Emeğin Sanatı E-Dergi 169. Sayı Yeni Kanalında

14 Aralık 2012 Cuma

ADİL OKAY: İki Kitap - İki Yazı



SOLUN HAPİSHANE TARİHİ [1]





“Yakın tarihimizde şu ya da bu siyasi ekolün hayatında hapishane belirli dönemlerde yer alırken, solun hayatında her dönem yer almıştır.”Şaban Öztürk

Şaban Öztürk’ün Yar Yayınları tarafından çıkan, “Türkiye Solunun Hapishane Tarihi”[2], adlı 2 ciltlik kitabını dağınık biçimde okudum. Dağınık diyorum zira bu kitap(lar) ansiklopedi kapsamında değerlendirilebilecek zenginlikte. Baştan, ortadan, sondan ilgi alanınıza göre okuyabilirsiniz. Ben öyle yaptım. Merak ettiğim olay ve isimlerden başladım sonra başa döndüm. Osmanlı’dan 1974’e kadar bu topraklarda hapishanelerin durumu belgelerden ve tanıklardan yararlanılarak zengin örneklerle sunulmuş. Çalışma Nazım Hikmet’ten Adnan Menderes’e, Şefik Hüsnü’den Musa Anter’e kadar hemen tüm politik tutsakları kapsamış. Ve adları geçen yüzlerce tutsaktan yola çıkılarak tarihsel kesitler anlatılmış. Tersinden söylersek, tarihi dönemeçler anlatılırken o dönemin zindana doldurduğu muhalifler hatırlatılmış. Kimi eksikliklerine rağmen -Örneğin Kürt isyanları sonucu yapılan kitlesel tutuklamalar ve sürgünler ayrıntılı olarak yer almıyor- yararlanacağımız Kapsamlı bir araştırma.

Çağlar Mirikde Şaban Öztürk’ün kitabını değerlendirdiği yazısında önemli saptamalar yapmış: “İki yüzyılı aşan tarihiyle hapishaneler, kuruldukları günden bu yana dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de önemli gündem maddelerinden biri oldu. Bu iki yüzyıllık süreçte gün geçtikçe yeni hapishane modelleri ve uygulama yöntemleri de ortaya çıktı. Buna bağlı olarak hapishanelerdeki uygulamalar protesto edildi. Hapishanelerde ve dışarıda ölümlerle sonuçlanan direnişler yaşandı. Tutukluların ve yakınlarının bu direnişleri çoğu kez ses getirip dikkatleri üzerinde toplamış ve sorunun çözümünde belirleyici olmuştur. Hapishanelerde yaşanan sorunlar bugün de güncelliğini sürdürüyor. İşte bu güncellik, Şaban Öztürk’ün Türkiye Solunun Hapishane Tarihi adlı kitap çalışmasını yapmasına etken olmuştur. Ülkemizin bugün içinden geçtiği günlere bakılırsa (gazetecilerin, yazarların, yayıncıların, öğrencilerin ve daha pek çok kesimin hapishanelere konulduğu bir dönemde) böylesi bir çalışmanın önemi daha net anlaşılacaktır. (…) Kitap, 1974 sonrası başlayan yeni dönemi ayrı bir çalışmanın konusu olarak belirledikten sonra bitiyor. Yazar, Türkiye Solunun Hapishane Tarihi adlı bu kitabında (hem birinci hem ikinci kitap) oldukça zengin kaynaklardan faydalanıyor. Bu kaynakları da daha iyi bir denetim için okura eksiksiz olarak özellikle sunuyor. Ülkemizde hapishaneler üzerine böylesi bir çalışma daha önce yayınlanmamıştı. Şaban Öztürk, bu boşluğu dolduran çalışmasıyla okurlara geniş perspektifli ve Türkiye’de konu ile ilgili bir başucu kitabı yazmış diyebiliriz.”[3]

Ceberut devlet aynı
12 Eylül, yargısız infazlar ve Hapishaneler konusunda defalarca yazan bir insan olarak Şaban Öztürk’ün hazırladığı “Türkiye solunun hapishane tarihini” okuduktan sonra bir kez daha gördüm ki yaşanan acılar, travmalar farklı kalemlerden de aktarılsa, birbirine benziyordu.
Zira anlatılan zulmü uygulayan “ceberut devlet” aynıydı.

15. Yüzyılda Yedikule zindanlarını inşa eden “devlet”in de, 1895’te İstanbul’da kurulan, “Osmanlı Amele cemiyeti” yöneticilerini 10’ar yıl hapse mahkum eden “devlet”in de ideolojisi aynıydı.



1923’te Şefik Hüsnü ve arkadaşlarını tutuklayan “devlet” ile 1925 yılında Dr. Hikmet KıvılcımlıŞevket SüreyyaZekeriya SertelCevat ŞakirAta Çelebi ve Hüseyin Cahit’i tutuklayan “devlet” aynıydı.

1933 yılında Nazım Hikmet ve yoldaşlarını düzmece suçlamalarla tutuklayan ‘devlet’in adaleti’ ile 1950’lerde Rıfat IlgazEnver Gökçe ve Ahmed Arif gibi 40 kuşağı toplumcu yazarlarını hiçbir gerekçe göstermeksizin tutuklayan devletin adalet anlayışı aynıydı.

1946’da “Sansaryan tabutlukları”nda sosyalistlere acımasızca işkence yaptıran ‘devlet’in argümanlarıyla, 1961 yılında aralarında Musa Anter’in de bulunduğu 49 Kürt aydınını idam istemiyle yargılayan “devlet”in argümanları aynıydı. (49’lar olarak bilinen Kürt aydınları, Menderes hükümeti döneminde tutuklanmışlar, 1960 darbecileri tarafından -serbest bırakılmaları beklenirken- idamla yargılanmışlardı. Bu örnek, teşkilat-ı Mahsusa’dan bu yana devletin zulüm politikasının devamlılığını göstermektedir. )

1960, 1971, 1980 darbelerini yapan “devlet” ile son yıllarda ülkeyi devasa bir hapishaneye çeviren “devlet”in uygulamaları -mücadele ve ağır bedeller sonucu kazanılan kısmi demokratik haklar olsa da- aynıydı. Çünkü: Yedikule zindanlarının inşasından bu yana (ve daha önce) İstanbul ve Anadolu topraklarında saltanat süren tüm devletlerin-hükümetlerin “adalet”i, mülksüzlerin değil, büyük mülk sahiplerinin hizmetinde olmuştu.

Sonsöz:                                         
Pablo Picasso’nun “Guernica” adlı tablosunun öyküsü konumuzla örtüşüyor. İspanya iç savaşında Alman faşistlerinin bombaladığı ve taş taş üstünde bırakmadığı küçük bir Bask kasabasıdır La Guernica. Picasso bu katliamı resmetmiş ve ikinci dünya savaşı esnasında Paris’te sergilemiştir. Günün birinde sergiye bir Alman Nazi subayı gelmiş, Guernica adlı tabloyu uzun uzun incelemiş ve Picasso’ya “bunu siz mi yaptınız” diye sormuştur. Picasso da tarihe geçen o çarpıcı yanıtı vermiştir: “Hayır bayım, bunu siz yaptınız.”

İşte Şaban Öztürk’ün çalışmasında resmedilen karanlık manzara da aynı anlayıştaki ceberut “devlet”in eseridir…

Kasım 2012. 



1] Newroz, 17 Kasım 2012, s.224.
2] Şaban Öztürk, Türkiye Solunun Hapishane Tarihi I-II”, Yar yayınları, İstanbul, 2004.
3] http://www.haberfabrikasi.org/s/?p=18479





“GÜNEŞİN İNTİHAR ÇİÇEKLERİ” VE HÜSEYİN KARTAL




“Güneş doğacak usta/ o gittiği yollardan/ çıkıp gelecek yine/ yine üstünde siyah paltosu/ yine usta/ yine oturup karşıma/ insanların anlamadığı o dilden konuşacak benimle!”, diyor Hüseyin kartal bir şirinde. Evet, zaman geçiyor. Mevsimler. İnsankızı - oğlu geçip gidiyor bu dünyadan. Sonra, “Güneş yeniden sevdaya doğuyor”, doğa yeniden uyanıyor…

Yeniden doğmayan sadece insan.

İnsanın doğar doğmaz “geçmeye- ölmeye” mahkum olması yüzyıllardır sanat eserlerine konu olmuştur. Bu bağlamda “geçip gittikten” sonra da eserleri yaşamaya devam eden sanatçıların sayısı az değildir. Ama gerçek sanatçıların öncelikli hedefi “yarına kalmak” için üretmek değildir. Onlar önce çağlarının tanığı, kamunun vicdanı olurlar. Kimileri de “hem tanığı, hem tarafı, hem sanığı”. Aslolan da, has şair olmak da budur kanımca. Her koşulda, 21. Yüzyılın yeni engizisyonlarından korkmadan, gerçeği estetize ederek “dünya dönüyor” diyebilmektir. Hüseyin Kartal’ın dizeleri de bunları çağrıştırıyor okuyucuya.  

“En çok bahardı yüreklerimiz / Olanca gücüyle yaşama uzanan / Düşen / Vurulan / Kanlı sabahları nergis olan / Gün’dü bizimki / İstanbul un karanlıklarında / Kızıllaşan / Sokaklarda büyüyüp / Kavganın mavisinde devleşen / Umuttu bizimki / Tohumun/ düştüğü yerde / Yeşeren…”

Ayhan Kavak, “Söz dizilir, şiir yazılır ama şair olunamaz öyle güpedenek.” diyor ve devam ediyor: “Şair demek nesillere ulaşmaktır kelamıyla. Bu bilinçle söze geliyoruz biz de. Dokuzuncu notayı aramanın zahmetiyle, iç yolculuğumuzun Kaf Dağına varmaktır gaye. Yol uzun ama umut bu, bitmeyen bir arayış içerir!..”

Hüseyin Kartal bu zor ama güzel serüvene - arayışa katılmış: Sözcükleri çiçek açmış güzeli okşamış, sözcükleri diken olmuş zulmün sarayına batmış, sözcükleri şiir olmuş dilimize dolanmış. Şiir dedim de öyle kolay sanılmasın serbest şiir. Hece ve / veya aruz vezniyle yazılan şiir tarihe karışmıştır belki ama bu yeni – serbest şiirin kolay olduğu anlamına gelmemiş. Artık şairler parmakla hece saymaz olmuş ama İmge başat olmuş çağdaş şiirde… Kimileri de sulandırmış bu imge dediğimiz yaratıcılığı. İmge salatası şiirler yazmışlar, yazdıklarını kendileri de anlamaz olmuşlar. İnsanı merkezine alan toplumcu şiirleri küçümsemişler. Ama çok sürmemiş, maskesi düşmüş bu şiir adına son moda saçmaları “üretenlerin”. Şiir yeniden kendi yatağını bulmuş, küstürdüğü okuyucuyla yeniden buluşup inmiş meydana, sokaklara, alanlara.

“Ölüm  / zaman / Ve çaresizliğe karşı isyan / Büyüyüp koynunda Mezopotamya’nın / Gözlerimizi yeniden açarız Sevdaya / aşka / umuda… / Mavi bir düştür bu / Yaslayıp sırtını duvara /  Kavga ve sevda(nın) türküsünü / Söyleyenlerin düşüdür /  Ve hayatı yarım yaşayıp / Mavi düşlerde tam olanların / Şiiridir bu..” 
       
Şimdilerde şiir, yeniden insanı ve hayatı aramaya başladı. Ülkemizde, 12 Eylül 1980’le başlayan karanlık günlerde, şiir karanlığa gömülmek istenmiştir. Ancak tüm engellemelere rağmen şiir yatağı kendine bir yol bulmuş ve akmaya devam etmiştir. Hüseyin Kartal da “Güneşin İntihar Çiçekleri” ile başlamış yolculuğuna… Usta işi dizeler, yerli yerinde imgeler ile iyi bir başlangıç yapmış… Yolun açık olsun Kartal… Zor ve meşakkatli bir yolculuk bu. Tutsak şair İbrahim Şahin’in bir imgesi ile uğurluyorum seni: “Yolların tükenmesin”…
                                                               
Künye: Hüseyin Kartal, “Güneşin İntihar Çiçekleri”, Dönüşüm yayınları, Kasım 2012.


ADİL OKAY

okayadil@hotmail.com




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder