkün olabilir. Eğitim esnasında ‘değişiği basitleştirip’ beynin uyanıklık düzeyini en üst seviyeye çıkartan hikâye tekniğini kullanarak hafızayı daha etkin hâle getirmek “Hastalık Hikâyem” yarışmasının asıl amacıdır. Tıp eğitimine farklı bir boyut getirip katkı sağlamak dileği ile hazırlanan “Hastalık Hikâyem” yarışması, öğrenme ve öğretme yöntemleri üzerine tüm bilim insanlarını düşündürmek ve harekete geçirmek gayreti içerisindedir. Yarışma, sadece tıpla ilgilenen bireylerin değil sağlık konusuna ilgi duyan herkesin sağlık bilincini geliştirme amacını taşımaktadır.”

Yarışmanın amacı;  Tıp eğitiminde hastalıkları hikâye şeklinde anlatarak konunun akılda kalıcılığını artırmak, keyif alarak öğrenmeye yardımcı olmak, genç hekimlerin insani değerleri özümsemesini sağlamak ve sonuçta tıp eğitimine yepyeni bir boyut getirmektir.

Hikâyelerin konusu, ilgili sitedeki  “Hastalık Listesi”nde yer alan hastalıklardan biri olması gerekmektedir. Hikâyede hastalığın başlama şekli, belirtileri, sağlık kuruluşuna yönlendirme öncesi ve sonrası yaşananlar, tanı yöntemi, hastalığın seyri, hastalık dolayısıyla karşılaşılan sorunlar, yaşam kalitesi, tedavi ve tedavinin seyri, hastalıkla yaşamayı öğrenme konusu işlenmelidir. Kısacası hikâyeyi okuyan kişi yazılan hastalık konusunda detaylı bilgi edinebilmelidir. Yarışmaya katılan hikâyeler hiçbir yerde yayımlanmamış olmalıdır. Her hastalık için belli sayıda hikâye kabul edilecektir.

Hikâyeler Microsoft Office Word programıyla A4 kâğıt boyutunda, bir buçuk satır aralığı ile 12 punto, Times New Roman karakteriyle beş sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Gönderilecek olan MS Word dosyasının adı, yazarın adı ve soyadından oluşmalıdır. Son Başvuru tarihi: 1 Şubat 2013 tarihidir. Ön jüri değerlendirmesi: 2 Şubat – 22 Şubat 2013, Jüri değerlendirmesi: 23 Şubat – 10 Mart 2013’tür. Sonuçlar 11 Mart 2013 tarihinde ilan edilecektir. Ödüller 14 Mart 2013 tarihinde verilecektir.

Kişiler sadece bir hikâye ile katılabilir. Şartnameye uymayan katılımcıların eserleri değerlendirmeye tabii tutulmayacaktır. Yarışmaya katılan hikâyeler gerek görüldüğü takdirde telif hakları Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanlığında olmak kaydıyla yazarın adıyla yayımlanacaktır.  Yarışmaya katılanlar yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılacaktır.

Ödül olarak,  birinciye: 3.000 TL; ikinciye: 2.000 TL; üçüncüye: 1.000 TL verilecektir. Yarışmayla ilgili sorularınız için hastalikhikayem@bezmialem.edu.tr adresine e-posta gönderebilirsiniz. Daha geniş bilgiye hastalikhikayem.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.


EMEKÇİLERİN VE EZİLENLERİN ŞAİRİ 
SELMA AĞABEYOĞLU'NU UNUTMAYACAĞIZ!

Yaşamında ve şiirlerinde,  emekçilerden,  ezilenlerden taraf olan, yaşamını şiire ve yoksul anadolu insanının özgürleşmesine adayan şair, yazar Selma  Ağabeyoğlu  18 Aralık 2009’da  en üretken yaşta ayrıldı aramızdan

Evrensel gazetesinde uzun bir dönem köşe  yazarlığı yapan Ağabeyoğlu, sanata olan ilgisini  toplumsal duruşuyla birleştirmiş bir şairdi. Ankaralı Aydın ve Sanatçılar Girişimi`nin bir üyesi olarak F Tipi Cezaevleri`ne, işkenceye karşı da demokrasi mücadelesinin ön saflarında yer alan Ağabeyoğlu, Şiirlerinde kadın ve anne duyarlığını öne çıkararak, toplum sorunlarına olan ilgisini de kendine özgü duyarlılığıyla eserlerinden eksik etmedi. Haksızlıklara isyan edişi ve sorgulamasına tanık olunan şiirlerinde, Ağabeyoğlu, değişmesini arzuladığı dünya için yazdı şiirlerini.

1994`te yayınlanan ilk şiir kitabı “İnsanı Ararken Ağlayacaksın”la, Salih Bilgin Şiir Yarışması`nda ve 1999`da Yeni Gün (Almanya) gazetesi yarışmalarında ikincilik ödülünü aldı. 1996`da ikinci şiir kitabı “Bütün Fotoğraflarım Siyah Çıkıyor”u okura sunan Ağabeyoğlu, üçüncü şiir kitabı  “Gecikmiş Bir Çocuk”(2000) ile Türk Tabipler Birliği  Behçet Aysan Şiir Yarışması`nda `Övgüye Değer  Şiir` ödülünü aldı. Aynı kitapla 2003`te Karşıyaka  Belediyesi Homeros Şiir Yarışması`nda Jüri Özel  Ödülü`nü de aldı. “Ömrüm Yeni Baştan”(2003) ve  “Beni Senden Sorarlar”(2007) isimli iki şiir kitabını  da yayınlayan Ağabeyoğlu, Evrensel Gazetesinde  yayınlanmış köşe yazılarından oluşan “Hep Aklımda  Kaldı” isimli denemesini ise 2004`te okuyuculara  sundu.

Şiir anlayışını şu sözlerle vurguluyordu: “Şiirimi inceliklerle, imgelerle kurarken estetik  kaygılarımdan ödünsüz yazmaya çalışırken, onu  besleyen kaynaklara gözlerimi kapatıp, kulaklarımı  tıkarsam namuslu ve onurlu bir yazar olmanın  vicdani esaplaşmasında başımı yere eğmek  istemiyorum gibi ahlak penceresinden de bakmam  çok doğaldır...”

“Ey hayat
akıl gözünde bir çift güvercin besledim
gönül kapısında ezildi gitti güller
ey hayat! ben seni böyle bilmedim...
nöbetteyim anne. bekliyorum dertleri
gözümün bebeğinde umut seyrimesi
o gece ışık bitti. düşte ağladımdı
sanki kan uykularına yattımdı
hani kızıla boyanır ya toprak
toprak diyorum... isyana duruyordu
İman ölüyordu...
İman ölüyor...
İman...
sonra saçlarını döktü ay
taze çimen kokulu o yere
ah! çocuk gözlerine baktıkça tenhayım
yakıyor kalbimi şiddeti zulmün
acıyı süzüyorum ömürden. gözyaşım
düşüyor bir kız çocuğunun
defterindeki kan izine
sonra çiçeğe duruyor her sayfa...
o kız çocuğu, bebeğim benim
bir gül damlası dudağında...
çığ düştü yaprağa, kırıldı dal
yüreğimde çocuklar ağlıyor anne
anne bana umut al..."


EDEBİYATIMIZIN İÇTEN VE BİRİKİMLİ EMEKÇİSİ: 
SUNULLAH ARISOY


1925 yılında İstanbul Şile’de doğdu, 18 Aralık 1989’da yaşamını yitirdi. Bir süre İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenim gördü. Eğitimini yarıda bıraktı. Memurluk yaptı. Ankara'da bir bankada, Bilgi Yayınevi ile Türk Tarih Kurumu Basımevi'nde çalıştı. Varlık dergisinde 1950’li yılların sonunda yayınlanan şiirleriyle adını duyurdu. Önce Garip akımı ve İkinci Yeni etkisinde şiirler yazdı. Şiirlerinde halk şiiri özelliklerinden ve temalarından da yararlandı. 1960 sonrası kısa kurgulu, karamsar içerikli toplumsal gerçekçi çizgide bir şiire yöneldi. Biçim arayışlarına girdi, divan edebiyatına özgü gazel tarzında şiirler denedi. Son döneminde Özdemir Asaf'ta olduğu gibi kısa, zekice söylenmiş, keskin sözcüklerle özlü anlatıma dayalı şiirler yazdı. Roman ve uzun anlatı türünde eserleriyle, şiir ve mizah antolojileri de var

 Varlık dergisinde 1950’li yılların sonunda yayınlanan şiirleriyle adını duyurdu. Önce Garip akımı ve İkinci Yeni etkisinde şiirler yazdı. Şiirlerinde halk şiiri özelliklerinden ve temalarından da yararlandı. TTK ve TDK'da çalıştı. 1960 sonrası kısa kurgulu, karamsar içerikli toplumsal gerçekçi çizgide bir şiire yöneldi. Biçim arayışlarına girdi, divan edebiyatına özgü gazel tarzında şiirler denedi. Son döneminde Özdemir Asaf'ta olduğu gibi kısa, zekice söylenmiş, keskin sözcüklerle özlü anlatıma dayalı şiirler yazdı.

Kişiliği hakkında  Burhan Günel şunları yazmaktadır. "M. Sunullah Arısoy’u anımsıyorum. Dingin görünüşlü bir beyefendi. Az konuşan. Konuşunca dinlemeden edilemeyen. Gözlük camlarının ardındaki gözleri uzaklara, derinlere, kimi zaman uzun uzun kendi içine bakan. Biraz mesafeli duran ama tanıdıkça açılan, pencerelerini aralayan bir kimlik... Arı dil savaşımcısı. Özgürlükçü. Toplumcu. İçten ve hesapsız. İnsana saygılı, insancıl. Sonuna kadar yurtsever.."

Burhan Günel aynı yazısından Sunullah Arısoy'u şu şekilde betimlemeye devam eder: "İlk basımı 1958’de yapılmış olan “Karapürçek” adlı romanında şunları söyler: “Bu kasabanın uyanışını her zaman sevmişimdir. Leblebiciler dükkânlarını açtılar mıydı, mesele yoktu. Kasaba uyanmış demekti. Kavrulmuş nohut kokusu, bir çalkantı sesi çarşı içine doğru yayılırdı. Nalbantlar, demirciler... Sonra okul çocukları... Çocukların sabahları okula gidişlerini seyrederken, ama her zaman, içim titrer benim. Nasıl yaşama sevinci dolu, bir ses çığlığıdır çıkardıkları... Nasıl koşuşurlar, gülüşürler... Kasvetsiz yaşamanın ta kendisi!

Bunlar, günümüzün küreselci, postmodernist edebiyat anlayışında basit, gereksiz, anlatılmaya değmez, sıradan, giderek ayıp şeyler! Çünkü günümüzdeki renkli medyanın ve çirkinliğin görüntülü kanallarının arsızlıkla öne çıkardığı yaşam tarzı ve anlayışı Arısoy’un önemsediği ilişkileri ve insan sevgisini, yaşama sevincini çoktan tüketti; bunların üzerine kanlı, çamurlu, kirli süngerini çekti. Şimdi insani ve doğal güzelliklerden ve toplumsal gerçeklerden kaçış zamanı. Şimdi arabesk, şimdi dünya vatandaşlığı, yurtsuzluk, kimliksizlik, ilkesizlik, onursuzluk, paraya ve güce tapınma ve daha bin türlü yozluk geçerli.”

Eserleri: Garipler Treni (194), Muhteşem Kavga (1951), Mustafa Kemal Türküsü (1953), Yaban Mavisi (1956), Dışa Vuran Karanlık (1961) , Yanlış Yaşadık (1970), Sabrın Gülü (1980) (ŞİİR); Karapürçek (1958)( ROMAN);  Tedirginin Biri (1962) (ÖYKÜ);  Yeni Türk Şiiri: Deste (1951), Türk Hiciv ve Mizah Antolojisi (1967), Türk Halk Şiiri Antolojisi (ANTOLOJİ)


 OZANCA

Kimi acıları ozan
Kendi yaratır
Oturur bir güzel çoğaltır
Çoğaltan ozansa
Tartışmasız
O doğrudur

M. SUNULLAH ARISOY


SOSYALİST SİYASAL EYLEMCİ VE  ŞAİR SERVET ZİYA ÇORAKLI
KAVGAMIZDA YAŞAMAYA DEVAM EDİYOR!

12 Eylül öncesi Sinematek başkanlığını yapan, 12 Eylül sonrası Almanya’da sürgün yaşamı süren Şair Servet Ziya Çoraklı, 60 yaşında, 29 Aralık’ta Hamburg’da aramızdan ayrılmıştı.

1 Şubat 1946 Ağrı doğumlu olan Çoraklı,  İlk sürgünlüğünü daha lise yıllarında yaşadı. Ağrı Lisesi’nden Trabzon Lisesi’ne komünistlik yaptığı gerekçesiyle sürgüne gönderildi. Dev-Genç, TKP-B hareketlerinde yer aldı. 12 Eylül cunta döneminde ağır işkencelere maruz kaldı. 1981’de yurt dışına çıktı. 1985’te tekrar döndü. Mücadeleye atıldı. O zaman basında çok meşhur olan Türk-İş İzmir mitinginde işçilere şekerli bildiri eyleminin içinde yer aldı. Bu mücadele dönemi bir operasyonda yakalanmasıyla sona erdi. Mücadeleyi işkencede, zindanda sürdürdü.  Zindan yılları biter bitmez devrimci mücadeleye devam etti.  Parti kongresi nedeniyle yeniden yurtdışına çıkan Servet Ziya için bu ikinci mültecilik dönemi oldu. Bu defa Hamburg’a yerleşti. Son nefesini verene kadar da orada yaşadı. Hem şiirlerine hem de devrimci mücadelesine orada devam etti.  Barış için sanat girişimi imzacılarındandı. Bir yoldaşı onu tanımlarken, “O gerçek bir komünistti” dedi. “İşçilerle işçi, Kürtlerle Kürt, Ermenilerle Ermeni, kadınlarla kadın, Alevilerle Alevi idi. Yani bütün ezilenlerle birlikte olmak, onların mücadelesinde yer almak onun göreviydi.”

Bu mücadele içinde onu ve eşini en çok yaralayan herhalde biricik kızları UMUT’un amansız hastalığı oldu. Tam da bunun üstüne 12 Eylül faşizmi gelince hem kaçaklık hem parasızlıkla boğuşa boğuşa Servet Ziya kızı UMUT’u kaybetti. Ama devrime ve devrimci mücadeleye olan UMUT’u hiç azalmadı. 1981 sonlarında iyice bastıran polis operasyonlarından sonra örgüt kararıyla sürgün dönemi başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Hatay’dan sınırı yürüyerek geçip Şam’a ulaştılar. Oradan da bir yıl sonra Berlin’e... Açlık ve yokluklar içinde sürgün macerası başladı. Yoldaşlarının ve devrimci çevrelerdeki emekçilerin sahiplenmesiyle mücadeleyi sürdürdü.

Çevresinde “Servet Hoca” olarak tanınan Çoraklı, zaman zaman çeşitli dergi ve  gazetelere makaleler yazdı. Sosyalistlerin hak mücadelesi ve Kürt halkının özgürlük mücadelesinin birçok etkinliğinde yer alan Çoraklı, ‘Düşler-Trâume’ adlı Türkçe ve Almanca şiir kitabının önsözünde şunları yazmıştı: “İnsanlık çok şeyler borçlu düşçülere/düşlere... Düşçüler düşleriyle yeninin yenisini aramasaydı, insanlık belki de var olanla yetinip karınca adımlarla yollar katedecekti... Genel olarak sanat, özel olarak şiirin kısaca tanımını yapmak kolaycılığına düşmeden sanatın başeğmez çocuğu şiirin önemli yanlarından olan; daima muhalefette kalışını, gerçeğin gerçeğini, yeninin yenisini aramasını, var olanla barışık olmaması yanlarının altını çizmek gerek diye düşünüyorum. Bu bağlamda şiir asidir, kalıpları reddeder, resmi olanla sürekli kavgalıdır.”

Servet Ziya Çoraklı, son konuşmalarından birinde, bize şu sözleriyle yol gösteriyordu: “Yoldaşlar, faşistlerin işkence merkezlerinde direnmek yetmiyor, namuslu olmak gerekir. Ezilen halkların yanında olmak, hayatın her alanında direnişler örgütlemek gerekir. Biz aydınız. Faşistlere boyun eğmek bize yakışmaz. Bizim tarihsel görevlerimiz vardır. Aydın demek, halkının öncüsü, yol göstericisi demektir. Kürt aydınları bunu başardı. Türk aydınlarının da başarmasını istiyoruz…..Gün ülkesini sevenlerin ülkesinin özgürlüğünü, halkların özgürlüğünü savunma günüdür. Gün faşizmin ülkemizdeki kalelerini yıkma günüdür.” 
Anılarını kavgamızda yaşatacağız.



EMEĞİN VE DİRENCİN ŞAİRİ ŞÜKRAN KURDAKUL'U 
HİÇ UNUTMADIK!..

Şükran Kurdakul için ilk söylenecek şey, onun bir “kararlılık ve direnç anıtı” olduğudur. Yaşamıyla ve yüreğiyle direnen bir anıt... Düşünceleri doğrultusunda yaşayan, düşüncelerinden ödün vermeyen, düşüncelerinin eyleme ve yaşama geçirilmesi için örgütlü savaşımlarla dolu bir anıt…  O, acıyla, dirençle, sevgiyle, coşkuyla ve bilinçle yükselen bir anıttır. O’nu tanımak için, genç yazarların, şairlerin örnek alması gereken yaşamından yola çıkmak en doğru yoldur. Şükran Kurdakul, devrimci, sınıf bilincini yaşamı ve yapıtlarıyla içselleştiren bir insandı.

Bu şairliği, öykücülüğü, edebiyat tarihçiliği ağır basan bir yaşam ustasının kimliğine baktığımızda gördüğümüz şunlardır: 1927 doğumlu Şükran Kurdakul,  “Kırk Karanlığı” içinde, “Fedailer Mangası”nın bir genç savaşçısı olarak henüz 19 yaşındayken (1946’da) TCK’nın ünlü 142. maddesinden tutuklanır.  Şükran Kurdakul’un bu tutuklanması belki de yarım yüzyıllık bir onur ve direnmenin habercisidir. Bir yıl sonra tahliye edilir ve öğrencisi olduğu İzmir Karşıyaka Lisesi’nden Bakanlık kararıyla çıkarılır.  Genç Kurdakul’un “Mahpushane saksılarındaki baharı benden sor” dediği bu günlerden sonra yaşamındaki zorluklar başlar. Zorlukla ve zorbalıkla savaştır bu aynı zamanda.  1948’den 1950’ye kadar Maraş “sürgün alayı”nda askerdir. 1953’te 141. maddeden yargılanır ve 1955’e kadar Harbiye cezaevinde tutuklu kalır: “Acıların sütüyle büyüttüğü umutlar/Mahpushane avlularında boy verir...” der, 1956’da aklanır.

Şükran Kurdakul’un yaşamını anlamada bu özetleme yetmez elbette. Bir başka açıdan baktığımızda onun örgütçülüğünü görürüz. Onun örgütçü bir edebiyat adamı olarak tanınmasının başlangıcı 1964’te “Türkiye İşçi Partisi” (TİP) üyeliğiyledir. İki yıl sonra partinin Balıkesir il başkanlığına ve Genel Yönetim Kurulu yedek üyeliğine, ardından da 1967’de Merkez Yürütme üyeliğine seçilir. Örgütçülüğünü edebiyat örgütlerinde sürdürür ve 1964’te “Türk Edebiyatçılar Birliği” Genel Sekreterliği’ne seçilir. 1976’dan sonra, “Türkiye Yazarlar Sendikası” (TYS) ikinci başkanıdır ve 12 Eylül döneminde yine 141. maddeden TYS davasından yargılanır. “PEN Yazarlar Derneği”nin kuruculuğu (1988), ikinci başkanlığı ve genel başkanlığı (1991-1997 arasında), “Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı” yöneticiliği, 1995’ten itibaren “Özerk Sanat Konseyi” ile “Ulusal Sanat Kurulu”nun da kuruculuğu ve ilk başkanlığı da Şükran Kurdakul’un yaşamının dönemeçlerindendir.

Şükran Kurdakul’un yaşamında süren yalnızca bunlar değil elbette. Öncelikle bir şair yaşamı vardır onun. Üstelik, şiire çok erken yaşta başlar. 1943’te 16 yaşında bir lise öğrencisiyken Tomurcuk adlı ilk şiir kitabını çıkarır. Şiire yeniden yoğunlaşması 1950’li yılların başındadır. Bu dönem yazdığı şiirlerin çoğu içine sinen bir yapıda değildir. Daha sonra, bu şiirleri için, “toplumsal duyarlılıkları olan dizelerin yer aldığı şiirlerde kendi sesini bulduğu...” söylenince çok sevinir. Cezaevi yıllarındaki çalışmalarının bir kısmı Giderayak’ta (1956) yer alır.  Kurdakul’da şiir, sanki özgürlük, doğa, dostluk, sevgi özlemiyle kuşatılmıştır ve bu kuşatmaya karşı bir direniş boy vermektedir sürekli.

İçerikle biçimin bütünleşmesinin Şükran Kurdakul şiirindeki ilk örnekleridir ve kendi şiirine doğru önemli adımlar atmaktadır. Kurdakul, 1942-52 dönemini kendisi şiirinin çıraklık dönemi olarak tanımlar.  İyimserlikle, aydınlıkla dolu Nice Kaygılardan Sonra (1963) adlı kitabıyla ise şair kimliğini doğurmaya başlar. Onun şirinin doruğuna çıkmaya başlaması, bir şair duyarlılığının ve inadının olanca görkemiyle ortaya çıkması, 1970’lerden sonraki şiirlerindedir. Usta şair ürünlerini, örneğin “Sözcüklerle büyüdük, ezgiler yarattık/Düşlerle saltanat kurduk, benzetiler yarattık/ Kurtuldum sandığın gün Pir Sultan’dan/Sevdamızla Yunus, hüznümüzle Fuzuliler yarattık.” dizeleriyle karşımıza getirmeye başlar: Acılar Dönemi (1977).   Şükran Kurdakul, daha sonra çıkardığı ve 1983 Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü alan Bir Yürekten Bir Yaşamdan (1982)’da “Al Beni Sevecenliğine” der ve yine kendini koyar ortaya: “Ben sevdayım, al beni sevecenliğine/Ben gülüm, dallarına aşıla beni/Çocuğum ben, göğsünde büyüt/Umudum ben, düşüncende geliştir./Acıyım, gerçeği ararsan bende/İnancım, coşkuyu ararsan bende.”

Şiirle anlatamadığı temaları öykülerde işler. Toplumdaki adaletsizlik ve yargının sorunları, hapislikler, Kurtuluş Savaşı’nın insanları, beyaz yakalılar dediği kafa emekçileri onun öykülerinde işlediği konulardır. Şükran Kurdakul’un edebiyat tarihçiliği de bir başka özelliğidir. Onun bu kimliği araştırıcı bir edebiyat adamını çıkarır toplumun karşısına. 12 şiir kitabı ve beş öykü kitabının sahibi olan bir şair ve öykücü olmaktan başka özgün bir edebiyat tarihçisi ve düşün adamı olarak da devrimci kültürümüze ışık tutmaya devam ediyor.



19 ARALIK KATLİAMI UNUTULMADI, UNUTULMAYACAK!

11  yıl önce 19 Aralık 2000’de en vahşi hapishane  katliamlarından biri yaşandı. Katliamın hemen ertesinde bu dört yıllık zaman diliminde hapishanelerde, tecrit ve izolasyona karşı direnişlerde, ölüm oruçlarında 117 devrimci yaşamını yitirdi, yüzlercesi sakat kaldı.

Ama devrimcilerin savaşım azmini kıramadı bu katliam... Onur ve siyasi kimlik mücadelesinde son derece zengin bir savaşım geleneğine sahip olan devrimciler bu saldırıya karşı da ölümüne direndiler. 100’ü aşkın şehit, yüzlerce sakat verildi bu uğurda. Binlerce tutsak F tipi cezaevlerinde ölüm hücrelerine kapatıldı ama yine de teslim alamadılar devrimci iradeyi. Direniş bugün farklı biçimlerde de olsa sürüyor, sürecek de.

19 Aralık 2000... Bu tarihi zihnimize iyi belletmemiz gerekir... Bu tarih nasıl bir zamanın üzerine kıvranıp uyuduğumuzun çıplak gerçekliğidir. Bu tarih tek bir zaman kesitinden geçmişimizin bize adeta ispatıdır... Bu tarih bu coğrafyada yaşayanların miladıdır.. Bu tarih koyaklarımıza ölüm rüzgârlarını savuranların pervasızlıklarının resmidir. Bu tarih yaşadıkça öğretecek olan bilge bir andır.....

19 Aralık 2000, bu ülkede an gelince adaletimizden, güvenliğimizden, haber alma özgürlüğümüzden sorumlu bulunanların yekvücut olarak, koro halinde yalanlarıyla bizi karşıtları olarak dışarı atabileceklerinin tarihidir.

19 aralık 2000, tarihi devlet şefkati ile karşılaşmamızın ürkütücü kesişmesidir..

19 aralık 2000 tarihi, belleğimizin zaman ayracında soluyarak her an kendini bize hatırlatan vicdanımızdır....

19 Aralık 2000 tarihi, zihnimizin sokaklarını kan ile yıkayanların cellat takvimidir.

19 aralık 2000 tarihi içimizin şiarıdır: ''Unutma, unutturma!''....


34. YILINDA MARAŞ KATLİAMINI
UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ…

Yakın tarihimizin en acımasız, insanlık adına en utanç verici kitlesel katliamı olan Maraş Katliamı’nın üzerinden 34 yıl geçti. Katliamda, resmi rakamlara göre 114 insan katledilmiş, 1000’nin üzerinde kişi yaralanmış, 552 ev, 289 işyeri yakılıp tahrip edilmişti. Katliamdan sonra Alevilerin yüzde sekseni kenti terk etmişti.

Maraş Katliamı neydi? Katliamdan bir hafta önce görevli olduklarını söyleyen bir takım kişiler, bir tür nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerekten konutları dolaşıp evde kaç kişinin oturduğunu tespit edip, kapıları kırmızı boyayla işaretlediler. 19 Aralık günü Çiçek Sinemasında, ÜGD tarafından getirilen filmin gösterimi sırasında patlama olur. 20 Aralıkta Alevilerin kahvesi bombalanır. Polis olaya el koyar, bombalamaların ülkücüler tarafından yapıldığı ortaya çıkarılır. Yine ifadeler sonucu İstasyon Caddesi üzerindeki bir caminin avlusunda gömülmüş, patlamaya hazır beş adet dinamit de ortaya çıkarılır. Tutuklananlar arasında MHP milletvekilinin oğlu da vardır. Gelişmelerden kaygı duyan halk, sol Partiler ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri aynı gün valiye, emniyet müdürüne ve jandarma alay komutanına endişelerini belirtip, önlem alınmasını isterler. Alınan cevap; “Devlet güçlüdür, önlemler alınmıştır. Vatandaşlar emin olsunlar” olmuştur.

1 Aralıkta iki TÖB-DER’li öğretmen öldürülür. Cenazelerin kaldırılması sivil faşistlerce engellenir. Alevilere ait işyerleri tahrip edilir. 22 Aralık günü üç insan daha öldürülür, aynı gün sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Polis, can güvenliğini gerekçe göstererek kenti terk eder. Çevre illerden gelen sivil faşistlerce tam bir katliama girişilir. Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelere saldırılar yapılır. Sonuç; insanlık adına utanç vericidir. Tablo; Maraş’ta devletin gözü önünde insanlık suçu işlenmiştir. Devlete güvenmek hatasına düşenlerin cesetleri sokaklarda kokuşuyordur. İnsanlar yaralı, aç ve sefil durumda kalmışlardır.

Maraş’ta olan bir iç savaş değildir, bir katliamdır. Bu, Alevi-Sünni çatışması da değildir. Bu planlı ve örgütlü bir faşist saldırıdır. Çevre illerden Maraş’a getirilen katil çetelerine belli hedefler gösterilerek, her şeyi hesaplanan bir planla yürürlüğe konan faşist bir eylemdir. Kin ekip, kan çiçeği büyütenlerin, “Milli direnme hakkı doğmuştur” diye bildiri dağıtanların eseridir. Maraş Katliamı, “Müslüman Türkiye, Milliyetçi Türkiye, Allah İçin Cihad Başına” sloganlarıyla kadın demeden, çocuk demeden katliam yapanların, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezseniz” diyenlerin ve bundan destek görenlerin eseridir. Maraş Katliamını yaratan zihniyet ve destekleyicileri bugün de iş başındadır. O gün “devlete yardımcı güçler” olarak desteklenenler, bugün de “duyarlı vatandaş” olarak sahnededirler. Yine katliamlarına ve linç girişimlerine devam etmektedirler.

Maraş Katliamı ve sonrasında yaşanılan katliamları unutmadığımızı ve unutturmayacağımızı belirtmek istiyoruz. Maraş Katliamının 34. Yılında yaşamını yitiren canlarımızı saygıyla anıyor, katilleri, koruyucularını ve onları yönlendiren insanlık dışı gerici faşist ideolojilerini nefretle kınıyoruz.  İşte o yıllarda yayınlanan Genç İşçi Dergisi'nde düşen acıyı yansıtan bir şiir: (Bu şiir, sıkıyönetimce derginin kapatılma nedeni de olmuştu.)





NOT: E-Dergimize yapıt göndermek isteyen dostlar, emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler.  Ayrıca grubumuza üye olarak, grup adresi yoluyla da bizlerle ilişki kurabilirsiniz: http://gruplar.antoloji.com/emegin-sanati Google Grup E-Posta Adresi: emegin_sanati@googlegroups.com Facebook Grup Adresi: http://www.facebook.com/album.php?aid=9847&id=100000398597738&saved#!/group.php?gid=25084311107 Twitter Adresi: http://twitter.com/#!/emeginsanati  Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati


ÖZLEM KESKİN: Boşluk Doldurmalı Aşk






BOŞLUK DOLDURMALI AŞK



RESİM: SADIK VARER


Bütün mutfaklar aynı kuruluyordu. Tabaklar, tencereler, bardaklar ve kaşık-çatal egemenliği. Ayrıca evin tüm bölümlerinden farklı, kendine özgü bir yapısı vardı mutfağın. Neyi ararsan o; mutfağın en önemli eşyası olur, hemen göze çarpardı.

Ayaklarını sürüyerek girdi mutfağa. Beyni ayaklarını reddediyor, ayakları bedenini taşıyamıyordu. Masanın üzerinde duran elma tabağı mutfağın bütün dengelerini alt üst etmişti. Elmalar; tencere, tabak, çatal ve kaşıkları sindirmişler, kendilerini beğendirme yarışındaydılar.

İri ve kırmızı bir elma seçti tabaktan. Aceleyle ısırdı. Sanki acele etmese büyü bozulacak, elması küçük bir kiraza, kendisi de ıslak bir kurbağaya dönüşecekti.

Ama ısırır ısırmaz anladı ki; minik, şaşkın ve hatta sevimli denebilecek bir kurt elini ondan çabuk tutup, çoktan yarılamıştı elmanın içini. Zavallının yarısı açıkta kalmış, boşlukta sallanıyordu.

— Pardon, dedi. Çıkarıp attı dilini buran parçayı.

Hayat da böyleydi işte. Ona göre hayat; çoktan seçmeliydi. Belki de bundan dolayı yanılgılarla doluydu. Seçenekler önceden hazırlanmış, her yana dağıtılmıştı. Hayat; seçeneklerin müziksiz dansıydı. Olmadık bir yerde, olmadık bir seçenek göz kırpardı. Sollardı bütün alternatiflerini, öne —çıkardı. Üzerinde fazlaca düşünülmesine izin vermez, işaretlettirirdi kendini.

Bunun kaçılamayacak sonucu; dört yanlış bir doğruyu götürüyordu. Eksilere inmek de söz konusuydu. Sıfırı tüketmiş insan sayısı çoktu. Kimsenin aklına boş bırakmak gelmiyordu.

Hayatın tahammülü yoktu açık uçlu sorulara. Ucu açık şeylere özgürlük bulaşıyordu. Uçlar uzuyor, uzuyor, olmadık yerlere dokunuyordu.

Geriye dönüp bakınca; çoktan seçmeli yanılgılarıydı, girip de kaybettiği sınavlar. Hiç boş bırakmamıştı. Kaç kere yazılı yoklama olmuş, birileri cevap anahtarını hazırladığı için hükümsüz kalmıştı onun doğruları. Okul, aşk, iş, her yer, herkes, hayatın tamamı böyleydi.

Gerçi bu saatte bunları fazlaca irdelemek işsiz işiydi. Gerek yoktu. Vakit öğleye yanaşmıştı. Gecikecekti. Etrafına bakınmadan atladı telefona.
— Alo.
— ………………………….
—Sesini duydum, iyilikle doldum. İyi olmak ne?
— …………………………
— Öyle mi? Sevindim.
— ……………………………
—Yok canım, sıkılmadım. 
— ……………………………
— Olabilir. Yıllandı bende bu yangın. Hoşuma bile gidiyor, böyle alev alev.
—……………………………
— Ben mi? Senin yiten her şeyin ardından çoğalmanı seviyorum.
— ……………………………
—Ben de öpüyorum. Dünya kadar. Yıldızlar kadar, her şey kadar.
—…………………………….
— Tabi ararım. Orada ol. Bende kal, tamam mı?
— ………………………………

Kapattı.

Nefesini içinin çok derinlerinden çekip, aldı. Başı döndü. Kanepedeki karaltıya rastladı bakışları, odanın içinde kendinden bağımsız gezinirken. Annesiyle göz göze geldi. Olamaz. Anneler ne kadar gerçekti.

Netleşti, netleşti, netleşti. Uzansa değecekti. Elle tutulur, gözle görülür bir tınıda konuştu kadın:
— Zorlama. Biliyorsun; değil aramaya, dışarıdan aranmaya bile kapalı o telefon. Koparıp atma derdine duruyor.
— Sakın koparma! Koparım bak, koparırsan. Hem sana ne? Seviyorum ben boşluk doldurmalı aşkımı.
— …………………………………………….
— Dişimi kamaştırdı yine gerçekliğin. Biraz daha uyuyacağım.
— ……………………………………………...
— Yeni bir tabak elma koy mutfağa. İşim çok. Uyanınca elmada kurt olacağım.

Ardından uzun süre baktı kadın. Beyninden geçenleri seslendirmedi. Vakit alırdı şimdi sözcükler. Aceleyle doldurdu başkalarının evlerini temizlerken giydiği giysilerini kenarı yırtık bir poşete. Bir de eski bir terlik ekledi. Ayakları üşüyor; üşüyünce çok ağrıyordu. O zaman gözünden uyku akıtan geceler kıvranmakla geçiyordu.

Hızla çekti kapıyı. Sinir bozmak için değil; aniden oldu. Elinden kaçıverdi. Kendi de ürktü kapı sesinden. Sürüdü gitti ayağına üç numara büyük pabuçları. İyiydi bu pabuçlar, yeniydi ama büyüktü. En son temizlediği evin hanımı “Giyeceksen al bunları yoksa atıver.” demişti. O da almıştı. Şimdi “Kadının ne de büyük ayağı varmış.” dese ayıp olurdu. Sokağın sonunu dönüp, ana caddeye yol alırken sözcükler kafasının içinde kudurup yüreğine çarpıyor, tüm göğüs boşluğunu eziyordu.

— İyiydi bu oğlan, çok iyiydi. İşten çıkarılana kadar evden işe, işten eve. Evin bütün ihtiyaçlarını görürdü. Sigortasını da ödememişler. Üstüne tuz, biber oldu. Düğüne iki ay kalmış olacaktı. Kız da haklı canım. İş yok, güç yok. Evlenseler ne yapardı?




ÖZLEM KESKİN






ADNAN DURMAZ: Çöl Issızda Gül Kokusu




ÇÖL ISSIZDA GÜL KOKUSU



RESİM: ADNAN DURMAZ



Hadi yüreğinin en dibindeki yaraları göster bana
Bana en derin kıvrımlarını
Belki istediğin yanıtı veremem sorularına
Belki sözcüklerimdeki gizem
Teselli olmaya yetmez acılarına
Ama paylaşmanın tadını yaşarız birlikte
Sevincin parmak uçlarında kalan tozunu
Acıyı paylaşmanın tuz tadını...
Acının bile tadını almak
Yaşamaktır
Bilirsin bunu...

Yıldızsız yalnızlıklarınla yaslan
Çöl ıssız yalnızlıklarımın hasırına
Birbirimizin yüzlerini okuyalım
Yürek çizgilerimizi çözelim susarak
Evet acıyım- yaralıyım- kan içindeyim
Sevinçleri- umutları korumak için
Direnmenin bedeli değil mi senin de acın
Sevdayı ve yaşamı
Sürekli keşfetmenin ataklığı değil mi
Yalnızlığın senin de...

Kimi zaman bilinmeyen bir dinin
Görülmemiş dervişinin akılalmaz sabrını
Bir biz taşıdık...
Kimi zaman tüm dinler kovdu bizi
Sorguladık durmaksızın ne varsa
Dünyayı sonsuzda
Zamanı bir anda
Yaşamı ölümlerde
Sevdada kavgayı sorguladık
Kendisiyle bizim kadar hesaplaşan
Başka bir sorgucu olmadı...

Kuşkusuz
Yarın başka bir ayrılıktır bu günden
An andan ayrılıktır
Soluk soluktan
Yarın başka bir rüzgâr savurur seni
Beni başka bir rüzgâr
Derler ki: tüm maceralar
Ayrılıklarla başlar
Gel
Ayrılıklardan söz edelim bu akşam
Susalım
Bizim ayrılıklarımızı sözcükler tanımlamaz
Sözcükler anlatamaz özlemlerimizi
Tıpkı bir dua gibi
Suskun geceler gibi susalım
Susarak konuşmayı biz kadar
Başka kim bilebilir...

Bakışlarımızda kavgalar- yenilgiler
Yangın yerleri Fırtınalar
Batan gemiler
Yüzümüzde çizgi çizgi
İnsanlık tarihince yazılan onca keder...

Zulanda giz edip gizle yüzünü
Acını coşkularla bastırmak isteyince
Açıp açıp oku bakışlarımı
Tıpkı benim yapacağım gibi

Kimi zaman işkencede buluştuk
Kimi zaman zindanda- darağacında
Elbet gene buluşuruz
Belki kavga- belki sevda
Ama mutlaka coşkuda
Yaşamın anlamı coşkuda...



ADNAN  DURMAZ

İRFAN SARİ: Rüzgar da Islanır—MELİH COŞKUN: Deli



  


RÜZGAR DA ISLANIR








şimdi ıslanabileceğin kadar yağmur yağıyor
sevgili.
yitik bir nisan say bu son baharı
ay süzmeleri düşer gibi kayalıklara
çizmiş bedeninin haritasını.

ve ıslanmış saçlarını toplarmışım bedeninden
ölüm kalbimin ritmini tutar heyecan sınırında.

rüzgar da ıslanır
gözlerinin renginden eserken,
duvarları ıskalamayan bir rüzgar oldum bu gece
kafa kafaya, aşk çarpmışa dönmüşüm
aşk akıyor bak alnımın ortasından kırmızıyı kuşanmış.

faraza
yitik bir nisandır bu sonbahar.
koparmış gibi damarından akan bu yağmuru
yaşamak kadar ömür diliyorum senden
ve ölmek kollarında dans edermişçesine
ölmek
nerden düştü ki bu çiselemelerden aklıma
olsun
değimlidir ki seni sevmek susmak
susmak…
bir çeşit nefessiz kalmak.
ve gözler…
o çok tanıdık haldeler işte…
ela nefesleriyle...

gözler kadar tanıdık
birde omuzlarımdan aşağıya sırılsıklam akar bir akşam
avuçlarımın içi yıldız yıkamış
ceplerimde öyle sıcak bir düş
nasıl söylenir bilmem ki
ben firarları tanımadım hiç
şişeden kadehe bile

böyle bir iklim
yağmurdan boşalır üzerimize
gözlerini aç
aç gözlerini
benim işte…



İRFAN SARİ








DELİ







Deli misin diye soruyorlar bana
Çılgınlık hergün bir balyoz gibi inerken beynimize
Bir mezar kazıcı sorgusuz sualsiz dalarken düş bahçemize

Deliyim kardeşler,
Düş kurmanın en büyük hastalık sayıldığı bu yerde...
Kar yağarkenki heyecanı devam etsin diye çocukların
Hiç kimse, hiçbir yaşta umudunu kesmesin diye aşktan...

Deliyim kardeşler,
Sizin unutmak istediklerizi
İnadına hatırlamak ve hiç unutmamak için
Siz kaçarken hanenizi kül eden o yangından
Bir avuç su atabilmek için...

Evet, deliyim kardeşim,
Göğün sonsuz mavisi
ve akşamüstü esen o tatlı rüzgar
Yasak edilmesin diye sana...
Gecen ve gündüzün
günlerin ve ayların
ve ömrün talan edilmesin diye
“yaşadım” diyebilmen için son anında...




MELİH COŞKUN



ABDULLAH KARABAĞ: “Eller”




ELLER






I
Bu eller
Şahin pençesidir
Sağlam baş ister
Zöhreyıldızı doğmadan
Çeliği halat eyler bendine
Sular Mezopotamya’yı

Bu eller
Aslan bileklidir
Everestler gibi bel ister
Alnı ak
Kara çalmaz alın terine
Yedi kıtanın
Tekmil denizin yükünü taşırken

 

II
Bu eller ancak
Düşüne vefasız
Gün devrilmeden devrilir
Eli boş
Fabrika çıkışı
Liman dönüşü

 

III
Bu eller
Zerdüşt afsunlu
Hürmüz hüneri
Gılgamış özlemidir
Sin-Leke’nin

Bir adım sonrası
Helen şafağıdır
Sokrates mahkemesi
Bilimin ebesi
Düşüncenin duruşması


IV
Bu eller
Kırk gözlü sevda pınarı
Kuşlar söyleşir
Feqiye Teyran sofrasında
Ah’ında bulur Aslı‘yı Kerem
Yeniden dirilir Aziz Valentin
Prenses Dulsina’dır İberya’ da
Don Kişot’unu yaratır


V
Burası
Nil boyu değil
Kalmaz ayakta Ramsesler
Terazisi yok elinde Oziris’in
  
Burası
Munzur Vadisi
Gülü kan ağlar
Bir kadın
Amazon tanrıçası
Yürür üstüne zulmün
Volkana döner güzelim
Güzelliği sığmaz kaleme.




ABDULLAH KARABAĞ



MEHMET RAYMAN: Beş Serçe—VEDAT KOPARAN: Sınırsız Sınır




BEŞ SERÇE



RESİM: ATANUR DOĞAN


gelip geçiyor
başını kaldırmadan
sanki bir kuğu

eteği kısa
saçı boyundan uzun
almış yükünü

içinde kaldım
hiç gün yüzü görmeden
dokuz ay on gün

ana gibisin
babalar arada bir
uğrar yanına

beşi bitirdi
yedi gün yedi gece
masalcı nine



MEHMET RAYMAN






SINIRSIZ SINIR






-akıyor zamanın zamanı yuttuğu
karanlıklar yamalı bohça eğreti gülüş-

zamanı gelmiştir gidişlerin
bir ağaç döker kabuklarını
bir dal uç verir soyunur geceye
bir yaprak düşer dalın kırılışından
karışır kan revan güne sızılar
gün vurgunu kuytuluklarda acılar
ihanet söylencesinden arsızca sızar

üç yanım mavi /üç yanım deniz
iki yanım yangın /iki yanım susuz
kaç zamanın vurgunudur
içimdeki göç /içe göç tutsak
hep o –bu yanım/arada sınırsız sınır
ben özgürsem sende/ sen tutsak bende
gel kıralım bu paslı zinciri birlikte.



VEDAT KOPARAN





BEKİR KOÇAK: Bir Taşın Derinlerdeki Sesi





BİR TAŞIN DERİNLERDEKİ SESİ









bir taşın derinlerdeki sesi
mağma yanığı belli
esti yağdı gönül dağına çığ
yüzünde yüzün kara
mahcup orman gölgesi
dal ucunda keder
ölümcül kavga tableti

sevmediğin ot mu bu
hüzün artığı saklı
arar yurdunu
bindiği rüzgar atı
buda bize serüven
göze uyanıyor ışıklar
manzara arama duvarlarda
değeri yok sinek ölüsü kadar

gönlümün öfkesi vadiler
suları şekil yitiği
karışımın kimyası bozuk
ayrılmış kardeşler
oksijen yatalak
hidrojen intihar
yazsak da bunları bir bir
kendini kurutan zehir
elveda baharlara
kıyamete kadar

gözlüğümün kiri çernobil
ekmeğimin küfü
anaç saysak da sütü
doğamıza özgü sevinci
kararttıkça karartır
yabanın azgın dölü
binlerce yılın çentiği
çınar gövdesinde sızı
ağaç ağaçken bilirde sevdasızı
biz çözemedik bir türlü
kara dinli insafsızı

konuşmayan çiy damlası
gül yaprağında güzel
şiir yağar açılır dili
uyanır su uyanır çiçek
senin resimlediğin
üstündağ'lardaki kelebek
uçmadan ışığına
camında can bitimi
ermeden gizine insanın
gereksiz nabız ölçüsü
kalsan da tık nefes
biliyor ki ölecek

kolları pazubentli
yüreği miskin
epriyen insan yüzü
kıyamet hay huyunda
komşu da kalmadı
ya bundadır ya şunda
yan yana aslanla kedi
gölge boyu,bir mızrak
her ev bir tabut
her gönülde yas
ölümün konuğu sonsuzluk
susuyorlar şimdilik
yaşları otuza varmaz
her biri insan değerinde elmas




BEKİR KOÇAK