Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

31 Temmuz 2013 Çarşamba

ALİ ZİYA ÇAMUR: Ömer Faruk Toprak




 
ŞİİR KIVILCIMLARINDAN 
ATEŞLER SAĞAN ŞAİR: 
ÖMER FARUK TOPRAK






1940’lı yıllarda faşizm dünyayı bir yangın yerine çevirdiği sıralarda yangınlardan derdiği ateş gülleri  şiirleriyle çıktı edebiyat alanına Ömer Faruk Toprak. 1940 kuşağı sosyalist şairlerinin yılgısız ve korkusuz öncü adlarından biriydi. Bir yandan ülkemizdeki çoban ateşlerini harlandırırken, dünyanın dört bir yanında yükselen  bağımsızlık, demokrasi, özgürlük sloganlarına kulak verdi, ses kattı.

Şiirlerinin temeline, insan yüreğinin kıvrımlarına sinmiş acıları, kahırları  — ve  umudu diri tutarak— bunlardan  kurtuluş yolunu oturttu.   Pir Sultan Abdal’dan bu yana susan Sivas’ta, Erzincan’da, gecenin sarktığı toprak evlerde beyinlerinin kıvrımlarından gün ışığında bir okul penceresi geçmemiş Döne Bacı’nın; Siirt’te, Bitlis’te, Muş’ta, Diyarbakır’da mağaralarda kara akrep, kara yılan ve öküzü, keçisi, koyunuyla beraber yaşayan Öksüz Ahmetlerin yaşadığı ‘Susan Anadolu’nun uzak kıyılarında yakacağı ateşleri şiirleriyle harlandırmaya durdu. Bir Maraş türküsü kanatırken  içini, çobanların karlı dağdaki ateşlerine kıvılcımlar taşıdı.   Kimi zaman Sait Faik’in öykülerinden fırlayan, yüzlerinde gözyaşları kurumuş emekçi insanların yalnızlıklarına yüreğini açtı.  Düşlerinde, Galata’da vitrinlere yutkunarak bakan İbrahim’in karamsarlığı karşısında İnebolu kıyılarında gözlerinde bir avuç deniz taşıyan ana ile saçlarına bir tutam güneş iliştirilmiş çocuğun umudunu gördü, yansıttı dizelerine...

Bir Cezayir gecesinde kurşuna dizilmenin  uykusuzluğunu yaşarken damaklarındaki çayın burukluğunda Vietnam’daki napalm yağmurunun çisentileri vurdu şiirlerine.   Kongo ırmağında akan siyah kanla yanıp kavrulurken, Afrika’nın  savanalarından esen özgürlük rüzgârıyla dizelerini havalandırdı.  Şili’de Ant dağlarının buzlu tepelerinde  dondurulan özgürlüklere karşı ölüme karşı duran bir Perulu  güneşin sıcaklığını  yanı başında hissetti hep. İspanya’da Franko faşizmine direnen Cumhuriyetçilerle birlikte çıplak ayaklı bir şarkıyı dinledi dağlarda...


I-YAŞAMI:

Ömer Faruk Toprak, 1920’de İstanbul’da Fatih’te doğdu. Çocukluk yıllarından belleğine yansıyan en canlı görüntüler, Haliç çevresinde , yoksul ama emeğiyle yaşayan insanların savaşımlarıdır. Yedi yaşında Gönen’e göç ettiler. İlkokulu Gönen’de bitirdi. Darülfünunda müderris olan babasından kulağına geçen Şirazlı Hafız’ın ve  annesinden dinlediği Yunus Emre, Karacaoğlan şiirlerinin yanında ilkokulda buluştuğu kitaplardan yeni bir dünya açıldı önünde: Maksim Gorki’nin 'Arkadaş’,  Beecher Stowe’un ‘Kamçılı Uygarlık’  ve Nazım Hikmet’in ‘Gece Gelen Telgraf’..... Gönen’de ortaokul olmadığı için bir yıl okula gidemedi ama kasabanın Halkevi kitaplığındaki yüzlerce kitabı okudu. Varlık dergisinin o yıllardaki sayılarında karşılaştığı Sabahattin Ali’nin, Sait Faik’in öyküleri ondaki edebiyat tutkusunu daha da güçlendirdi. Bir fırının önünde tanıştığı,  yüz paralık ekmek isteyen, geceleri köprü altında yatıp, gündüzleri hamallık yapan bir çocuğun yaşamından esinlenerek yazdığı ilk  yazısı ‘Zavallı Çocuk’ 1934’te Mektepli dergisinde yayınlandı. 

1940’lı yıllardan itibaren Dikmen, Varlık, Yeni Edebiyat, Ses dergilerinde şiirleri yayınlanmaya başladı. 1941’de Hukuk Fakültesine girdikten sonra edebiyat çevrelerinde adından söz ettirmeye başladı. 1941’de İstanbul’da çıkan İnkılâpçı Gençlik  adlı sağcı gazetede yazmaya başladı. O sıralar, gazetenin sahibi ikinci askerliğe  çağrıldı. Yönetimi üstlenen Ömer Faruk Toprak’la birlikte ‘İnkılâpçı Gençlik’, devrimci edebiyatın savunucusu oldu.  Bir yıl sonra dört arkadaşıyla birlikte sosyalist edebiyatın en iyi organlarından aylık ‘Yürüyüş’ dergisini çıkarttı. ‘Yürüyüş’, birkaç sayı sonra faşizmin şimşeklerini üzerine  çekerek kapatıldı.  1943 yılında ilk şiir kitabı ‘İnsanlar’ çıktı. 

İlk kez 1944’te tutuklandı.  İşkence altında, o sıralarda aranan Rıfat Ilgaz’ın  saklandığı yeri sordular.  Bir süre sonra salıverildi.  1945’te Üniversitede yapılan geniş tutuklamada yüzlerce gençle birlikte yeniden tutuklandı. Ünlü Sansaryan Hanının bodrumundaki  ‘mezarlık’ adı verilen 32 no’lu hücreye kapatıldı.  O güne ilişkin anılarını ‘Duman ve Alev’  adlı 1968’de yayınlanan  kitabının başlangıç bölümünde ayrıntısıyla anlatır. O hücrede, iki ay, yataksız, battaniyesiz kalır. Birkaç kez donma tehlikesi atlatır. Hasan İzzettin Dinamo, Toprak’ın o yıllarını şöyle betimler: “Ömer Faruk Toprak, yerli, yabancı faşizme karşı açılmış sürekli savaşımdaki yerini hiç bir vakit bırakmamıştır. Bu yüzden ikinci dünya savaşında Türk Kalemefendisi faşizminin yarattığı bütün çilelerden geçmiştir. Ancak, elinde mavzer gibi tuttuğu özgürlükçü şiiriyle Türkiye’nin tepelerinde çoban ateşleri yakmış, yeni yetişecek devrimcilere uzaktan uzağa ateşle işaretler vermiştir. İkinci dünya savaşında faşizme karşı sürdürülen savaşımdaki yerini her zaman korumuş, bu dönemin sayılı aydınları arasında, onların uğradığı işkencelerden payını almış, Sansaryan Hanının suya değen en dip odalarında gazete kâğıtlarını yakarak ısınmaya çalışmıştır.”(1)

1945’te Ankara’da Suat Taşer’le ortak şiir kitabı ‘Hürriyet’ yayınlandı. Dönemin faşist ve tutucu yazarları Orhan Seyfi Orhun ve  Suut Kemal Yetkin’in jurnalci eleştirileri sonucunda ‘Hürriyet’ kitabı yasal gerekçe gösterilmeden toplatıldı. 1954’te İstanbul’da düzenlenen 5. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Kongresinde Türkiye’yi temsil etti. 1955’te Seçilmiş Hikâyeler Dergisi Yayınları şiir dizisinde ‘Dağda Ateş Yakanlar’ kitabı yayınlandı. Bu kitap olumlu eleştiriler aldı, Şairler Yaprağı dergisinde açılan soruşturmada, yılın en beğenilen şiir kitapları arasında gösterildi. 1966’da Fahir Önger Yayınlarında “Susan Anadolu” adlı kitabı çıktı.

Ömer Faruk Toprak, sosyalist düşünceyi savunan, aydın sorumluluğunu bilen yaşamını buna göre yönlendiren bir insan olmasının yanında, bir öncü, bir yol göstericiydi de...  Attila İlhan, yaşamıyla ilgili bir televizyon programında,  ustasının Ömer Faruk Toprak olduğunu, eleştirmesi için  şiirlerini önce ona gönderdiğini, onun uyarı ve eleştirilerinin şiirinin gelişiminde büyük payı olduğunu söyler.

1971’de Sovyet Yazarlar Birliğinin çağrılısı olarak Sovyet Yazarlar Birliği 5. Büyük Kongresine katıldı.  1973’te Yeditepe Yayınları arasından beşinci şiir kitabı ‘Ay Işığı’ yayınlandı. Toprak’ın, bu kitabındaki şiirlerle, yeni özler, yeni söyleyişler getirdiği söylendi.  1973’te ‘Tuz ve Ekmek’ adlı romanı yayınlandı.  Bu romanda 1944-1946 arası üniversite çevresini, gençliğin savaşımını ve İnönü faşizminin baskılarını anlattı.1974’te çağrılı olarak Bulgaristan’a ve Romanya’ya ; 1975’de Struga Şiir Şenliğine katılmak için Yugoslavya’ya gitti.  Bu gezilere ait izlenimleri  ‘Bir Geziden Kalanlar/Sosyalist Ülkelere Yolculuk’ adıyla Ceylan Yayınlarında yayınlandı. 1975’te “Karşı Pencere” adlı öykü kitabı Cem Yayınları tarafından  yayınlandı.  1979’da, ölümünden önce ‘Gönen Öyküleri” adlı çocukluk anılarına dayalı öyküleri yayınlandı.

20 Ağustos 1979’da ölen Ömer Faruk Toprak,  son yıllarında dergi sayfalarında soneleri ile görüldü. 1983’te ‘Bütün Şiirleri’ Adam Yayınlarınca yayınlandı. Ölümünden sonra çeşitli dergi yapraklarında kalan yazıları eşi Füruzan Toprak tarafından hazırlanan ‘Ömer Faruk Toprak'ın Düz Yazıları’ adlı kitap 1994’te  Ankara Kültür Bakanlığı Yayınları, Sanat/Edebiyat Dizisinde yayınlandı. Şairin bazı şiirleri İngilizce, Fransızca, Rusça, Romence, Yunanca, Arapça, Bulgarca, Çekçe ve Vietnam diline çevrildi. 1976’da Paris’te Fransızca “Chants Pour Le Vietnam” adı ile yayınlanan antolojiye 28 ülkeden seçilen ozanlar arasında Türkiye’den alınan tek ozan oldu. (2)


II. ŞİİR ANLAYIŞI:

Ömer Faruk Toprak, ‘şair’i niteleyen şu sözlerinde şiire bakışını  açıklıyor: “Dizeleri ile yiğitliği örgütleştirmişse, o dizelerin yanı başında yürüyen ozanın halk aşkından gelme cesareti var mı diye bakarım bir kez. Bu çizgiye varamazsa, şiirleri yaşantısının ışığından geçmemişse   eksik bir yanı olacaktır. Yani bir bütünden gelmiyordur.”(3)  Onun şiir anlayışını Hasan İzzettin Dinamo’nun şu sözlerinde daha berrak bulabiliriz: “Ömer Faruk Toprak’ın sürdürdüğü devrimci çalışmayı  hiç kimse yabana atamaz, küçümseyemez de. Genç şair, o dönemde bizim başını çektiğimiz yitmeğe yüz tutmuş özgürlükçü şiirin yanı sıra yüreklilikle ileri atılmış; özgürlükçü şiirin yürüyüşünde önemli adımlar atmıştır.”(4) Şükran Kurdakul ise, onun şiir anlayışının gelişimini şöyle değerlendirmekte: “İlk çıkış yıllarında kendine özgü kuruluş ve ses olanakları arayarak kişiliğini kuran Toprak, yıllar boyunca ülke ve insan gerçeklerini kendi içinde zenginleştirme yolları denedi. Başlangıçta eriştiği başarı düzeyinin altına düşmeyen şiirler yazdı.”(5)

Ahmet Oktay, bir eleştirisinde Toprak’ın şiir anlayışını şöyle irdelemekte: “Olayları tespit hastalığı yok Ömer Faruk Toprak’ta. Dış gerçeği yeniden yaratabiliyor. Sanatçının kendine özgü bir açıdan bakmasını biliyor olaylara. Toplum ögesine önem veriyor, ne var ki, toplumcu sanatı sade halkın diliyle yazmak sanan bazı sanatçılarımızın düştüğü tekerleme ve yerli yersiz halk deyimi kullanma yanlışlığına düşmüyor. Bu konuyu haklı ve doğru olarak öze indirmeye çalışıyor. Başarıyor çoğu zaman. Temiz ve sağlam bir mısra kuruluşu var. bu sayede de şiiri bütünleştiriyor.” (6)

Ömer Faruk Toprak’ın  şiirlerinde içinde yaşadığımız hayatın ta kendisiyle birlikte insan ruhunun çıplak derinliğinde göz ardı edilen ya da  sömürülen olgular, duygular yer altından süzüle süzüle gelen kaynak suları gibi gün yüzüne çıkmakta; yaşantıları biçimlendiren davranışlara yansımaktadır. Şiirlerinde bireysel  ilişkiler,  bireye değgin duyarlıklardan oluşan bir fonda yakmadan ısıtan ve tüm dünyayı kucaklayan insanî bir sıcaklığı,  insanlığa kardeşçe bir bakışı  görürüz: “Saçlarında parıldar benim Perulu güneşim /  Oysa mutluluğum Asya’da yarım, Afrika’da yarım”(GECE SAAT 1’DEN SONRA) “Yaklaştırıyor uzaklardan gelen bir türkü / Önce seni sonra bir kenar mahalleyi”(ATEŞE DÖNÜK)

Ömer Faruk Toprak’ın şiirlerinde  bizi gelecekle ilişkiye geçiren ortak ve içten bir sevginin tüm katmanları bulunmakta: Yurt sevgisi, insanlık sevgisi, özgürlük sevgisi.... Şair, içlerinden çıktığı dünya nimetlerinden habersiz  çilekeş insanları şiirlerinin merkezine oturtur. Onlarla birlikte saz damlı kulübelerde oturup akşamın renkli ışıklarını seyreder, somunu, taze zeytini bölüşür, sevdalanır... Kısaca hayatı yalın tarafından yaşayan  insanların yaşantılarına ait ince ayrıntıları sanata ve dünyaya bakışıyla içselleştirir.  Bir söyleşisinde söylediği şu söz, onun sanatçı kişiliğini çok güzel yansıtmaktadır:   “İnsanlık kaynağından güç alan şairler hayatı, toplumu bütün çirkinlik ve güzellikleriyle severler.”  Sevgiliye seslendiği şiirlerinde bile aslında asıl söz ettiği ya ülkesinin çalışkan, kederli insanları ya da dünyada özgürlük için mücadele bayrağını yükseltenlerdir: “Bütün yoksulların gözyaşları bende / Tütün kokan parmaklarım sarı / Uzatıyorum işte bak / Oysa akıyor nehirler durmadan / Çarpıyor kahraman yürekler sessizce / Bizse tenhada yaprak yaprak / Karanlık bir su gibi düşünüyoruz”(KURU OT)


III.KONU:

Ömer Faruk Toprak’ın şiir anlayışını belirtirken şiirlerinde ağırlıklı temanın da ip uçlarını  gördük. Şurası gerçek ki O, “Susan Anadolu” adlı kitabında bile salt Anadolu insanını ele almakla yetinmiyor, dönem dönem toplumsal dinamizmin güçlü olduğu dünyanın başka coğrafyalarına da uzanıyor. Cezayir’den Peru’ya, Kongo’dan Şili’ye, İspanya’dan Vietnam’a özgürlük kavgalarını bir kıvılcım da o gönderiyor: “Napalm bombasına karşı yürekler kaskatı / Sarı tarlaların üzerinden geçiyor durmaksızın / Simsiyah bir bulut kaya gibi bir kin” (GECE SAAT 1’DEN SONRA)) “Göz çukurlarından açlıklar geçmiş / Çıkarmışlar kalın kitaplardan parmaklıkları / Orada karşı karşıyayız Afrika’yla” (KARŞI KARŞIYA)  “Sırtüstü  uzanmışım Kongo dağlarına nasıl karanlık / Hızla yaklaşıyorum Asya’ya ağır yaralıyım / Madrit’e saat kaçta tren var rüzgâr kuşum” (KIZGIN MAVİ GÖK)

Elbette salt evrensel  özgürlük kavgalarıyla değil, kendi toprağında olan bitenlerinde müdahil tanığıdır: “Vaktimiz kısa dönüp bakma gece orda / Orda Haramilerin bıraktığı ölüler yalnız / Yeni direnmeler kaldırıyor yorgun kollarımı Çoban  ateşleri tutuyor dağ başlarında / Göğüsler delik deşik zarar yok yoldayım / Dokunuyorum ateş gülüne yanmıyor elim / Başladım tırmanmaya ağustoslu bir dağa / Baktım yakmış Şahin’in türküsünü insan dayanıklığım / Ötede  namussuz kara böcek gibi sürüyor geceyi / Hain yumuşak bir korku karanlıkta” (ATEŞ GÜLÜ)  Şair, Kurtuluş Savaşına bu canlı ve coşkulu imgelerle değinirken öte yanda Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının katlinden duyduğu acı yüreğine oturur: “El ayak çekilince suphi’nin mektubunu okuduk / ondört arkadaşı ile denizin dibinde oturduk / kırk yıl  belleklerde yaşayıp geliyorsun ey halk âşığı /.../ ‘denizin altı mavi karanlık ne ağlanır ne gülünür’/ ‘ne telefon edilir gece yarısı geliyorum diye’/ ‘ama çok güneşli bir sabah yaklaşıyor işte bu düşünülür’ ” (28 OCAKTA BİR SONNET)

Şiirlerinde Ömer Faruk Toprak’ın dilinden düşürmediği sözcükler “ateş”, “kıvılcım”, yakmak” gibi aydınlatma, uyarma  çağrışımlı sözcüklerdir. Şiirinin temel izleğini oluşturan bu sözcükler, onun şiire bakışını , yaşamını inancını ve direncini tümüyle yansıtmaktadır.


IV.ÖZ:

Ömer Faruk Toprak şiirinin özü ve niteliği konusunda bize ilk önemli ip uçlarını Hüsamettin Bozok vermekte: “Ömer Faruk Toprak, yosun kokularıyla meşbu memleket renkleriyle bir hayal âlemi inşa etmiş. Bu bakımdan onda, keskin ve haşin bir realizmden ziyade yumuşak ve bulanık renklere hayran ve sisli manzaralar boyamağa hevesli bir peyzaj ressamı edası var. İleri bir şekil üzerinde çalışmaktadır ve söz dağarcığı zengindir. Çizmiş olduğu tablolardaki kuvvetli fırça oyunları da, ancak realist bir cereyan içinde gelişeceğine işaret ediyor.”(7): “Ben her gece kurşuna diziliyorum / Bir gelincik tarlasında başlıyor serüvenimiz / Bir karanlıktan çıkıp bir karanlığa giriyorum / Sonra içimde gün batıyor ışıklar yanıyor / Dilim kilometrelerce süren bir çöl / Zehir olsa bir yudum su diyorum / Camların kırık yerindeki Akdeniz / Durmadan çağırıyor alto sesiyle yüreğimi / Orada sabır taşına düşüyor gözlerimiz”(CEZAYİR)

Gene olarak bakıldığında Ömer Faruk Toprak şiirinde şairdeki duyarlığı yansıtan, camda yağmur damlalarının karmakarışık koşuşturmalarına benzeyen dalgalı salınımlı bir biçem egemendir.  Sert ünsüzlerin sıklığı, yinelenen kalma (-de) durum ekleri ve –dır koşaçları uyumu birdenbire keserek ritmi düşürmekle birlikte genele baktığımızda dingin, yer yer yükselen, inen bir uyumun aktığı görülür. Nurullah Ataç bir yazısında,(8) şairânelikten uzaklaşırsa dokunulmamış konulara şiir yükleyebilecek gücü olduğunu söyler. Elbette ona bu eleştiriyi yaptıran, Garip akımının hükmünü sürdüğü bir dönemde, bu akımın sözcülüğünü yapan bir kişi olarak, ince duyarlıklar peşinde şiirini alanlara koşturan  şairi, Garip şiirinin dar sokaklarına  çağırmak telâşıdır.  Ataç’ın bu düşüncesinin altında,  Toprak’ın, doğayla insanı iç içe koyan eğretileme ve benzetmeleri geçmişin birikimini omuzlayarak kendi biçemiyle yansıtma çabasında yatıyordu. Bugün her şair için önem taşıyan bu olgu, 1940’larda henüz çok yeniydi. Nazım’ın açtığı çığır üzerinde Toprak, kendi özgün arayışını sürdürüyordu: Nasıl çatlarsa dal uçları arzuyla öyle istekle geçiyor bulutlar / Nasıl yaşarsa bir nilüfer çiçeği sessiz / Tenha dağ yamacında öyle duruyor kulübemiz / Benim kalbim okyanus dalgaları gibi / Yıllardır hürriyet kıyılarına çarpıyor.”  (AK KÂĞIT ÜZERİNE )

Şairde bu tür şairâne gibi görülen, o döneme göre yeni  söylemlerin yanında kimi zaman  sözü dolandırmadan çıplak bir söyleyiş biçimini de denediği görülüyordu: “Tutup Kütahya’dan öğrenci yıllarımı getiriyorsun / Oysa geçmişi bıraktım geçtim öteye / Çok görme geleceğin güzel olmasını istiyorum” ( ÇAYIRLARDA SIRTÜSTÜ) Şiir öğelerinden arınmış, düzyazı kalıbındaki bu dizelerde sevgiliyle söyleşinin yalınlığı içinde şairin iletisini açıkça taşıyabilme kaygısını da görüyoruz. Yıllar sonra bir başka eleştirmen, şairin çok yakın dostu ve yayıncısı Fahir Önger de Nurullah Ataç’tan farklı olarak onun şiirindeki bu  çıplaklığı eleştirecektir: "Dağda Ateş Yakanlar’,  yurdunu seven bir sanatçının, gerçekleri belirtme yolunda yer yer şiiri terketmeyi bile göze aldığı halis eserlerden biridir. Okuyucuya kendini daha kolaylıkla kabul ettirebilmesi için   daha sanatçı bir gözle şiir yapısına önem verilmesi faydalı olur.”  (9)

Ömer Faruk Toprak’ın şiirine  yönelen bu  olumlu ya da olumsuz eleştirilere karşın,  şaire göre iki kuşak önceden gelen bir bilim ve düşün adamı, onun edebiyat tarihimiz içindeki tartışılmaz  yerini vurgular.   Adnan Adıvar,  güncel siyasi durumu değerlendiren bir köşe yazısında  şu önemli saptamayı yapar: “İlim nazariyeleri  ve fikir hareketlerinin etrafı aydınlatması için mutlak kudret ve kuvvetin gölgesine değil, hürriyetin, Ömer Faruk Toprak’ın şiirindeki ‘dağları birbirine yaklaştıran, kırık söğüt dallarını sürükleyen, ırmakları taşıran takatine’  ihtiyaç  vardır.”(10)

Ömer Faruk Toprak’ın şiirinde uzak çağrışımlı  ya da alışılmamış bağdaştırmalara rastlanmaz. Onun şiirinde imge, belli bir noktada şiiri ışıtmak, ilgiyi çekmek amacıyla patlatılan bir flaş  gibidir. “Gelip duracak gözbebeklerimde gemiler. / Rizeli ıslak bir akşam bırakacaklar avuçlarıma” ( SUSAN ANADOLU)  Buna karşın geleneğimizden aldığı eğretileme ve kişileştirmelere çokca rastlanır: “Ellerini saçlarımda dolaştırma Kongo ırmağı / Gözlerin gözlerime değince yanarım kahrolurum” (YANARAK)   “Uzakta tenbel bir plak miyop gözleriyle bakıyor” (GECE SAAT 1’DEN SONRA)
           
Toprak’ın şiirine “dil” yönünden bakarsak, dönemine göre yalın bir dil kullandığı görülmekte... Özel anlam vurgusu olmayan hiçbir yabancı sözcük bulamayız. Buna karşın içerdikleri çağrışım yükü nedeniyle şiirlerinde kimi yabancı sözcükleri de kullanmaktan çekinmez: “Tezgâhın üstünde Pasadobleler geçiyor uzak / 1936’dan Emperio Arjantino bilirsiniz”(YANARAK) “Az önce Lili Marlen’le oturuyordum bulvarda/..../Kaç yıl var bir fiesta dinlememiştim barda”(KIZGIN MAVİ GÖK) “İyimser bir “Bonsoir” ile açtı kapımı Elsa / Anlatsa Çin’in Yenan ilindeki gibi uzun”(UMUTLU YÜZ) Ancak şiirin açılımı içinde birer dekor işlevi gören bu sözcüklerin anlamları giderek birer birer çözülüyor.  Kimi özel adlar kalıyor ki, şair de okurun araştırma, öğrenme tutkusuna bırakıyor gerisini....


V. BİÇİM:

Ömer Faruk Toprak’ın şiirlerinde  diğer Kırk Kuşağı şairlerine göre farklı bir dize yapısı ve armonisi vardır.  O dönemde çoğu şairler Nazım’ın  da etkisiyle kesik, basamaklı ya da kısa dizelerle şiir yazarlarken Toprak, uzun, içine tümcecikler sığabilen ve bunların art arda gelmesiyle bir dizi  dalga etkisi uyandıran dizelerle oluşturdu şiirini:
 “Biraz yaklaşır mısın kır çiçeğim öksüz papatyam / Silâhsızım çevrilmişim yalnız sana anlatacağım” (ATEŞE DÖNÜK) “Açılsın yüreğimiz ağır ağır bir deniz anası gibi / Biraz duralım bu köşebaşında konuşmadan sessiz”(AÇILSIN YÜREĞİMİZ)

Yetmişli yıllarda yazdığı şiirlerde İtalyan ve Fransız şiirinin klasik biçimlerinden olan ‘sone’ biçiminde şiirler yazdı. Ancak klasik ‘sone’nin uyak düzenine uysa da hece kalıplarına uymadı.      İlk dönem şiirlerinden sonra uyağa, bilinen biçimiyle pek baş vurmaz. Ancak dize sonlarında rastlantısal gibi görünen yarım uyaklara ya da rediflere rastlanır: “Geceden bir ırmak kulaklarımda uğulTUSU / Güneyde denize açılınca duraklarım biraZ / İlerde görünecek Peşteli tanıdık bir yüZ / Dudaklarında ağır Khachaturian konçerTOSU”  Şair, şiirlerinde uyumu oluşturmak adına  çoğu zaman iç uyaklara ya da ünlü - ünsüz yinelemelerine  dayanır: “RÜZgâr yanığı yÜZlerinden geçiyor yirminci yÜZyıl” “BaşladıM tırMAnMAya AĞustoslu bir dAĞa”    “KIZgIN bir akşam giriyor içeriye ansIZIN”

Ömer Faruk Toprak’ın şiirlerinde kesme, düzeltme ve çizgi imleri dışında noktalama imleri görülmez. Her dize büyük harflerle başlar.
           

VI. SONUÇ:

Ömer Faruk Toprak, 1940 sosyalist şairler kuşağı içinde,  kendine özgülüğünü koruyan, kendinden sonra gelen şairlere dize örgüsü ve şiir işçiliği konusunda Nazım Hikmet’in  çizgisi üzerinde  yeni  bir çığır açan öncü şairdir.  Onun şiire ve şaire bakışını somutlayan şu yazısını okuduğumuzda şiir dünyasını daha iyi tanıyoruz: “Ülkemizin insanlarını tanıyor muyuz? İçinde bulunduğumuz koşulları, ilişkileri şiirlerimize koyma ustalığını gösterebiliyor mu ozanlarımız? Türk dilini işleme çabası içine iyice girmiş miyiz? Şu dönemlerde önemli olan bu bence. Durmadan yenileşen dilimizin olanakları içinde, ozanın görevi dediniz mi, kaşlar çatılıyor hemen size karşı. Ozanı sorumlu bir kişi olarak düşünmek istemiyorlar. Bu bilinç dizelere yansıyor mu bakmıyorlar.(...) Şunu kuşkusuz söyleyebilirim: Yenilikçi şiirimizin, toplumsal kaynaktan esinlenmeden gelişeceğine hiç inanmadım. Ülkesinin insanları ile ilişkisini yitiren ve anlamsız-biçimci karması bir çıkmaza giden ozanların okurla sağlam bağlantı kuracağını düşünemiyorum ben.”(11)

Anadolu’ya yaslanan, elini tüm dünya halklarına bir kardeş türküsü söylercesine uzatan şair; taş taşıyan, ekmeği bölerek yiyen, öfkeyi cesarete bölen insanların umutlarını, coşkularını  dize dize dokudu.  Hüznü ve kederi dünyadan silme  çabasında önce şiirlerinden uzaklaştırdı. Hep “gelecek güzel günler”in coşkusunu çoban ateşine dönüştürme çabası içinde  oldu. Korkusuz uyanılacak sabahların özlemiyle, şiir kıvılcımlarından ateşler sağarak sosyalist savaşımın ocağına taşıdı. Çıkarsız ve ödünsüz bir yaşam çizgisi içinde direndi, direnç aşıladı, üretti, ürettikleriyle yeni umutlar aşıladı. Korkuyu rüyalardan bile kovmanın çabası içinde oldu hep. Yaptıkları ve yarattıkları günümüz egemen burjuva edebiyatında silinmeye çalışılsa da, sınıf savaşımına  taşıdığı ateşlerle, şiirleriyle  işçi sınıfının, yoldaşlarının gönlünde umut ve direnci tutuşturmaya devam edecektir hep. İşte son yazdığı şiirlerinde bile bu ateşin kıvılcımlarını taşır:

ATEŞLERDEN GEÇEN BİR SONNET             

Dağların ak sabahında elimi silâha attım
Soğuk zifirî karanlıkta kıvılcımlar saçarak
Hızla tırmanacağım patikayı sönen ateşleri yakarak
Çoban yıldızını gördüm usulca pusuya yattım

hey yirminci yüzyıl ilk yıldırımlar seninle çaktı
devrimler bayraklar alev saçan kitaplar getirdin bize
küçücük mutlulukları birleştirdin bıraktın gözlerimize
bir sabah dersin ki kırmızı güneş camlardan baktı

geleceksin biliyorum sıcak müthiş bir rüzgârla
atacaksın kalabalıklara  gelincikleri, papatyaları
kahkahalarla güleceksin fidel’inki gibi bir sakalla

sordun bana işte yanıt yenilgiyi yaşamından silersen
ölüm bir akşam soğuk ay ışığıyla gelse de aldırma
serçe titremesi değil bahar şarkıları gelmeli yürekten(12)


KAYNAKÇA:
1.Hasan İzzettin Dinamo,“Ömer Faruk Toprak”, Sanat Ve Toplum Dergisi,Temmuz-Ağustos 1978, sayı 1,sayfa 89
2.Ömer Faruk Toprak, “Kendi Kaleminden Ömer Faruk Toprak”, Sanat Ve Toplum Dergisi ,Temmuz-Ağustos 1978, sayı 1,sayfa 94
3.Seyit Kemal Karaalioğlu, “Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü”, İnkılap Yayınevi, 1969-İstanbul,sayfa 730
4.H.İ.Dinamo,a.g.y.
5.Şükran Kurdakul, “(Şairler ve Yazarlar Sözlüğü”, Gözlem Yayınları, İstanbul-1981,s.478)
6.Ahmet Oktay, Yeditepe dergisi, 15.06.1955
7.Hüsamettin Bozok, Yurt Ve Dünya Dergisi , Haziran –1943
8.Nurullah Ataç, Son Havadis Gazetesi, 17.04.1955
9.Fahir Onger, “Dağda Ateş Yakanlar”, Yeni Ufuklar Dergisi, Haziran 1955, sayı 21, sayfa 37
10.Adnan Adıvar, Akşam Gazetesi, 23.09.1945
11.Ömer Faruk TOPRAK, Devrim Dergisi, 31 Mart 1970
12.Ömer Faruk Toprak, Sanat ve Toplum Dergisi, Ocak-Şubat-Mart, 1979, sayı 4, sayfa 30



ALİ ZİYA ÇAMUR

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder