Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

29 Şubat 2012 Çarşamba

TEMEL DEMİRER:Hakikinin Sahteye Galebe Çalması İçin Hatırlayın!




HAKİKİNİN SAHTEYE GALEBE ÇALMASI İÇİN HATIRLAYIN![*]


“Hakikiyle sahtenin karışımında,
hakiki sahteyi öne çıkarır,
sahte hakikiye inanmamızı engeller.”
[1]


Birçok şey gibi, edebiyatın da “meta fetişizmi”nin dişlileri arasında öğütülme tehdidiyle karşı karşıya bırakıldığı bir kâbusun orta yerindeyiz.

Murathan Mungan’ın, “Ya dışındasındır çemberin/ Ya da içinde yer alacaksın/ Kendin içindeyken kafan dışındaysa/ Çaresi yok kardeşim/ Her akşam böyle içip, kederlenip/ Mutsuz olacaksın/ Meyhane masalarında kahrolacaksın/ Şiirlerle, şarkılarla kendini avutacaksın/ Ya dışındasındır çemberin/ Ya da içinde yer alacaksın...” diye betimlediği patetik durumda; şimdi yeniden, “İnsan dediğin saçaktaki/ Güvercinin farkında olacak/ Ve çiçek gibi olacak kendince/ Bu aşk var ya bu aşk;/ Dikkat!/ Yangında ilk kurtarılacak” diye haykıran Metin Altınok’un duyarlılığıyla geçmişin, geleceğin yolunu açabilmesi için, bugünün imdadına koşması gerek...

“Geç(me)miş” dedim…
Mesela ötelerden haykırır hepimize…

Erwin Piscator, “Ayağa kalk! Resim yap, bestele, yaz! Şarkıcı, şarkı söyle! Hatip yükselt sesini! Ta ki bütün gözer görünceye, bütün kulaklar anlayıncaya kadar…”[2]

Bertolt Brecht, “Sanatın apolitik olması, egemenlerle işbirliği yaptığı anlamına gelir…”

Oscar Wilde, “Ütopya ülkesini göstermeyen bir dünya haritasına göz atmaya değmez; çünkü orası, insanlığın hep dönüp dolaşıp geldiği yerdir. Ve insanlık oraya indiğinde, ileriye, ufka doğru bakar ve daha iyi bir ülke görerek oraya doğru yelken açar. Gelişme, ütopyaların gerçek olmasıdır…”

Martin Heidegger, “Gerçeklikten daha yüksek bir mertebede olan ise imkândır…”
Walter Benjamin, “Mücadele etmemiz gereken kişilerin yüzleri maskelidir.” “Düşman galip geldiğinde ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaklardır…”

Emmanuel Levinas, “Ben karşılık beklemeksizin başkalarından sorumluyum, hayatım pahasına. Karşılık vermek veya vermemek onun bileceği iştir…”


Friedrich Nietzsche, “Bazen, bir şeyin değeri, onunla neye ulaşıldığına değil, onun için ne ödendiğine, bize neye mal olduğuna dayanır…”

Ludwig van Beethoven, “İnsanlar arasında iyilikten başka hiçbir üstünlük kabul etmem. Karakterin olmadığı yerde, ne büyük sanatçı, ne de büyük mücadele adamı vardır. Orada var olan, zamanın yok ettiği, içleri boş yaratıklardır. Bütün mesele, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır…”

Nihayet Karl Marx, “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar,” diye…

Evet, evet “Geç(me)miş” deyip geçmeyin sakın… Çünkü bugünü, geçmişle (birikimiyle) aşıp, ulaşabileceğiz geleceğe…

* * * * *
 
Tam da bunun için Victoria dönemi İngiliz şairi, edebiyat ve toplum eleştirmeni Matthew Arnold’u anımsamak gerek… Hani ayrım yapmaksızın hemen her kesime yönelttiği keskin eleştirileriyle tanınan; XIX. yüzyılın “kültür havarisi”ni…
 
“Barbarlar” diye andığı soyluların, “dar kafalı, paraya düşkün” olarak nitelediği ticaretle uğraşan orta sınıfın ve bunların dışındaki halkın o dönemdeki beğeni ve davranış kurallarına karşı saldırıları, bugündeki kâbusa yöneltilmesi gereken eleştiri ve karşı çıkışa ışık tutacak niteliktedir.
 
Özellikle, İngiliz toplumunu iyimser, huzurlu, görgülü, ama düşüncelere kapalı barbarlar; Kilise’ye karşı, enerji ve ahlâk dolu, ama “tat ve parıltı”dan yoksun dar kafalı para düşkünleri; ve hâlâ ham ve kör olan halk olarak üçe ayırdığı ‘Kültür ve Kargaşa’ başlıklı yapıtının ödünsüz eleştirel yaklaşımından ders çıkarmakta yarar var.
 
“Meta fetişimi”ne (ve devreye soktuğu tüm sonuçlara) karşı şimdi topyekûn itiraz ve karşı çıkış zamanıdır.

Hem de eski Yunan destanlarındaki gibi…

Bilmiyor olamazsınız; bir anlaşma, bir sözleşmedir eski Yunan’da destan(lar)… Kahramanlarla tanrılar, tanrılarla ölümlüler, şair ile insanlar arasında bir sözleşmedir.

Kahraman nasıl kahraman olur destansı şiirde? Elbette ölerek. Ölmeden kahraman olunmaz! O yiğit kişiye kahramanlığı, şanı, şöhreti bahşeden, ilhamını tanrıçalardan alan şairdir. Şair o yiğidin yapıp ettiklerini anlatır, ona “kleos”, yani “şöhret” bahşeder, ve onu “aklea” kalmaktan yani “bir resim gibi sararıp solmaktan”, unutulmaktan kurtarır.

Burada mesele: Göze almak yani hakiki olmakla ilintilidir…
“Meta fetişimi”, yabancılaşma/ yabancılaştırmadır; ve ancak göze almak yani hakiki olmakla aşılabilir…
Örneğin “Bombacı” diye anılan Theodore Kaczynski’nin, “Hastayız, çünkü dünyayla ilişkilerimizi yapılandıran teknolojik sistemin tasarlanmış ürünleriz. İnsan, sıkıntı, özdeğer yitimi, aşağılık duygusu, kaybedilmişlik hissi, depresyon, düşmanlık, suçluluk, yeme-içme bozukluğu, eş ya da çocuk tacizi gibi sorunlar yüzünden çıldırmanın eşiğindedir,” diye betimlediği söz konusu kâbusun orta yerinde “Değerlerimizi korumak pamuk ipliğine bağlı ve depresyon hep kapının ardında bizi bekliyor,” diyen Alper Hasanoğlu ekliyor:

“Çağımızın hastalığı ne kalp-damar hastalıkları, ne de son yıllarda hepimizi artarak tedirgin eden kanserdir. Çağımızın hastalığı hiç tartışmasız depresyondur. Depresyonun da günümüz dünyasında en önemli nedeni, her gün, her ortamda maruz kaldığımız narsistik yaralanmalar ve bunun sonucu ortaya çıkan kendilik değeriyle ilgili sorunlardır. Kendini zaman zaman değersiz hissetmeyen ya da bu acımasız durumla başa çıkmak için bilinçdışı bir şekilde kendi değerini olduğundan çok daha yukarılarda algılayıp hayal kırıklıkları yaşamayan büyük şehir insanı yok gibidir.”

Gerçekten de Whitaker’in 2010’de yayınlanan ‘Anatomy of an Epidemic’ başlıklı yapıtında verdiği istatistiklere göre, 2007’de her 76 Amerika’lıdan biri, ruhsal hastalıklardan malûl olduğu gerekçesiyle kamu fonlarından yardım alır hâle gelmiş. Bu rakam 1987’dekinin iki, 1955’tekinin ise altı katı iken; araştırmalar, kriz dönemindeki Avrupa’da bir yanda intiharların arttığını, bir yanda antidepresan kullanımında yüzde kırk civarında patlama yaşandığını ortaya koyuyor.

Evet krizin devreye soktuğu kaygılardan dolayı antidepresan ilaç kullanımının 4 yılda (2007-2010) yüzde 40 arttığı vurgulanıyor.

‘Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı ABD ve İngiliz uzmanların Avrupa’daki 10 ülkenin verilerine dayanarak yaptıkları araştırmaya göre Avrupa’da 10 ülkeden 9’unda 2007 ile 2009 yılları arasında çalışma yaşındaki insanlar arasında intihar oranı yükseldi.

Ya Türkiye mi?
6 yıl içerisinde Türkiye’de antidepresan ilaç satışları yüzde 70 oranında arttı.
İlaç endüstrisinden alınan verilere göre 2005-2010 yılları arasında satışlar 20 küsur milyon kutudan 34 milyon kutuya yükseldi.
Bu, aynı dönemde toplam ilaç satışlarında meydana gelen artışın iki mislidir.
Benzer kesitte kadın cinayetleri Türkiye’de 2002’den 2009 yılına kadar yüzde 1400 oranında arttı...

Yine ‘2011 Türkiye Değerler Araştırması’ sonuçlarına göre ise, “Türkiye hızla sağa kayıyor”ken; “Komşu olarak hangi grubu istemezsiniz?” sorusuna yüzde 84 oranında “eşcinseller” yanıtı veriliyor…
Nihayet ‘2011 Türkiye Değerler Araştırması’na göre, Türkiye’de “Kendini mutlu hissedenler” yüzde 77 oranındayken; “İşini kaybedip yeni iş bulamamaktan endişe duyanlar”ın oranı yüzde 68; “Çocuklarına iyi bir eğitim sağlayamayacağından endişe duyanlar”ın oranı yüzde 76; “Bilim ile din çatışırsa her zaman din doğrudur” görüşüne katılanların oranı yüzde 77; “Telefonlarının dinlenip e-postalarının okunmasından endişe duyanlar”ın oranı yüzde 52; “Cehenneme inananlar”ın oranı ise yüzde 97’dir…
 
Bu tamı tamına bir yabancılaş(tırıl)ma tablosudur…
“Selahattin Hilav’ın, ‘Doğu toplumunu ve despotizmi’ni anlatırken bu toplumlarda, ‘...korkunun, onunla birlikte ortaya çıkan ikiyüzlülüğün, yalanın, bir iç ahlâksızlığın’ varlığına da dikkat çekti”ği[3] yabancılaş(tırıl)ma tablosunun aşılabilmesi için ise, hakikisinin sahteye galebe çaldığı edebiyatın başkaldırısına muhtacız…

* * * * *

Gerçekten de ‘Nobel Edebiyat Ödülü’ törenindeki konuşmasında, “Her şeye karşın yazmak”tan söz eden Perulu romancı Mario Vargas Llosa, “Edebiyat sayesinde, edebiyatın biçimlendirdiği bilinçlilik, esinlediği arzular; ve özlemler sayesinde, olağanüstü güzellikte bir fanteziye yaptığımız yolculuktan sonra gözümüzün gerçekliğe açılması sayesinde, uygarlık bugün, masalcıların hayatı masallarıyla insancıllaştırmaya başladıkları zamankinden daha az acımasız. Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı, şimdikinden daha kötü durumda, daha uzlaşmacı, daha itaatkâr olurduk; ilerlemenin motoru olan eleştirel ruhun esamesi bile okunmazdı. Yazmak gibi, okumak da, hayatın yetersizliklerine karşı bir protestodur. Hayatta eksik olanı roman ve öykülerde ararken, var olan hayatın sonsuza duyduğumuz açlığı ‘insanlık durumunun temeli- dindirmediğini ve daha iyi olması gerektiğini düşünürüz. Öyküler ve romanları, yalnızca tek bir hayatımız varken pek çok hayatı yaşayabilmek için yaratırız,” vurgusuyla ekler:

“Roman ve öykü olmasaydı, özgürlüğün hayatı yaşanılır kılmadaki öneminin, özgürlüğün bir zorba, bir ideoloji ya da bir dinin ayakları altında çiğnenmesinin hayatı nasıl bir cehenneme çevirdiğinin farkında olamazdık…”
 
Evet, bize insan olmayı anımsatıp, öğretir edebiyat…
O hâlde, yeniden Isaac Bashevis Singer gibi, “Çöp sepeti, yazarın en iyi dostudur,” derken; William Blake’in, “İstediğini yap, bu dünya bir romandır ve çelişkilerden meydana gelir,” uyarılarına “es” geçmeyen edebiyata muhtacız…

Eğer “Yazarak acı değil, hayata nanik çekersin” diyen Ahmet Büke’nin, yazmanın gündüz külahlı gece silahlı olmak gibi olduğu vurgusuyla, “İyi yazar, işini iyi yapan bir nalbanttan daha değerli değil” deyişindeki “post” takılı anlamsızları bir kenara bırakırsak; iyi bir yazı birbirine ters iki unsurdan meydana gelir: Yazılanlardan ve silinenlerden…

Rodin’e “Nasıl heykel yapıyorsunuz?” diye sorulduğunda “Taşın gereksiz kısımlarını atıyorum geriye heykel kalıyor” demiş.
Rodin’in yaptığının “yazıcası” silmektir. İyi yazı gereksiz kelimeler atıldıktan sonra geriye kalandır.

Yazıda sadece söylenilmek istenen şeyi söylemek için gerekli kelimeler kalmalıdır. Yüz kelime ile anlatılan bir şey on kelime ile anlatılabiliyorsa, on kelimeyi tercih etmek gerekir…

Zor anlaşılan şeylerin iyi veya derin olduğu çoğu zaman bir masal veya aldatmacadır. Dünyanın en iyi romancısı olarak bilinen Tolstoy (1828-1910) okunması en kolay yazarlardan biridir.
Tam bu noktada “Söz çoğaldıkça anlam azalır/ Bunun kime yararı olur?” diyen ‘Tevrat’ın uyarısını göz ardı etmeden “Postmodern Zamanlar”ın yazar(cık)larını anımsayın!
Ya da 2011 yılı Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün sahibi Şavkar Altınel’in, “Adamın biri marjinallikle ilgili bir kitap yazmış, çok satanlar arasına girmiş. Fıkrayı iyi anlatmadım galiba; koskoca salonda bir iki kişi dışında gülen yok.

Bir de şöyle deneyeyim: Adamın biri, bazıları başkalarına benzemez, onlar gibi yaşayamaz, narin, hassas ‘tutunamayanlar’ olarak kalır diyen bir kitap yazıyor.
Elli bin, yüz bin, yüz elli bin, üç yüz bin, beş yüz bin, bir milyon kişi, ‘İşte bizim hikâyemiz: Tutamayanlar BİZİZ!’ deyip kitabı bağrına basıyor,” sözlerindeki ironiyi kavramaya gayret edin…

Hayır, “Benim için edebiyat hayattan daha değerli,”[4] diyenlerden değilim; geçmişin, geleceğin yolunu açmasından söz ederken, yenilikleri üretme esnekliğini yitirmeye yüz tutmuş bir edebiyatın, Jameson’un dediği gibi, ölüyü diriltmeye, maskelerin ve müzelerdeki biçimlerin sesleriyle yazmaya koşullandıracağını da unutmam…
Ancak, hiçbir “gerekçe”yle “meta fetişizmi”ni rasyonalize ederek, edebiyatı pazara endeksleyen “popülerlik” söylemlerine “Evet” demem, diyemem!

“Yaşamak ile yazmak”[5] arasında doğrudan bir bağ olduğunun altını özenle ve defalarca -bıkıp, usanmadan!- çizerim!

Bu bağlamda sözü, “Yaratıcı yazar, elinde beyaz bayrak, yazdığı romanını anlatmak için sürekli ortada görünürken, bu arada romanını okunmaz hâle getirdiğini de düşünüyor mu?” sorusuyla Semih Gümüş’ün önemli saptamalarına bırakırım:

“Çoksatar romanların yazarları okurun dünyasına daha çok girmeye çalışıyor çalışmasına, ama okurun kim olduğunu nasıl bilebilirsiniz. Bu bilememe durumu sizi biraz daha aşağı çeker. Oraya yakından bakılırsa, yazılanların koca birer güzel söz yığını olduğu; anlamı sorunlardan ve hayatın ayrıntılarından uzakta, duygularda ve düşüncenin belirsiz coşkularında aramanın geçerli bir yol olarak görülmeye başlandığı da görülebilir. Sonunda ortaya çıkan duygu ve düşünce fırtınası ve onu yaratan dil, romanı çok satmanın yolu yordamı gibidir.
Toplumsal ahlâkı el üstünde tutan popüler roman yazarı, bireylik ahlâkının daha yukarıda oluştuğunu, yazarlık ahlâkının çıkış noktasının da yazının ahlâkı olduğunu ve edebiyatın etik değerlerinin yazınsal değerlerle anlatıldığını unutmuştur. Buraya düşürense, yalnızca modernizmin yadsınması değil elbette, postmodernizm içinde de edebiyat, gerçekten edebiyattan söz ediyorsak, aynı değerlerle yaratılır.

Kitabının daha çok satılması için kendini bir popüler kültür ikonu gibi ortaya koyan yazar, yazdığı romanın en az birkaç yüz bin kişiye ulaşacağı öngörüsüne sahip…
Edebiyat bu. Yazarın kitabının daha çok satılması için çaba göstermesi kadar saçma şey yoktur!”

Yeri geldi anımsatmadan geçmeyeyim: İngiliz yazar David Lodge, psikolojik modern romanın temel taşlarından biri sayılan Henry James üzerine yaptığı kapsamlı araştırmalar sonunda gerçeklere dayanarak kurguladığı ‘Yazar, Yazar’[6] başlıklı romanında, yazarın yaşamını ve yazma çilesini canlı, ilginç ayrıntılarla anlatır.

XX. yüzyıl başlarındaki Londra ve New York edebiyat ortamını sergilerken de bugüne ışık tutuyor. Örneğin H. James’in popüler romanlarla ilgili saptaması bize hiç yabancı değil: “Bunlar, herhangi bir ayırt edici çeşniden kesinlikle yoksun, hayret uyandıracak şeylerdi. Henry bunları, hazırlama sürecinde içine çay yaprakları koymanın kazara unutulduğu ve yorum yapmayacak kadar nazik ya da çayı sevmeyen insanlara ikram edilen çaylara benzetiyordu. Çaydanlık ve fincanlar kusursuz bir tasarıma sahipti, su doğru ısıdaydı ve çaydanlığın ağzından bollukla akıyordu ama içecek şeffaftı ve hiçbir tadı yoktu. Ellerinin altında daima bir roman bulundurmayı seven ama okuma sürecinden pek hoşlanmayanlar için yazılmış bu romanları elinize aldığınız kadar kolay bırakabiliyordunuz ve bitirdikten beş dakika sonra tek bir kelimesini bile hatırlamıyordunuz.”

Henry James, 1916 kışında yatağında ölürken edebi geleceğinin parlaklığını hayal bile edemeyecek kadar umutsuzdu.
David Lodge söyle yazıyor; “O an ona, birkaç on yıl sonra kanıtlanmış bir klasik olarak kabul edileceğini, modern İngiliz ve Amerikan edebiyatına ve roman estetiğine ilgi duyan herkesin mutlaka okuması gereken bir yazar hâline geleceğini, bütün eserlerinin sürekli baskıda olacağını, (...) dünyanın her yerinde okullarda, üniversitelerde okutulacağını ve sayısız lisansüstü tez, makale ve kitaplara konu olacağını söyleyebilmek ne kadar güzel olurdu!”

İnsani zenginliği düz bir çizgiye indirgeyen ticarileşmiş bir sistemin yazarlığı intihal ve tekrarlara sıkıştıran postmodern edebiyat piyasasında “pop star”lara ihtiyaç var. Ama bu işleyişin içinde olmayı hevesle kabullenenler zengin ve ünlü olsalar da acıklı bir biçimde metalaşıyorlar. Oysa yazar ancak bağımsız, dürüst, muhalif kafayla üretip ihlâl ve reddetmeyle yol alırsa kalıcı olabilir. Elmas yerine yutturulmuş yaldızlı camın sırı ise er geç dökülür.

Bu asla unutulmasın!

* * * * *

Hayır, hayır!

Edebiyat deyince, Dostoyevski’den Tolstoy’a; “Shakespeare, tiyatroda neyse Dostoyevski de romanda o”[7] denilen ‘Ecinniler’in, ‘Delikanlı’nın, ‘Karamazov Kardeşler’in yazarından; ya da ‘Savaş ve Barış’ ile ‘Anna Karenina’nın yazarı Tolstoy’dan söz ediyorum…
Örneğin O; yani zengin bir toprak sahibinin oğlu, ‘Kont’ unvanına sahip bir aristokrat olan Tolstoy, sınıfın ideolojisinden erken kopmuş, aklına “Acaba” sorusu erken düşmüş bir yazardı.

Kopuşunu ise, ‘İtiraflarım’ın girişinde şöyle özetlemekteydi: “Ben Ortodoks Hıristiyan inancına göre vaftiz edildim ve yetiştirildim. Bu inanç bana çocukluk ve gençlik çağım boyunca öğretildi. Ne var ki, on sekiz yaşında üniversiteyi ikinci sınıftan terk ettiğimde geçmişte bana öğretilen şeylerin hiçbirisine artık inanmıyordum. Belli hatıralardan çıkarabildiğim kadarıyla, bana öğretilenlere hiç ciddi olarak inanmamıştım. Sadece öğretilenlere ve etrafımdaki büyüklerin inançlarıyla ilgili söylediklerine güvenmekle yetiniyordum. Ancak bu temelsiz bir güven duygusuydu…”

Onların ortak özelliği öncülük etmeleriydi…

* * * * *

Gerçekten de bir kuşağa öncülük eden bazı yazarlar vardır.
XIX. yüzyıl Rus yazarlarının “Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktıkları” gibi pek çok yazar onların edebiyatta açtıkları yoldan yürür.

Örneğin, Juan Rulfo böylesi bir yazardır. Yalnızca iki yapıt (‘Kızgın Ova’ ve ‘Pedro Paramo’) vermiş olmasına karşın, birçok Latin Amerikalı yazar, Rulfo’yu “yazınsal babası” sayar; Ernesto Sabato da bu tür yazarlardandır.

Onun da yalnızca üç romanı (‘Tünel’, ‘Kahramanlar ve Mezarları’ ve Karanlıkların Efendisi’) yayımlamış olmasına karşın, Arjantin edebiyatından başlayarak tüm bir Latin Amerika edebiyatına yayılan derin bir etki uyandırmıştır döneminin ve izleyen kuşağın yazarları üstünde.
24 Haziran 1911’de geldiği bu dünyadan 30 Nisan 2011 günü ayrılan Ernesto Sabato’yu bir romancı, gazeteci ve deneme yazarı olarak tanıyoruz; ama o ilk başlarda bir bilim insanı olmayı seçmişti…

Sabato, ulusal ve uluslararası ününe, 1948’de yayımlanan ‘Tünel’ başlıklı romanıyla erişir. Kimseyle iletişim kuramayan tipik bir varoluşçu karşı-kahramanın, insanlık durumunun saçmalığı karşısında içine kapanışını betimleyen Tünel’in, yayımlandığı günlerde Albert Camus, Thomas Mann, Graham Grene gibi yazarlarca övgüyle karşılanması ve New York Times’ın Kitap Ekinde “varoluşçu bir klasik” diye tanımlanması hiç de şaşırtıcı değildir…

Sabato’nun ikinci romanı ‘Kahramanlar ve Mezarları’ (1961), birçoklarına göre, felsefi düşünceler ve gözlemlerle iç içe geçmiş, insana ilişkin ruhbilimsel bir “soruşturma”dır.
1974’te yayımlanan ‘Karanlıkların Efendisi’, Sabato’nun yıllara yayılan üçlemesini tamamlar. 1976’da Fransa’da “En İyi Yabancı Roman” seçilen bu yapıt, Sabato’nun 1950’li yıllarda Peron’a karşı duruşundan başlayarak sürdürdüğü diktatörlük karşıtı tutumunun 1970’lerde yoğunlaşmış bir yansımasıdır aynı zamanda. “Kötülüğün” Buenos Aires kentine bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasının, ustalıklı bir roman kurgusuyla anlatımıdır.

1984’te, İspanyolca yazan edebiyatçılara verilen en saygın ödül olan Miguel de Cervantes Ödülü’ne değer görülen Sabato, aynı zamanda uzun yıllar askeri darbelerin boyunduruğu altında yaşayan ülkesinin önde gelen insan hakları savunucularından biriydi.

Edebiyat çevrelerinde kısaca ‘Usta’ diye anılan Sabato, General Videla’nın 1976-1981 yılları arasındaki askeri diktatörlüğünün sona ermesinin ardından, 1984’te dönemin devlet başkanı Raul Alfonsin tarafından, faili meçhul cinayetleri, on binlerce insanın kaçırılmasını, işkence görmesini ve öldürülmesini, tutukluların çocuklarının alınıp asker ailelerine evlatlık olarak verilmesini soruşturan Ulusal Komisyon’un başına getirilmişti.

Sabato’nun başkanlığındaki komisyon, askerî diktatörlüğün ülkede solcular ve devrimcilere karşı yürüttüğü “Kirli Savaş”ın tüm kanıtlarını, görgü tanıklarının ifadeleriyle birlikte elli bin sayfa tutan ‘Bir Daha Asla’ adlı bir kitapta toplamış, bu kitap basında ve halk arasında ‘Sabato Raporu’ olarak anılmıştı. Giriş bölümünü Sabato’nun kaleme aldığı bu raporun yayımlanması sonucunda, askeri cuntanın elebaşıları yargı önüne çıkarılmış, 1985’te aralarında Videla’nın da bulunduğu generaller ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardı.

Yüzüncü doğum gününe iki ay kala yaşama veda eden Sabato, yazarlığında da insan hakları savunuculuğunda da hiçbir partiye bağlanmamış, hep bağımsız, muhalif bir aydın olmayı seçmişti.

* * * * *

Jorge Semprún da, Sabato türünde yazarlardandı…
Jorge Semprún’un 1923’te başlayan yaşamı 7 Haziran 2011’de sonlandığında dünya, sadece iyi bir yazar ve insanı değil, aynı zamanda güçlü bir tanığı da kaybetti.
“Ölüm bizim sadece yan yana bulunduğumuz, sıyırtıp geçtiğimiz, sağ çıkılan bir kazadan kurtulur gibi uğrayıp da sağ kaldığımız bir şey değil. Bizler onu yaşadık. Biz kurtulanlar değil, mezardan geri dönenleriz; hortlaklarız yani…”
“Gerçekliğin çoğu kez uydurmaya, uydurulmaya ihtiyacı vardır, hakikât olabilmek için’ yani akla yakın, inanılabilir olmak için…”

“Hayat henüz yaşanabilir bir şeydi. Unutmak yeterliydi bunun için, şiddetle ve azimle buna karar vermek yeterliydi. Seçim basitti: Ya yazmak ya da yaşamak’ Bu bedeli ödeyecek cesareti ya da kendime karşı zalimliği gösterebilecek miydim?” diyen Jorge Semprún eylemleri ve yapıtlarında, insandan yana tavrıyla kültür tarihine de damgasını vuran yazarlardandı…

İspanya’nın en önemli yazarları arasında sayılan Semprún’un hayatı epey hareketliydi. 1937’de iç savaştan kaçıp Fransa’ya göç edip orada “İspanyol Kızılı” diye nitelendiğinde henüz on dört yaşında bir delikanlıydı. Beş yıl sonra, Nazizm karşıtlığı yüzünden Gestapo tarafından özgürlüğüne el konmasıyla tüm düzeni değişecekti.

Yalnızca “Bacadan kaçılabilen; duman olup uçulabilen” ölüm merkezi Buchenwald Toplama Kampı’nda 11 Nisan 1945’e dek kalacaktı. Nazilerin “eğitim merkezi” olarak adlandırdığı mekân, Semprún’un yapıtlarında, aynı yaşamında olduğu gibi büyük iz bıraktı. Yıllar sonra, hayatta kalmanın anlamını yine bu kamptan damıtarak aktardı:

“Hiçbirimiz sağ kalmayı özellikle hak etmemiştik. Ölmeyi de tabii. Canlı olmak bir üstünlük değildi. Ölseydik, ölü olmak da bir üstünlük olmayacaktı. Başkalarının sağ kalmayı benden daha çok hak ettiğini düşünseydim, kendimi suçlu hissedebilirdim. Ama sağ kalmak bir erdem veya üstünlük değil, şans işiydi ya da şanssızlık, görüşe göre. Yaşamak, zar atılınca ne geldiğine bağlıydı, başka bir şeye değil. ‘Şans’ sözcüğünün asıl anlamı da budur zaten. Benim zarım iyi ‘düşmüştü’, hepsi bu…”

Semprún’un yapıtları büyük oranda, kendi siyasi görüşlerini ve militanlık öyküsünü konu alır. Yazar, işin içine felsefi öğeleri katar ve hız hiç eksik olmaz. Bu sürat, ahlâki sorgulamaları da ötelemez.

Kitaplarında kahramanlarının ağzından bize seslenen Semprún, bazen Federico Sánchez, bazen Salagnac, Sorel ya da Artigas adıyla karşımıza çıkar.

Semprún, var oluş sorunlarını masa başında didikleyen ya da şavullayan çakma adamların aksine, insan onurunu ayaklar altına alan her türlü tezgâhtan geçmiş bir isimdi. Bu nedenle anlattıklarının sırıtan bir tarafı yoktu. Çünkü zemindeki güçlü felsefi ve ahlâki yön onun önünü açmıştı. Bunun en önemli göstergelerinden biri, Wittgenstein’ın “Ölüm bir yaşam olayı değildir, ölüm yaşanmaz,” sözünü, evirip çevirip kaybettiği dostlarının ardından yorumlayışı: “Benim ölümüm yaşamımın bir olayı değildir, kendi ölümümü yaşayamam.”

Bütün hayatını altüst eden kapatılmanın izlerini yazıp deneyimlediklerini anlatarak silmeye uğraşan Semprún’un, tükendiğini hissettiği anlarda yardımına o karanlık tünelden hareketle kurduğu yaşama sevinci yetişir. Buradan bakınca, yazmanın kendisi için özel bir anlamı olduğunu duyurur:

“Yazmak, bir oyundan veya ödül peşinde koşmaktan fazla bir şey olmak istiyorsa, ancak uzun, sonu gelmez bir çile çalışması, kendini üstlenerek kendinden el çekmenin bir yolu olabilir: Yani aslında hep kendisi olan ‘öteki’ni tanıdığı, dünyaya getirdiği için kendi kendisi kalarak.”
Hayatı boyunca yaratılarıyla ve eylemleriyle pragmatizm denen o zinciri söküp atmayı; insanın hareket alanını kısıtlayan ve ona sanal bir özgürlük sunan yapının karşısına dikilmeyi ve gücü ölçüsünde onu kırmak için didinmeyi sorumluluk olarak gören Semprún, hep “Daha iyiye, daha büyük ve şık olana”, kısacası kişiye yakışana, onun ağırlığı ve özgünlüğüne denk düşene ulaşmaya, en azından bu yolda bir kapı aralamaya gayret etti.

Jorge Semprún’un ölümüyle, XX. yüzyıl Avrupa’sı, belleğinin bir parçasını yitirdi!

* * * * *

Buradan, biraz gerilere dönerek, “Yazar, başkalarından daha zor yazan kişidir,” diyen Thomas Mann’a yani Avrupa’nın öteki belleğine göz atalım…

Geniş bir ufuk açar Mann okurun önüne. Sol siyasi görüşlerin yandaşı olmamasına karşın, Nazizme sonuna kadar karşıdır ve yaşamını ülkesinden uzakta bir tür sürgün olarak tamamlayacaktır. Uluslararası ününü kullanacak, kurgusal yapıtlarının dışındaki yazıları ve konuşmaları aracılığıyla Nazizme karşı mücadele edecektir.

Mann’ın duruşu, fildişi kulenin eteklerinde olup bitene kayıtsız bir varoluş değildir. O asla, sadece soyut güzelliği yaratmak peşinde olmamıştır. Kanımca onu büyük yapan özelliklerden biri de budur: Sonuna dek eleştirel duruş!

Herhâlde Mann’ı dar bir siyasal alanın destekleyicisi olmaktan uzaklaştıran öğe, tüm siyasaların sakıncalı yanlarını görebilmesi olmuştur. Çünkü o hakikâtin peşindendir. Kendi sözleriyle, “Hakikât araç değil amaçtır” ve Mann hakikâti hakikât olduğu için sever.[8]

“Bir Edebiyat Devi” olarak anılan Mann’a, hayatın ve hakikâtin üstünü örten örtüyü yırtmıştır.
“Yaşamak lazım; şayet eylem adamı olmaya karşı koyar, kendini en sessiz inzivaya çekersen, varoluşunun değişkenliği seni içeriden baskına uğratacak ve sen de karakterini bunlar içinde ispatlamaya çalışacaksın, ister kahraman ol ister deli…”

“Alışkanlık, zaman duygusunun uykuya dalması ya da yorgun düşmesidir; hayatın, gençlik yıllarımızda geçmek bilmemesinin de sonradan gittikçe hızlanmasının da nedeni budur…”

“İnsan yalnızca bir birey olarak kendi hayatını değil, aynı zamanda ayırdında olarak ya da olmayarak, çağının ve çağdaşlarının hayatını da yaşar,” diyen Thomas Mann, hiç kuşkusuz Alman (ve dünya) edebiyatının en büyük isimlerinin başında geliyor. Goethe’nin yapıtlarını hep başucuna koyan ve eserlerinde pek çok temaya yer vermekle beraber ağırlıklı olarak yozlaşan burjuvaziyi işleyen Mann, zaman ve psikanaliz gibi izleklerle de karşımıza çıkar. ‘Büyülü Dağ’,[9] bunun en başta gelen örneklerinden biridir.

* * * * *

John Steinbeck’de paralel izleklere rastlamak mümkündür…
Bir düşün peşine takılan insancıkların toplumun acımasız çarkları arasında ezilip un ufak edilmesini ‘Fareler ve İnsanlar’ında[10] anlatan John Steinbeck, Amerikan edebiyatında “Güney’in sesi” olmuş bir yazar. Hem düşünsel hem de sosyal olarak “az gelişmiş” Güney’in insanlarının ezikliğini sık sık kendine malzeme yaptı.

Alman ve İrlandalı köklere sahip John Steinbeck, en önemli üç eserinden (diğer ikisi ‘Gazap Üzümleri/ The Grapes of Wrath’ ve ‘Cennetin Doğusu/ East of Eden’) biri olan ‘Fareler ve İnsanlar’ı 1937’de yayımlar. İsmini İskoç şair Robert Burns’ün bir şiirinden alan bu “novella/ uzun hikâye”, büyük bunalım döneminde Güney’in yazgısını California’daki bir çiftliğin içine sıkıştırır.

Bir yandan yoksulluğun anatomisini çıkarır Steinbeck, bir yandan işsizliğin tetiklediği vahşi kapitalist düzeni sorgular, bir yandan alabildiğine saf bir insanlık portresi çizer, bir yandan da son derece trajik bir hikâye anlatır bizlere. Tüm bunları sayfalara yansıtırken insanlığın karşıtlıklarından beslenir, insanın binbir hâlini birkaç karakterin ruhuna gizler, oradan çıkan sonuçla devasa bir resim ortaya koyar.

‘Fareler ve İnsanlar’, insanın ‘değersizliği’ üzerine yazılmış en etkili metinlerden biridir.
“İnsan olmak kolay değildir, hele ki ‘insanca’ yaşanabilecek bir toplum düzeni yoksa!” diyen John Steinbeck, hikâyesine sindirdiği birçok unsurla dönemsel saptamalar da yapar: Siyahlara reva görülenler, işçi-işveren ilişkileri, işçilerin gündelik sorunları, statüsü ne olursa olsun insanların kapana kısılmışlıkları ve en önemlisi de yalnızlaştırılıp içe kapanmaları sağlanan bireylerin umutsuzlukları öne çıkar. ‘Fareler ve İnsanlar’daki bu tetikleyici unsurlar, okurlara toplumun çarpık gelişimi üzerine ipuçları verirken, başkarakterlerin trajediye yönelen yazgılarının değişmezliğine vurgu yapar.

* * * * *

Steinbeck’den Mann’a uzanan seyr-ü seferde Jorge Luis Borges, “Anlatılarında ve şiirlerinde hep kendi zamanını kurgular”ken;[11] “varoluşsal çıkmaz”ı irdeleyen “aydın ve eleştirel bir ses” olarak nitelenen Mısırlı yazar Necib Mahfuz, yaşadığı dönemde ülkesinde olup bitenlerden hareketle yarattığı eserleriyle gününü ve kendisinden sonra olabilecekleri edebi biçimde anlatır.

Veya hayat ağacından herkese yetecek kadar meyve ve umut dağıtan Ursula Le Guin bitmeyen bir umutla yazarken; Dostoyevski’den Junk’tan esinlenir.

Anarşizmle beslenir, otoriter devlete başkaldırır. Cinsel kimlik ve özgürlükten bahseder, baskıları reddedişi hemen her kitabında hissedilir, doğayla bütünleşik hayatlara uzanır.

* * * * *

“Korkunun, yalanın, riyanın karşı kıyısından bütün bilgeliğiyle elini uzatan Vedat Türkali”den;[12] 1945’te “hücre teşkil ederek Komünist Partisi’ne girmekten” hapis yatmış, öğretmenliği elinden alınıp, ‘Aylak Adam’ ve ‘Anayurt Oteli’nin yazarı Yusuf Atılgan’a (1921-1989); veya Mustafa Şerif Onaran’ın, “Her yazar yaşamanın akışına kendine özgü bir yorumla bakar. Yaşar Kemal başına geleceklere aldırmadan o akışın içinde yaşarken gerçeğin gizlerine varır. Yalnız gerçeğin değil, dilin de gizlerine,” diye betimlediği “İsyan edebiyatının klasiklerinden İnce Memed”in yazarı Yaşar Kemal’e…

‘Libération’ da Marc Semo’nun, ‘İnce Memed Büyük Toprak Sahiplerine Karşı’ başlıklı yazıdaki ifadesiyle, “Yaşar Kemal, bugün 88 yaşında yaşayan en büyük Türk yazarıdır. Otuzun üzerinde yabancı dile çevrilmiş romanlarıyla, şair Nâzım Hikmet’le birlikte, uzun süre yurtdışında tanınan tek ünlü Türk yazarı olmuştur…

Romancı ve gazeteci olan Yaşar Kemal en başta sıra dışı bir hikâye anlatıcısıdır. İnce Memed’de kartalların ve kurtların yaşadığı dağlık Türkiye toprağını anlatır. Ülkenin değişimine, sanayileşmesine tanık olur. ‘Bir trajedinin tanığıydım’ diye tekrar eder ilk ekolojistlerden biri olan Yaşar Kemal. Kitaplarıyla yeni bir dil de icat etmiştir. Geçmişi olmayan, yoksullaşmış, Kemalist devrimle Arapça ve Farsça kelimelerinden arındırılmış bu modern Türkçeyi halk diliyle zenginleştirmiştir. Türk dilinin yeniden yaratılmasına, halk dili aşısıyla zenginleşmesine katkıda bulunmuştur.”

Yaşar Kemal, sonuna kadar, inandığı değerlere bağlı bir yazar olarak kalmıştır.
Türkçe düşünen ve Türkçe yazan bu Kürt, uzun zamandan beri halklarının hakları için mücadele vermiş, bu da çok sayıda dava ve ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Ama mücadelesinden asla vazgeçmemiştir. ‘Ben korkak herifin tekiyim, kahramanları da hiç sevmem, ama hayatım boyunca korkularımın üstüne yürüdüm’ demişti bir keresinde bize. Aynı Asi Memed’in ağalara karşı ara vermeden sürdürdüğü mücadelesi gibi. Toprak sahibi o ağalar ki sonradan fabrika veya holding sahibi olmuşlardır. Bugünlerde de, (bu) ağa tipleri, ne kadar kapitalistleşirse kapitalistleşsin, insanlara davranışları hiç değişmiyor…”

* * * * * 

Sadece bu kadar da değil…
Mesela, ‘Bütün Yapıtları’ için kaleme aldığı ‘Sunuş’ yazısına “Yaşadım ve yazdım” diyerek girip, “Bir yazar, öncelikle kendini özgürleştirmeye uğraşır. Önyargıları, peşin hükümleri aşmak kolay değildir. Öyle yaptım. Taraf olmadım değil, oldum, hâlâ da tarafım. Bitaraflık, her zaman ikiyüzlü görünmüştür bana. Herkes bir yer’e sahiptir. Bir yer’den konuşur, oraya aittir. Ama bir topos’a sahip oluş, yazarı bir mümin yapmaz. (…)" Goethe söylemişti: "Özgürlük, ancak özgürlük için her gün mücadele eden insanları gerektirir. Özgür düşünmek için çaba harcadım,” diye ekleyen Ahmet Oktay

Mesela, felsefe birikimini, kültür, sanat ve edebiyat ile birleştiren Füsun Akatlı…
Felsefe/ kültür/ edebiyat konularını eleştiri ve deneme türlerinde buluşturan/ bireştiren ‘Niçin Diyalektik’ (1977, 2007), ‘Yaz Başına Neler Gelir’ (1980), ‘Bir Pencereden’ (1982), ‘Edebiyat Defteri’ (1987), ‘Felsefe Kıyılarında’ (1989), ‘Zamansız Yazılar’ (1994, 2004), ‘Tenha Yolun Ortasında’ (1995), ‘Pusulamız Felsefe’ (1997), ‘Acıyla, Sevgiyle, Kahramanca’ (1998), ‘Öykülerde Dünyalar’ (1998, 2008), ‘Zamana Direnen Şiir, Zamanı Yaşatan Roman’ (1998), ‘Düşünce Ufkunda Pupa Yelken’ (1999) ve ‘Sis Lambası’ (1999), ‘Kültürsüzlüğümüzün Kışı’ (2003), ‘Felsefe Gözlüğüyle Edebiyat’ (2003), ‘Rüzgâra Karşı Felsefe’ (2007) ve ölümünden sonra yayımlanan ‘Kırmızı Gagalı Pelikan’ (2010) gibi…

Ayrıca iki de yoğun emekle yoğrulmuş “sevgi-saygı” kitabı: ‘Bilge Karasu Aramızda’ (Müge Gürsoy Sökmen ile) (1997) ve ‘Bir de Ruhi Su Geçti’ (2001).

Her birini, “insanca yaşamak” adına doğru bildiği yörüngeden şaşmaksızın biçimlendirdiği bu çalışmalarıyla O hep güncelimizi yakalıyor ve “Düşünmek ürkütücü bile gelmektedir çoğu insana artık. (...) Okumak düşünmeye yönelteceği için okumaktan kaçınılmaktadır.(...) Yaşamak, düşünmeyi erteleyerek günü güne ulamak hâline gelince sığlaşmaktadır,”[13] diyordu zamana direnen yapıtlarının birinde

* * * * *

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,” satırlarıyla betimlenen, öykü ustası Sait Faik Abasıyanık…

Ya da işte Onu anlatan, Onun, ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’ öyküsünde bir bölümü şöyle: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor…”

“Bir insanı sevmekle işe başlayan yüreği, toplumu kucaklamaktan, toplumuyla soluk alıp vermekten yorgun düştü. Yazmanın ‘sırlarını’, ‘büyüsünü’ muhteşem imgeleme gücü ve şiirsel diliyle ortaya koydu”

Veya ‘Öyle Bir Hikâye’sinde, “Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir âlemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlâkımız olacak ki hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlâkımız, bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlâkımız,”[14] diye haykıran O, “Düzyazı edebiyatımızın ilk önemli modernistidir,”[15] “büyük bir yazardır…”[16]

Nihayet “Yaşamı boyunca, aydınlıktan, aydınlanmadan korkan zihniyetlerce, komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile tutuklanan, cezaevinde yatan, sansüre uğrayan”[17] Rıfat Ilgaz için Yaşar Kemal, “Böylesine büyük ustalarımızın kadrini ancak seng-i musallada biliriz” diye yazmıştı.

Hep bir bahardan söz ederdi. Yemyeşil bir bahardan: “YÜZYIL’ımı dörde böldüm.../ Her bölümü bir mevsim,/ Biri kaldı, üçü gitti.../ YAZ’ı gitti, GÜZ’ü gitti,/ Karlı, tipili KIŞ’ı gitti, / Yemyeşil bir bahar kaldı!”

Yaşamının son çeyreğinde sözünü ettiği o baharı göremedi. Özgür, aydınlık bir XXI. yüzyılı göremedi, görmesine ama ardında, ‘Son Şiirim’de, “Elim birine değsin/ Isıtayım üşüdüyse/ Boşa gitmesin son sıcaklığım,” dizelerindeki sıcaklığı; “Sınıf’ın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı’nın yazarıyım ünlü./ Kim ne derse desin,/ Çocuklar için yazdım hep,” mücadele azminini bıraktı herkese tüm yapıtlarında…

* * * * *

B. Brecht’in, ‘Bizden Sonra Doğanlara’ şiirinde, “Yollar bataklığa çıkıyordu benim zamanımda./ Konuştuğum dil ele veriyordu beni./ Elimden gelen çok azdı. /Fakat muktedirler daha huzurlu oluyordu bensiz/ Bunu umut ettim hep/ İşte böyle geçirdim ömrümü/ bu dünyada. //Haklıların gücü azdı./ Hedefse çok uzak./ Apaçık görünüyordu,/ benim ulaşmam olanaksız olsa da./ İşte böyle geçirdim ömrümü/ bu dünyada” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan bir kesitte Onlar ve Onların edebiyatı hepimize “insan olmak ve kalmak”ın ne demek olduğunu ve bir de V. İ. Lenin’in, “İşçilerle aydınların birleşmesi mi? Evet, şüphesiz, hiç de fena değil! Aydınlara söyleyiniz, bizim tarafa geçsinler… Samimi olarak adaletin sağlanması için mi çalışıyorlar? O hâlde onları tutan kim? Bize gelsinler… İnsan gibi yaşamaya, kölelikten, sefaletten, aşağılanmaktan kurtarmaya götüren yolu halka biz gösteriyoruz,”[18] sözlerini anımsatır…

TEMEL DEMİRER

N O T L A R
[*]Kaldıraç, No:125, Ekim 2011…
[1]Robert Bresson, Sinematograf Üzerine Notlar, çev: Nilüfer Güngörmüş, Nisan Yay., 2000, s.28-29.
[2]Erwin Piscator, “Sanatçılara Çağrı”, 1921.
[3]Zeynep Altıok Akatlı, “Ne Kafalarla Çarpışmışız...”, Cumhuriyet, 20 Haziran 2011, s.6.
[4]Faruk Bildirici, “Benim İçin Edebiyat Hayattan Daha Değerli”, Hürriyet Pazar, 31 Temmuz 2011, s.12.
[5]Doğan Hızlan, “Yaşamak Yazmak”, Hürriyet, 24 Temmuz 2011, s.20.
[6]David Lodge, Yazar-Yazar, Çev: Suzan Aral Akçora, Ayrıntı Yay.
[7]M. Sadık Aslankara, “Romanda Dostoyevski’nin İzini Sürmek...”, Cumhuriyet Kitap, No:1114, 23 Haziran 2011, s.21.
[8]Gürsel Aytaç, Thomas Mann’ın Edebiyat Dünyası, Phoenix Yayınevi, s.81.
[9]Thomas Mann, Büyülü Dağ, Çev: Gürsel Aytaç, Can Yay.
[10]John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar, Çev: Leylâ Özcengiz, Remzi Kitabevi, 21. baskı, 2011.
[11]Celâl Üster, “Kendi Zamanının Kurgucusu”, Cumhuriyet Kitap, No:113, 16 Haziran 2011, s.6.
[12]Yıldırım Türker, “Vedat Türkali’ye Şükranla!”, Radikal, 4 Haziran 2011, s.24.
[13]Füsun Akatlı, Kırmızı Gagalı Pelikan, s.144.
[14]Sait Faik Abasıyanık, “Öyle Bir Hikâye”, Alemdağ’da Var Bir Yılan, YKY Yay., 2003, s.14-15.
[15]Semih Gümüş, “Yeni Bir Düzyazının İlk Basamakları”, Radikal Kitap, Yıl:9, No:494, 3 Eylül 2010, s.30.
[16]Deniz Kavukcuoglu, “Sait Faik’i Okumak”, Cumhuriyet, 7 Ağustos 2011, s.15.
[17]Çiğdem Gündeş, “Rıfat Ilgaz 100 Yaşında”, Cumhuriyet Kitap, No:1111, 2 Haziran 2011, s.24-25.
[18]V. İ. Lenin, aktaran: Maksim Gorki, Lenin, Gün Yay., 1965.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder