Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

31 Mart 2012 Cumartesi

TEMEL DEMİRER.Aslî İşlevi Başkaldırıdır Sanatın!


ASLÎ İŞLEVİ BAŞKALDIRIDIR SANATIN![*]


“Sanatın apolitik olması
egemenlerle işbirliği
yaptığı anlamına gelir.”[1]

Yeniden, bir kez daha, bıkıp usanmadan, döne döne başkaldıran sanatı, ya da sanatın aslî işlevini konuşmalıyız…

Bu şimdilerde her zamankinden daha acil ve gerekli bir “olmazsa olmaz”dık…

Hem de “Ülkenin iktidar odakları ısmarlama haber, ısmarlama kitap, ısmarlama sanat, yani ısmarlama hayat istiyor”ken…[2]

Hem de Erman Ata Uncu’nun, “Sansür nerede başlar?” sorusu eşliğinde, “Sanatta güncel gündem sansür”de;[3] yani sanatsal üretiminin ya bir bölümünün ya da tümünün engellenmesinde ifadesini bulurken…

Hem de egemenlerin en kolay vazgeçebildiği alanlardan olan kültür/ sanat için, Nazi Joseph Goebbels’i hatırlatan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, “Terör örgütünün yürüttüğü çalışmanın sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, arka sokaklarda ‘haince’ pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret olmadığı” vurgusuyla, “Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. (...) Birileri de ciddi hâlde saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak makulleştirerek, teröre destek veriyor. Resim yaparak, tuvale yansıtarak; şiir yazarak, şiire yansıtıyor, günlük makale yazarak. Hızını alamıyor. Terörle mücadelede görev almış askeri ve polisi sanatına, çalışmasına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyorlar. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor. Arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Londra’dır, Washington’dur, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur,” diye haykırabildiği kesitte…

Alain Badiou’nun, “İdea, gerçekliğe karşı. Özgürlük, doğaya karşı. Olay, şeylerin durumuna karşı. Hakikât, kanaatlere karşı. Yaşamın yoğunluğu, hayatta kalmanın anlamsızlığına karşı. Ayaklanma, kabule karşı. Sonsuzluk, tarihe karşı,”[4] betimlemesiyle tanımlanması mümkün olan bu kesitte sanat, “satılık sanat sevicileri”ne inat yeniden başkaldırmalıdır…

* * * * *

Albert Einstein’ın, “Mantık sizi A’dan B’ye götürür. Hayal gücü ise her yere”; Friedrich Nietzsche’nin, “Sanat hakikâtten daha değerlidir”; Franz Kafka’nın, “Sanat, gerçek’in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil”; Alfredo Murcia’nın, “Sanat içinde geleceği barındıran bir silahtır,” sözleriyle tarifi mümkün olan sanatın temel özelliği alınıp-satılmaması, meta fetişizmine teslim olmama direncidir…

Ancak sanatı “sanat”, sanatçıyı da “sanatçı” olmaktan çıkartan yabancılaştırıcılığıyla kapitalizm karşımıza; “İki seçimde, referandumda benim gibi AKP’yi desteklemiş biri bile bu [İçişleri Bakanı’nın-b.n] konuşmasından sonra hükümetin yanında yer alamaz,” diyen Kutluğ Ataman gibi “sanatçı”ları!

Ya da “Sanat daima, ilk günden beri, bir piyasayla ilişkili olmuştur. İmparatorluklar, aileler, cumhuriyetler, mesenler, kilise... Yani iktidar odakları sanata belli bir değer verir. Bu değer sanatçının evrensel estetik değerinin dışında tasavvur edilemez. XX. yüzyılda burjuvazinin ortaya çıkmasıyla durum daha sistematik hâle geldi, sanat yapıtı ticaret aracına dönüştü,” diyebilen Hasan Bülent Kahraman’ın “sanat tanımları”nı karşımıza çıkarabilmektedir!

Tam da bu ortamda ‘Antik AŞ’den Turgay Artam, “Genel anlamda Türkiye’de sanat açısından yaklaşık 300 milyon dolarlık bir piyasa söz konusu”; veya ‘Galeri Baraz’dan Yahşi Baraz da, “Yaşayan sanatın enerjisi daha büyük. Bu anlamda Türkiye’deki piyasanın hacmi 50 milyon dolar ila 80 milyon dolar,” vurgularıyla sanatı ve sanatçıyı, kapitalizmin nasıl etiketlediğini ortaya koymakta…

* * * * *

Unutulmasın: Sanatı ve sanatçıyı, para yönlendirirse, egemen siyaset tarafından, biçimlendirilmesi de kaçınılmaz olur… Sanata ve sanatçıya, “tarafsızlık”dan söz edilerek; egemen boyunduruk tarafından durmadan ayar verilir…

Yani A. Hicri İzgören’in işaret ettiği üzere: “Bugün artık sanat büyük ölçüde, bir zamanlar olduğu gibi ne bir meydan okuma, ne bir başkaldırı olmanın ötesinde ne yazık ki; tek değer ölçüsünün para olduğu devasa boyutlardaki eğlence ve gösteri sanayisinin pazarlanan bir tüketim nesnesi ve metası hâline dönüştürülmüştür.

Adına popüler kültür ya da kitle kültürü denen benzeştirici ve yozlaştırıcı kültür artık eğlence sanayisinin bir kolu hâline gelmiş durumda. Sanat da bundan payını alıyor tabii.

Sanat, nesneleşmiş, parçalanmış, yabancılaşmış insanın açık kimliğine kavuşması gibi bir işleve sahipken içi boşaltılıp koflaştırılıyor. Düzenin ve sistemin bir parçası hâline dönüştürülüyor.

Sanat yapıtının metalaştırılması, okurun, izleyicinin bir tüketiciye dönüştürülmesiyle mümkün olacağından; sistemin, düşünen ve yargılayabilen gerçek okur yerine, magazinel sığlığına müşteri yetiştirmesi gerekiyor. Etik kavramından nasibini almamış çoğu yazar-çizerler de medyanın elinde magazin gereci, konu mankeni hâline geliyor.

Bugün artık sanatçı yaratıcılığı, sanat yapıtından daha çok ‘kendini sunuş’ biçiminin orijinalliği için harcanır hâle gelmiştir. Yani sanatçı ürettiklerinden çok, kendisiyle, kendisini pazarlamayla var olabiliyor. Birer ticari nesne hâlinde sunulmak durumuna düşmüş ya da düşürülmüştür. Sanatçı ve sanat yapıtı ticari piyasanın maddi kurallarını keşfetmiştir artık. Ticari nesneden hiçbir farkı kalmamıştır.

Çağdaş iletişim ve teknolojik gelişim bir yandan sanatı geniş kitlelere ulaştırırken, bir yandan da ticarileştirerek, düzeyinin düşürülmesine, yozlaştırılmasına çanak tutmaktadır. Sanatçı buna karşı tavrını geliştirirken, bu yolla kirletilmeye çalışılan insanı ve insansal olanı kollamayı da gündeminden düşürmemelidir.

Sanatçı insanlığı umutlarının ve geleceğinin tek gerçek sahibi yapmada üzerine düşeni yerine getirmediğinde, taşıdığı ‘sanatçı’ ve ‘aydın’ kimliği erozyona uğrayacaktır. Kendine bağlı olma bir anlamda güncel olana bağlı olmaktır. Bu, hem sanatçının birey olarak kendini yaşamın içine bırakması hem de insanlığını duyumsaması ve kavraması anlamına gelir.

Sanatsal imge, insanın doğayla, toplumla ve kendisiyle ilişkisinin somut, özel, tikel görünüşlerinin doluluğu içinde, estetiksel olanın zihinsel biçimi olduğuna göre; sanat, kurulu düzenlere yerleşmiş, düşünmeyen ve düşünmemeyi öneren insanların değil, yarını arayan insanların elinde biçimlenecektir.

Bütün bunlara karşı durmak sanatın ve sanatçının boynuna borçtur. Çünkü gerçek sanat; zulmün, şiddetin, insanca olmayan her davranışın karşısındadır.”[5]

Evet bilindiği üzere: “Sanatın özü muhaliftir

‘Sanat’ sözcüğünün ilk anlamı, ‘Belli bir amaca yönelik yöntem ve yordamların toplamı...’ diye belirlenir...

Başlangıçta, mitolojiden, büyüden, inançtan kaynaklanıp, insanlığın emeğiyle, üretimiyle bütünlenen, toplumsal bir olguydu. İşlevseldi...

İnsanın doğayla ilişkilerini belli bir düzene sokmaktan daha işlevsel ne olabilir ki!..

Zamanla sanatın işlevi daha da büyüdü: Toplumun kolektif hayal dünyasının yapılanmasını, dünya görüşünü bir biçime ya da düzene sokmasını ve duygularını (acısını, sevincini, umutlarını, endişelerini, korkularını, çelişkilerini) dile getirmesini sağlayan bir işlev yüklendi...

En başından (arayı atlamak zorundayım, yerim sınırlı) günümüze sanatta tarafsız olamazsınız...
Sanatta ‘tarafsız olmak’ egemen taraftan olmak demektir... Düzenden yana olmak demektir... Hiçbir şey değişmesin, aynen böyle sürsün demektir...

Sanat, sanatçının bilinçli eylemiyse, bilinçli bir faaliyetiyse, üretimine mutlak kendi kişiliğini, kendi aldığı tavrı getirecektir. Tavır almak, taraf olma zorunluluğunu getirir.

Sanat eserinin karşısındaki izleyici bizler de bilinçli ya da bilinçsiz tavır alıyoruz. Okuduğum şiire, dinlediğim müziğe, gördüğüm resme kendi kişiliğimle, bilgimle, kültürümle, kısaca beni ben yapan tüm birikimlerle, temsil ettiğim her şeyin toplamıyla bakıp değerlendiriyorum...

Hem zaten, değer dediğimiz şey, değer ölçülerimiz ‘taraf olmaktan’ ayrılamaz. (Taraf olmakla, nesnellik/ öznellik kriterlerini birbirine karıştırmamak gerek... Taraf olmak, sanat eserine bakarken nesnel olmaya engel değildir.)

Sanatın özünde var olan muhalefetin önemli bir işlevi daha var:

Sanat görmeyi, algılamayı, kavramayı, düşünmeyi, eleştirmeyi, yorumlamayı, değerlendirmeyi öğretir insana. Bu değerler hiyerarşisi içinde insan yalnız kendi kişiliğini değil, içinde yaşadığı toplumun da düzeyini geliştirirken, bütün bunların bir yaşam biçimine dönüştüreceğini bilir.”[6]
Bu nedenle insan(lık)dan yana başkaldıran sanat bir “umut ilkesi”, bir “mutluluk vaadi”, bir “başkaldırı çağrısı” olarak hayat ve devrimci ütopyalara mündemiçtir. Dünyanın değiştirilmesi mücadelesinde, toplumun dönüştürülmesine sanatın ve sanatçıların önemli bir işlevi söz konusudur.

“Çünkü duyguların tanrısı şairdir, sanatçıdır. Kolay mı? Savaşta en önde çarpışan birlikler anlamına gelen, askerliğe ait ‘avangard’ tabirini öncü sanatçı anlamında ilk kullanan Saint-Simon’dur.

Ama sanattan asıl umut edilen, gelecek toplumun önünü açmasından çok, bu toplumun doğasını oluşturmasıdır. Çünkü sanat, arzuların gerçekleştiği, yabancılaşmanın olmadığı, çalışmanın oyun olduğu hakiki bir ‘özgürlük-eşitlik-kardeşlik’ evrenidir.”[7]

Ve nihayet Yaşar Kemal’in, “Sanat, gerçek sanat, zulmün, şiddetin, tüketici oburluğunun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır. Çünkü bana göre ne olursa olsun, her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır. Sanat insanları yalana, zulme, bitip tükenmeyen anlamsız savaşlara, bütün kötülüklere karşı uyarır. Umut, insanlığın sahip olduğu en büyük değerlerden biridir. Ben hep umudun türküsünü söylemeye çalıştım,” diye haykırdığı kesitte; halk müziği sanatçısı Ali Asker de ekliyor:

“Sansürün, baskının egemen olduğu bir süreçten geçiyoruz. Savaşın yaşandığı, kavganın olduğu, en küçük demokratik bir istemden dolayı gencecik insanlarımız, çocuklarımız hiç acımasızca coplarla dövülüp çizmelerle eziliyor ise bunu görmezden gelmek ve söylememek bu ülkenin sanatçısı, aydını için ayıpların en büyüğü olur. Sanatçı bir ülkenin omurgasıdır, gözü kulağıdır. Dün olduğu gibi bugün de sanatçıya büyük sorumluluklar düşüyor. Yazarlara ve sanatçılara yönelik mevcut iktidarın tutumu ortada... Ben bu süreci 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ve parlamenter sisteme son veren baskının devamı olarak nitelendiriyorum. Bu ülkede yazarlar da, sanatçılar da kendilerini çok rahat ifade edemiyorlar. Bu zor koşularda bize düşen görev ne pahasına olursa olsun sorunlarımızı söylemek, dile getirmektir…”

* * * * *

Tekelci kapitalizmin dört bir yandan insan(lar)ı aptallaştırıp/ sürüleştirerek, bilinçlerini iğdiş etmeye yönelik saldırıların sanat alanında yoğunlaştığı kesitte diyeceklerimi toparlıyorum:

Öncelikle sanat bir düşüncenin eseriyse düşünce de ortada var olan somut sınıfsal gerçekliklerin ifadesidir ve ‘Theatrical Guardian’ın 1791’den günümüze uzanan ifadesindeki üzere: “Bir aktörün ya da aktrisin [yani sanatın ve sanatçının-b.n] meziyetlerini yargılayacak yegâne mahkeme heyeti kamudur ve sanatçıların çabalarına bu heyetten onay ve alkış mührü vurulduktan sonra, onun temyizi yoktur.”[8]

Tam da bunun için sanat, kamuoyu dışında hiçbir şeye, hiç kimseye boyun eğmez ve eğmemelidir de!

İdris Naim Şahin efendinin otoriter ve hatta totaliter yaklaşımıyla devreye giren tehdide gelince; “İçişleri Bakanı 1994 senesinden bu yana Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşlarından. Kaymakamlıkla başlayan ve Mülkiye müfettişliği ile devam eden kariyeri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi genel sekreter yardımcılığından beri Erdoğan’la beraber devam etmiş. 2002’den beri milletvekili... Yani birdenbire ortaya çıkmış bir siyasetçi değil. Başbakan’ın tanımadığı, birilerine hoş görünmek için İçişleri Bakanlığı’na atadığı biri hiç değil. Açıklamaları ve şu anda bulunduğu konum bunları akılda tutarak incelenmeli.”[9]

Yani ortada bireysel bir çıkış değil, bir tutum/ tavır söz konusudur…

Sanatçılara yönelik tehdit, baskı ve hedef gösterme olarak okunması gereken bu yaklaşım, “devlet”ten farklı düşünen herkesi “terörist” olarak yaftalamaktadır.

Hem Türkiye’de hem dünyada iktidar sahipleri, sanatı bir düşman olarak, düşmanın bir parçası olarak görme yanlısıdırlar. Fakat asıl korktukları şey özgürlüktür, sanat özgürlüğün gelişmesine katkı sağlayan en önemli etkenlerden olduğu için onları korkutur…

Emre Kongar’ın, “Bir iktidarın, sanata, edebiyata, bilime, sivil toplum örgütlerine saldırmaya başlaması, bu tür etkinlikleri “terörün arka bahçesi” olarak görmesi demokrasi adına hiç de hayra alamet değildir,” derken PEN Uluslararası Yönetim Kurulu Üyesi ve Türkiye Merkezi Başkanı Tarık Günersel’in, “Böyle sözleri söyleyen bir İçişleri Bakanı’yla hiçbir yurttaş kendini emniyette hissedemez. İçişleri Bakanı’nın bu tavrı toplumu terörize etmeye yöneliktir. Devlet terörü kavramı boşuna icat edilmiş değil,” diye eklediği kesitte şimdi, satın alınamayan sanat ve sanatçılar, doğrudan “devlet terörü”yle hizaya çekilmek isteniyor…

Ancak nafile!

Başkaldıran sanat teslim alınamayacak, diz çökmeyecek…

Öncesinde olduğu gibi ve bundan sonra da!


TEMEL DEMİRER

N O T L A R
[*] Eylül Dergisi, No:6, Mart-Nisan 2012…
[1] Bertolt Brecht.
[2] Ezgi Başaran, “Ismarlama Sanat Ismarlama Hayat”, Radikal, 4 Ocak 2012, s.6.
[3] Fırat Arapoğlu, “Güncel Sanatta Gündem: Sansür”, Birgün, 31 Aralık 2011, s.2.
[4] Alain Badiou, Yüzyıl, Çev:Işık Ergüden, Sel Yay., 2011.
[5] A. Hicri İzgören, “Sanat Zulme Karşıdır”, Gündem, 22 Aralık 2011, s.15.
[6] Zeynep Oral, “İleri Demokrasinin Şahin’i... Ya da Terörist Ressamlar, Şairler, Yazarlar...”, Cumhuriyet, 29 Aralık 2011, s.17.
[7] Ali Artun-Roysi Ojalvo, “Mutluluk Hayalleri”, Cumhuriyet Kitap, No:1136, 24 Kasım 2011, s.14.
[8] Theatrical Guardian, 1791, James Van Horn Melton, Aydınlanma Avrupa’sında Kamunun Yükselişi, Çev: Ferit Burak Aydar, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2001.
[9] Özgür Mumcu, “Hayatımızın Bakanı”, Radikal, 29 Aralık 2011, s.14.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder